
Ormandaki Avcı'nın yirminci bölümüne hoşgeldiniz umarım beğenirsiniz bol bol yorumlarınızı bekliyorum şimdiden iyi okumalar dilerim 🤍
"Zaman ne bir kadını bekler ne de bir adamı."
_________________________________________________
Yıllar Önce
İlahi Bakış Açısı
"Annem ne zaman gelecek?" diye sordu Veronica büyükannesinin dizleri üzerindeyken. Büyükannesi elindeki örgüye ve anlattığı hikayeye devam etti. Defalarca kez cevaplamasına rağmen yine soracağını biliyordu çünkü.
Dizlerindeki beyaz saçlı minik kızın örgülerini okşadı. "Ve iki kız kardeş bir daha karşılaşmamak üzere birbirlerine veda etmiş. Biri melek olmuş diğeri ise lanetli bir intikam uğruna şeytan olmayı seçmiş." Veronica mızmız halde yanaklarını şişirdi.
"Annem ne zaman gelecek?" Büyükannesinden cevap gecikmedi.
"Bir başka masal anlatmamı ister misin?" Veronica sanki cevap almamış gibi ellerini yumruk yaptı.
"Annem ne zaman gelecek?"
"Sana sıcak kurabiyelerden pişirmemi ister misin Veronica?" Aldığı cevaplar Veronica için birer cevap değildi aslında. Onun tek cevabı annesinin ne zaman geleceğiydi. Veronica alacağı cevabı da biliyordu ama bir umut annesi erken gelir diye sürekli soruyordu çünkü annesi sürekli çalışırdı ve babasından emanet kalan bu küçük kızla pek vakit geçiremezdi.
Oysa babası bir kere bile aşık olduğu kadının gözlerini taşıyan bu kızı görememişti.
Veronica uzunca bir süre sessiz kaldıktan sonra tekrardan o soruyu sordu. "Annem ne zaman gelecek?" Büyükannesi onu kucağından indirdi. Genelde uykusu gelmeye başlayınca bu kadar çok mızmızlanırdı. Ama bu gece Veronica'nın keyifleri yerinde değildi.
"Uyuma zamanın gelmiş." Büyükannesi onu yatağına götürmek için ayağa kalkacaktı ki Veronica minik ellerini kadının dizlerine koydu. "Annem ne zaman gelecek?" Büyükannesi bıkkınlıkla cevap verdi. Veronica için belki de canını verirdi ancak bazen ona bakmaya tahammül edemiyordu çünkü Veronica çok tuhaf bir çocuktu.
Sanki kulübesinin etrafında benzersiz bir evren vardı. O evreni sadece Veronica biliyor gibiydi. Kendi zihninde hayal ettiği bu evrenin en büyük ziyaretçisi sanki annesiydi ve bir daha geri dönmemek üzere sürekli oraya giderdi. Saatlerce hatta bazen günlerce geri dönmezdi annesi. Ama o lanet evrende çok da güzel çiçekler ve hayvanlar vardı. O çiçekler ve hayvanlar Veronica'nın en yakın dostlarıydı.
Veronica, çiçeklerin birgün ona yol göstereceğine inanırdı.
"Eğer güzelce uyursan annen daha çabuk gelecek." Veronica kaşlarını çattı. "Beni kandırıyorsun. Annem yine ben uyurken gelecek ve ben uyurken geri gidecek." Veronica'nın gözlerine yaşlar doluştu. Yumru yaptığı ellerini yanaklarında gezdirip yaşları sildi. "Büyükanne..." Büyükannesi onu kollarıyla sarıp sarmaladı. Veronica buydu işte. Bir anda öfkeli olabilirken saniyeler içinde kayıp vermiş gibi ağlayabilirdi. Yada şuan ağlarken birazdan dünyanın en mutlusu gibi saatlerce kahkaha atabilirdi.
Çünkü Veronica hiçbir zaman duygularını sonuna kadar yaşayamamıştı. Onun yaşıtları oyunlar oynayıp yeni diller öğrenirken Veroncia sadece evinin etrafında çiçeklerle oynayan ve diğer elflere yabani olan ama aslında hayatla dolup taşmış biriydi. Ve bütün bunlar zamanla Veronica'nın duygularını yok edecek duruma gelmişti.
Büyükannesi onun pamuk kadar yumuşak olan saçlarını okşadı. Veronica küçük burnunu çekti. "Babamı özledim." Büyükannesi sakince gülümsedi. "Babanı mı özledin? Onu hiç görmedin ki Veronica." Veronica başını büyükannesinin göğsüne gömüp iç çekti. "Yine de... yaşasaydı annem sürekli çalışmak zorunda kalmazdı. Yada şehirde diğer çocuklarla birlikte yaşayabilirdim." Büyükannesinin içine hüzün çöktü. Sarah ona herşeyi anlatmıştı ve bunları öğrenen ihtiyar, bu küçük masuma çok üzülüyordu. İki lanet suçlunun bedelini bu masumun ödeyeceği gerçeği onu korkutuyordu. Her ne kadar kendini kontrol etmek istese de bu küçük canlıya bağlanmıştı.
"Dinle Veronica," Büyükannesi onu omuzlarından tuttu. "Sen Tanrıçanın soyundan gelen özel birisin ve bu seni diğerlerinden gizlemeyi gerektiriyor. Ve bu dünyada babasızlığı tadan tek kız çocuğu sen değilsin. Belki de sayamayacağın kadar çok kız çocuğu babasını hiç olmadığı kadar özlüyor. Veya bazıları babasına nefret beslemek için kendini zorluyor. Hepsinin birer hayatı var çünkü." Veronica'yı karşıdaki camı gösterdi. Devasa yıldızlar teker teker parlıyordu. Büyükannesi hafifçe tebessüm etti. "Belki de senin baban orada, uzaklarda bir yerlerde." Bunu derken Veronica'nın yıldızlarını düşünmesini ummuştu ancak Veronica'nın gördüğü tek şey epey uzaklardan gözüken dağlardı.
Veronica yıldızlara bakıp hiçbir zaman babasını hayal etmemişti. Biliyordu ki yıldızlar asla onun babasını gökyüzüne hapsetmezdi. Çünkü annesi ona yıldızların iyi kalpli olduklarını söylemişti.
-_-_-_-_-_-_-_-_
Günümüz
Veronica
Dün gece saatlerce yatakta dönüp durmuştum. Ne kalkıp birşeyler yapmıştım ne de uyumuştum. Öylece tavanı izleyip annemi düşünmüştüm. Onu o kadar çok özlemiştim ki bir an herşeyi öylece bırakıp Norlacss'a geri dönmek istedim ama beni bekleyen lanet şeytanın varlığını hatırlamak berbattı.
Sabaha karşı koyu renkli çarşafların arasında uykuya dalmıştım ancak duyduğum sesler beni uyandırmaya yetmişti.
Birbirine çarpan demir sesleri bir anda beni korkutmuştu. Nefes nefese kalmış halde uyandım. Olduğum yerde doğrulup neler olduğunu idrak etmeye çalıştım. Titreyen ellerim kırmızı çarşafı sıkıca kavramıştı. Kılıç sesleri dışarıdan geliyordu.
Ayağa kalkmak için yelteniyordum ki Matthew'in sesini duydum. "Bu kez korsan kızını ben kurtaracağım!" Tekrar bir kılıç sesi geldi. "Seni hain viking!" Bunları söyledikten sonra tanıdık bir kahkaha yükseldi. Ardından Salver'ın neşeli sesini duydum. "Hiç şansın yok sevgili kardeşim." Merakla ayağa kalkıp siyah boncuklarla süslenmiş siyah perdeyi kenara çektim. İncilerle donatılmış balkon kapısını açtığımda her ne kadar soğuk hava beni karşılamış olsa da umursamadan küçük sayılan balkona çıktım.
Manzara o kadar çok güzeldi ki uzaktan görünen dağlara ve meşhur Silverwood Sarayına bakmaktan kendimi alamadım. Sarayı tam olarak göremesem de yıldızlara dokunduğu efsanesi söylenen devasa kuleleri görebilmiştim.
Şatonun etrafına inşaa edilmiş surların içindeki iki kardeşi görmek beni gülümsetti. Salver ve Matthew arka bahçe sayılan alanda ellerindeki kılıçlarla birbirlerine hamle yapmaya çalışıyorlardı. İkisi de büyük hırsla birbirlerini yenmeye çalışıyorlardı.
Matthew geri çekilip kılıcı doğrulturken Salver olduğu yerde sakince vücudunu dikleştirdi. Matthew başını eğdi. "Seni yordum mu küçük kardeşim?" Salver'ın cevap vermesine fırsat vermeden onun üzerine öyle bir hızlı koştu ki saniyeler bile yetemezdi. Salver onu kendine yaklaşana kadar bekleyip son anda yana kaçtı. Bir elini sırtına götürüp kılıcı diğer elinde döndürdü. "Daha yeni başladık sanıyordum." diye cevapladı abisini. Matthew derin nefes alıp bir kere daha kılıcını ona doğrulttu. Halinden hiç memnun görünmüyordu. "Seni küçük şeytan." Salver kılıcını döndürmeye devam ederek Matthew'in tam karşısına geçti. Üzerindeki keten gömleğin kollarını dirseklerine kadar sıyırdı.
Matthew küçük adımlarla ona doğru yaklaşmaya başladı. Salver sakince dizini büküp hafifçe yere eğildi. Matthew temkinli adımlarıyla ona yaklaşırken garip bir şekilde kılıcını yere indirip çamurla karışmış karın üzerinde sivri yüzeyi gezdirdi. Bunu gören Salver sırıttı. "Pekala." Kılıcın sivri ucunu yukarı kaldırıp kendine kalkan yapacaktı ki Matthew kılıcı bir anda kaldırıp onun üzerine yürüdü. Salver buna hazırlıklı olmalı ki kendini yana savurdu. Matthew'in sağ tarafına yerleşir yerleşmez onun kılıcına sert bir darbe indirdi. Ancak Matthew kolayca yenilmeye hevesli değil gibiydi.
Matthew, Salver'a dönüp kılıcını ona öyle bir hızla savurdu ki saniyeler içinde havaya sadece kılıçların birbirine çarpma sesi hakim oldu. İkisi de öyle hızlı kılıçları çeviriyordu ki yukarıdan hamlelerine yetişmek imkansızdı. Bir hamleyi tamamlamadan diğeri hamlelere geçiyorlardı. Üzerlerinde zırh bile yokken bu kadar keskin görünen kılıçlarla birbirlerine saldırmaları ürkütücüydü.
Matthew kılıcını geriye alıp Salver'ın bacaklarına doğru eğildi ve Salver'ı sertçe yere düşürdü. Sırtından öyle bir ses geldi ki kaşlarımı çatıp ellerimi tırabzanlara dayadım. Stresle buzlanmış yüzeyi kavradım.
Matthew gülerek kılıcı ona doğrultuyordu ki Salver yana kaçtı. Hala yerdeydi ve bu onun için dezavantajdı. Matthew gülmeye devam ederek kılıcın sivri ucunu Salver'ın tam da kaçtığı yere sapladı. Böylece onun nereye kaçabileceğini biliyordu ve kolayca yakalayabilirdi.
Salver beni şaşırtarak bir anda kılıcını havaya fırlattı. Kılıcın düşmesine saniyeler kala yerden iki eliyle destek alarak Matthew'in karnına sert bir darbe vurup kendinden uzaklaştırdı. Doğrulur doğrulmaz elini havaya kaldırdı. Kılıcı yakalarken bir yandan da savunmaya hazırlanan Matthew'e bir tekme daha indirdi. Kendini yerde bulan Matthew aynı zamanda Salver'ın kılıcının keskin ucuyla burun buruna gelmişti.
Matthew sitemli halde gülerek ellerini iki yanına açtı. Salver ise dağılan saçlarını diğeri eliyle düzeltiyordu. Yüzü bana dönüktü ancak tam olarak beni gördüğünü zannetmiyordum. Üstü başı karla çamura bulanmıştı ve bu haldeyken bile son derece çekici duruyordu.
Lanet vampir.
"Kılıcımdan yakışıklı yüzüme bakıyordum!" dedi Matthew yerde yatmaya devam ettiği sırada. Salver hafif dalga geçen bir halde kaşlarını havaya kaldırdı. Matthew ellerini başının altına götürdü. "Kesin hile yaptın." Matthew'in dediklerine sessizce güldüm. Salver'a kıyasla asla çenesini tutmayan birine benziyordu. "Bilmem." diye mırıldandı Salver.
Salver kılıcını kınına geri sokarken bir anda başını kaldırıp gözlerini benimkilerle buluşturdu. Saçları dağılmış haldeyken ayrı bir havası vardı ve bu neredeyse içimi çekmeme neden olacaktı. Utanarak geriye çekilmeye kalktım çünkü onu izlediğim esnada ona yakalanmak benim utanmama sebep olmuştu.
"Tatlım hile yapmış mıyım sence?" Sadece gülümsedim. Verdiğim tepkiye karşılık dudakları eğlenceli halde yana kıvrıldı. Onu cevaplayacaktım ancak Matthew yattığı yerden bana baktı. Küçük çocuklar gibi aptal aptal sırıtarak elini kaldırıp salladı. "Merhaba Altıncık!" Bende elimi salladım. Salver gülerek Matthew'e destek olmak için elini uzatırken bende daha fazla soğukta durmamaya karar verdim.
Bu yüzden odaya geri dönüp dün gece Gloria'nın verdiği siyah hırkayı giydim. Kolları biraz uzun gelse de beni epey sıcak tutmuştu. Dağılmış saçlarımı yeniden daha düzgün halde ördüm. Uzun örgüyü omzumdan sarkıtıp odadan çıktım. Koridorda buram buram yemek kokuları hakimdi. Dün akşamki ziyafetten sonra bu hoş kokuya şaşırmamak imkansızdı gerçi.
Merdivenlerden indikçe yemek kokuları daha da arttı. Merdivenin hemen altındaki mutfaktan gelen kokuları hevesle takip ettim çünkü karnım açtı ve bu harika koku adeta hipnoz ediyordu.
Ahşap mutfak kapısı aralıktı. Merdivenlerden dolanıp mutfağa yaklaştım. Tezgahın yanındaki büyük tencereleri gördüm. Sıcak taşların üzerinde ısınıyorlardı. Hafifçe gülümsedim. İçeride Gloria olmalıydı çünkü içeriden sesler geliyordu.
Uzanıp kapıyı ittirince elindeki küçük çubukları rafların kenarlarına dizen Gloria ile karşılaştım. Yine baştan aşağı siyah giyinmişti ve bu sefer hafif dar olan elbisesinden yeni yeni belirginleşmiş karnını görebiliyordum. Benim varlığımı hisseder hissetmez bana dönüp gülümsedi. "Ah Veronica!" Çubukları masaya bıraktı. "Günaydın canım." İçeri girip ona karşılık verdim. "Günaydın Gloria." Masadaki çubuklardan birkaç tane alıp raflara dizmeye devam etti. "Sende dizmek ister misin?" dedi parmaklarının uçlarında yükselirken. Kaşlarımı çatıp çubuklardan birini elime aldım. Kahverengi renkteydiler. Orta kısımlarında ufak bir taş vardı. "Bunlar ne?"
Gloria diğer uçtaki rafa uzandı. "O çubuklar lanetli ruhları kovuyor. Şatonun neredeyse her yerine bunlardan koydum." Kıkırdadı. "Aslında epey eski bir batıl inanç. Kız kardeşim kendi odasına hep bunlardan koyardı. Ama şimdi ne yapıyor bilmiyorum." Merakla ona döndüm. Bembeyaz saçları beline kadar düz bir şekilde uzanmıştı ve çok hoş görünüyordu. "Onunla artık konuşmuyorsun sanırım." Gloria çubukları dizerken başını salladı.
"Şuanda Lucius İmparatorluğu'nun bir yerlerindedir. Tam yerini bilmiyorum maalesef." Son çubuğu da koyup tencerelerin başına geçti. Tezgahın hemen üzerindeki küçük kare camdan Matthew'i gördüm. Elindeki kılıcı bilediği esnada Salver'ı etrafta görememiştim. Merakla onu arayacaktım ki burnuma gelen rahatsız edici bir kokuyla birlikte birlikte bakışlarım Gloria'nın bardağa döktüğü sıcak suya takıldı. O suyu döktükçe havaya simsiyah bir duman yükseliyordu.
Kaşlarımı çattım. "Bir tür çay mı?" Gloria üzerinden siyah dumanlar çıkan ahşap bardağı ellerinin arasına aldı. "Ah..." Diğer elini karnına götürdü. "Hamileliğin sağlıklı geçmesi için... daha önce iki bebeğimi kaybettim de." Onun için epey zor olmuş olmalıydı. Hem lanet bir adamın yanında kalmak zorunda olmuştu hemde bebeğini kaybetmişti. Dudaklarımı ısırdım. "Çok üzüldüm... umarım Tanrıça’nın cennetinde buluşursunuz." Gloria sakince tebessüm ederken bardaktan bir yudum aldı. "Umarım...onların ruhunu hayatta kalarak ve babalarına sadık kalarak yaşatıyorum." Başını kısa bir an cama çevirdi. "Ölü bir bedeni sağlıklı bir bedende tekrar doğuracakmış gibi hissediyorum." Ellerimi belimde birleştirdim. Gloria halinden gayet memnun görünüyordu. Yada artık üzülmenin gideni geri getirmeyeceğini kabullenmişti.
"Sağlıkla kucağına alacağın günleri diliyorum Gloria... harika bir anne olacaksın." Gloria sakince güldü. "Matthew beni çıldırtmaya devam ederse çocuğum beni şeytan olarak görecek!" dedi kahkahaların arasından. Hafifçe güldüm. "Yada sizin ne kadar eğlenceli olduğunuzu düşünecek ve anne babasına hayran bir çocuk olarak yaşayacak." Gloria gülümseyerek bakışlarını yere çevirdi. "Keşke benimkiler de öyle olsalardı." Uzanıp onun elini tuttum. "Bende öyle isterdim..." Başparmağım Gloria'nın derisinde gezindi. "Yine de doğduğum evi seçemesem de bebeğimi yaşatacağım evi kendim seçebilirim." Gloria gülümsediği esnada avucumdaki sargıyı hissetmiş olacak ki bir anda elimi tutup kaşlarını çattı. "Eline oldu Veronica? Yoksa..."
Elimi geri çekip sargının kumaşına dokundum. "Dün gece.... kanımı denedim." Gloria bundan memnun kalmamış halde başını eğdi. Dudakları büzüldü. "Ani karar vermemen gerekirdi. Sana biraz düşünmen gerektiğini söylemiştim." Sargılı elimi diğer elimle arkamda birleştirdim. "Biliyorum ancak seni kurtarmam gerekiyordu. Ve tek çözüm de benim elimdeydi." Gloira cevabıma gülümsedi. "Biliyorum canım ama seni zorunda bırakmışım gibi hissetmek istemiyorum." Hızla başımı iki yana salladım. "Asla baskı altında değildim. Tamamen kendi isteğimle yaptım." Gloria pek ikna olmamış gibiydi. Onu ikna etmeye çalıştım. "Tekrardan James'in eline düşmeni istemiyorum. O saray korkunç..." Gloria dudaklarını düz çizgi haline getirip hafifçe başını salladı. "James alçağın teki. Ama inan bana Justin kadar korkunç biri değil. Onun ruh hastası olduğunu düşünüyorum." Bana yaptıklarına bakılırsa düşünmekle kalmayacağına emin değildim. Justin'in yaptıkları sağlıklı birinin yapacakları değildi.
"Justin......" Gloria'ya Justin'i anlatmak istedim ancak sonradan vazgeçtim çünkü onun neler yaptıklarını dile getirmek benim için çok zordu. O anları hatırlamak bile dilimi damağıma zincirliyordu. Camdan dışarıya baktım. Hafiften kar taneleri düşüyordu. Matthew bir yere kaybolmuş olmalıydı ve beyaza bürünmüş çam ağaçlarını izlemek bir an bana kaçış yolu gibi geldi. Derin nefes alıp çam ağaçlarını izlemeye devam ettim. "Ah her neyse... hepsi geçmişte kaldı. Şuan sadece anneme kavuşmayı diliyorum." Gloria masaya doğru uzanırken bana karşılık verdi. Ona doğru döndüğümde masanın üzerindeki tepsiye uzandığını gördüm. "Eminim ki bir gün tekrardan annene sarılabileceksin." Anneme tekrardan sarılma ihtimali gülümsememe neden oldu. Gloria'ya yaklaştım. O ise üzerinden duman çıkan yeni pişmiş çörekleri tabaklara diziyordu.
Gloria tepsiyi kaldırmak için uzandığında onun kolunu tuttum. "Hamile halinle yeterince yoruldun. Ben halledebilirim." Buna sevinmiş olacak ki belini tutarak doğruldu. "Teşekkür ederim Veronica. Dışarı çıkmak ister misin?" Tepsiyi sıkıca tutarak doğruldum. "Çok güzel olur." Bahçeyi daha önce görme fırsatım hiç olmamıştı. Şatoyu bile çok fazla bilmiyordum ve bu şatonun her köşesini merak ediyordum.
💫
"Bitki çayını düzgün ısıt Matt." dedi Gloria oturduğu yerden.
Şatonun bahçesi pek büyük sayılmasa da özenle düzenlenmiş gibiydi. Mutfağın camının tam önüne yuvarlak bir masa ve oldukça rahat gözüken demir sandalyeler konulmuştu. Tam karşımızda devasa bir çınar vardı. Çınarın kalın dallarından birine halatlar asılmış, üzerine karlar birikmiş bir salıncak yapılmıştı. Daha yedi yaşlarımdayken annem de bana birer salıncak kurmuştu ancak sağlam iplere parası yetmediği için birkaç gün sonra iplerle birlikte kendimi yerde bulmuştum.
Bahçe bembeyaz olmuştu ve o kadar çok güzel görünüyordu ki bir an üşümesem kendimi karların arasına atacaktım ama bu kış epey sert geçiyordu. Gloria sıcak tutması için bana kürkle süslenmiş kalın bir pelerin ve kalın siyah eldivenler vermişti. Yine de üşüdüğümü hissediyordum.
Matthew biraz ilerimizde yaktığı ateşin üzerinde Gloria için biraz çay hazırlıyordu. Biz ise Gloria ile birlikte sıcak birşeyler yiyorduk. Gloria'nın ara ara sancıları olduğu için artık alışmış olsa bile şuan olduğu gibi neredeyse sancıdan kıvranıyordu. James'in yanında hamileliğini öğrendiği için hala stresliydi. Saraydayken bebeğini kaybettiğini söylemişlerdi ancak bu yalandı. Gloria'nın hamile olduğunu James bile bilmesine rağmen kraliyetten saklamıştı çünkü bebeğin babası Matthew'di. James bunu bilmese bile Gloria bir şekilde saklaması için kandırmıştı.
Arkasına yaslanmıştı ve yavaşça karnını okşuyordu.
"Sence bu harika ellerimle sana kötü birşey hazırlar mıyım karıcığım?" Matthew alayla kaşlarını kaldırıo Gloria'ya baktı. Gloria ise sadece ona boş ifadeyle baktı. Matthew sakince ateşin başına geri dönüp neşeli sesiyle mırıldandı. "Karımı çok seviyorum." Gloria elini alnına bastırıp umutsuzca başını iki yana salladı. "Bazen iki çocuğa bakacakmış gibi hissediyorum biliyor musun Veronica?" Hafifçe güldüm. Gloria derin nefes aldığı esnada Matthew sıcacık çayla bizim yanımıza gelip önümüzdeki bardaklara doldurdu. Benim bardağıma doldururken ona baktım. Yüzünün her yeri morarmıştı ve dudaklarından çenesine doğru uzanmış kurumuş kan hala duruyordu. Sabahtan kalmış olmalıydı. "Salver nerede?" diye sordum. Matthew sırıttı.
"O lanet herifi öyle bir dövdüm ki büyük ihtimalle şuan odasında bir yerlerde." Dedikleri hem gülmeme hemde Salver için üzülmeme sebep oldu. Sabah ikisini görmüştüm ve ikisi de birbirinin sanki düşmanı gibiydi. Her ne kadar diyalogları hala samimi olsa da kılıçları birbirilerine birer savaşçıymış gibi vurmuştu. Acaba Salver çok ciddi yaralanmış mıydı? Ciddi anlamda yaralanmış olsa Matthew bu kadar rahat olmazdı. Matthew'e konuşmak için dönmüştüm ki gökyüzünden gelen sesle birlikte başımı kaldırdım. Bu ufak bir haykırış olsa bile ses şatonun sivri çatısının etrafında öyle bir yankılanmıştı ki nutkum tutulmuştu.
Güneş ışıklarının altında adeta süzülen yeşil ejderha Tharagon'du. Şatonun tepesindeki sivri direğin etrafında ufak ufak haykırarak döndü. Yüzümdeki gülümsemeyle ayağa fırladım. Büyülenmiş halde onu izledim. Henüz yavru olmasına rağmen kanatlarını havalandırdığında devasa gözüküyordu. Sivri kabuklarının siluetleri güneş ışığının gölgesinde korkutucu görünüyordu. Tharagon tepedeyken o kadar çok tehditkar duruyordu ki dün akşam başını sevgiyle bana değdiren o yavru ejderha yoktu sanki. Yerine daha çok önündeki şato dahil herşeyi yakmak için emir bekleyen bir ejderha vardı. Yine de bu havası beni korkutmak yerine daha çok heyecanlandırdı.
Tharagon başını yere eğip şatonun yanından sıyrılıp yere doğru inmeye başladı. "İlerideki fıçıların içinde umarım yeteri kadar samur vardır. Veronica onu beslemek ister misin?" Tharagon şatonun yukarı katlarındaki devasa camların yanından süzülüp yere daha da yaklaşırken başımı salladım. Tharagon'a büyülenerek bakarken ileriye doğru yürüdüm. Karın üzerindeki adımlarım heyecandan nedensizce titriyordu. Sabah Salver ile Matthew'in dövüştüğü alanı geçtiğimde bahçenin diğer köşesindeki ufak kulübeyi gördüm. Norlacss'taki evimden de küçüktü. Önünde ise devasa fıçılar vardı.
Kulübeye yaklaşmak yerine Tharagon'a baktım. Benim iki katım olan bacaklarını yere doğrultmuştu. Kanatlarını yavaş hareketlerle yönlendirip karlardan temizlenmiş toprağın üzerine bastı. Yere inerken kanatları öyle bir rüzgar yaratmıştı ki onun kütlesi yeryüzüyle buluştuğu anda yüzüme sert bir rüzgar çarptı.
Tharagon tam karşımda durup başını bana doğru eğince gülümsedim. "Tharagon..." diye fısıldadım. Sesimi işittiği anda ağzını açıp bana sivri dişlerini gösterdi. Bu hareketi belki de tehditkar birşeydi ama bana karşı daha çok sevgi göstergesi gibiydi. Ona biraz daha yaklaşıp elimi uzattığımda kafasını sakince eğip eldivenime sürttü. Kıkırdadım. "Acıktın değil mi?" Tharagon kanatlarını heyecanlı haliyle açıp tekrardan kapattı. Bunun ne demek olduğunu tam anlayamasam da hoşuma gitmişti. Tekrardan güldüm. "Sen...harika birşeydin Tharagon."
"Söylesene Tharagon onu nasıl tavlayabildin?" Arkamdan gelen Salver'ın sesiyle birlikte ona döndüm. Yosun tutmuş sarmaşıklara yaslanmış kollarını göğsünde birleştirmişti. Üzerinde sadece ince bir pelerin vardı ve nemli görünen saçlarını salmayı tercih etmişti. Yüzünün her yeri mosmordu. Kaşının kenarında duran yarası gözümden kaçmamıştı. Tharagon'a soru sorsa bile doğrudan bana bakıyordu. Sırıttım. "Buraya hangi ara geldin?" Salver omuz silkti. "Bir önemi var mı? Ejderhamı öyle bir büyülemişsin senden başka kimseyi görmüyor." Kaşlarımı çattım.
Tharagon'a geri dönüp baktığımda hareketlerimi ilgiyle takip ettiğini gördüm. Tekrardan Salver'a dönüp mahçup halde mırıldandım. "Ben sadece onu seviyordum... yani o çok eğlenceli." Salver bana yaklaştı. "Bu bir şakaydı." Başını eğip bana doğru gülümsedi. "Yine de... büyülenmekte sonuna kadar haklı." Başını kaldırıp Tharagon'a baktı. Tharagon ise hala beni takip ediyordu. "Birşeyler yedin değil mi?" Onu onayladım. Salver cevabımdan memnun olmamış halde elini pelerinin cebine atıp bir avuç dolusu taze yemiş çıkardı. Gözlerim devasa halde açıldı. "Salver..... bunlar!" Yüzümdeki şok ve heyecanla ona baktım. "Bunları nereden buldun?" Toprağın üzerinde kar varken yemiş bulmak imkansızdı.
Salver elimi tutup yemişleri avucuma bıraktı. "Dağların eteklerinde her mevsim yemiş büyüyebilir." O an hatırladım. Dağlar tanrıçaların ve tanrıların eski konakları olduğu için her koşulda bitkilere elverişliydi. Bunu büyükannemin bana hediye ettiği bitki kitaplarından birinde okumuştum.
Elimdeki yemişler o kadar çok lezzetli görünüyordu ki sayamadığım kadar yemişi bir anda ağzıma attım. Salver buna güldü. "Sanırım anlaşıldı. Yarın sabah uyanır uyanmaz seni yemiş cennetine götürüyorum." Ağzımdaki ekşi tat beni rüyada gibi hissettirirken güldüm. Bunu yaparken utanarak elimle ağzımı kapattım. "Buna gerçekte- diyordum ki kafama sivri birşeyin nazikçe sürtmesi ile Tharagon'a döndüm. Sevimli bir şekilde mırıldanarak bana temas ediyordu. Elimi uzatıp onun başını okşadım.
Tharagon şaşırtıcı şekilce huzurla gözlerini kapattı. Onun kafası neredeyse benimkinin üç katıydı ve normalde görsem korkudan kaçacağım bir yaratıkla bu kadar samimi olabilmek bana iyi hissettirmişti. Salver'a geri döndüğümde onun hayranlıkla ağzını araladığını gördüm. "Bu iyi birşey değil mi?" diye sordum. Salver, Tharagon'un vücudunu süzdü. "Seni binicisi olarak benimsemiş." dedi hayretle. Kaşlarımı çatıp hevesli bir şekilde Tharagon'a döndüm. "Yani ona binebilir miyim?" Salver sorumu geciktirmedi.
"Henüz o kadar olgunlaşmadı ama birini benimsediği için ona bir eyer takabilirim." Gözlerimin heyecanla açtım. "Yani şimdi binebilir miyim?" Salver anında ciddileşti. Az önceki hayretli siması yok olmuştu. "Yaralanmanı istemiyorum Veronica." Başımı inatla iki yana salladım. Tharagon'a binmeyi o kadar çok istiyordum ki bunun için saatlerce Salver ile inatlaşabilirdim. Ve şuan da öyle yapacaktım. "Fazla havalanmayacağım. Üstelik ejderhalar binicilerini önemseyen hayvanlar değiller mi? Bana zarar gelmesini istemez." Tharagon'u hevesli şekilde okşadım. "Yapabileceğime inanıyorum. Hem biraz kafa dağıtıp eğlenmiş olurum." Ellerini yan yana birleştirip avucumla Tharagon'un tatlı duruşunu gösterdim. "Bu kadar sevimli birşey bana zarar vermez ki. Kendimi koruyabilirim. Lütfen Salver..." Hafifçe kaşlarımı çattım. "Eğer ejderhanı kıskanıyorsan..." Salver derin nefes alarak başını geriye yasladı. Yüzünde hafif bir bezmişlik ve bir eğlenme vardı. Tek kaşını kaldırıp yanımdan geçerken mırıldandı.
"Tam bir baş belasısın biliyor musun?" Küçük kulübenin içine girdiğinde peşinden koşup kapının önünde belirdim. "Beni bir baş belası olarak görüyorsun ama seninle gelmem için bir zamanlar yalvarmıştın." Salver elinde oldukça büyük bir eyerle kulübeden çıktığında itiraz etti. "Yalvarmadım. Ama sen benimle gelmekte pek hevesliydin." Tharagon'un sivri çıkıntılarına tutunup eyeri onun sırtına koydu. Sinirle ona yaklaştım. Şuan sadece onun geniş sırtını görmek sinirlerimin daha da gerilmesine sebep oldu.
"Hevesli olsaydım kaçmazdım. Ama sen bana o kadar çok hevesliymişsin ki peşimden geldin." Son cümleyi kurduğuma pişman oldum çünkü bunu duyan Salver bir anda kolumdan tutup beni ejderhanın karnına yasladı. Sırtım Tharagon'un yumuşak karnına değiyordu ama vücudum Salver'ın sıcaklığıyla yanmaya başlamıştı. Üzerimde yükselen bedeni nefesimi kesip kalbimin ritimlerini kafasına göre değiştirmekte ustaydı. Kolumu acıtmamaya özen göstererek sıkıca tutup geriye doğru dayadı. Parmakları yumruk olmuş elimi açmak için çıplak bileğimden tırmandı. İnatla açmayınca ikimiz de aynı anda kaşlarımı çattık.
Yüzü bana o kadar çok yakındı ki utanmamak için gözlerinden kaçan bakışlarım onun aşağı inip kalkan ademelmasını yakaladı. Dudaklarının hareketlendiğini gördüğümde dikkatimi çeken tek şey yeni yeni çıkmış ufak sakallarıydı. "Bazen heyecandan çeneni tutamıyorsun." Hafifçe sırıttığında evrenden kendimi soyutlamak istedim. "Hoşuma gitti bu huyun." Biraz daha konuşmaya devam ederse kendimi Tharagon ile aynı bedende birleştirecektim.
Elimi kaldırıp onun burnunun ucuna dokundum. Onu ittirip aklıma gelen ilk şeyi söyledim.
"Git." Salver bunu dediğimde gülerek geri çekilirken avcuma ufak bir ip sıkıştırdı. Merakla ipi aldım. "Bu ne?" Salver eyeri gösterdi. "Eyerdeki iki çubuğa bağlarsan daha rahat tutunabilirsin." Heyecanla gözlerimi ona diktim. "Yani bilebilirim değil mi?" O başını salladığı an Tharagon'u hafifçe okşadım. Nasıl bineceğimi bilmediğim için Salver'dan yardım isteyecektim fakar Tharagon bir anda bacaklarını kırıp yere eğildi. Sırtındaki eyere tutunup kendimi yukarı çektim. Bunu yaparken bacaklarım biraz da olsa Tharagon'un sert çıkıntılarına sürtmüştü. Şuan yaşadığım heyecan bacağımdaki ufuk sızıyı tamamen unutmama yetmişti bile.
Popomu eyerin yüzeyine yerleştirirken Salver bana bir tane daha ip parçası uzattı. İpin iki ucunda da kanca vardı. "Bunlarla kendini eyere bağla. Senin için daha güvenli olacak." Eyerin ucundaki iki çıkıntıya tutunarak Salver'ın elindeki ipleri aldım ve dediği gibi bacağımın üzerinden geçirip iki tarafıma tutturdum. "Nasıl havalanacağım?" Salver geriye doğru adımladığı esnada Tharagon bir anda ayağa kalktı. Hazırlıksız yakalandığım için fazla sarsılmıştım ama hemen kendimi toparladım. Hızla Salver'a döndüm. "Şimdi ne yapacağım?" O ise sadece sırıtıp omuz silkti. Nasıl yani? Bana ne yapacağımı söylemeden gerçekten uçmama izin mi vermişti?
Bir elimi Salver'a doğrulttum. "Salver lanet olsun ne yapacağımı sö- demek üzereydim ancak Tharagon bir anda kanatlarını çırpmaya başladığında panikle ellerim tekrardan eyere tutundu. Etrafa hafif bir rüzgar hakim oldu. Tharagon'un vücudu havalanırken heyecandan midem bulanmıştı. "Lanet olsun!" Tharagon şatonun çatısına doğru öyle bir yükseliyordu ki salık saçlarımın uçuştuğunu hissettim. Yere bakmak tam bir kabustu. Bir an korkup gözlerimi kapattım.
Sadece birkaç saniye sonra gözlerimi araladığımda şatonun çatısının da üzerinde olduğumuzu farkettim. Bu benim ufak bir çığlık atmama sebep olmuştu. Eyeri daha sıkı kavradım. Tharagon paniğimi hissetmiş olmalıydı ki bir anda hızlanmak yerine gökyüzünde hafifçe süzülmeye başladı.
<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><
Selamm yeni bölüm ile geldimm
Bölüm nasıldı??
Canlarım öncelikle uzun zamandır kafama takılan bir konudan bahsetmek istiyorum. Daha doğrusu ufak bir açıklama yapmak istedim. Bunu daha önce de yapmıştım ancak içim hiç rahat değildi😭🙏
Veronica bildiğimiz gibi yıllarca tek başına büyümek zorunda kalmış, dünyanın gerçeklerini henüz bilmiyor bazen ayırt edemiyor. Buna dayanarak da hayal gücüyle büyümüş biri olduğu için çabuk mutlu olabilen veya bir anda üzülebilen biri. Yani kitabın yeni bölümlerinde Veronica'nın ani duygu değişimlerini çok göreceğiz ama emin olun zamanla o kadar çok psikolojik değişimler yaşayacak ki ilk bölümdeki Veronica ile final bölümündeki Veronica bambaşka biri olacak ve neredeyse ben bile onu tanıyamayacağım.
Çünkü Ormandaki Avcı hikayesinin henüz çok başlarındayız sizinle ve Veronica ile birlikte çok şey göreceğiz hatta bizzat yaşayacağız.
Sizi seviyorum iyiki varsınız iyi okumalar dilerim 💫
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |