
Ormandaki Avcı'nın yirmi birinci bölümüne hoşgeldiniz umarım beğenirsiniz bol bol yorumlarınızı bekliyorum şimdiden iyi okumalar dilerim 🤍
"Etrafımdaki duvarları bir bir ben mi yıktım yoksa zaten kaderimde yıkılmış mıydı?"
*Ormandaki Avcı kitabının yirmi birinci bölümünde hiçbir şekilde kadına şiddetin güzellemesi yapılmamıştır. Justin Norlacss karakteri birer hasta ruhlu psikopatın tekidir. Satırları okurken etkilenecek kesimin okumaması önerilir!!!!*
_________________________________________________
Haftalar Öncesi
Norlacss Krallığı
İlahi Bakış Açısı
"Beni duyuyor musun Veronica?" Veronica'nın saçlarını çekiştirerek onun başını su dolu fıçıdan çıkardı. Veronica daha nefes bile alamadan Justin onun başını kendine doğru çekti. "Gerçekten kaçabileceğini mi sandın?" Justin hafifçe gülerken Veronica yutkundu ancak boğazında günlerce süren susuzluğun acısı vardı ve yutkunuşu ona acı vermekten başka birşey vermedi. Veronica öleceğini hissedebiliyordu.
Burada geçirdiği kaçıncı gündü onu bile kestiremiyordu. Baygın halde geçirdiği günler, bazen Justin'in akşama kadar yanından ayrılmadığı günlerle birlikte sayılmasını imkansız kılıyordu.
Veronica bileklerine bağlı olan zincirleri çıkarmayı herşeyden çok istiyordu ama Justin buna ölse bile izin vermezdi. Çünkü Justin her ne kadar yılların eğtimini almış bir adam olsa da Veronica'dan korkuyordu. Tek başına vampirlerle dolu ormanda hayatta kalmayı başaran bir kadın için Justin kolay olurdu diye düşünüyordu Justin. Sırf bu yüzden Veronica'ya yiyecek birşeyler bile vermeyi defalarca kez reddetmişti. Veronica'nın gücünü gün geçtikçe kaybetmesi onun işine yarıyordu.
Justin onun başını bırakıp karşısına geçti. Cebinden biraz tütün çıkardı. Bunu yaparken o kadar çok eğleniyordu ki yüzündeki gülümseme solmao yerine daha da arttı. Veronica ise Justin'den uzak durmak istercesine kendini geriye ittirip başını taştan yapılma duvara yasladı. Nefes almak istiyordu ama soğuk su onu öyle çok berbat etmişti ki sadece üşüyordu.
Justin, yerde oturan Veronica'nın haline baktı. Saçları neredeyse ıslaktı. Üzerindeki elbise kan ve çamur içinde kalmıştı. Yüzünde günler öncesinden kalma yaralar ve izler vardı. Yırtık elbisesinin etrafından gözüken morluklara rağmen Justin bundan memnun kalmadı. Çünkü Veronica'yı ne kadar yaralarsa yaralasın onun vücudu inatla kendini iyileştirmek için çabalıyordu. Bunu daha önce eski nişanlısına yaptığında ikinci günde güzel kadının ölü bedeniyle karşılaşmıştı ama Veronica'nın vücudu ne yaparsa yapsın Justin'in saldırılarına dayanıyordu.
İşte Justin'in sinirini bozan şey de buydu. Justin, Veronica'yı buraya getirdiğinde yavaş yavaş öldürmeyi planlamıştı. Çünkü Justin ona ufak bir yanlışta veya saygısızlıkta bulunan herkesi bu zamana kadar cehennemi yaşatarak öldürmüştü. Veronica kutsal bir kul olsa bile Justin'e itaatsizlik etmişti. Sadece Justin'e değil, yüzyıllardır dünyaya korku salan krallıklardan biri olan Norlacss'a da itaatsizliğini kanıtlamıştı.
Veronica, Justin'in bu zamana kadar yatağında paylaştığı kadınlara kıyasla ortalama bir güzelliğe sahip olmasına rağmen Veronica'nın konuşması, bakışları hatta nefes alması bile Justin'in onu arzulamasına neden oluyordu. Justin'in iğrenç bakışları Veronica'nın morluklarla dolu boynuna takıldı. Bu zamana kadar defalarca kez fırsatı olsa da Justin, kan koktuğu için Veronica'ya dokunmaktan kaçmıştı. Saray odalarında onu bekleyen onlarca güzel kadın varken çamur içinde kalmış kan kokan bir kadın dokunuşunu haketmiyordu ama ilgisini çekebiliyordu. Veronica ona garip hissettiriyordu. Parmaklarını hareket ettirmesi bile Justin'in mide bulandırıcı hayallerine sebep oluyordu. Bu onun gülmesine sebep oldu.
Justin sinir bozucu halde gülerek Veronica'nın çenesini kavradı. "Veronica..." Başparmağı yavaşça Veronica'nın dudaklarına gidince Veronica ilk defa Justin'den korktu. Vücudu artık acıdan korkmayacak hale gelmişti ama bir sapığın dokunuşundan korkuyordu. Kendini geri çekme arzunu bastırmaya çalıştı Veronica. Bu bir arzu da değildi. Veronica için geri çekilmek zorunluluktu.
Veronica'nın bu kadar korkmuş görünmesi Justin'in keyfini geri getirdi. "Söylesene Veronica, bakire misin?" Kurduğu o lanet cümle Veronica'nın göz bebeklerinin kocaman açılmasına, ellerinin sertçe kendi elbisesini kavrayıp tırnaklarını bacaklarına batırmasına sebep oldu. Justin ilk defa onun bedenine karşı olan niyetini açıkça belli etmişti ve bu Veronica'yı ciddi anlamda korkutmuştu.
Justin onun tepkisine sessizce gülüp ayağa kalktı. Daha fazla kan kokusunu solumak istemiyordu. Bu yüzden yanan tütünü Veronica'nın yanına fırlatıp kendini koridora attı. Nihayet kan kokusu yerine eski demir kokusu onu bir parça mutlu etti.
Justin mumların yandığı koridordan geçerken kıyafetinin ufak bir kısmının kana bulandığını gördü. Midesi Veronica'nın kanı yüzünden bulanmıştı. Yine de dayanması gerekiyordu çünkü bu gece Maya onu odasına bekliyordu. Maya her ne kadar bir muhafızla yasak aşk yaşasa bile bu Justin'in umrunda değildi. Umrunda olan tek şey lanet olası nefsiydi. Arzular, bir erkeği iğrençliğe itekleyen tek şeydi. Bu arzuların önüne kolayca geçebilirdi ama erkekler genelde zalimliği seçmeyi tercih ederdi.
Veronica o gece kaçıncı defa kusmuştu sayamamıştı ama kusarken kendini öyle güçsüz hissetmişti ki ellerini dayadığı mermerin üzerindeki yanan tütün onun avcunu yakmıştı. Fakat Veronica, yanan avcunu bile hissetmedi çünkü o gece bedenini korumak isteyen bir kadından başkası değildi ve bu durumdayken avucundaki ufak bir yara umrunda olabilir miydi?
💫
Günümüz
Veronica
O kadar çok yükseydim ki Salver'ı neredeyse göremiyordum. Tharagon şatodan uzaklaşırken geriye dönüp bahçeye baktım. Gloria ve Matthew de sanırım bana doğru bakıyordu. Yine de tam kestirememiştim.
Pekala havada süzülmek korkutucuydu ancak önüme doğru döndüğümde bunun o kadar da korkutucu olmadığını farkettim çünkü karşımdaki manzara ve uçmanın bana verdiği his bambaşkaydı. Gerçek olamayacak kadar hafif hissediyordum kendimi. Tharagon'un kanatları beyaz saçlarıma rüzgar yaratıyordu. Ellerim eyeri sertçe kavramış olmasına rağmen içimdeki korku azalmıştı. Yerini bir merak devraldı.
Karşımda iki dağın arasında yer alan ufak bir göl vardı. Biraz uzakta sayılırdı ama bulutların gölgesine mahkum kalmış bu göl o kadar çok güzel görünüyordu ki Tharagon'un o tarafa yönelmesine sevinmiştim.
Tharagon'a nasıl yön vereceğimi bilemesem de onun beni yönlendirmesine izin verdim. Onun inip kalkan boynunu görebiliyordum. Hayatımda bir kere bile ejderhaya binebilmenin hayalini kurmamıştım ve daha hayalini kuramadan herhangi birşeyi yaşayabilmek çok güzeldi.
Tam da sağ tarafımda Silverwood sarayının silueti vardı. Düşündüğümden daha da büyük olmalıydı çünkü uzunluğu neredeyse Salver'ın şatosunun iki katı gibiydi. Hatta daha büyük bile olabilirdi.
Tharagon göle doğru yöneldiğinde bir an nefesimi tutup sıkıca bedenimi korumaya çalıştım. Hafiften aşağıya inmeye başlaması beni ürkütmüştü. Yine de çok hızlı değildi ve bu yüzden sanki gökzyüzünde sadece süzülüyormuş gibi hissettim.
Tanrım, bu o kadar çok güzel hissettiriyordu ki yüzüm mutlulukla gülümsedi. Başımı yemyeşil kanatlarına çevirdim. Öfkeliymiş gibi onunla temas eden rüzgarı dövmek istercesine sertçe kanatlarını çırpıyordu.
Tharagon gölün yüzeyine yaklaştı. Göl tahmin ettiğimden de büyüktü. Çarşaf kadar durgun olan suyun yüzeyine o kadar çok yaklaşmıştı ki sıkıca tutundum. Ejdarhalar elbette suyu sevmezdi. Buna güvenerek fazla korkmamaya çalıştım.
Gölün durgun yüzeyinden birer ok gibi hızlıca sıyrıldı. O kadar ani olmuştu ki eyere tutunup geriye baktığımda onun rüzgarıyla hareketlenmiş suyu gördüm. Tharagon bir anda yukarıya doğru havalandı. Ama bu sefer yavaş olmak yerine epey hızlıydı. Titreyerek eyere doğru eğildim. "Lanet...olsun!" Pelerinim neredeyse üzerimden çıkacakmış gibiydi. Yüzüme öyle bir rüzgar geliyordu ki saçlarımı sanki hissedemiyordum. Tharagon ise yükselmeye devam ediyordu. Ta ki bulutların da üstüne çıkana dek.
Kendimi bulutların üzerinde bulmayı beklemiyordum. Daha bunun şokunu atlamamışken Tharagon yavaşlayıp bulutların üzerinde ağır ağır süzüldü. Etrafımda gördüğüm tek şey güneş ve bulutlardı. Burası cennetten birer parça gibi görünüyordu. Merakla arkama baktığımda Silverwood sarayının kulelerini yine de görebildim. Sanki kendimi bir başka dünyada bulmuş gibiydim. Tharagon kanatlarını ağır ağır çıptı. Heyecandan göğsümü hissetmiyordum.
O an içim kıpır kıpır oldu. Ağzımdan neşe dolu bir kıkırdama kaçtı. Tharagon bunu duyar duymaz başını kaldırıp indirdi. Bunu yaparken sevinç dolu mırıltısını duymak güzeldi. Gülmeye devam edip onun derisine doğru eğildim. Ellerim sert yüzeyde gezdi. Tharagon ile bir anda bu kadar güzel bir bağ kurmak bana iyi hissettiriyordu. Onun çıkıntı dolu derisini okşadım. Ayağımın altında bulutlarla dolu bir cennet varken mutlu olmamam imkansızdı.
Tharagon yavaşça geriye doğru döndü. Oturduğum yerde doğruldum ve eyeri sıkıca kavradım. Onun tekrar hızlanması bu sefer beni korkutmadı. Bacağıma baskı yapan halat korkmamam için bir sebepti aslında.
Bulutların üzerinde süzülmeye devam etti. Güneşe yakın hissediyordum. Bu kalbimin daha hızlı atmasına sebep oldu. Gözlerim heyecanla kocaman açıldı. Tharagon'un yavaş gitmesi mi bana güven verdi emin değildim ama bir anda ellerimi eyerden çekip iki yana açtım. Rüzgar bedenime öyle bir işliyordu ki kollarımın altından geçen hava kütlesi kahkaha atmama sebep oldu.
Tharagon yeniden hızlanıp yere doğrulana kadar ellerimi öylece tuttum. Hızlanır hızlanmaz korkudan tekrardan ona tutundum.
Geldiğimiz yoldan hızlı ana kontrollü bir şekilde geri döndük. Şatonun çatısını görünceye kadar etrafa göz attım. Bir zamanlar korkarak yürüdüğüm hatta koştuğum orman o kadar çok büyüktü ki Silverwood Krallığı'na kadar ağaçların varlığı sürüyordu. Dağların arasından uçmak güzel hissettirmişti.
Nihayet şatonun bahçesine girdiğimizde merakla aşağıya doğru baktım. Tharagon şatonun etrafında süzülerek döndü. Salver, küçük kulübenin yanında durup başını kaldırmıştı. Elinde tam kestiremesem de büyük birşey vardı ancak ne olduğunu göremiyordum. Gloria ve Matthew eski yerlerinde yoktu. Onlardan kalan tek şey sönmüş ateşin dumanıydı.
Tharagon küçük kulübenin önüne doğru inerken Salver birkaç adım geriye çekildi. Tharagon'un kanatlarının çıkardığı rüzgar Salver'ın saçlarının geriye savrulmasına sebep oldu. Etrafaki birkaç yaprak geriye savruldu. Tharagon'un boynunun yanından eğilip Salver'a baktım. O ise yüzündeki gülümseme ile beni izliyordu.
Tharagon ayaklarını yere koyar koymaz olduğu yerde silkelendi. Bu beni biraz sarsmış olsa da sıkı bir şekilde eyere tutunmuştum. Tharagon sakinleşince beni tutan halatı çözüp bacaklarımı yere doğru sarkıttım. Salver elindeki samurla bana doğru gelip diğer elini uzattı. Ona güvenip kendimi biraz daha aşağıya ittirdim. Parmaklarının ucuna yükselip tek eliyle belimi kavrayıp kendine doğru çekti. Düşmekten korksam da korkum uzun sürmedi çünkü Salver saniyeler içinde beni yere indirdi.
Bacaklarım havada süzülmeye öyle çok alışmıştı ki bir an yere indiğimde bacaklarımı hissedememiştim. Üzerimdeki ufak toz parçalarını elimle temizledim. Tharagon, Salver'a doğru mırıldanınca Salver elindeki cansız samuru ona fırlattı. Bana doğru dönerken heyecanla konuşmaya başladım.
"O kadar çok güzeldi ki.... bunu birkaç defa daha yapacağım!" Salver sakince beni izledi. Yüzündeki ifade çok sevimli duruyordu. "Kendini bulutların üzerinde buldun değil mi?" Gülerek başımı salladım. "O kadar yükseğe çıkmayı beklemiyordum." Ellerim üzerimdeki pelerinin kumaşında gezindi. Hala ani heyecandan titriyordum. Sanırım sesim bile titriyordu. "Sence güzel uçtum mu Salver?" Başını yana eğip iç çekti. Kaşlarını düşünceli bir şekilde kaldırırken homurdandı. Elimi kaldırıp omzuna ufak bir yumruk attım. "Hadi ama! Kötü uçtuğumu söyleyemezsin." Sesim her ne kadar sitemli çıksa da ufak bir kırgınlıkta vardı. Gerçekten ilk uçuşuma kötü diyemezdi değil mi?
Salver cümlemi bitirir bitirmez gülmeye başladı. "Tatlım, gerçekten istediğin herşeyi kusursuz yapabilme gibi bir huyun var biliyor musun?" Bir kere daha omzuna vurdum. "Dalga geçme. Doğruyu söyle." Salver gülmek yerine sakince tebessüm etti. Bu onun ciddileşmiş olduğunu gösteriyordu. "İlk ejderhaya bindiğimde öleceğimi sanmıştım. Ama sen inadına daha da yükseğe çıktın." Kaşlarımı çattım.
"Tharagon'u ben yönlendirmedim ki." Salver uzanıp burnuma bir fiske attı. "Ejderhalar sırtlarındaki biniciye göre hareket eder. Sen konuşmasan bile senin içindeki hisleri hissedip ona göre hareket ederler. Üstelik ejderhalar kendini elflere daha yakın hissedebilir." Tharagon'a kısa bir bakış attım. "Lucius İmparatorluğu'nun ejderhalara sahip olması bununla bağlantılı olabilir mi?"
"Anlatacağım ama önce içeriye girmeliyiz. Burnun buz gibi olmuş." Salver arkasını dönüp yürumeye başlayınca bende onun peşinden ilerledim. "Ejderhalar sıcağı severler. Tharagon nasıl bu kadar soğukta dayanabiliyor?" İkimiz de karların üzerine basarak yürümeye başladık. Salver hemen sorumu cevapladı. "Çünkü o Tanrıça Hera'nın ateşini hapseden en büyük ejderhanın hayatta kalan tek varisi. Hera'nın soyunu taşıyan her canlının mutlaka anormal bir özelliği vardır. Tıpkı senin gibi." Saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Tharagon Hera'dan bir parça taşıdığı için soğuktan etkilenmiyordu. Belki de ikimiz de Hera'nın soyundan geldiğimiz için kolayca bağ kurabilmiştik.
"Peki bunu nasıl anladın?" Salver geriye dönüp Tharagon'a ufak bir bakış attı. Tekrardan bana döndü. "Dünyanın neresine gidersen git yeşil bir ejderha ile karşılaşamazsın." Şatonun kapısına yaklaşırken Salver devam etti. "Annesi bir zamanlar en büyük ejderhaydı ve onun binicisi şuan ki imparatordu. Ama LXXII. Lucius diğer ejderhalara da sahip olmak için girdiği savaşlardan birinde onu ve diğer beş yumurtasını kaybetti. Karşılık olarak ise dünya üzerindeki bütün yumurtaları çalıp kendine birer ejderha imparatorluğu kurdu." Bu yüzden diğer topraklarda ejderha yumurtasına rastlamak imkansız sayılıyordu. Ama Salver bu civarda birer ejderha yumurtası bulabilmişti.
"Savaşlar bu topraklara yapılmış olabilir mi?" Salver şatonun kapısını açıp içeri girdi. Arkasından bende girince kapıyı kapattı. "Bunu kimse bilmiyor çünkü ejderhalar uğruna olan o savaştan sonra kimse konuşmadı konuşanlar ise Lucius tarafından öldürüldü. Bunun neden yapıldığına veya ne zaman yapıldığına dair hiçbir kaynak yok." İkimiz de koridordan geçip salona geldiğimizde merdivenin yanında öpüşmekle meşgul olan Matthew ve Gloria'yı beklememiştik.
Matthew ellerini merdivene dayayıp Gloria'yı iki kolunun arasına almıştı. Gloria'nın parmakları sabırsızca Matthew'in yüzünde geziyordu. İkisi de kendini öyle çok kaptırmışlardı ki bizi farketmemişlerdi bile. Gloria bir anda Matthew'in kıyafetlerine uzanınca Salver hemen önündeki demir kovaya vurup onların dikkatini dağıttı. Gloria ve Matthew aynı anda bize döndüler.
"Lanet olsun bu görüntüye maruz kalmamak için size bir oda verdim." Gloria omuz silkip bana gülümserken Matthew kaşları çatılı halde ona baktı. "Görmezden gelip yukarıya çıkabilirdiniz." Salver sitemle iç çekti. "Delirmiş olmalısın Matthew." Matthew ona orta parmağını gösterip şöminenin karşısındaki koltuğa oturdu. "Mızmızlanman bittiyse Gloria ile devam edebileceğimizi düşünüyorum." Yüzündeki sırıtış ile koltuğa yayılıp kendine birer şarap doldurdu. Salver yanımda kalp krizinden ölmek üzereyken Gloria cıkladı. Matthew saniyesinde Gloria'ya döndü. "Bebeğim narin kulaklarım doğru mu duyuyor?" Gloria gülerek mutfağa yönelirken bu sefer Matthew sitemle Salver'a baktı. "Kardeşim bir dahaki düello da seni beter edeceğim."
Salver merdivenlere yönelirken elini kaldırıp Matthew'e gösterdi. Bu sefer orta parmak çeken kişi Salver'dı.
💫
"Cadılar çok garip değil mi? Büyülerine verdikleri isimleri ezberlemek çok zor." Matthew cümlesini bitirir bitirmez elindeki şarabı kafasına dikti. Bu gece içtiği kaçıncı bardaktı emin değildim ama çok fazla içtiğini biliyordum.
Gloria'nın saçlarımı tutan parmakları gerildi.
Şatoya girer girmez odama gidip kendimi sıcak bir duşun içinde bulmuştum. Gloria benim için birkaç tane daha kıyafet bırakmıştı. Onun verdiği kazağı ve uzun eteği giyip üzerine kalın bir hırka giymiştim. Islak saçlarımı kendi kendime örmeye çalıştığım esnada hapşırık krizlerim yüzünden Gloria yardımcı olacağını söylemişti.
Şimdi ise Gloria ve Matthew ile salonda, şöminenin karşısındaki koltuklarda oturuyorduk. Gloria'nın yanına oturmuştum. Sakince saçlarımı taramıştı. O kadar çok özenliydi ki saçlarıma dokunurken bir kere bile canımı acıtmamıştı.
"Bir kere daha cadılardan bahsedersen seni boğarım Matthew. Şu kitabı düzgün oku." Matthew elindeki eski kitabı kapatıp Gloria'ya baktı. Sangius Vocare büyüsü için sonuna kadar en ayrıntılı kelimlerini inceliyordu Matthew. Kanlarımızı birleştirmek için daha fazla beklememiz gerekmiyordu. Justin ve lanet muhafızları her an burada olabilirdi. Bu ihtimalle ikimiz de rahat uyku uyuyamazdık. Bu yüzden ikisine de bir an önce kanlarımızı birleştirmemiz gerektiğini söylemiştim. "Hadi ama aşkım.... kardeşim gibi cadılara duygusal bir bağ beslemiyorum." Dizlerimdeki ellerim bir anda sertçe üzerimdeki kumaşı kavradı.
Sabırla Matthew'in cümlesini devam ettirmesini bekledim. Matthew oturduğu yerde gerinip kitabın cildine baktı. "Kadının adı Fiona- diyordu ki bir anda sehpanın üzerine bırakılan ahşap bardak öyle bir ses çıkardı ki olduğum yerde sıçradım. Salver'ın hangi ara yanımıza geldiğini anlamamıştım bile.
Gloria'nın parmakları saçımın üzerinde hareketsiz kaldı. Salver bana birer ahşap bardak uzatınca hemen aldım çünkü yüz ifadesi fazla korkutucu görünüyordu. Üstelik benim yüzüme inatla bakmayıp Matthew'e odaklanmış olması ürkütmüştü. İkisi durup dururken kavga etmezlerdi değil mi?
Salver karşıya oturup Matthew'e tek kaşı kalkık halde baktı. Matthew ise şaşırtıcı derecede rahat halde kitabı açıp arkasına yaslandı. "Ah şu büyüye bakalım bi." Tekrardan elindeki kitabı açarken Salver rahatlamış halde arkasına yaslandı. İki kardeş bu durumdayken Gloria sadece "Adi herifler." diye fısıldamıştı.
Fiona kimdi?
O kadının kim olduğunu umursamayıp elimdeki bardağa odaklanmam gerektiğini farketmem uzun sürmedi. Sonuçta Salver'ın özel hayatı beni ilgilendirmezdi. Kafamdan Fiona düşüncesini atmaya çalıştım.
Burnuma çeşitli bitkilerin kokusu geldi. Elimdeki bardağa uzanıp kokladım. Tanıdık bir kokuydu. Daha öncesinde annemin yaptığı çayların kokusuyla aynıydı. Kendimi iyi hissetmem için annem bazen bana kendi tarifi olan çaydan ısıtırdı. Kokusu o çayla aynıydı. Bu küçük bir tebessüm etmeme sebep oldu. "Karanfili ezip üzerine biraz kelebek yaprağı katmışsın. Yada dur.... kelebek yaprağı ile aynı tadı taşıyan baldan koymuş olabilirsin. Bu civarda kelebek yaprağı yetişmez." Gloria saçlarımın ucuna ufak bir ip bağlayıp örgüyü tutturdu. "Kelebek yaprağı mı? Panzehirlerde kullanılmıyor mu?" Çaydan bir yudum aldım. Tadı gerçekten de annemin yaptığı gibiydi. Tıpatıp aynısıydı hatta.
"Panzehir için oldukça hafif bir bitki. Zehire etki etmesi için yüksek miktarda alman gerekir. Bu da birkaç gün içinde kalbini durdurmaya yeter." Gloria saçlarımı bırakınca arkama yaslanıp çayın içindeki ufak parçacıklara baktım. İçindeki küçük tohumların ne olduğunu çözmeye çalıştım. Matthew ıslak çalarak kendine bir bardak şarap daha doldurdu. "Yani istesen birini şifa niyetine öldürebilirsin değil mi? Efsane güzelmiş." Gloria kıkırdadı.
"Ölmeyi haketmiş birini acısız öldürmek berbat birşey bence." Matthew oturduğu yerde rahatça kıpırdandı. Yüz ifadesi öyle çok keyifliydi ki elindeki şarabı kaldırıp bardağa göz attı. Yüzündeki sırıtış onun ne kadar eğlendiğini gösteriyordu. "Ah bebeğim bunu ne kadar çok sevdiğinden hiç şüphem yok." Sakince çayımı yudumlamaya koyuldum. Salver da benim gibi tarafsız halde arkasına yaslanmıştı. Bakışları Matthew ve Gloria'nın arasında geziyordu.
Gloria karşılık olarak Matthew'e öpücük attı. Matthew ise elini kaldırıp havada birşeyi yakalamış gibi yaptı. Elini burnuna götürüp kokladıktan sonra bayılma taklidi yaptı. Gloira ise gülerek sehpanın üzerindeki çöreklere uzandı.
"Kanlarımı birleştirirken başka neylere dikkat etmeliyiz Matthew?" diye sordum. Matthew ciddileşip elindeki kitabı tekrardan açtı. "Pekala beni dikkatli dinleyin." Gloria ve ben aynı anda sehpaya doğru eğildik. Salver ise hiç istifini bozmadan elindeki bardağın kenarlarına hafifçe vurdu. Matthew bacaklarını yere uzattı. Kitabı dizinin üstüne bıraktı. "İkinizin de sağ avucuna ufak bir kesik açacağım. Gloria'nın tek bir kan damlası bile Veronica'nın açık yarasına temas ederse bize yeterli olacaktır." Gloria ellerini kucağına koydu. "Neden sağ el?" O an büyükannemin bana verdiği kitaplardan birine çizilmiş elf bedeni gözümün önüne geldi.
Gloria da benim gibi olmalıydı. "İkimizin de sağ eli daha yatkın olduğu için mi? Çünkü hangi elimiz daha aktifse hassasiyeti de daha fazladır. O zaman sol sadece biraz daha büyük kesik açmamıza sebep olur." Matthew heyecanla gülümseyip başını salladı. "Evet! Şifacı yanın sayesinde karımın avucu uzun süre yaralı kalmayacak." Matthew bana doğru avucunu gösterdiğinde gülerek onun avucuna bir şaplak attım. Gloria ikimizin haline kahkahalarla boğuldu.
"Veronica'nın canı kesik dışında da acıyacak mı?" Bu soru Salver'dan gelmişti. Dışarıdan izleyen biri sadece Salver'ı izlese savaş planları hakkında konuştuğumuzu sanardı. Matthew sakince Salver'ı onayladı. "Kanına bir başka büyü girdiği için vücudu başta biraz acı çekebilir. Ama bu bağışıklığı zayıf değilse hissetmez bile." Matthew eskimiş kitabın sayfalarını çevirdi. "Sonuçta zaten içinde evrenin düzenini bozabilecek bir büyü varken başka bir büyüyle karşılaşman seni elbette etkileyecek Veronica." Gloria bir anda elimi kavradı. "Bunu yapmakta eminsin değil mi? İstemezsen başka bir....." diyordu ki elimi onun elinin üzerine koydum.
Gloria mazlum haliyle bana bakarken o kadar çok masum duruyordu ki hafifçe tebessüm ettim. "Tekrardan o lanet adamın eline düşmeni istemiyorum. O sarayın ne kadar korkutucu olduğunu belki de senin kadar iyi biliyorum Gloria." Matthew'e geri döndüğümde ifadem ciddileşti. Bunu yapmakta kararlıydım çünkü hem onlara güvenmek istiyordum hemde bir kadının o iki adamdan birinin eline düşmesini istemiyordum. Yeryüzündeki hiçbir kadın zalim bir adamı ne yaparsa yapsın hak etmiyordu.
Matthew'in gömleğinin beline takılmış hançerine kısa bir bakış attım. "Yakında bir bebeğiniz olacak. Zaman kaybetmek ikisini de tehlikeye sokmak olacaktır." Düşünceli bir biçimde başını salladı. Matthew'in Gloria'yı ne kadar sevdiğini tam da şuan anlamıştım.
Kabul etmesem bile Gloria'yı korumak için ayaklarıma kapanıp yalvaracak gibi duruyordu. Hatta bakışları öyle derindi ki ikisi için tüm dünyayı karşısına alabilirdi.
Salver ise tam tersine stresli görünüyordu. Sanki her an beni durdurmak istiyor gibiydi. Ama birşeylerin onu durdurduğuna emindim. Belki de abisinin sevgisi onun için bir engel olabilirdi. İkisinin arasındaki bağı çok göremesem de güçlü olduklarını hissediyordum.
"Elinizi uzatın." Matthew bana kısa bir bakış atıp hançerine uzanırken Gloria ile ellerimizi sehpaya doğru uzattık. Avucumun her yeri cam parçalarının yarattığı izler ve ufak morluklarla doluydu. Bir zamanlar soğuktan kızaran avucum artık morluklarla süslenmişti. Yine de bunun bitmiş olması beni mutlu etti.
Matthew, Gloria'nın avucuna hançerin keskin ucunu dayayıp durakladı. "Bu biraz acıtacak." der demez hançerin keskin yüzeyi ile Gloria'nın avucuna ufak bir kesik açtı. Gloria etkilenmemiş olmalıydı çünkü hiçbir tepki vermeden bana baktı. Yüzünde cesaretlendirici bir gülümseme vardı. Onun derisinde süzülen kanı gördüğümde ufaktan sıçradığımı farketmiş olmalıydı.
Matthew, hançeri benim avucuma koyduğunda Salver oturduğu yerde doğruldu. "Veronica..." demişti ancak Matthew çoktan avucuma birer kesik açmıştı. Gloria'nın aksine benim kanım o kadar çok akışkandı ki saniyeler içinde kanım avucuma yayıldı.
Tam bu esnada uzaklardan bir yerden Tharagon'un haykırışını ve beraberinde gelen at kişnemelerini duydum. Salver ve Matthew aynı anda şatonun kapısına yöneldi. Salver hızlıca kılıcıni kavrarken Matthew sadece küfür etti.
Gloria da doğrulunca onun peşinden bende doğruldum. Ve vakit kaybetmememiz gerektiğini hatırladım.
Gloria'nın avucuna bastırdığım elimin arasından damlayan birer damla kan, Matthew'in ağzından 'Justin' ismi çıkmadan önce hatırladığım son şeydi çünkü onun ismini duyar duymaz etrafta ne olup bittiğini kavrayamamıştım.
<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><
Selamm yeni bölüm ile geldimm
Bölüm nasıldı???
Sizi seviyorum iyiki varsınız iyi okumalar dilerim 🫠
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |