
Ormandaki Avcı'nın on altıncı bölümüne hoşgeldiniz umarım beğenirsiniz bol bol yorumlarınızı bekliyorum şimdiden iyi okumalar dilerim 💫
"Kaçıyorum çünkü yanında durmak için bana bir sebep vermedin."
_________________________________________________
Ne yaptığımı bana soracak olsanız cevaplayamazdım çünkü bende ne yaptığımı bilmiyordum.
Herşey bir anda olmuştu.
İhtiyarın uğraştığı eski şarap şişeleri gözüme çarpmıştı. Yan yana dizilmiş uzun şişelerin görüntüsü bana bir anahtar gibi gelmişti.
Salver'ın arkasına dönük olması kapıyı açmama daha çok yardım ediyordu. Yumruklarımı açtığımda parmaklarımın teker teker titrediğini farkettim. Aslında bütün bedenim titriyordu. Hem korkuyordum hemde heyecan bütün vücuduma akın etmişti.
Ya başaramazsam? Ya Salver beni önce davranıp yakalarsa? Beni öldürmek için bir neden daha bulmuş olmaz mıydı? Ona saldırmam onun lehine mi olurdu? Kanımı son damlasına kadar tüketmesi için ona kendi ellerimle bir sebep daha vermez miydim?
Geniş sırtı doğrulmak üzereydi. Kalp atışlarım hızlanırken uzanıp bir anlık kararla şişelerden birini kavradım. Buz kadar soğuk olan cam sanki derimin içine kadar temas etmişti. Gözlerimi kısıp şişeyi Salver'ın kafasına doğrulttum.
Bu kadar sert olacağını düşünmemiştim ama şişe saniyeler içinde parçalara ayrıldı. Gözlerimi kocaman açıp Salver'ın ani şokla hafifçe sendelendiğini gördüm.
Lanet olsun! Bu adam neden bayılmıyordu?
Elimdeki cam kalıntısını yere fırlattım. Salver bana uzanmak için hareket etti. Ama son çare olarak düşünüp ona doğru neredeyse atladım. Parmaklarım uzun saçlarını kavradı. "Özür dilerim..." diye fısıldadım bir aptal gibi. Elleri benim ellerimi yakalamıştı ama çok geçti çünkü alnıyla buluşan masanın ucu onu anında etkisiz hale getirdi. Salver'ın bedeni sanki hiç ruhu yokmuş gibi yere yığıldı.
Geriye çekilip doğruldum. Gerçekten bayılmıştı değil mi? Hafifçe tekrardan eğilip yüzüne baktım.
Sanırım kaşını patlatmıştım.
Kaşından yanaklarına akan kan bana neredeyse vicdan azabı çektirecekti ama bunu yapmak zorundaydım. Onun biraz da olsa kanını akıtmak zorundaydım. Yoksa damarlarımda hiç kan kalmayacaktı.
Açık olan kapıya gözlerimi çevirdim. Yağmur durmuş sayılırdı. Karanlık yol bana cehennem gibi gelmişti. Derin nefes alıp Salver'ın kılıcını aradım. Ok ve yayım olmasa bile kendimi kılıçla koruyabilirdim. Onun yeni bilediği, ayna kadar saydam olan kılıcını elime aldığımda kabzaya kanım bulaştı. Kınını belime takıp kılıcı sakin kalmaya çalışarak kınına soktum.
Planım kendi pelerinimi giymekti ancak Salver'ın pelerinin cebinin şişkin olması gözüme çarptı. Belki para var umuduyla pelerininin yanına koştum. Acele etmem gerekiyordu çünkü Salver her an uyanabilirdi.
İki elimi de ceplere daldırdım. Sol elime değen para keseleri şıkırdayınca neredeyse mutluluktan ağlayacaktım. En azından birkaç günlük bir yerde konaklayabilirdim.
Diğer cepte birşey yok sandım başta ama sonrasında parmağıma değen sert tüyler ile kaşlarım çatıldı. Biraz daha ileriye gidip cebin içindekini çıkardım. Avucumda gördüğüm şey beni adeta şoka sokmuştu çünkü kırık ok parçasını haftalar sonra görmek korkutucu gelmişti.
Bana ait olduğunu anlamam çok gecikmemişti çünkü büyükannemden aldığım çakıyla sivrileştirdiğim oku kolayca tanımıştım.
Haftalar önce onun göğsüne sapladığım oku hala saklıyor muydu? Yoksa sadece pelerinin cebinde mi kalmıştı?
Fazla vaktim yoktu. Bunun bilinciyle pelerini kafamdan geçirdim. Bana oldukça bol gelmişti ancak bir an önce buradan ayrılmak zorundaydım. Başıma kapüşonumu geçirdim. Odanın içine aceleyle göz gezdirdim çünkü yanıma almam gereken şeyler olabilirdi.
Gözüme pek birşey çarpmayınca kapıya doğru yürüdüm. Her ne kadar istekli olmasam da ihtiyarın eski çizmelerini ayaklarıma geçirdim. Daha fazla üşümeyi istemiyordum. Çeşitli bitkilerin dizildiği raflardan birinde duran eski bir kumaş parçasını kapıp arkama bakma ihtiyacı duymadan kulübeden çıktım.
Çünkü biliyordum ki arkamı döndüğüm an vicdanıma teslim olacaktım.
Yada Salver'a teslim olacaktım.
Aslında ikisi de benim için aynıydı.
Soğuk rüzgar yüzüme öyle bir çarptı ki kuzeyin bir kere daha acımasız olduğunu hatırladım. Ne yaptığımı soracak olsanız aslında cevaplayabilirdim çünkü artık ne yaptığımı biliyordum. Kendi yolumu çiziyordum. Evet, belki bu bir aptallıktı belki de herşeyi daha da çok mahvedecektim.
Yine de bir vampirin ansızın boynuma dişlerini dayaması ihtimaliyle uyuyup uyanmayacaktım.
Sertçe yutkundum. Önümde pek uzun sayılmayan zorlu bir yol vardı. Karşıma vampirler veya eşkıyalar çıkabilirdi. İlerlesem de olduğum yerde de kalsam ölüm peşimdeydi.
Elf olmasam bile tehlikedeydim çünkü ben bir kadındım.
Elimdeki kumaş parçasının uçlarını ikiye ayırıp kapüşonumun altından geçirip başımın arkasında bağladım. Burnumdan itibaren bütün yüzümü kaplayan kumaş parçası biraz da olsa tanınmamı engelleyebilirdi. Hala etrafta muhafızların olduğu gerçesini unutmamak zorundaydım.
Azalmış yağmur damlalarının üzerime teker teker düştüğü sırada aceleyle yürüdüm. Tahminimce birkaç saat içinde slumların köyünde olacaktım. Şuan sığınabileceğim tek yer orasıydı çünkü orada tanınmam imkansızdı. O kadar sarhoşun, hırsızın gezdiği bir yerde kimse kimsenin umrunda olmazdı.
Bu yüzden içimdeki umut ve aptal cesaretle birlikte Salver ile geldiğimiz yoldan geri dönmek üzere yürüdüm.
💫
Ne kadar süre geçmişti bilmiyordum ama biraz daha yolum vardı. Hem açlık bastırıyordu hemde git gide halsizleşiyordum. Bana bol gelen çizmelerin delik deşik olduğunu ayaklarım ıslanınca anladım. Yerler o kadar çamurdu ki her yere bastığımda ayaklarım yeniden ıslanıyordu.
Soğuk hava bütün her yerime akın etmişti. Tırnaklarımın altındaki deri öyle çok morarmıştı ki bir an öleceğimi düşündüm.
Zaman geçtikçe kendimi güvende hissetmeye başladım. Karanlık olan yolum biraz da olsa aydınlanmıştı. Güneş hafiften turunculuklarını etrafa saçmıştı. Yağmur henüz yağmıyordu ama ileri saatlerde yağacağına emindim çünkü ara sıra gürüldeyen gök, felaketin haberini veriyordu.
Ellerimi ısıtmak için koyduğum ceplerin içinde o kadar çok para vardı ki her adımımı yere vurduğumda ses geliyordu. Bu benim için iyi birşeydi çünkü paramın çok olması demek hanlarda sağ kalma olasılığımın yüksek olması demekti. Karnımı doyurabilecek olmama bile sevinmiştim.
Sık sık ağaçların dizildiği orman eskisi gibi korkutucu değildi. Vampirlerden hala korkuyor muydum bilmiyordum. Aslında ölmekten korkuyor muydum onu da bilmiyordum.
Vampirler benim için ölüm değil miydi zaten?
Kafama doluşan ağır düşünceler yine beni rahatsız hissettirdi. Bu yüzden başımı eğip çamura bulanan ayaklarımı izledim. Bunu yapmak zorundaydım çünkü kaçış yolu olmasa bile delirmemenin bir yolunu bulabilirdim.
Köyün gökyüzüne kadar uzanan ışıkları gözlerime ilişti. Köyden hiç eksilmeyen müzik ritimleri öyle çok garip hissettiriyordu ki sanki bir anlık hayatım sadece eğlenmekten ibaretmiş gibi hissettim.
Gözlerimi kapatıp Tanrıçaya şükrettim. Önümde ufak bir patika vardı. Sonrasında ise kendimi güvende hissedecektim.
Salver ile daha önce yürüdüğümüz yollara basarken vicdanım sızlıyor muydu bilmiyordum ama hiç olmadığı gibi garip hissediyordum. İlk defa kalbimin gerçek anlamda burkulduğunu hissediyordum ve bu duygu korkunçtu.
Böyle hissetmem baştan başına bir hataydı. Bu yüzden sinirle adımlarımı hızlandırdım. Şuan tek düşünmem gereken şey eve nasıl gideceğimin bir yolunu bulmaktı.
Aceleyle terkettiğimiz bu köye geri dönmek hiç aklımdan geçmemişti. Gerçi bir vampire sığınmak yada krallık tarafından aranan bir kaçak olacağım da hiç aklımdan geçmemişti.
Tanrıçanın çizdiği kader gerçekten de ürkütücüydü çünkü gelecek, ilerisi görünmeyen yollardan daha da korkunçtu.
Köyün beni ilk karşılayan yolları süslenmişti. Salver burada sürekli festivallerin yapıldığını söylerdi ancak bu seferki büyük olmalıydı çünkü girişindeki ağaçlara kadar her yere küçük ayçiçeklerden asılmıştı. Bu sefer daha çok köyde karanlık bir hava hakimdi. Bu biraz beni ürküttü.
Üzerimde buram buram Salver kokan pelerine sarılarak ıslak taşlardan dizilmiş yola girdim. Sık sık dizilmiş küçük binaların neredeyse hepsinden farklı bir havada ritimler yükseliyordu. Sokaklar sanki bugün dünyanın son günüymüş gibi kalabalıktı. Merakla bakışlarımı etrafta gezdirdim.
Gözüme ilk çarpan şey bir kadın oldu. Adamlarla kadınların kahkahalarının yükseldiği bir meyhanenin önünde durmuştu. Hemen yanında dikilmiş ağacın yanından etrafı gözetliyordu. Dikkatimi çeken şey kadının saçlarının sarmaşıktan olmasıydı. Saçları ağacın yapraklarına bağlanmış gibiydi. Üzerinde simsiyah bir elbise vardı ama ayaklarının çıplak olduğunu gördüm. Çıplak ayaklarını yerden çıkan sarmaşıklar sarmıştı ve sanki onu orada sabit tutuyordu. Ayaklarının önüne bırakılan keseleri görmemle beraber dilimi ısırdım.
Kadın beni gördüğünde tebessüm ederek başını eğdi. Yüzüne baktığımda korkutucu bir güzellikte olduğunu gördüm. İnce burnu çekik gözleriyle uyum halindeydi. Dudaklarına bırakılmış siyah renk onun tenine öyle çok zıttı ki hem hayran kalmıştım hemde korkmuştum.
Kadın kaşlarını havaya kaldırdı. "Cehennem güzeli." Sesi bir çığlık gibiydi. Elini bana doğru uzattı. Ondan epey uzakta sayılırdım. Olduğu yerden kıpırdamadan sadece bana elini uzatmıştı. Sanırım sarmaşıklar onu serbest tutuyordu. Eline dikkat ettiğimde tırnaklarından bana doğru uzanan sarmaşıkları gördüm.
"O bir Hera. Ama ben ona inanmıyorum." Hemen yanımdan ince bir adam sesi yükseldi. Omzumda bir el hissedip ona döndüm. Karşımda kumral bir adam vardı. Kaşlarımı çattığımda adam sırıttı. "İsmim Claude. Buraya ilk defa mı geliyorsun?" Onun da benim gibi uzun kulakları ve parıldayan bir teni vardı. Aksanı pek Norlacss sayılmazdı ama giyim tarzı denizcileri andırıyordu. Yaşı benimle neredeyse aynı olmalıydı çünkü yeni yeni çıkmış sakalları yaşını gizlemiyordu.
"Hayır....daha önce şeyle gelmiştim...." Durakladım. "Arkadaşımla." diye tamamladım. Adam boynuna astığı çantasının iplerine sarıldı. "Öyleyse arkadaşın sana burayı iyi tanıtmamış. Az önceki kadın bir dilenciydi. Festivallere göre dilenci tipleri de değişir. Dördüncü Kış kutlandığı zaman sokakta simsiyah suratlarla bile karşılaşabilirsin." Claude yani yeni tanıştığım adam yürümeye başlayınca ona ayak uydurdum. Claude bana bakmadan etrafı izledi. Parmağına taktığı renkli yüzükler ışıklarla birlikte parladı. "Burada yabancı olduğuna göre kendine kalacak bir yer bulmalısın değil mi? Fazla tedirgin ve sinirli görünüyorsun. Güzel kızlar her zaman zorluk çekmek zorunda mı?" Kaşlarımı çattım. Ses tonu o kadar çok flörtözdü ki rahatsız oldum. Adam umursamazca devam etti. "Pekala sanırım sana birkaç yer gösterebilirim." Ciddi bir halde ona döndüm. "Kendim bulabilirim." Ondan uzaklaşmak için hızlı adımlarımla önüne geçtim.
Ama kısa sürede yine yanımda belirip mahçup halde gülümsedi. "Hey! Amacım sadece yardım etmek. Sana zarar verecek cesaret yok bende." Bakışlarım çantasına kaydı. Bez çantasına kadar çok şey koymuştu ki sıkıştırılan haritalar dikkatimi çekti. Bir gezgin olmalıydı. Ellerini göğsünde birleştirip gülümsemeye devam etti. "Amacım dünyayı gezip tanıştıklarıma birşeyler anlatabilmek." Heyecanlı bir şekilde elini boynuna götürüp hasır ipe asılmış kum saatini gösterdi. Kumlar o kadar çok yavaş ilerliyordu ki tek tek aktıklarını düşündüm. "Henüz akmamış kumlar benim ömrümda kalmış her bir saniyeyi ifade ediyor. Yani anlayacağın pek bir ömrüm kalmadı ve yirmi yıllık hayatıma birşeyler sığdırmak istiyorum. Ölmeyi bekleyen bir elften zarar beklemezsin değil mi?" Sesi o kadar çok aciz çıkmıştı ki kum saatine inanamayarak baktım. "Kaderini nasıl bilebiliyorsun?" Claude hafifçe güldü. "Kaderimi değil kalmış süremi biliyorum. Eğer korkunç bir günah işlersen Tanrıça seni cezalandırmak için bu berbat kum saatini boynuna işler."
Cebime düşen ellerim gerildi. "Ne günah işledin ki?" Claude başını eğdi. "İsmini öğrenir öğrenmez bu sorunu cevaplamak için can atacağım." Sinirle nefes verdim. Hem sinir bozucuydu hem de çok şeyi merak ediyordum. "Veronica." dedim tek nefeste. Claude saygıyla referans yaptığında garipsedim.
"İyi bir harita alabilmek için bir katile yalancı şahitlik yaptım ve birini daha öldürdü. O günden beri boynumdan çıkmayan bu kolyeyle yaşıyorum. Bilgin ihtiyarlar bunun birer sayaç olduğunu söyledi. Bunu öğrendiğimden beri Tanrıçaya öfkeliyim ve onun yarattığı bu dünyanın her yerini keşfetmek istiyorum." Kolyeyi koynuna geri koydu. "Tabi ömrüm yeter mi bilemiyorum." Çantasındaki haritaların işime yarar yanı olabilirdi.
"Neden bana yardım etmek istiyorsun?" Beni geciktirmeden cevapladı. "Çünkü karşılık olarak sana hikayeler anlatmam gerekiyor. Yoksa hayalim gerçekleşmez." Kaşlarımla haritalarını işaret ettim. "Öyleyse benimde haritalara göz gezdirmem gerekecek." Claude hevesle başını salladı. Çantası bir anda değerlenmiş gibi iplere daha sıkı sarıldı. "Birşeyler içerken bütün haritalara göz gezdirebilirsin." Tehlikeli bir biçimde gülümsedim. Neredeyse kendimden iğrenecektim. "Bu bir teklif mi?" Claude hızla başını sallayıp durdu. Önümde hafifçe eğilip elini uzattı. "Benimle birşeyler içmek ister misin Veronica?" Ellerim pelerinimin üzerinden belime doğru gitti. Elbisemin bel kısmına sıkıştırdığım çakıyı aradım ama kulübede unuttuğumu farkettim. İçimden küfürler savurdum çünkü bu adam hiç güven vermiyordu.
Claude'in teklifini kabul ettim.
💫
"Eğer haritaları ezberlersen yönünü bulamazsın çünkü dünya sürprizlerle doludur Veronica." Kaşlarımı çatarak önümdeki haritada göz gezdirdim. Sadece Lucius İmparatorluğu'na kadar çizilmişti. Daha çok savaşların döndüğü sınırlar detaylıydı.
Claude müziklerin ve fahişelerin olmadığı bir yere getirmişti. Yol boyunca tetikte kalmıştım çünkü ona hiç güvenmiyordum. Aslında kimseye güvenmiyordum.
Claude kendine bira isterken benim için sadece şarap istemişti. Her ne kadar ikram etmiş olsa da şarap içme gibi bir niyetim yoktu. Sarhoş olabilirdim ve bu benim için iyi olmazdı.
"Geri dönmem gereken yolu biliyorum. Sadece... vampirlere ve muhafızlara yakalanmamam gerekiyor." Claude benim kim olduğumu anlamış olmalıydı. Kaşları hayretle havalandığında burnuma kadar çekilmiş olan kumaşı kısa bir süreliğine indirdim. "Aklından geçtiği anda seni gebertirim." Her ne kadar ona gücümün yetemeyeceğini bilsem de ona korku salmalıydım. En azından benim saraydan kaçabilecek kadar güçlü olduğumu düşünebilirdi.
Claude ellerini kaldırıp teslim oluyormuş gibi yaptı. "Prenslerden nefret ederim." Masanın kenarına konulmuş mumlardan birini haritanın ortasına koyarken birkaç kelime fısıldadı. Diğer masalardaki mumlar tek tek söndü ve sadece ortamızdaki mum yanık kaldı. Panikle belimdeki kılıcı kavradım. "Lanet olsun ne yapıyorsun?" Claude gülümsedi. "Şuan mumların söndüğünü sadece ikimiz görüyoruz çünkü herkese etki edecek kadar güçlü büyü yapmayı bilmiyorum." Başımı iki yana salladım. Onun sivri kulaklarını ve parıldayan tenini izledim. "Ama sen bir elfsin." Claude beni onayladı. "Bir gezginim bebeğim. Yaşımdan daha fazla diyar gezmişimdir." Yüzüklerle süslenmiş işaret parmağını haritada gezdirmeye başladı. "Wicowia'da bir aydan fazla kalmışımdır."
Parmağı haritada gezerken Norlacss'ta durdu. "Prens Justin, her ne kadar zeki görünse de nefsine göre hareket eder ve benden bile daha korkaktır. Bu yüzden muhafızlarını her elfin kullandığı yoldan yani mavi yoldan götürür. Çünkü muhafızların zarar görmesinden korkar." Parmağı daha önce benim aceleyle yürüdüğüm yolu izledi. "Eğer muhafızlara yakalanma gibi bir amacın varsa bu rotayı izlemelisin çünkü şuan da Silverwood hariç her yerde seni arıyorlar." Tırnakları bir anda Silverwood'un üzerinde durdu. "Çünkü Silverwood'un sadece ismi bile Justin'in altına kaçırmasına sebep olabilir." O herifin varlığı aklıma gelince bir anda atladım. "Prens Salver'ın yüzünden mi?" Claude onun ismi geçtiği anda iç geçirdi. "Abisi çok seksidir." İnanamayarak kaşlarımı çatarken Claude gülerek birasını kafasına dikti. "Salver'ı ne zaman görsem altıma kaçıracağım diye korkuyorum. İkisini yıllar önce görmüştüm."
Claude benim meraklı bakışlarımı farkeder etmez güldü. "Hayır, erkeklerden hoşlanmıyorum." Parmağına taktığı yüzüklerle oynadı. "Her neyse..." Silverwood'un biraz ilerisinde bulunan küçük bir akarsuyu gösterdi. "Çoğu vampir bu yolu kullanır çünkü diğer taraflardan yürürsen bacaklarına sarmaşıklar dolanabilir." Bir anda masaya eğilip ürkütücü bir şekilde gülümsedi. "Emin ol dikenlerinden cehennem irini taştığı söylenen sarmaşıkların bacaklarına dolanmasını istemezsin." Gergince başımı iki yana salladım. Bu durumda ne yapmam gerekiyordu? Neredeyse bütün yollar benim için tehlikeliydi.
"Sence hangi yolu kullanmam gerekiyor?" Claude birkaç saniye haritaya baktı. "Dinle bebeğim. Evet bir gezginim ama Norlacss ve Silverwood topraklarına o kadar hakim değilim. Bu yüzden sana bir yol gösteremem ama sana sağlam bir kaynak verebilirim." Stresle saçlarımı kulağımın arkasına attım. "Ne kaynağı?" Claude çok gizli birşeymiş gibi ellerini ağzına dayayıp masaya daha çok eğildi. Benimde eğilmemi bekleyince gecikmeden onu dinlemeye başladım. "Köyün meydanında eski bir kütüphane var. Asırların kaynakları oradadır. Buraların coğrafyasına dair herşeyi bulabilirsin."
"Öyleyse beni oraya götürür müsün?" Claude başını sallayarak önümüzdeki haritayı rulo haline getirdi. Mumları kenara koyduğu anda etraf normale dönmüştü. Birasına uzanıp bir yudum aldı. "Yarın gece seni meydandaki küçük çeşmede bekleyeceğim. Gece yarısından önce orada ol." Kalın bardağı masaya bırakıp ayağa kalktı. Elini dudaklarına götürüp bana öpücük yolladığında iğrenerek yüzümü buruşturdum.
O gittikten birkaç dakika sonra garsonlardan biri geldi ve benden hesabı istediğinde Salver'ın para keselerinden birini açmak zorunda kaldım.
Alçak herif.
💫
Yine tek kalmıştım ve yaptığım tek şey aynadan kendime bakmaktı. Bir zamanlar pamuk kadar yumuşak olan saçlarım şuan hasırdan farksızdı. Uzun zamandır ne düzgün duş alabilmiştim ne de saçlarımı tarayabilmiştim.
Ucuz görünen hanlardan birine girerek bir gece kalmak için keselerden birini vermiştim. Keselerden ikisini de lanet olası Claude çalmış olmalıydı çünkü gelirken altı keseyle beraber geldiğimi hatırlıyordum. O herif kesinlikle beni dolandırmıştı. Kütüphane diyerek dikkatimi dağıtmıştı. Beni kandıran aptal bir hırsızdı. Daha fazla eşyamı ona çaldırmamam gerekiyordu. Bu yüzden kütüphaneye falan gitmeyecektim. En başından ona inanmam hataydı.
Geriye üç kese kalmıştı ve bana yeter miydi bilmiyordum. Birkaç günlük yetmek zorundaydı. Kaldığım yer kesinlikle berbattı çünkü duyduğum tek şey yan odalardan gelen inleme sesleriydi. Burada uyuyabilecek miydim ona bile emin değildim.
Kapımı kilitleyip önüne odadaki komodinlerden birini iteklemiştim. Salver'ın bilediği kılıcı hala çıkarmamıştım çünkü her an birilerinin saldırmasından korkuyordum.
Lavabonun üzerine bıraktığım kumaş parçalarını elime sardım. Kumaş, yaralanmış derime değdiği anda acıyla inledim. Gözlerime acıyla birlikte yaşlar doldu. Sakinleşmeye çalışıp fıçıya dayandım. Canım mı acıyordu yoksa ben mi bahane buluyordum bilmiyordum ama sadece ağlamak istiyordum.
Avuçiçlerime cam parçaları girmişti. Hepsini tek tek çıkarmayı denemiştim ama yanımda hiçbir şey yoktu ve her elime dokunduğumda sızlamıştı. Bu yüzden geçici süreliğine sadece üzerine kumaş parçası bağlamaya karar vermiştim. Üstelik yanımda sürebileceğim merhem bile yoktu.
Son kez fıçıya doldurulmuş soğuk suyu yüzüme çarpıp lavabodan çıktım. Kaldığım oda fazla küçüktü. Kare şeklindeki odada sadece yatak ve komodin vardı. Yatak tek kişilikti ve konulan yorgan o kadar çok inceydi ki gece boyunca üşüyeceğime emindim.
Odada başka hiçbir şey yoktu. Merakla eğilip komodinin çekmecelerini karıştırmaya başladım. Belki saçlarımı bağlayabilecek tokaya dair birşeyler bulabilirdim. Öylece bırakılmış kirli iç çamaşırları ve eski takılar vardı. Sinirle çekmeceyi kapatıp hemen bir altındakini açtım. Birkaç yünlerle beraber dizilmiş şişler vardı. En azından saçımı biraz da olsa toparlar diye rastgele birini aldım. Çekmeceyi geri kapatmak üzere elimi dayamıştım ama tırnaklarımdan birinin girintisine takılıp kırılmasıyla aceleyle elimi geri çektim. Bunu yaparken elimdeki şiş yere düşüp ahşap zeminde yuvarlandı.
Kanayan tırnağımı umursamadan eğilip başımı zemine dayadım. Yatağın altı o kadar çok tozluydu ki az kalsın hapşıracaktım. Elimi uzatıp biraz ilerideki şişi geri alacaktım ancak parmağıma değen tüyler ile irkildim. Gözlerimi kıstığımda simsiyah tüylere sahip bir karganın bulunduğunu farkettim. Kaşlarımı çatarak elimi kargaya yaklaştırdım. İçimden ölmemesini diledim. Sanki bedeni cansızmış gibi duruyordu.
Parmağımın ucunda hafif bir sıcaklık hissetmek beni mutlu etti. Elimi uzatıp kargayı yakaladım. Zarar vermemek için dikkatlice kendime doğru çektim. Gördüğüm görüntü içler acısıydı. Karga henüz yavru sayılırdı. Tüyleri o kadar çok yolunmuştu ki tüylerinden çok derisini hissetmiştim. Onu nazikçe kaldırıp kucağıma koydum. Dizlerimin arasına yerleşen karga hareket etmeye çalıştı ama başaramadı. Gözleri kısık sayılırdı ve bu görüntüyü görmek beni kahretti.
Karganın tüyleri ciddi anlamda yolunmuştu ve derisinde daha önce kanamış olan yaraları vardı. Gagası açılmıştı. Büyük ihtimalle soluk alırken zorlanıyordu. Kanatları sanki ona birer emanetmiş gibi duruyordu. Biraz daha sert dokunsam kanatları ellerimin arasında eriyecek gibiydi. Onun haline o kadar çok üzüldüm ki aceleyle ayağa kalkıp onu yorganın üzerine koydum. Üzerine eğilip gözlerine baktığımda kapanmış olduklarını farkettim. Gözlerim kocaman açıldı. Hayır, onu hayata döndürmeliydim. "Lütfen.." diye fısıldadım.
Yatağa oturup parmağımı onun göğüs kafesine dayadım. Kalbinin ritimlerini hissetmeye çalıştım ama hiçbir şey hissedememek beni hayal kırıklığına uğrattı. Ona zarar vermeyecek şekilde yavaş yavaş baskı uygulamaya başladım. Bir yandan onun kurtulması için dua ederken diğer yandan da parmağımın hareketlerini saydım. Zavallı karganın yaşaması için şuanda herşeyimden vazgeçebilirdim. Elimdeki canlı beni o kadar çok korkutuyordu ki elimde olmadan gözlerim doldu. Onu hayatta tutmak zorundaydım.
Karganın kalp ritimlerini hissedebilmek için durakladım ama yine birşey hissedemedim. "Hayır, hayır, hayır..." Resmen ellerimde ölmek üzere olan hayvana yaşaması için yalvarıyordum. Aceleyle tekrardan parmağımı hareket ettirdim. Bunu yaparken bir yandan da onun yaralarını inceliyordum. Aşırı ciddi sayılmasa bile yaraları enfeksiyon kapabilirdi. Belki yaralar çok tehlikeli değildi ama enfeksiyon kaptığı an zaten zayıf olan bünyesi kaldıramazdı. Bu yüzden ilk fırsatta onun için şifalı otlardan bulmalıydım.
Parmağımı durdurduğumda hissettiğim zayıf ritimler neredeyse çığlık atmama sebep olacaktı. Karganın gözleri yeniden açılmamıştı ama bir parça da olsa yaşamak için çabaladığını göstermişti.
Bedeni o kadar çok güçsüzdü ki bilincine geri kavuşamıyordu. Günlerdir ne yemek yemiş olmalıydı ne de su içmiş olmalıydı. Onu hayata döndürmek için son bir umutla ayağa kalkıp neredeyse koşar adımlarla lavaboya girdim. Avucumu daldırıp onun için biraz su aldım. Avucuma dolan birazcık suyu dökmemek için dikkatle yatağa geri döndüğümde hala cılız bir şekilde yatıyordu. Zavallı yavru...
İçimden Hera'ya dualar ederek yatağa geri oturdum. Parmağımı suyun içine daldırıp acele ederek karganın aralık olmuş gagasından bir damla gitmesine izin verdim. Bilinci kapalı olduğu için onu irkitmezdi. Biraz da olsa enerji verebilirdi çünkü büyükannem suyun özellikle hayvanlar için çok önemli olduğunu söylerdi.
Gözlerimden yaşlar akarken elimdeki hayata geri dönen karganın kalbinin atmasına tebessüm ettim.
💫
İlahi Bakış Açısı
Alnındaki kurumuş kanın sıcaklığını hisseden Salver gözlerini açtığında kendini sehpaya dayanmış halde buldu. Yaşadıklarını idrak ettiği anda sehpanın üzerindeki yumruklarını sıktı.
O kadın yine onu yaralayıp kaçmıştı.
"Veronica." Dudaklarından o kadının ismi öyle bir çıktı ki cehennem bile bu kadar karmaşık olamazdı. Gerçi Veronica'nın kendisi onun için bir cehennemdi.
Salver, boynunu dikleştirecekti ama arkasında hissettiği beden ona çok tanıdıktı.
Salver arkasına dönmeden onun kim olduğunu anladı çünkü odaya hakim olan leylak kokusunu nerede duysa kime ait olduğunu bilirdi.
Matthew kardeşinin arkasındaki yatağa rahatlıkla uzanıp ellerini başına koydu. Ahşap tavanı izlerken sırıttı.
"Merhaba kardeşim."
><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><>
Selamm yeni bölüm ile geldimm
Bölüm nasıldı???
Sizi seviyorum iyiki varsınız iyi okumalar dilerim 💫
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |