
Ormandaki Avcı'nın yirmi üçüncü bölümüne hoşgeldiniz umarım beğenirsiniz bol bol yorumlarınızı bekliyorum şimdiden iyi okumalar dilerim 🤍
"Bazen kalp gerektiğinden fazla ileri gidebiliyordu. Bu yüzden hatalar birbirini takip ederdi."
_________________________________________________
Salver dediklerim üzerine başını salladı. Reddedeceğini düşünsem de sakince onaylaması beni şaşırtmıştı. Elim ani şaşkınlıkla yanıma düştü.
"Yarın öğleden sonra yola çıkarız." Kapının kenarından ayrılıp arkasını dönünce bu sefer koluna uzandım. "Salver." Tamamen dönmeden bana baktı. Gözyaşlarımın arasından tebessüm ettim. "Teşekkür ederim." dediğimde o da gülümsedi. Bu biraz kısa sürse de bana güven vermeye yetmişti.
Salver mutfaktan ayrılınca tezgaha yaslandım. Küçük camdan görünen bahçe epey karanlıktı. Gecenin bir yarısı verdiğimiz bu karar bize neler getirecekti bilmiyordum ama artık korkamıyordum çünkü korkmamın da bir anlamı yoktu. Salver'a karşı ufakta olsa bir bağım vardı. Bunu kabul ediyordum fakat artık eskiye dönüp daha fazla içimdeki sıkıntıyla kafamı yastığa koymak istemiyordum. Tek umrumda olsan şeyin bitkiler olduğu, büyükannemle saatlerce sohbet ettiğimiz kulübeme geri dönmek istiyordum. Bu isteği hak etmiyordum belki ama sadece istiyordum. Salver'ın ve diğerlerinin bir hayatı vardı. Sonsuza dek bana göz kulak olmak zorunda değillerdi. Beni evime geri götürecek tek kişi Salver olduğu için onunla dönmüştüm. Ve şimdi beni eve götürebilirdi. Daha fazla beni burada tutacak bir sebep yokken kalamazdım.
Salona doğru yürüdüğüm esnada Matthew'in neşeli sesi dikkatimi çekti.
"Pekala uamkara* bu bebeğe tam iki kese yatırdım!" Ardından hemen Gloria'nın sitemli sesi geldi. "Lanet olsun cadılar gibi konuşmayı kes." Matthew'in güldüğünü işittim. Merakla salona doğru ilerledim. Matthew'in elinde neredeyse bacağım kadar büyüklükte balık görmeyi beklemiyordum. Matthew beni görünce sırıtıp el salladı. "Merhaba Altıncık." Bende ona el sallarken Gloria bir anda Matthew'in belindeki kılıcı kapıp sivri ucunu onun boynuna dayadı. "Eski sevgilini özlediysen balığınla birlikte siktir olup gidebilirsin." Matthew balığı sehpaya bırakıp ellerini havaya kaldırdı. Mimikleri hareketlerine öyle ters düşüyordu ki bu neredeyse gülmeme sebep olacaktı. Yüzündeki sırıtışın bir an bile sönmemesi onu özel kılıyordu. Özellikle Gloria'ya karşı neşe dolu olması çok güzeldi. Eminim ki Gloria'da bunun farkındaydı ama genelde onu sinir ediyordu Matthew.
"Şimdi şöyle ki," Matthew boynuna dayanmış kılıca göz ucuyla baktı. "Hayır anlamıyorum ki sen o kılıcı hangi ara farkettin." Gloria bir an gülecek gibi olsa da istifini bozmadan kılıcı daha sert kavradı. "Bana bir açıklama borçlusun Matthew Silverwood." Soyismini öyle bir sert tonla vurgulamıştı ki ben bile ürpermiştim.
Matthew ellerini beline doğru indirip ciddileşti. "Korsanların dilini kullandım bebeğim." Gloria sivri ucunu hafifçe ittirip onun boynundaki deriye dayadı. "Korsanlardan biriyle çıktın mı hiç?" Matthew başını iki yana sallayınca Gloria memnun olmuş halde kılıcı usta bir şekilde çevirip balığın yüzeyine sapladı. Öyle kuvvetli yapmıştı ki kılıçla birlikte balık sehpaya sabitlendi. Matthew onun bu haline hayran hayran bakarken balığın neredeyse ortadan ikiye yarıldığını gördü. Kılıcı çekmek için uzandı. "Bebeğim ne yaptın? Önce kafasını kesmemiz gerekirdi." Gloria koltuğa oturdu. "Her türlü kesmeyecek miydin?"
Matthew balığa doğru eğildi. Elini balığın pullu yüzeyinde gezdirip iç çekti. "Onun sanatsal bir yapısı vardı. Sırf bu yüzden paraya acımadım." Gloria oflayarak başını koltuğa yasladı. Matthew hala balığın yüzeyini inceliyordu. Ortadan ikiye ayrıldığı için geniş sehpaya kan birikmişti. Neyse ki rahatsız edici görünmüyordu.
"Matthew... umarım sırf bu yüzden yenisini istemezsin." Matthew iki eliyle balığı kavrayıp zaten zedelenmiş gövdesini ikiye ayırdı. Bunu yaparken balığa öyle bir iştahla bakmıştı ki neredeyse kusacaktım. "Buna karımın eli değdi. Daha iyi." Gloria bir kere daha oflarken Matthew bana baktı. "Balık sever misin Veronica?" Ellerindeki kan içinde kalmış balığa baktım. Umutsuzca başımı iki yana salladım. "Hiç yemedim." Gloria ve Matthew aynı şaşkınlıkla bana bakarken sessizce yürüyüp Gloria'nın yanına oturdum.
"Norlacss'ın okyanusunda zehirli balıklar çıkıyor diye biliyorum. Hem ben et yemem." Gloria gülümsedi. "Kesinlikle denemelisin. Matthew hep kurtların çadırlarından alır. Balıkçılık işini iyi beceriyorlar." Elindeki balıkla ayağa kalkan Matthew onu onayladı. Göz ucuyla balığa baktım. Yüzeyi o kadar çok parlaktı ki Matthew'in elinden düşecek gibi duruyordu. "Şey...pek lezzetli görünmüyor. Yine de teşekkür ederim." Matthew elindeki balıkla mutfağa yürürken Gloria arkasına yaslandı. Eli karnına gitti. "Son zamanlarda biraz fazla balık yemeye alıştım." Güldüm. "Senin zaten yemen gerekiyor. İçindeki yağ bebeğin için çok sağlıklı." Elimin üzerine elimi koyup bana güven verdi. Eli sıcacıktı benim buz gibi ellerime kıyasla.
Gloria'nın beyaz tutamları omzuna düştü. "Bir gün çok iyi bir şifacı olacaksın Veronica." Başımı salladım. "Geri döndüğümde bunu yapabilirim." Gloria kaşlarını çatarken tereddüt ederek sordu. "Salver ile ne zaman döneceğini konuştun mu?" Onu onaylayan bir mırıltı çıkardım. "Yarın yola çıkacağız. Hepimiz için en iyisi bu." Gloria beklediğim gibi dehşete düşmüş hale geldi. Eli, elimi daha sıkı kavradı.
"Veronica..." Onun konuşmasına izin vermedim. "İkimizin de kanı bağlıyken bizi bulamayacaklarını söylediniz. Hem ben burada olduğum sürece daha çok tehlikede olacaksınız." Gloria başını inatla iki yana salladı. "Anlamıyorsun. Mesele tehlikede olmak değil." Zor bela yutkundu. "Mesele Justin. Onun neler yaptığını bilmiyorsun. Sana yaptıkları diğerlerinin yanında ufak kalır." Kaşlarımı çattım. Justin daha kötü neler yapmış olabilirdi ki?
"Gloria...." Bu sefer o benim konuşmama izin vermedi. Gözüne yaşlar doldu. "Saraydaki hizmetçilerin ne kadar genç ve mutsuz olduğunu hatırlıyorsundur." Hızla başımı salladım. Gloria yüzüme bakmayı bırakıp yerdeki taşları izledi. "Onlar hizmetçi falan değildi. Hepsi daha küçükken...." Gloria diyeceklerine zorlanmış vaziyette derin nefes aldı. "Hepsi henüz küçükken Justin'i memnun etmek zorunda kaldılar." Ne dediğini anlamıştım ama idrak edemedim. Gloria inatla yüzüme bakmadı. Tek nefeste korktuklarımı söyledi. "Hepsi Justin tarafından tecavüze uğradı!" Elim ağzıma kapandı. Vücudumun titrediğini hissetmeye başladım. Bana günlerce dokunan o adam, masum kız çocuklarına zarar vermişti. Üstelik onlar küçük çocuklardı. Hayatın oyundan ibaret olduğunu zanneden masum çocukların hayatını daha çok küçükken mahvetmişti. Ağzımdan bir hıçkırık kaçtı.
"Ama onlar...." Gloria ifadesizce cümlemi tamamladı. "Daha çok küçüktüler. Hepsi savaşlarda elde edilmiş esir çocuklardı." Gözlerime dolan yaşlara engel olamadım. Bütün bunlara bana yalan söyleyen hizmetçi de dahildi. "Justin.... " diyebildim sadece. Kelimelerim yetmedi çünkü beni gözyaşlarım ve hıçkırıklarım esir aldı. Onlar daha çocuktu. Çocuk. Üzgün göründüklerinde üzüldüğüm, hiçbir gerçeği idrak edemeyen, Hera'nın emanetiydi onlar.
Gloria zar zor yutkunup devam etti. "Justin'in şuan sahip olmak istediği tek kadın sensin. Ve eğer onun eline geçersen sana ne olacağını söyleyeyim mi Veronica?" Diyeceklerini tahmin edebiliyordum ama duymak istiyor muydum emin değildim. Justin'in neler yapabileceklerini tahmin edebilmekte emin değildim. Ben ona sormadan o beni cevapladı.
"Seni istediği gibi kullandıktan sonra ya öldürür yada köle pazarlarına satıp eğlenir." İnanamadım. Başımı yavaşça iki yana salladım. "Bunları......." Yine öylece kaldığımda Gloria devam etti. "Bunu daha önce çok kez yaptı. Bir kadına aşık olmuş gibiydi ama o kadınların sonu hep aynı oldu. Eğer aptallık edersen seninde sonun öyle olacak." Burnumu çektim. Justin korkunç biriydi.
Gloria'nın kucağındaki eli tutmak istedim ama elini çekti. "Şuan sana hiç olmadığı kadar öfke dolu. Justin salak olabilir ama arkasında koca bir ordu varken şansın yok Veronica." Matthew yanımıza gelip koltuklardan birine oturdu. Elinde ahşap bir bardak vardı. "Justin şuan yaralı. Birkaç hafta Veronica rahat olabilir ama kendini toparlayınca yine devam edecek." O bardağı Gloria'ya uzatırken stresle saçlarımı kulağımın arkasına ittirdim. "Justin ne zaman vazgeçecek? Hayatımın sonuna kadar evim dışında bir yere sığınamam." Gloria bu sefer uzanıp elimi tuttu. Matthew düşünceli şekilde sehpaya doğru eğildi. "Veronica, Justin'i çocukluğumdan beri tanıyorum. O her zaman şımarık bir çocuktu. Kız kardeşi doğduğunda kıskançlıktan kendi elleriyle gömdü ama o kızı herkes kaçırıldı zannetti." Matthew durakladı. "Üstelik Justin o zaman bir çocuktu. Daha çocukken zulmetmek onun tek amacıydı."
"Seni mutlu etmek isterdim ama Justin istediği oyuncak verilmeyince onu alana kadar önündeki herşeyi kırmayı severdi." Gloria'nın elinin altındaki elim titredi. Boğazım öylece düğümlenmişti. Ne diyeceğimi bilemedim. Matthew şevkatle tebessüm etti. "Ama Justin'in kaçırdığı bir nokta var." Matthew, Gloria'ya dönünce Gloria da aynı şekilde tebessüm ederek beni izledi. "Her ne kadar seninle yeni tanışmış olsak da senin için savaşacak bir aile daha edindin. Kabullen yada kabullenme Veronica." Matthew güldü.
"Biz bir aileyiz Veronica. Bu ailede seninde yerin var… ve o yer kimsenin dokunamayacağı kadar sağlam." Boğazımdan birer hıçkırık kaçtığında Matthew iç çekti. "Hadi ama Altıncık! Neşeli şifacıya ihtiyacımız var." Bu birazda olsa gülmeme sebep oldu. Yüzümdeki tebessüm hala kalırken Matthew koltuğun altına doğru eğildi ve birer şarap şişesi ile iki bardak çıkardı.
Gloria elimi tutmaya devam ederek arkasına yaslandı. "Matthew'i bu yüzden çok seviyorum. Ölümün kıyısında olsan bile dalgaları zorbalayıp seni güldürebilir." Matthew onun dediğine gülerken iki bardağa da şarap koydu.
"Pekala Veronica umarım korsanlardan bir keseye aldığım şarabı seversin." Bardağı bana doğru uzattığında elimi uzatmadım. "Salver içmemem gerektiğini söylemişti." Matthew inatla bir kere daha bana uzattı. "Salver bokumu yesin. Bazen kafanı dağıtman gerekir." Gloria oturduğu yerde gerindi. "Umarım bebeğimize böyle örnek olmazsın."
Matthew'in elindeki şarabı aldım. Soğuk cam elimle temas ettiğinde gerildim. Kırmızı sıvı bana kanı hatırlatıyordu. "Merak etme aşkım ben harika bir baba olacağım."
Elimdeki şarabı kafama diktim. Kadehi dudaklarıma götürdüğümde önce kokusu geldi. Garip bir kokuydu; sanki ezilmiş üzümler, biraz toprak ve uzak bir yerden gelen tatlı bir meyve kokusu birbirine karışmıştı. Küçük bir yudum aldım. Dilime değdiği anda beklediğim gibi tatlı değildi. Önce hafif ekşi bir tat hissettim, ardından ağzımın içini kurutan buruk bir his yayıldı. Sanki dilimin üzerinde kiraz ve erik gibi meyvelerin gölgesi dolaşıyordu ama aynı zamanda keskin bir şey boğazımı ısıtıyordu. Yutarken boğazımdan aşağı sıcak bir çizgi geçti. Bir an yüzümü buruşturdum. Tadı yabancıydı. Ama yine de tuhaf bir şekilde merak uyandırıyordu. Yutkunurken Matthew'in merakla tepkimi izlediğini gördüm. "Beğendin mi?" Bir yudum daha içtim.
"Emin değilim." dedim hafif bir tebessümle.
💫
Saatler geçmişti. Birkaç bardak daha şarap içmiştim. Salver'ı son birkaç saattir göremesem de Matthew onun şatoda bir yerlerde olduğunu söylemişti.
Gece yarısı olmak üzereydi. Gloria ve Matthew gülüşerek odalarına gitmişti. Ben ise rahatça nefes almak için bahçeye çıkmıştım ve çıkar çıkmaz kendimi Tharagon'un yanında bulmuştum. Ağladığımı görür görmez başını bana yaklaştırmıştı. Bedenimi onun vücuduna yaslamıştım. Ne kadar süre onunla beraber kaldığımı bile hatırlamıyordum. Ama bir saatten uzunca bir süre yakınında öylece ağlamıştım.
Sonrasında ise Tharagon'un mırıldanmasıyla kalkmıştım. Bana birkaç saniye öylece bakmıştı. Kendimi daha fazla tutamayıp onun sırtına binip havalanmıştım. Fazla uzaklaşma gibi bir niyetim yoktu. Sadece daha önce gördüğüm gölün etrafında süzülecektim.
Ve öyle de yaptım.
Matthew ve Gloria'nın dedikleri sürekli aklıma takılmıştı. İstesem onlara sığınmaya devam edebilirdim ama benim istediğim şey artık kendimi ait bulduğum, kendimi kabul ettiğim yere geri dönmekti. Bunu kime anlatırsam anlatayım eminim ki anlamayacaklardı çünkü herkes önce evinden ayrılıp sonrasında günlerce bir zalimin elinde kalmayı kaderlerinde göremezdi. O zalim beni arıyordu. Belki herkese şuanda yaptıklarım anlamsız gelirdi. Bilerek kendi sonumu getirdiklerimi düşünürlerdi. Belki Matthew ve Gloria da aynı şekilde düşünüyordu. Hatta Salver belki artık bundan bıkıp sadece beni evime geri götürmek istiyordu.
Tharagon yeryüzüne indi ancak indiği yer göle epey yakındı. Kanatlarının rüzgarı hala su birikintisinde canlanıyordu. Onun inmesini fırsat bilerek kendimi yere attım. Ayaklarım hafif çamurlu toprağa değdiğinde gölün güzelliğine baktım. O kadar çok güzeldi ki ayaklarım durmadı ve biraz daha ilerledi. Gölün kıyısına yerleştim.
Tertemiz görünen göle göz attığım esnada uzaklarda iki kişinin bedenini gördüm. Kaşlarımı çatarak onlara baktım. Kimdi onlar?
Epey uzun boylu görünen bir kadınla adam duruyordu. Yüzlerini göremesem de adamın uzun düz saçlarını ve kadının parıldayan beyaz saçlarını gördüm. Kadın adama doğru döndüğünde karnının şiş olduğunu görmek kaşlarımın daha da çatılmasına sebep oldu. Adam kadının kolunu sakince tutmuş doğrudan Salver'ın şatosuna bakıyordu. Kadın karnındaki bebeği sevmek için elini uzattığında parmakları karnına değer değmez vücudumda rahatsız edici bir rüzgar hissettim. Aslında rüzgar gibi de değildi. Sanki kadının eli bedenimde gezmiş gibiydi.
Bir anda Salver'ın şatosunun olduğu taraftan öfke dolu bir kadın sesi geldi. Pek tanıyamasamda kadının sesi yükselir yükselmez adam ve hamile kadın el ele tutuşup arkalarına bile bakmadan ormanın derinliklerine doğru koştular.
Korkuyla Salver'ın şatosuna baktım. Gloria'ya birşey mi olmuştu? "Salver!" diye bağırdım. Sesim sadece yankılandı ve birer karşılık almadı.
"Bırak beni! Annemi istiyorum!" diye bir ses yükseldi arkamdan. Titreyerek arkama döndüğümde ağaçların önünde çırpınan küçük bir kız çocuğu ve onun üzerine doğru yürüyen Justin'i gördüm. Hayır! O kıza zarar verecekti!
Hızla Justin'e doğru koştum. "Ona dokunma!" Ayaklarım çamurun kaygan yüzeyinde öyle hızlandı ki Justin'e çok yaklaştığımı hissederken Justin'in bana doğru dönmesiyle birlikte bir anda ayak bileklerime zincirler sarıldı. Zincirlerin nereden geldiğini bile anlayamamışken kendimi yerde buldum. Yüzüm ıslak çamurla kaplandı.
Göğsümden gelen öksürükle tekrardan başımı kaldırdım ve Justin ile küçük kızın yok olduğunu farkettim. Gözlerime yaşlar doldu. Küçük kızı kurtaramamıştım. Elim çamurları kavradı. "Hayır...hayır..." dedim hıçkırıklarımın arasından. "Onu götürdü. Ona zarar verecek. O bir... zalim." diye devam ettirdim.
"Lütfen ona zarar verme!" dedi birer tanıdık bir ses daha. Başım hızla sesin kaynağına döndü. Gölün üzerinde birer yatak vardı ve yatağın önünde hafif kilolu bir kadın vardı. Yavaş yavaş önündeki kadından uzaklaşmak için ufaktan geriye doğru adım atıyordu.
Önündeki kadın ise ona yürüyordu. "Onu düşünecek kadar aptal olamazsın." Arkasından birer bıçak çıkardığında olduğum yerde donakaldım. Gördüğüm iki kadın bedeni tanıyor gibiydim değil gibiydim de. Kadının elindeki bıçağı daha önce nerede gördüğümü hatırladığımda tüylerim diken diken olmuştu.
"Anne..?" Yaşlı kadın bir kere daha aynı şeyi tekrarlıyordu ki karşısındaki kadın bıçağı ona sapladı. Yaşlı kadının vücudu öyle bir sarsıldı ki daha fazla ayakta duramadan arkasındaki yatağa yığıldı. Ellerim çamuru kavradı. Islak toprak ellerimin arasından adeta erirken elime sert birşey geldi.
"Veronica uyan." Gizemli bir kadın sesini duydum ama ne olduğunu anlamadım. İlgilendiğim tek şey elime değen sert nesnenin ne olduğunu anlayabilmekti.
Ama bir anda gözlerim kapandı ve benim hatırladığım tek şey uzaklardan gelen bir kadının kahkahası eşliğinde çamurda gördüğüm mor menekşelerdi.
Rüzgar birer kırbaç gibi yüzüme çarptı.
Hala Tharagon'un üzerindeydim. Hava süzülüyordum. Uyuyakalmış olamazdım. Sırtım dikti ve üzerimde kemer olmamasına rağmen öylece Tharagon'un üzerinde durabilmiştim.
Önümde bir beden görmeyi beklemiyordum.
Uzun saçları neredeyse Salver'ın şatosuna kadar uzanabilecek olan bir kadın vardı. Kadını başta arkası dönük zannettim ama onun bana dönük olduğunu anlamam uzun sürmedi. Üzerindeki beyaz elbise sayesinde bana dönük olduğunu çözdüm. Beyaz saçları yüzünü kapatmıştı. Benden daha da beyaz olan teninin önüne örtülmüş saçlarının aralarından süzülen mavi damlalar kaşlarımı çatmama sebep oldu.
Halisunasyon mu görüyordum ben?
"Ateşimden kurtulan bir kul daha." dedi karşımdaki kadın. Sesi şaşırtıcı derecede benim sesimin aynısıydı. O kadar çok benziyordu ki bir an ben konuşuyordum zannettim.
Kadın Tharagon'un boynunda oturmasına rağmen Tharagon pek şikayetçi görünmüyordu. Kadın hareketsizce durmaya devam etti. "Sen gerçek değilsin." Kadının hafifçe güldüğünü işittim. Sesi bu sefer birer melodiyi andırıyordu. "Delirmedin Veronica. Ben gerçeğim."
"Kimsin öyleyse?" Bu kadar soğukkanlı olacağımı tahmin etmemiştim. Önümdeki canlının daha ne olduğunu bile bilmememe rağmen ondan korkamıyordum.
"Bunu yakında öğreneceksin Veronica. Henüz değil. Herşeyin bir zamanı var." Kadın elini kaldırınca uzun tırnaklarını gördüm. Beyaz teninde ufak ufak boncuklara benzeyen su damlacıkları vardı. Kadının elinin hemen önünde ufak bir bulut belirdi. "Zaman tanrısı sevdiği kadını ararken sana geleceği gösteremem belki Veronica ama şunu bil ki sen bu bulutsun." Kadın bir anda elini savurduğunda bulut gökyüzünde süzülmeye başladı. Bulut etrafa yemyeşil ışıklar saçıyordu.
Havada güçlü bir rüzgar esiyordu ve kadının yarattığı bulut rüzgarla birlikte hareket etmeye başladı. "Rüzgarın seni savurmasına izin verdiğin yerde savrulacaksın." Bulut bir anda parçalara ayrıldı. Parçalara ayrılmadan önce ise buluttan ufak bir ateş çıktı. "Rüzgar seni yararsa parçalanacaksın." Kadına kısa bir bakış attıktan sonra buluta döndüm. Zavallı bulut tekrardan birleşti ve bu sefer ona akın eden rüzgara ne teslim oldu ne de rüzgarın onu kırmasına izin verdi.
Ve bulut rüzgara karşı geldi.
"Rüzgar seni değil, sen kendini savurursan o zaman yaşayabilirsin. Bırak attığın ok hedefe ulaşsın. Bırak kılıcın önünde diz çöksün. Bırak zalimler kendini yırtsın." Kadın bulutu yok etti. "Sen Veronica'sın. Sen benim parçamın birer taşıyıcısın."
Kadına birşey diyecektim ancak bir anda ortadan kayboldu ve bir daha onu göremedim. "Sen o.... sen." Ne diyeceğimi bilemez halde Tharagon'a tutundum. Onu tanıyordum. Onu hiç tanımasam bile onu tanıyordum işte. O bana en çok yakın olan ama bana en uzak olan kişiydi. Kişi de diyemezdim ki ona. Bir anlık şoku kolay atlamamın sebebi onun kim olduğunu anlayabilmemdi.
Derin nefes alarak Tharagon'un bedenine sarıldım. Daha fazla havada durursam düşeceğimi hissediyordum. Bu yüzden kendimi güvende hissetmek için Tharagon'a sıkıca sarıldım. Gözlerime dolan yaşlar Tharagon'un sert bedenine döküldü.
"Hadi oğlum..... geri dönelim." diye fısıldadım. Tharagon ufak bir mırıltı çıkarıp Salver'ın şatosuna doğru yöneldi. Daha önce yaptığı gibi şatonun etrafında dolanmak yerine doğrudan eskiden indiğimiz yere indirdi. O yere iner inmez sırtından yere doğru atladım. Daha ayaklarım yerle buluşmadan kendimi Salver'ın kollarında buldum.
İki tarafımdan da kocaman elleriyle kavramıştı belimi. Dikkatle yere indirdiğinde ellerinden biri yerine giderken diğeri koluma uzandı.
"Veronica…"
Derin bir nefes aldım. Gözlerim öyle çok dolmuştu ki Salver’ın yakışıklı yüzünü bile zar zor seçebiliyordum. Dünya bulanık bir camın arkasından bakıyormuşum gibi titriyordu. Burnumu çektim.
"Salver…" diye fısıldadım.
Sesim öyle kısık çıkmıştı ki, Salver sertçe yutkunmasa duymadığını sanırdım. Diğer eli yavaşça yanağıma uzandı. Göz pınarlarımdan süzülen damlalardan biri onun başparmağına düştü. Parmağı bir an dondu; sanki o küçük damla tenini yakmış gibi.
"Seni bu hale ben mi getirdim?" diye sordu inanamaz halde.
Onun ela gözlerine biraz daha bakıp huzur bulmaya çalıştım. Ama içimde biriken her şey boğazıma düğümlenmişti; o an tek istediğim şey ağlamaktı. Bu yüzden bir anda parmak uçlarımda yükselip boynuna sarıldım.
Salver’ın ellerinin bedenimin hemen üzerinde donduğunu hissettim; sanki bana dokunmaya cesaret edemiyormuş gibi. Ama birkaç saniye sonra nefesini saçlarımın arasında hissettim.
Yüzüm onun boynuna gömülü haldeyken boğuk sesimi ancak çıkarabildim.
"Şimdi yola çıkalım, Salver. Hemen şimdi çıkalım… ve beni evime götür." Hıçkırdım.
"Lütfen…"
Salver bir süre hiçbir şey söylemedi. Ellerinden biri yavaşça saçlarıma uzandı; parmakları nazikçe tellerin arasına kaydı. Diğeri ise belimin üzerinde durmuş, beni sanki kırılacak bir şeymişim gibi dikkatle tutuyordu.
"Nasılsın istersen, Veronica." diyebildi sonunda, sesi beklediğimden daha yumuşak çıkarak.
Bu cevap beni ona daha sıkı sarılmaya zorlayabilirdi ama yapmadım. Yavaşça ondan uzaklaşıp karşısında durdum. Gözlerim hâlâ ıslaktı ama içimde tuhaf bir sakinlik vardı.
"Teşekkür ederim, Salver." dedim.
Salver hafifçe gülümsedi. O sakin gülümsemesiyle omzuma dokundu; dokunuşu kısa ama güven vericiydi.
"Hemen geleceğim." Salver yanımda ayrılır ayrılmaz kendimi Tharagon'a sıkıca sarılırken buldum.
💫
Güneşin doğmasına çok az kalmıştı; bunu gökyüzüne bakmadan bile anlayabiliyordum. Havanın dokusu değişmişti sanki… gecenin o ağır, serin soluğu yavaş yavaş çekiliyor, yerini ince bir aydınlığa bırakmaya hazırlanıyordu. İçimde tarif edemediğim bir geçiş hissi vardı; tıpkı karanlıkla sabah arasında sıkışıp kalmış gibi.
Salver ile şatodan ayrılmıştık. Gitmeden önce Gloria ve Matthew ile vedalaşıp vedalaşmayacağımı sormuştu bana. Ben ise gözlerimi kaçırıp yalnızca gitmek istediğimi söylemiştim. Oysa Gloria’yı da, Matthew’i de gerçekten sevmiştim. Bir vedayı hak ediyorlardı… belki de bir teşekkür, bir sarılış. Ama içimde kalan güç, böyle bir ana dayanacak kadar bile değildi. Gloria’nın uyuduğuna kendimi inandırmıştım; onu uyandırmanın haksızlık olacağını düşünmek işime gelmişti. Aslında korkuyordum… kalmam için ısrar edeceklerinden, gitmekten vazgeçebileceğimden.
Yola çıkmadan önce Salver bana bir yay ve ok vermişti. Parmaklarım hâlâ o yayı ilk tuttuğum anki gibi yabancı hissediyordu. Ardından bir de kılıç uzatmıştı; sesi sertleşmiş, "Sadece zorunda kalırsan kullan." demişti. O an kılıcın ağırlığı yalnızca metalden ibaret değildi, sanki taşıdığı anlam da omuzlarıma yüklenmişti.
Yol boyunca Salver sessiz kalmayı seçmişti. Adımlarımız toprağın üzerinde neredeyse yankısız ilerlerken, geçmişin anıları zihnimde tek tek canlanıyordu. Bir zamanlar korkudan titreyerek yürüdüğüm o yollar… şimdi yanımda bir vampirle geçiliyordu. Üstelik beni diğerlerinden koruyan da bir vampirdi. Eğer bunu yola çıkmadan önce o saf, korkak Veronica’ya söyleselerdi… büyük ihtimalle alay eder, inanmazdı. Belki de korkudan ağlardı.
Norlacss’a yaklaştıkça hava hafifçe ısınmaya başladı. Soğuk, kemiklerimin içinden çekilirken yerini daha yumuşak bir esintiye bırakıyordu. Mavi yolda yan yana yürüyorduk; bu yolu ezbere biliyordum. Kaç adım sonra hangi taşın çıkıntı yapacağını, hangi noktada ağaçların gökyüzünü kapatacağını… her şeyi. Ve bu yüzden ne kadar yolumuz kaldığını da biliyordum.
Sessizlik uzadıkça içimdeki huzursuzluk büyüyordu. Söylenecek o kadar çok şey vardı ki… ama hiçbirimiz konuşmuyorduk. Sanki kelimeler bu gece aramızdan çekilmişti. Yalnızca ara sıra birbirimize attığımız bakışlar vardı. O bakışlar… sessiz ama bir o kadar da yoğun, bir o kadar da konuşkandı. Her bakışta içim ürperiyor, tüylerim diken diken oluyordu.
Salver’dan ayrıldığım anı düşünmeden edemiyordum. İçimde ikiye bölünmüş gibi hissediyordum; bir yanım evine dönmenin eşiğinde olduğu için hafiflemeye hazırdı, diğer yanım ise Salver’ın yokluğunu şimdiden kabullenemiyordu. Onu geride bırakmak… düşündüğümden daha ağır geliyordu.
Uzakta Norlacss’ın surları yavaş yavaş belirince kalbim hızlandı. Sabahın ilk ışıkları taşların kenarlarına dokunuyor, onları soluk bir altın rengine boyuyordu.
Etrafta muhafız görünmüyordu. Büyük ihtimalle hepsi hâlâ beni aramakla meşguldü; özellikle Slumlar tarafında. Günler önce beni orada görmüşken, şimdi sınırda olabileceğimi düşünmeleri neredeyse imkânsızdı.
"Muhafızlar yokken girebiliriz, değil mi?" diye sordum, sesim beklediğimden daha kısık çıktı.
Salver sadece başını salladı. Ne bir kelime, ne de başka bir tepki… Sanki aramıza görünmez bir duvar örülmüştü. Başımı hafifçe kaldırıp ona baktım ama o gözlerini benden kaçırıp ileriye sabitlemişti. İçimde bir şey sıkıştı. Sertçe yutkundum; boğazım düğümlenmişti. Oysa bunu ben istemiştim… gitmeyi ben seçmiştim.
Surların dibine geldiğimizde Salver, yukarıdan sarkan ağacın kalın dallarından birine uzandı. O ağacı tanıyordum. Daha önce oradan düşmüş, nefessiz kalmıştım. Şimdi dalları daha da uzamış, sanki yıllar içinde güçlenmişti.
Salver sağlam bir dalı kavrayıp bana doğru döndü. "İkimizi taşıyabilir. Bana tutun, olur mu?"dedi. Sesi her zamankinden daha soğuktu; mesafeli, keskin… Neredeyse yabancı gibi.
Başımı sessizce salladım.
Daha fazla konuşmadan bana yaklaştı. Bir kolunu belime doladığında vücudum aniden gerildi; ayaklarım yerden kesildiği anda refleksle omzuna tutundum. Beni sanki hiçbir ağırlığım yokmuş gibi kolayca yukarı kaldırdı. Rüzgâr yüzüme çarparken kalbim hızla atıyordu. Bir an sonra kendimi surların üstünde buldum. Sert betonun soğukluğu oturduğum yerden içime işledi.
Aşağıya bakıp Salver’ın atlayışını izledim. Uzun boyu sayesinde surlar onun için neredeyse önemsizdi. Yere indiğinde en ufak bir sarsıntı bile göstermedi.
Sonra başını kaldırıp bana doğru ellerini uzattı.
Bir an tereddüt ettim. Ardından betona bastığım ellerimi çekip kendimi boşluğa bıraktım. Düşüşüm kısa sürdü… çünkü Salver beni hemen yakaladı. Kollarının arasına düştüğüm o an, her şey bir anlığına durdu sanki. Kalbim, nefesim hatta zaman bile.
Salver beni yere indirirken saçlarım rüzgarın etkisiyle pelerinimden taşıp onun yüzüne çarptı. Bunu yaptığında iç çektiğini hissetmek bana tuhaf hissettirdi. Beni tamamen yere bıraktığı an ona kısa bir bakış attım. Salver ise üzerindeki kılıcı düzeltip ilerideki karanlık ormana göz gezdirdi.
"Kulüben nerede Veronica?" Önümdeki karanlık ormana baktım. Sadece o ağaçları geçmek beni evime götürecekti. Bu yüzden yüzüme pek mutluluktan kaynaklanmayan bir tebessüm yerleşti. Daha çok birer kabullenmenin doğurduğu bir tebessümdü benimki.
"Ağaçların ardındaki ilk kulübe benim evim." Salver olduğu yerde soluksuz kaldığında konuşmaya devam ettim. "Annemi bilemem ama büyükannem mutlaka evdedir. O hasta ve genelde dışarı çıkmaz." Önüme dönüp yürümeye başlayacaktım ki Salver bir anda kolumu kavrayıp gitmemi engelledi. "Veronica geri dönmeliyiz." Kaşlarım çatıldı. Olduğum yerde durup ona baktığımda Salver'ın donuk halde beni izlediğini farkettim.
Parmaklarım Salver'ın bileğimi tuttuğu yere hareket etti. "Salver... ama çok yaklaştık." Salver kolumu çekip beni kendi bedenine yaklaştırdı. Sakince üzerime eğildi ama onun ne kadar panik olduğunu hissedebiliyordum. Bu yüzden onun dokunuşunun altında titredim. "Veronica geri dönmeliyiz. Etrafta.... etrafta muhafızlar var." Bunu söylerken ağzının kenarında ufak bir gamze belirdi. Kaşlarım daha da çatıldı. "Ama yok demiştin." Evime bu kadar çok yaklaşmışken tekrar geriye dönmek istemiyordum. Çok yaklaşmıştık. Surları bile geçmiştik ve Salver bana etrafta muhafızların olduğunu söylüyordu.
"Salver... bana yalan söyleme." dedim bir anda. Bunu derken gözlerimdeki yaşlar boşalmaya başlamıştı bile. Salver'ın parmakları bileğime tırmandı. Bakışları tanıdığım Salver'ı gizliyordu. Karşımda haftalar önce karşılaştığım o vampir mi vardı şimdi?
En başından beri sığındığım adam bir vampirdi. O bir zamanlar benim kanımı son damlasına kadar tüketmek isteyen bir vampirdi. Bizim karşılaşma sebebimiz vicdan veya yardım etmek değildi. Benim onunla karşılaşma sebebim onun bana duyduğu kan arzusuydu. Bunu daha öncede kabul etmiştim ama şimdi karşımda onun bedeni tüm varlığı ile savunmasızca dururken onun bir kere daha vampir olduğunu kabullenmek bu sefer bana kötü hissettirdi.
Elimi ondan çektiğim an, içimde kopan şeyin sesi kulaklarımda yankılandı. "Salver…" diye fısıldıyordum ki onun yeniden bana uzanmasıyla kalbim bir anlığına duracak gibi oldu. Gözlerine bakmaya cesaret edemedim. Arkamı aniden döndüm ve düşünmeden koşmaya başladım.
Eteklerimi iki elimle kavramıştım; parmaklarım kumaşı öyle sıkıyordu ki sanki bıraksam düşecekmişim gibi. Ayaklarım erimeye yüz tutmuş kara sertçe basıyordu. Her adımımda karın altındaki soğuk toprağı hissedebiliyordum—ıslak, sert ve ürpertici. Nefesim kesiliyor, göğsüm yanıyor ama duramıyordum. Durursam… bir şeylerin beni yakalayacağını hissediyordum.
Orman karanlıktı. Ağaçlar sanki üzerime eğiliyor, dallarıyla yolumu kesmek ister gibi birbirine dolanıyordu. Rüzgar uğuldamıyor, aksine tuhaf bir sessizlik her şeyi sarıyordu. Bu sessizlik, çığlık atmaktan daha korkunçtu. Sanki orman nefesini tutmuş, olacakları bekliyordu.
Koşarken bir anlığına geriye baktım. Ağaçların arasından, gölgelerin içinde Salver’ın siluetini gördüm. Benden biraz uzaktaydı… ama bu mesafe beni rahatlatmadı. Aksine içimde daha büyük bir korku büyüttü. Beni kovalamıyordu. Bu daha kötüydü. Çünkü bu… onun bir şey bildiği anlamına geliyordu.
Etrafımda ne bir muhafız vardı ne de bir ses. Sadece hislerim vardı. Ve o hisler bana tek bir şey söylüyordu: Benden saklanan bir şey vardı. Karanlığın içinde, bu yolun sonunda beni bekleyen bir şey.
"Anne…" diye fısıldadım, nefes nefese koşarken. Sesim titredi, dudaklarım kurumuştu. Bacaklarımı artık hissetmiyordum; sanki bana ait değillerdi. Ama durmadım. Duramazdım.
Kulübeye giden yol her zamankinden daha uzun, daha yabancıydı. Ağaçların arasından süzülen o zayıf ışık bile artık güven vermiyordu. İçimde büyüyen o karanlık his, her adımda daha da ağırlaşıyordu.
Ve o an anladım.
Bu yolun sonunda beni bekleyen şey iyi değildi.
Kulübenin çatısını gördüğümde daha da hızlandım ama hızlanmam çok uzun sürmedi çünkü kapının sonuna kadar açık olduğu evimde dikkatimi çeken tek şey kapıya bile sıçramış kandı. Olduğum yerde bedenim kilitlendi. Arkamdan Salver'ın bağırdığını duydum ama kulaklarım tıkanmış gibiydi.
"Anne…?"diye fısıldadım; sesim, boğazımda kırılıp karanlığın içine dağılan ince bir cam parçası gibiydi. O tek kelime, dudaklarımdan dökülür dökülmez bacaklarımın bağı çözüldü. Dizlerim beni taşıyamadı ve kendimi erimek üzere olan karın üzerine bıraktım. Soğuk, iliklerime kadar işledi. Dizlerime saplanan taşlar, etimi çizen ince dikenler… hiçbirini hissetmiyordum bile. Çünkü gözlerimin önünde duran kulübe—hayat bulduğum, nefes aldığım, sığındığım o küçük dünya—kanla boyanmıştı. Ve o an, dünyada başka hiçbir şeyin önemi kalmamıştı.
Omzumda titreyen iki el hissettim. Vücudum öylesine donmuştu ki, Salver’ın elleri tenime değdiğinde sanki kızgın bir demirle dağlanmış gibi irkildim. Nefes alamıyordum. Göğsüm daralıyor, başım dönüyor, kulaklarım uğulduyordu. Boğazımdan kopan küçük bir hıçkırık, içimde biriken dehşetin ilk sızıntısıydı.
"Veronica… özür dilerim." Salver’ın sesi yakınımda, çok yakınımda yankılandı. O ses, beni bulunduğum yerden çekip çıkardı sanki. Bir anda ayağa kalktım; dengesiz, titrek ama kararlı. Kulübeye doğru bir adım attım—ama o anda yine durduruldum. Salver’ın kolları, bu sefer daha sıkı, daha kararlı bir şekilde bedenimi sardı. "Daha fazlası olmaz, Veronica."
Sözleri bir duvar gibiydi. Ama ben o duvara çarpmayı göze almıştım. Dirseğimi hızla onun karnına savurdum. “Bırak beni!” diye haykırdım; sesim çatladı, parçalandı. Ama o bırakmadı.
Aksine, kollarını daha da sıkılaştırdı. Göğsüm sıkıştı. Nefesim kesildi. Kendimi bir kafese kapatılmış gibi hissettim—kaçacak hiçbir yerim yoktu.
Bir kez daha çırpındım, daha umutsuz, daha vahşi. "Salver…" Bu sefer adını bir yalvarış gibi fısıldadım. Ama yine olmadı. Bırakmadı.
Ve ben… hiç yapmak istemediğim o şeyi yaptım.
Elim, refleksle belimdeki hançere gitti. Soğuk metal parmaklarımın arasına yerleştiğinde, içimde bir şey kırıldı. Düşünmeden, tereddüt etmeden kolumu arkaya savurdum. Hançerin sivri ucu ete saplandı.
Salver’dan boğuk, kısa bir inilti yükseldi. Ama… yine bırakmadı.
Bu, beni daha da çaresizleştirdi. Daha da öfkelendirdi. Bir kez daha… ve bir kez daha. Hançer, onun bedeninde yeni yaralar açtı. Ama o ne hançeri elimden almaya çalıştı ne de geri çekildi. Sanki acıyı kabullenmişti. Sanki bunu hak ettiğine inanıyordu.
Son darbemde hançeri, belimin üzerindeki koluna sapladım. Bedeni titredi. Nefesi sarsıldı. Ama yine de beni bırakmadı.
Parmaklarım, titreyerek onun ellerine sarıldı. Onları kendimden koparmaya çalıştım. Tırnaklarım derisine geçti, gücüm sonuna kadar zorlandı… ve sonunda başardım.
Beni bıraktığında, ağzından istemsiz bir hıçkırık kaçtı. O ses… neredeyse benimki kadar kırılmıştı.
Ama ben durmadım. Artık hiçbir şey düşünemiyordum. Hiçbir şey hissedemiyordum. Sadece ilerledim. Kulübenin kapısından içeri adım attım ve kalan son gücümle kendimi içeri attım.
İçerisi tanıdık ama yabancıydı.
Her zaman büyükannemle yan yana oturduğumuz koltuk, olduğu yerde duruyordu. Ama üzerinde… bir zamanlar özenle sakladığım, günlerce para biriktirerek aldığım kitaplarım vardı. Ya da… onların kalıntıları. Sayfalar yırtılmış, kapaklar parçalanmış, mürekkep lekeleriyle kirlenmişti. Parmaklarım istemsizce titredi. Onları koruyamamıştım.
Ayaklarım, kendi iradesi varmış gibi hareket etti. Yerdeki kan izine takıldı gözlerim. Koyu, kurumuş, yere yapışmış bir iz… beni çağırıyordu sanki. Onu takip etmeye başladım. Her adımım daha ağır, daha korkulu oldu.
İz odama gidiyordu.
Kapı sonuna kadar açıktı.
Kalbim, göğsümün içinde düzensiz atmaya başladı. Sanki bir an duracak, sonra bir daha hiç başlamayacak gibiydi. Nefesim kesildi. Salver’ın arkamdan içeri girdiğini duyabiliyordum ama artık bu umurumda değildi.
Adım attım. Bir adım daha. Ve kapının eşiğinden içeri girdim. Gördüğüm manzara… zamanın durmasına sebep oldu. Ellerim, yaşadığım şokla birlikte ağzıma kapandı. Nefesim tamamen kesildi. Gözlerim büyüdü, dondu.
Büyükannem.
Yatağımdaydı.
Ama yaşamıyordu. Bedeni hareketsizdi. Solgundu. Ve kanlar içindeydi. Karnına açılmış derin yara artık kanamıyordu—kurumuştu. Bunun günler önce olduğunu haykırıyordu. Günlerdir burada, yalnız başına yatıyordu.
Odanın her köşesine sıçramış kan, artık koyu lekeler halinde duvarlara, zemine, hatta eşyalarıma işlemişti. Sanki biri burayı bilinçli olarak kana bulamış, her yeri işaretlemişti. Sanki bu bir katliam değil de… bir mesajdı.
Kanımın donduğunu hissettim.
İçimden yükselen çığlık, boğazıma kadar geldi… ama orada sıkıştı. Çünkü gözlerim, onun yanında bir şeye takıldı.
Çiçeklerime.
Büyükannemin bedeninin yanına savrulmuşlardı. Bir zamanlar özenle topladığım, her birini sevgiyle sakladığım o narin çiçekler şimdi solmuş, kanla lekelenmiş, kırılmıştı.
O an, içimde bir şey tamamen koptu.
Ve çığlığım… sonunda karanlığı yırttı.
Gelecek Bölümden Ufak Bir Alıntı🌠
"İntikamın yeminimdir. Senin kılıcın, artık benim Veronica."
"Bunu neden yapıyorsun Salver?"
"Çünkü o adam senin canını yaktı."
"Ve şimdi aramıza dünya bile girse, onu bizden kimse kurtaramaz."
<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><
Selammm yeni bölüm ile geldimm
Öncelikle size anlatmak istediğim ufak bir detay var. Spoiler olur mu bilmiyorum ama bu bölüm aslında Ormandaki Avcı kurgusu için birer kırılma noktasıydı. En başından beri bu sahneyi planlıyordum ve bu sahneden sonra bizim tanıdığımız Veronica Addams olmayacak. Bir sonraki bölümde de bahsedeceğim zaten. Veronica zamanla başka birine dönüşmeye başlayacak ve bunu en çok Salver hissedecek.
Öte yandan son kısımda fazla etkilendim. Bunun sebebi küçüklüğümden beri aslında benimde büyükanneme yani anneanneme ve anneme çok bağlı olmam. Babasını beklemekten yorulup kendini büyükannesine ve annesine adayan bir karakteri yazmak benim için çok özel aslında. Bunu da ufaktan belirtmek istedim🤍
Sizi seviyorum iyiki varsınız iyi okumalar dilerim 💫
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |