26. Bölüm

24. Bölüm

Yağmur Melek Şahin
ladymelkw

Ormandaki Avcı'nın yirmi dördüncü bölümüne hoşgeldiniz umarım beğenirsiniz bol bol yorumlarınızı bekliyorum şimdiden iyi okumalar dilerim 🤍

 

"Bir kadının içindeki masumiyeti erkek keşfeder; ancak o masumiyeti yok eden kişi de her zaman erkektir." *

 

Bu bölümde tetikleyici içerikler vardır. Hassas olanların dikkatli okuması önerilir!!!

 

_________________________________________________

 

Yıllar Önce

İlahi Bakış Açısı

 

"Büyük kan bitkisinin en önemli faydası alerjilere iyi gelmesidir. Elfler ve cadılar için şifa kaynağı olsa da, vampirlerin kana duyduğu açlıkla birleştiğinde onlar için ölümcül olabilir."

Veronica, bu satırların üzerinden minik parmaklarını usulca gezdirdi. Harfler hâlâ ona yabancıydı; bazılarını tanıyor, bazılarını ise tahmin ederek anlamaya çalışıyordu. Okumayı yeni sökmüş olmanın verdiği o tatlı zorluk, onun azmini kırmak yerine daha da körüklüyordu. Kağıdın sararmış dokusu, parmaklarının altında hafifçe hışırdarken, büyükannesinin ona hediye ettiği o eski kitap adeta yaşayan bir varlık gibi nefes alıyordu.

 

Bu kitap, Veronica’nın küçük dünyasında bir pusula gibiydi. Sessizliğe gömülü hayatına renk, hayallerine yön veriyordu. Her sayfada yeni bir sır, her satırda keşfedilmeyi bekleyen başka bir dünya vardı. Büyükannesinin yokluğunda, onun sesini bu satırlarda bulur gibi olurdu. Ve böylece Veronica için bitkiler sadece kök ve yapraktan ibaret değildi; onlar, kalbinde filizlenen dostlukların ve yalnızlığına eşlik eden sessiz yoldaşların ta kendisiydi.

 

Burnuna sıcak kurabiyelerin kokusu geldiğinde Veronica camdan ayrılıp yatağının yanındaki terlikleri giydi. Üzerindeki pembe gecelik ona öyle çok bol geliyordu ki zayıf bedeni iyice gecelikle birlikte kaybolmuştu. Giydiği terlikler annesinindi. Çalışmaktan nefes almayı bile unutan ama yine de biricik kızının mutlu olması için çabalayan annesinindi.

 

Veronica, yatağın üzerine bıraktığı kitabı kapatıp kollarının arasına sıkıştırdı. Sert kapak, minik bedenini öyle kapatıyordu ki kitap biraz daha büyük olsa Veronica görünmeyecekti bile.

 

Veronica daha odasından çıkamadan büyükannesinin pembe çiçeklerle süslenmiş lekeli önlüğüyle karşılaştı. Veronica hafifçe başını kaldırdı. Annesinin özenle ördüğü örgüleri sırtına hareketlendi. "Büyükanne az önce alerjin için birşeyler buldum." Büyükannesi tebessüm edip elindeki kurabiye dolu tabağı kenardaki masaya bıraktı. Veronica'nın boyuyla eşit olmak için dizlerinin üzerine çöktü. Karşısındaki beyaz saçlı küçük kızın yüzüne baktı. Kendi kanını taşımasa bile ölen kızının ruhu kadar neşeli olan bu minik bedene duyduğu sevgi ölçülemezdi. Veronica, her zaman saatlerce başını kitaplara ve bitkilere gömüp kendi kendine hastalıklara çözüm bulmaya çalışırdı. Daha çok küçük yaştayken büyükannesinin bacaklarının ağrımaması için bir sürü yöntem bulmuştu.

 

İhtiyar kadın, Veronica'nın pamuk gibi görünen saçlarını okşadı. "Neler buldun bakalım?" Veronica parmaklarını elindeki kitaba vurdu. "Eğer büyük kan bitkisini güzelce kaynatıp birer meze haline getirirsek ve alerji yapan yerlerine sürersek seni iyileştirebilirim." Büyükannesi kıkırdadı. "Birgün ölüm döşeğinde olsam bile beni kurtaracaksın değil mi Veronica?" Veronica, büyükannesinin onu terk etme düşüncesi yüzünden dudaklarını büzdü. Bu onun en büyük korkularından biriydi.

 

Veronica hızla başını salladı. "Seni her zaman kurtaracağım büyükanne. Hiçbir zaman ölmene izin vermeyeceğim." Büyükannesi bu iddialı sözler üzerine duygulandı. Karşısındaki bu küçük kız birgün tüm evrenin en iyi şifacısı olabilecek kadar kararlıydı.

 

Büyükannesi o gece Veronica'nın geleceğinin mutlu ve huzurlu geçmesi için dualar etti. Gökyüzüne bakarak açtığı avuçlarının içi tamamen Veronica'nın iyiliği için edilen dualarla doldu. Tanrıça Hera'ya yalvardı.

 

"Tanrıça'm. Soyundan gelen kulunun karşısına iyi kullarını çıkar. Öyle iyilerle karşılaşsın ki kötülük nedir bilemesin. Gerekirse benim ruhumu teslim al ama Veronica'nın ruhunu bir kere bile kırma. O benim küçük meleğim."

 

💫

 

Günümüz

Veronica'nın Bakış Açısı

 

Büyükannemin bedenine bakarak sesim kısılana kadar haykırdım. Nefesim tükenmiş, dudaklarım kurumuş gibiydi. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki her onun kanlı bedenine baktığımda bir kere daha ölmeyi deniyordum.

 

Elimi onun bedenine uzattım. Kemiklerim bile titriyordu. Sadece ona son kez dokunmak istedim ama buna pişman oldum. Parmaklarım onun deşilmiş karnında gezdi. Bir zamanlar iyileşmesi için sıcak sularla ısıttığım karnı paramparça edilmişti.

 

Bakışlarım büyükannemin sıcacık olan kalbine doğru uzandı. Ama göğsünün sol tarafında derin bir boşluk görmek bir kere daha vücudumu hareketsiz hale getirdi. Kaşlarım çatıldı. "Hayır..." diye fısıldadım. Yatağın üzerine çıkıp büyükannemin kalbini aradım. Vücudunda bir zamanlar hayat bulmuş güzel kalbi yoktu. Yerinde sadece kurumuş kan ve vücudunun her yerine serpilmiş çiçekler vardı. Olduğum yerde titredim. "Kalbini almışlar!" diye çığlık attım. Biraz daha yükselip parmaklarıma bulaşan kanı umursamadan elimi tekte onun göğsündeki boşluğa soktum. Parmaklarım onun göğsünde gezindi. Olmayan kalbini hissedememek öyle canımı yaktı ki bir çığlık daha attım. "Büyükanne.... lütfen...." diye bağırdım ama onun kapalı gözlerini görmek hayattaki en kötü şeydi belki de.

 

İki elimde onun buruşmuş tenine uzandı. Sadece yanaklarına son kez dokunmak istedim ama parmaklarımdaki kan onun yüzüne de bulaştı. "Hayır..." titreyerek yüzündeki kanı elimle silmeye çalıştım ama yüzü daha çok kana bulandı. "Hayır!" Bir kere daha denedim ama onun yüzünün kirlenmesinin önüne geçemedim. Büyükannem kandan nefret ederdi. Kokusunu bile sevmezdi. Ama şimdi onun yüzü de dahil her yerine kan vardı. Kan olmamalıydı. Onun güzel ruhu böyle birşeyi hak etmiyordu.

 

Onun kandan temizlenmeyeceğini anladığımda başka çaremin olmadığını anladım. Bedenim çaresizliğin verdiği eylemsizlikle çöktü. Kendimi büyükannemin yanında yatarken buldum. Başım onun omzuna yaslandı. Büyükannem kendimi kötü hissettiğimde ona yaslanmamı söylerdi bana.

 

Yaslanacak bedeni yanımdaydı ama o yoktu.

 

Hıçkırıklarım beni boğmak istercesine boğazıma dizildi. Ellerim onun bedeninde gezdi. Bir yere sadece ufak bir yerde ondan kalan bir hayat belirtisi bulmak istiyordu ellerim. Ama ellerim bile biliyordu ölü bedeninin bana tekrardan büyükannemi vermeyeceğini. Gözlerimden akan yaşlar ona hayat versin istedim. Gerekirse tanrıça beni alsaydı ama büyükannem tekrar nefes alsaydı. Küçüklüğümdeki gibi kıvrılıp başımı onun omzunda tuttum. Gözlerimi kapattım çünkü onun elbisesine bulaşmış kanı görmek istemiyordum.

 

Kulaklarımda bir zamanlar yaşarken bana verdiği sözler, ettiği dualar yankılandı. Hala onun gözünde küçük bir çocuk olarak büyümüştüm. Onun bana verdiği kitaplarla büyümüştüm ben. Onun anlattığı masallarla gülmüştüm ben. Onun bana gösterdiği yıldızlarda babamı aramıştım ben. Ama şimdi ne o vardı ne de biriktirmem için can attığı çiçeklerim. Hepsi kana bulanmıştı. Hepsi kirlenmişti.

 

"Veronica..." Omzumda bir el hissettim. O elin sahibi büyükannem olsaydı çok mu fazla gelirdi bana? Hak etmiyor muydum böyle ufak bir dokunuşu? Tanrıça Hera, beni neden bu kadar üzüyordun? Çiçeklerimi alsalardı benden gerekirse bedenimi parçalara ayırıp yaksalardı ama neden büyükannemi almıştın Hera? Hıçkırdım. Defalarca kez hıçkırdım. Haykırdım. Defalarca kez haykırdım. Ama yeter miydi bana ve onun bedenine? Yeter miydi küçük Veronica'nın büyükannesine olan sevgisine? Yetmezdi yetmezdi!

 

"Lütfen izin ver. Seni buradan götüreyim Veronica." Başımı iki yana sallayıp büyükannemin bedenine sarıldım. "Hayır. Büyükannem kalbi olmadan yaşayamaz." Parmaklarım büyükannemin bedenini öyle sıkı sardı ki kimse beni ondan koparamazdı. Buna Salver bile dahildi. Büyükannem uyanana kadar burada kalmam gerekiyordu. Büyükannem yalnız uyumayı sevmediği için hep annemi beklerdi. Büyükannem kaç gündür burada uyuyordu? Neden onu yalnız bırakmışlardı?

 

Kalbini almışlardı. Neden geri getirmiyorlardı onun güzel kalbini? Bana kucak açan güzel kelimeler söyleyen kalbi neredeydi? Büyükannemin kalbini çalıp uyumaya terk eden katil kimdi? İçimdeki küçük Veronica'yı o kalp ile alıp götüren cani kimdi? Bu bir katliamdı. Büyükannemin canı alınmamış gibi kalbi da alınmıştı.

 

Yattığım yerden kalkıp kurumaya yüz tutmuş yaşların arasından Salver'a baktım. Yatağın dibinde duruyordu ama onun da gözlerinin dolduğunu gördüm. Başımı eğip onun belindeki kılıca baktım. "Salver.... ne olur beni öldür. Ne olur beni öldür kanım senin olsun." Salver inanamayarak bana baktı. Dediklerim sanki ona hakaret gibiydi. Kaşlarını çatarken çenesinin titrediğini gördüm. Elimi ona uzattım. Ama havada kaldı. "Kalbi yok. Büyükannemin kalbini söküp çalmışlar. Nasıl yaşarım artık ben?" Salver, ağır adımlarla önüme gelip yatağın önünde diz çöktü. Havadaki elimi yakalayıp kucağıma düşürdü. Diğer eli yüzüme uzanıp yanağımda gezindi.

 

"Nasıl kıyarım sana Veronica?" Yutkundum. Boğazım öyle bir acıdı ki ağzımdan kan geleceğini sandım bir an. Salver kucağımdaki elimi hafifçe sıktı. Elimdeki kan onunda eline bulaştı. Panikle onun elini silmek istedim ama daha çok kirlendi. "Senin eline de bulaştı." Büyükanneme dönüp onun bedenine baktım. Hala cansızdı. Hala uyuyordu. Hala bir zamanlar gülmekten kızaran yüzünde hayat yoktu.

 

"Birgün ölüm döşeğinde olsam bile beni kurtaracaksın değil mi Veronica?"

 

Onun sözlerinin kulağımda yankılanması beni harekete geçirdi. Önümde duran Salver'ın yanından sıyrılıp ayağa kalktım. "Onu kurtarmalıyım. Onu kurtarmalıyım." Gözlerim paramparça olmuş kitaplığımda gezindi. Ciltli kitaplardan bazıları sağlam duruyordu. Eski raflarımın bazıları parçalanmak yerine sadece ufaktan hasarlar almıştı. Ellerim aceleyle raflara dökülmüş kitapların üzerinde gezindi. "Bulmam gerekiyor. Birşeyler yapmam gerekiyor." Salver'ın adımlarını işittim. "Veronica." diye seslendiğinde omuz silktim. "O yaşıyor. Onu iyileştireceğim." Aradığım kitap yoktu. Devasa cildiyle kitaplığın en ortasında parlayan o kitap yoktu. Bana yardım edecek tek kaynak oyken şimdi yoktu.

 

"Yok.." diye fısıldadım. Elim yumruk oldu. Belki mutfaktaki bitkilere bakarsam birşeyler işime yarar diye koşar adımlarla odamdan çıkmak istedim. Ama bacaklarım dahil olmak üzere hiçbir şey hissedemiyordum. Gözyaşlarımın yüzümdeki yerini alması beni yakıyordu. Büyükannemin kanının bulaştığı ellerim sanki parçalanacak gibiydi.

 

"Yok.." dedim bir kere daha. Etrafa baktım ama o kitap yoktu. "Yok! Onu kurtaramayacağım!" Başımı iki yana salladım. Ellerim başımın iki tarafına yerleştiğinde bağırmaya başladığımı farkettim. Öyle çok bağırıyordum ki sesimi Hera'nın duymasını istedim. "Kalbi yok onun.... onun kalbi yok." Hıçkırdım. Hıçkırıklarım göğsümü dağlayan bir yaraymış gibi canımı acıtıyordu. Serbest bıraktığım feryatlar kulağıma birer canavarın sesi gibi işliyordu.

 

Bacaklarım daha fazla dayanamadı.

 

Dermansız kalan kemiklerim benim yere düşmeme izin verdiğinde beni yakalayan kişi Salver'ın kollarıyla. Çiçeklerin ve eski kitap sayfalarının dağıldığı zemine yerleşmeme izin verdi Salver. Büyükannemin kalbi yoktu. Ama benim göğsümde atan bir kalp vardı.

 

Tırnaklarım yumruk yaptığım için avucuma battığında hangi ara göğsüme vurmaya başladığımı çözemedim. "Benimkini alsın. Benim kalbimi alsın." Her göğsüme vuruşum sanki kalbimi sökecek gibiydi. İstediğim bu değil miydi zaten? Kalbim sökülsün ve büyükannemin bedeninde yeniden hayat bulsun istedim. Ama iki güçlü el buna engel oldu.

 

Salver'ın parmakları bileğimi öyle sıkı kavradı ki hareket edemedim. Kendimi ondan kurtarmak için çırpındım. "Benim kalbimi alsın! Onun kalbi.... onun kalbini aldılar!" Salver'ın tek eli iki bileğimi kavradı. Diğer eli enseme gidip yüzümü sertçe kendi göğsüne yapıştırdı. Parmaklarını saçlarımda hissetmek beni ürpertti. "Kendine zarar vermek onu geri getirmez Veronica." Salver'ın çenesini başımın üzerinde hissettim. Kollarım hala onun iki eli arasında titriyordu. Gözyaşlarımın onun göğsüne akmasına izin verdim.

 

Ve o an birşey oldu.

 

Salver'ın başımın üzerinde duran dudaklarından ufak bir hıçkırık kaçtı. Çok sessizdi ama ben duymuştum. "Kendine zarar verdikçe ben mahvoluyorum. Yapma bunu Veronica. Bize bunu yapma."diye fısıldadı. Bana diyordu ama sanki benim duymamı istemiyordu. Çok kısık çıkmıştı sesi. Kulaklarıma ulaşmakta zorlanacak kadar sessiz, kalbimi yıkacak kadar gürültülüydü. Bu beni durdurmuştu. Gözyaşlarımın bile yanağımın üzerinde durduğunu hissettim.

 

Duraklayıp başımı kaldırdığımda çenesi alnıma değdi. Bana bakıyordu. Yeni yeni aydınlanan güneş ışığı sayesinde onun yanağından süzülen tek gözyaşını gördüğümde sanki kalbime düşmüş gibi hissettim. Onun yüzüne bakarak derin bir iç çektim. "Salver, büyükannem öldü mü?" Kabullenmiyordum. Büyükannem ölemezdi. Bu kadar erken olmazdı. Bu kadar erken ölmesini istemiyordum. Hayır, beni terk edemezdi. Henüz değildi.

 

Salver sessizce bana baktığında burnumu çektim. Ellerimi ona uzatmak için nazikçe çektiğimde bileklerimi serbest bıraktı. Nazik olmaya çalışarak iki elimi de kaldırdım. Tam önümde, dizlerinin üzerinde duruyordu. Ben ise tamamen çökmüş halde kalmıştım. Beynim durmuş gibiydi. Titreyen ellerimi Salver'ın yanağına götürdüm. "Ne olur birşey söyle bana." Salver, yanağının üzerindeki elimin üzerine kendi elini koydu. Bakışları beni üzmekten korkuyordu. Kelimelerini dikkatli seçiyor olmalıydı ki bir anda cevap vermek yerine sadece yüzüme baktı.

 

Ellerimi geri çektim. Başımı büyükannemin bedenine çevirdim. Yataktan sarkan bacaklarına baktığımda içimin yandığını hissettim.

 

Büyükannemin bacakları ağrıdığı zaman bileklerine otlarla dolu bir kumaş sarardım. Gece yatmadan önce onunla birlikte uyursa sabah uyandığında rahatlardı. Yine bacağına onlardan yapmıştı. Yokluğumda benim koyduğum gibi yapamasa bile kendi kendine birşeylerle uğraşmaya çalışmıştı. Büyükannem o kumaşları hep uyumadan önce sarardı. Uyanır uyanmaz kumaşı sökerdi. Yani uykusunda öldürülmüştü. Belki de benim geri dönmem için dua edip yattığı gecenin sabahına uyanamadan öldürülmüştü.

 

Gözyaşlarım tekrardan suratıma yağmaya başladı. Kim bilir ne umutlarla uyumuştu. Kim bilir ne dualarla gözlerini kapatmıştı. Acaba yıldızları sayıp mı uyumuştu yoksa yokluğum onu kaçış olarak uyumaya mı itmişti?

 

Salver'ın omzuma birer pelerin bıraktığını hissettim. Gözlerim usulca kapandı. Bilincim yeni yeni kendine geliyordu. Büyükannem ölmemişti öldürülmüştü. Ağzımı aralayıp derin nefes aldım. Yere yığılmamak için avucumu açıp ahşap zemine dayadım. Salver büyükannemin burada olduğunu biliyordu. Muhafızların olduğunu söylemişti ama çığlıklarımı duyan muhafızlar gerçekten varolmuş olsalardı gelmezler miydi buraya? Salver büyükannemin öldüğünü biliyordu. Ama benim büyükannemin olduğunu bilmiyordu. Bilseydi getirmez, bahaneler bulurdu. Bilseydi bir şekilde geri dönmemi engellerdi.

 

"Sen biliyordun. Burada ölü bir kadının olduğunu biliyordun değil mi?" dedim ahşap zemine bakarak. Salver'ın ayağa kalktığını işittim. Onunla birlikte belindeki kılıçta ses çıkardı. "Biliyordum. Senin için geldiğimde buradaydı." Bunca zamandır büyükannem burada yatıyor muydu? Zar zor nefes aldım. Bunu Justin yapmıştı. Sırf benim ona geri dönmemem için yapmıştı. Sırf hayatındaki tek kişi ben olayım diye yapmıştı.

 

Büyükannemin bedenine bakarak ayağa kalktım. Odama ufaktan bir göz gezdirdim. Herşeyim dağılmıştı. Her yeri dağıtıp bir zamanlar hayat dolu olan evimi mahvetmişlerdi. Omuzlarım çöktü. Salver'ın bedenini arkamda hissedebilmek bana o kadar iyi hissettiriyordu ki o olmasa şuan sadece ölmeyi diliyor olurdum.

 

"Salver," Büyükannemin bedenine baktım. Yatağın üzerinde cansız halde yatması beni mahvediyordu. O benim büyükannemdi. Annemin yorgunluktan halsiz düştüğü zamanlarda saatlerce ona bakan, annemin yokluğunla benim en yakın arkadaşım olan tek kadındı. Benim annem ve büyükannemden başka kimsem yoktu ki.

 

Salver'a dönmek yerine büyükannemin bedenine göz gezdirdim. "Yanında kibrit var mı?" Salver'ın durakladığını tahmin ediyordum. Ama beklediğim gibi yaptı. Yani her zamanki gibi davrandı. Başta anlamasa bile beni sorgulamak yerine istediğimi yaptı. Beklediğim cevabı verdi. "Hemen geleceğim." Onun cümlesi biter bitmez odadan çıktığını işittim. Odanın yani odamın ortasında dikilmiş haldeydim. Ellerim iki yanımda öylece asılıydı. Ne birer adım atacak halim ne de birer adım atacak cesaretim vardı. Bunun olmasının sebebi bendim aslında. Eğer tek bir çiçek için kaçmasaydım şuan büyükannem hayattaydı. Annem birer suçlu gibi köşelerde yaşayıp kendi evinden uzakta kalmak zorunda olmazdı.

 

Ağır adımlarımla yatağa yaklaştım. Salver'ın mutfakta birşeyler aradığını işittiğim esnada büyükanneme doğru eğildim. Hemen yanında duran büzüşmüş çarşafa uzandım. Bembeyaz çarşafın bile üzeri kana bulanmıştı. Benim yıllarımı verdiğim çiçeklerin her yere dağıldığı yetmezmiş gibi birde çiçeklerimin üzerleri de kanla kaplanmıştı. Parmaklarım zar zor kanlı çarşafı kavrayıp büyükannemin üzerine çekti. Büyükannem üzeri açık uyursa üşürdü. Yaz ayında bile üşümekten korkan bir kadındı. Dışarıda kar yağarken ve artık evimizde şömine yanmazken büyükannemin üzerini örtmezsem üşürdü. Çok üşürdü. Onun bedeni çok zayıftı ki. Dayanamazdı bu kadar soğuğa.

 

Çarşafı boynuna kadar kapattım. Yaralarını da kapattım. Belki kalbini geri getirememiştim ama beyaz bir çarşafla onun bedenini kapatabilmiştim. Büyükannem bundan bile memnun olurdu. Gerçi büyükannem, ona sadece sarılsam bile duygulanırdı. Acaba beni şuan görebiliyor muydu? Hera ona izin vermiş miydi? Son kez bile olsa çok sevdiği Veronica'sını görmesi için Hera ona izin vermiş miydi?

 

Bize böyle bir kaderi yazan Hera izin vermezdi ki.

 

Çarşaftan ayrılan ellerim büyükannemin yanaklarına uzandı. Kan izleri hala duruyordu. Parmaklarım onun yılların verdiği yorgunluk yüzünden buruşmuş teninde gezdi. Gözleri kapalıydı. Oysa büyükannem ne zaman yanaklarına dokunsam tatlı tebessümüyle dudaklarını avuç içlerime değdirirdi. Ama bu sefer hissettiğim tek şey onun buz gibi olmuş teniydi. Yanakları hala yumuşacıktı. Fakat aradığım hayatı bulamamışken ne anlamı kalacaktı ki?

 

Yatağa daha da eğildim. Derin nefes alıp bir elimi büyükannemin yana savrulmuş eline götürdüm. Diğer elim ise hala yanağında kalmıştı. Gözlerimi kapatıp alnımı onun alnına yasladım. "Hera bizi ayırdı biliyorum. Ama sensiz ne yapacağım ben?" Gözlerimin arasından birer damla kaçtığında gözlerimi araladım. Yüzüne düşen ufak birer damla yanağından akıp boynuna süzüldü. Bakışlarım boynundaki kolyeye takıldı. Kaşlarımı çattım.

 

Büyükannem kolye takmaktan nefret ederdi ki.

 

Parmaklarım istemsizce onun göğsüne uzanan zinciri kavradı. Zincirin en ucunda gördüğüm yüzük içimden birer tufan daha kopturdu. Bu benim yüzüğümdü. Küçükken yüzüğü takınca kendimi tüm hayvanların ve bitkilerin koruyucusu zannederdim. Ama büyüyüp kulübemden bir kere de olsa kaçıp gitme arzum içimde filizlenince bu yüzüğü bile umursamamıştım. Odamda kenara bir yere atıp sadece dünyanın nasıl olduğunu hayal etmiştim.

 

Büyükannem yüzüğümü unutmamıştı. Beni anmak için yüzüğümü kolye olarak takmıştı. Direkt yüzük olarak takmamıştı çünkü büyükannemin parmakları hep şişerdi. Takamadığı yüzüğü yine de yanında taşımak için kolye yapmıştı. Nefret ettiği zincirlerden birini sırf beni unutmamak için boynuna takabilmişti. Bunu benim yüzümden yapmıştı.

 

"Özür dilerim." Ayaklarımı havaya kaldırıp onun yanına uzandım. Başımı tekrardan omzuna yasladım. Yani son kez ona yaslandım. Son kez kokusunu içime çekmek için derin nefes aldım ama burnuma sadece kan kokusu geldi. Hıçkırdım. "Özür dilerim...."

 

💫

 

 

"Veronica." Gözlerimi araladığımda hala büyükannemin omzundaydım. Elim onun beline sarılmış haldeydi. Başımı kaldırdığımda yatağın dibindeki Salver'ı gördüm. Ona baktım. "Ben.... uyuyakalmışım." Usulca başını salladı. Yüzündeki ifade karmakarışıktı. "Buna ihtiyacın vardı." Büyükanneme dönüp onun yüzüne baktım. Hala aynıydı. Bu sırada Salver tekrardan konuştu.

 

"Artık ona veda etmelisin." Salver'ın bana hatırlattığı bu gerçekle birlikte başımı eğip büyükannemin elini kavradım. Kısa bir an gözyaşlarıma engel olmaktan vazgeçtim. Onların özgürce boşalmasına izin verdim.

 

Tekrardan çığlık atmak istedim ama dermanım yoktu. "Nasıl yapacağım?" diye sordum büyükannemin bedenini izleyerek. Onun elini okşadım. Teni buz gibiydi ama ben onun sıcacık olduğunu hayal ettim. "Onu nasıl bırakacağım?" Salver'ın parmaklarını omzumda hissettim. Nazikçe sıvazladı.

 

"Daha fazla yanında durmak ne özlemini giderecek ne de onu geri getirecek." Salver'ın sözleri her ne kadar titrememe neden olsa da haklıydı. Şuan yaptığım aptallıktı. Bu zamana kadar yaptığım herşey aptallıktı. Ben ne zaman mantıklı hareket etmiştim ki? Ne zaman korkularım veya arzularım yerine kaderimde olması gerekeni yerine getirmiştim ki? Elimde değildi. Şuan da büyükannemin bedenine bakarak ağlamak da elimde değildi. Zihnim onu bırakıp yoluma devam etmemi söylüyordu ama kalbim hala onun omzunda ağlayan kücük bir kız çocuğuydu.

 

Salver'ın omzumdaki eline kendi elimi koyup sıktım. Onun da eli buz gibiydi. Bari onun elini ısıtmak istedim.

 

Salver, benim verdiğim kararların sonuçlarından en güzeliydi. Kadere mi boyun eğmiştim yoksa kaderimi kendim mi yazmıştım bilmiyordum ama bildiğim tek şey Salver'ın hayatım için artık gerçekten büyük önem taşıdığıydı. Onu da herşeye istemeden sürüklemiştim.

 

"Biliyorum. Son kez büyükannemle beni yalnız bırakır mısın Salver?" Dediklerim üzerine başını salladı. Omzumu hafifçe sıkıp onun elindeki elime birer kibrit kutusu bıraktı. Derin bir iç çekip kulübeden ayrıldı.

 

Ahşap kapının kapanma sesi kulaklarıma dolduğu an büyükanneme döndüm. Ölü bir bedeni daha ne kadar izleyebilirdim emin değildim. Parmaklarım onun saçlarında gezindi. Yaşlılıktan beyazlaşmış tutamlarına birer öpücük bıraktım. "Ben her zaman senin biriciğin olarak kalacağım." Yanağında başparmağımı gezdirdim. "Sana bunu her kim yaptıysa ruhunu onun kanıyla yücelteceğim büyükanne." Elini kaldırıp kendi dudaklarıma götürdüm. Soğuk tene değen dudaklarım da biliyordu bunun bir son olduğunu. Geriye bir tek küllerin kalacağını biliyordu dudaklarım.

 

Yataktan kalktım ve çarşafı büyükannemin yüzüne örttüm. Bu ikimiz için birer vedaydı. Vedalar bazen geri gelebilirdi ama araya giren ölüm, tekrarlanmasını engellerdi. Onu bir daha göremeyecektim. Ona bir daha dokunup omzuna yaslanamayacaktım. Tanrıça'nın ikimize çizdiği kaderi değiştirmek haddim değildi fakat büyükannemin kanını da yerde bırakmaya göz yummayacaktım. Büyükannem öldürülmüştü. Bunu Justin yapmıştı. Başka kimin büyükannemle sorunu olabilirdi ki? Suikastçiler olsa kitapları çalmak için yaşlı bir kadını mı öldürürdü? Hangi hırsız kitapları çalmak için bu katliamı yapardı? Hangi hırsız kitap çalardı?

 

Arkamı dönüp odama son kez baktım. Biraz sonra kül olacak odama son kez bakmak istedim. Son kez bakıyordum. Cama yaslanıp babamı hayal ettiğim, kitaplar okuyarak annemin yollarını gözlediğim, büyükannemin masallar anlattığı bu odaya veda etmek kolay değildi. Aslında çoğu şey kolay değildi ama gözyaşlarımız bize öyle güzel destek oluyordu ki acının verdiği zehiri atabiliyorduk.

 

Daha fazla duygusallaşmak istemedim. Anılarımla yüzleşmek demek güçsüz kalmak demekti.

 

Parmaklarım kibrit kutusunun kapağını araladı. İçlerinden birer kibriti çıkardım. Kalbimin acıdığını hissediyordum ama haykırmak yerine sadece birer damla gözyaşımı özgür bıraktım. Gözyaşımın düştüğü kibrit kutusuna kibriti sürerek yanmasını sağladım. Bunu yapamam zannediyordum ama elimdeki kibritin yerdeki çiçeklerime düşmesi bir anda oldu.

 

Yıllarımı verdiğim çiçekleri yakarken içim yanmış mıydı? Hayır.

Çünkü o çiçekler de büyükannemin bedeniyle birlikte geçmişimde kalmalıydı.

 

Odam saniyeler içerisinde alev alırken yaptığım tek şey kapımı kapatıp odamı ve büyükannemi geride bırakmaktı. Kapımı kapatırken kulağımda yankılanan seslere engel olamamıştım yine de.

 

"Kızım kapıyı kapat. Sonra üşürsün."

"Hayır büyükanne! Kapatırsam annemin geldiğini duyamam. Annem çok üzülür!"

"Sarah geldiğinde sen uyumuş olursun ama inatlığa devam et bakalım."

 

Onun, büyükannemin sesini duymak beni sarstı ama ayakta durmaya devam ettim. Bu kulübede yanmayan tek bir kıymık bile kalmamalıydı. Anılarım, büyükannemin bedeniyle birlikte yanıp kül olmalıydı. Çünkü büyükannem hep bunu istemişti.

 

Mutfağa göz gezdirdiğimde, zamanın orada kırılıp yere döküldüğünü hissettim. Tabaklar paramparça bir sessizlikle zemine yayılmış, özenle dizdiğim bitkiler köklerinden koparılmış gibi raflardan savrulmuştu. Büyükannemin her akşam aynı köşeye sinen huzurunu bıraktığı koltuk ise artık tanınmaz haldeydi; sayfaları yırtılmış kitaplar ve keskin cam kırıklarıyla örtülmüş, anıların üzerine ince bir yıkım örtüsü serilmişti. Attığım her adımda, sadece zemine değil, geçmişime basıyor gibiydim.

 

Kapıya yönelmeden önce titreyerek bir kibrit daha yaktım. Küçücük alev, avuçlarımda büyüyen bir vedanın habercisiydi. Bu yalnızca bir evi yakmak değildi; büyükannemi, çocukluğumu, bana ait ne varsa hepsini ateşe teslim etmekti. Ve biliyordum… her tutuşan kibritte, küle dönen sadece hatıralar olmayacaktı; kalbim de usul usul yanacaktı o alevlerle birlikte.

 

Gözyaşlarım sessizce süzüldü; sanki içimde kopan fırtınanın dışarı taşan kırıntılarıydı.

Yanan kibriti yere bıraktığımda, alevler aç bir varlık gibi kitap sayfalarına tutundu. Birkaç saniye içinde, kulübemizin ruhunu saran o tanıdık sıcaklık yerini vahşi bir yangına bıraktı. Alevler yükseldikçe, anılarım da içlerinde şekil buluyordu; gülüşler, fısıltılar, sarılmalar… hepsi birer hayal gibi titreyip yok oluyordu.

 

Boğazımdan kopan o kırık hıçkırıkla birlikte, artık içeride kalamayacağımı anladım.

Kapıya ilerledim. Elim kulpa uzanmadan önce son bir kez arkamı döndüm. Alevler yüzümü turuncu bir hüzünle aydınlatırken, geçmişim gözlerimin önünde yanıyordu. Her şey yok olurken, içimde tuhaf bir kesinlik doğuyordu. Parçalanmıştım… evet. Ama o parçalar, tamamen kaybolmamıştı. Sanki içimde bir yerde asılı kalmış, bir gün yeniden bir araya gelmeyi bekliyordu.

 

Derin bir nefes aldım.

Kapıyı açtım ve dışarı adım attım.

Ve oradaydı.

 

Salver… karanlığın içinde dimdik duran bir gölge gibi. Ela gözleri, gecenin içinden bana uzanan tek ışık gibiydi. Onu görmek, bu yıkımın ortasında garip bir gerçeklik hissi verdi. Nereye gideceğimizi bilmiyordum. Önümüzde ne olduğunu da bilemiyordum.

 

Ama bildiğim tek bir şey vardı.

O kapıdan çıkan Veronica, artık eskisi gibi biri değildi.

 

Ve belki de… bir daha asla olmayacaktı.

 

Çıktım. Evimi arkada birer hurda gibi bırakıp yeni hayatımın kapılarını açmak üzere yürüdüm. Göğsüm titriyor, ruhumun parçalandığını anladığı için bedenime sığamıyordu. Aslında kelimeler bana yetersiz kalıyordu çünkü ne hissettiğimi bilemiyordum. Yada yeterliydi kelimeler bana. Çünkü bunun adı belirsizlikti. Korkunç derecede içimi saran birer çıkmaz gibiydi.

 

Kapı ardımdan kapanır kapanmaz boğazımdan birer hıçkırık kaçtı. Arkamdan geçmişimin yandığına dair çıkan çıtırtılar içimdeki kız çocuğunun çığlıklarını bastırdı. Elimi göğsüme götürüp vücuduma oturmuş ağırlığı hafifletmek istedim. Ama olmadı. Olamadı.

 

Salver'a bir kez daha baktım. O kadar hassas davranıyordu ki kendimle yüzleşirken benliğimle arama girmekten kaçınıyordu. Ama ona ihtiyacım vardı. Ona hiç olmadığım kadar ihtiyacım vardı. Başımı yana eğip burnumu çektim. Neredeyse o da ağlayacak gibiydi. İkimizin de içinde fırtınalar koptuğuna emindim ama o fırtınalar bir tek bende varlığını gösteriyordu. Bir tek bana vurup canımı yakıyordu.

 

Daha fazla dayanamayıp eteklerimi kavradım ve ona doğru koşmaya başladım. Ona koştuğumu görür görmez o da bana geldi. Saniyelerin geçmesine bile izin vermedi. Güçlü kolları zayıf düşmüş bedenimi öyle bir kavradı ki sonsuza dek onun kollarında kalacakmış gibi hissettim. Bir eli sırtımda gezinirken diğer eli saçlarımın arasına girmiş, beyaz tellerimde gezintiye çıkıvermişti. Kollarım onun sırtına gitti. Onun bedeninin varlığıyla titredim.

 

"Salver.... benim dermanım kalmadı." Salver'ın yutkunduğunu hissettim. İçini çektiğini anlayabilmem zor olmadı çünkü göğsüne yaslanmış başım sayesinde herşeyi duydum. Saçlarıma çarpan nefesini bile işittim. Parmakları aceleyle tutamlarımda hareketlendi. "Hayatta bir tek Matthew vardı benim için. Büyükannen hayattan göçüp gitti çünkü onun kaderiydi buydu. Ne kadar geçmeyecek olsa da mutlu olacaksın, seni tekrardan mutlu edeceğim anladın mı? Ben senin yanındayım."

 

Salver'ın iki eli de yanağıma yerleşti. Parmaklarına başımı yaslayıp uyumak istedim. Salver hafifçe buruk bir tebessüm sundu bana. "Ve sen Veronica. Kabullenir misin bilmem ama bana abimden sonra hayatı sevdiren tek kişisin. Dermansız olmak demek Salver Silverwood'u öldürmek demek." Üzerime eğilip tam karşımda durdu. Burnunun ucu burnuma değiyordu. "Seni kısa zamanda çok iyi tanıdığım Veronica. Sen pes etmeyi reddeden en güçlü savaşçımsın. Dermansız kalıp teslim olmak sana yakışmaz."

 

Dudaklarımı öfkeyle araladım. Kaşlarım içime dolan intikam arzusuyla çatıldı. "Büyükannemi öldürdüler Salver. Bunu Justin olacak herif yaptı!" Başımı yana eğdiğimde Salver'ın ne kadar da gerildiğini görebildim. Yine de devam ettim. "Justin'in kanını istiyorum Salver. Büyükannemin çekilen kanını yüceltmek için onun kanını istiyorum." Yumruk olan ellerimi daha da sıktım. "Masum bir kadının canına kıymak neymiş benden öğrenecek. Benim ellerimin arasından onun akmakta olan kanı son kez akacak." dedim tek nefeste. Ondan bahsederken birer küfürmüş gibi bahsetmek ona olan nefretimi daha da harlıyordu.

 

Salver dediklerimi bitirince yumruk olmuş ellerimden birine uzandı. Parmaklarımı kendi parmaklarıyla birleştirdi.

 

Ben onu izlediğim esnada yavaşça yere, dizlerinin üzerine çöktü. Kaşlarım hayretle havalandığı esnada belindeki kılıca uzandı. Kınından çıkarmış olduğu demir yüzey parladı. Salver Silverwood benim karşımda diz çökmüştü. Eline aldığı kılıcı emin hamlelerle kavrayıp sivri ucunu yerdeki çamura sapladı. Kılıca iki eliyle dayanıp başını eğdi. Omuzları birer muhafız gibi dikti. Kafasındaki kapüşon omuzlarına dökülmüştü. Önümde diz çöken bu adam bir kere daha beni intikamıma koşarak götürecek kadar cesaret vermişti.

 

Kılıcına bakarken ciddi sesini duydum."Ben Prens Salver. Salver Silverwood." Tepki vermeden onu dinledim. Düşündüğüm şeyi yapıyorsa buna gerçekten inanamıyordum.

 

“Gece beni yutsa da, karanlık adımı silse de sana olan bağlılığımı hiçbir güç söküp alamaz. Işığın terk ettiği yerde doğan gölgenim. Bu gölge, artık yalnızca senin adımlarını takip edecek. Kan dökmem gerekirse yalnız senin için dökeceğim, dünya karşında diz çökmezse… ben onu diz çöktüreceğim. Çünkü senin nefesin, benim varlık sebebim oldu.Sana dokunan her el, kendi sonunu hazırlayacak. Sana yönelen her karanlık, benden daha derin bir karanlıkla karşılaşacak." Nefes almak için duraklarken ne yapacağımı bilemez halde bakıyordum. O ise devam etti. "Bugünden itibaren senin, Veronica Addams'ın bizzat kendine ait şövalyesi olacak kalacağım. Senin şövalyen değilim sadece. Düşmanlarının laneti, senin kalkanın ve sonsuz sadakatinim." Sertçe yutkundum. Salver başını kaldırıp bana baktığında dediklerinden son derece emin görünüyordu.

 

Silverwood Krallığı'nın varisi, koca bir tahtın varisi benim karşımda diz çökmüştü. Şövalyem olduğuna dair yeminler etmişti. Beni son ana kadar koruyacağına dair dedikleri nefes almamı bile bana unutturur haldeydi. Salver Silverwood bana sonsuz itaatinin yeminini etmişti.

 

"İntikamın yeminimdir. Senin kılıcın, artık benim Veronica." Sonunda dilim çözüldü ve onun bana bakan yüzüne hayretle baktım. Ellerim onun yanağına uzandı. "Bunu neden yapıyorsun Salver?" Parmaklarım soğuk teninde takılı kaldı. Salver ise son derece emin bir şekilde devam etti. "Çünkü o adam senin canını yaktı." Başını avucuma yasladığında bütün herşeyin durduğunu hissettim. Daha fazla dayanamadım ve geriye dönüp yanan kulübeme baktım. Büyükannemin ruhunun alevlerin arasından kurtulmasını diledim.

 

İnanıyordum. Justin'den büyükannemin intikamını alacağıma inanıyordum.

 

Vücuduma akın eden intikam arzusu gözyaşlarımın birer alevmiş gibi yanaklarımı yakmasını sağladı. Sanki damarlarımda akan kan bile artık kan değil, alevdi. Justin'i yakıp yıkacak o alevi hissediyordum. "Justin..." diye fısıldadım.

 

Salver'ın sesini bir kere daha duydum.

 

"Ve şimdi aramıza dünya bile girse onu bizden kurtaramaz."

 

 

💫

 

 

 

Etrafımda ufak bir ateşij yandığını hissediyordum. Burnuma hoş mum kokuları doluyordu. Bulunduğum ortam o kadar çok sıcaktı ki kemiklerimin tekrardan mayıştığını hissettim. Biri alnıma soğuk bir bez parçası koyduğunda gözlerim hızla açıldı.

 

En son Salver ile kulübemizin önündeydik. Önümde eğilmiş, yemin etmişti. Hava oldukça soğuktu ve ben ne yapacağımı bilemez halde etrafıma bakmıştım. Kafam hiçbir şeyi algılayamazken vücudumu korkunç bir acı sarmıştı. Sonrası ise sadece Salver'ın adımı sayıklamasıyla zihnime kazınmıştı. Gerisini hatırlamayacak kadar ani gelişmişti herşey.

 

İlk gördüğüm şey epey büyük bir çadırın tavanıydı. Çadırı ayakta tutan sopalar gözüme çarpmıştı. Oldukça rahat bir yatakta uzanıyordum. Üzerimde hayvan kürklerinden yapılma battaniyeler vardı. Yattığım yerin hemen yanında beni izleyen kızıl saçlı kadını görmek panikle doğrulmama neden oldu.

 

"Seraphine!" Seraphine sakine gülümseyip yanımdaki sandalyeye oturdu. Kızıl saçlarını topuz yapan Seraphine, oldukça yorgun görünüyordu. Kafamı çevirip Salver'ı aradım. Ama bulunduğumuz çadırda ben ve Seraphine'dan başka kimse yoktu. Ona geri döndüm. "Salver nerede?" Seraphine elini benim elimin üzerine koydu. Cansız görünen dudakları hareketlendi.

 

"Ayaz Pençe'ye hoşgeldin Veronica. Salver yakında burada olacaktır."

 

 

 

💫

 

 

 

 

Norlacss Krallığı

İlahi Bakış Açısı

 

 

 

 

"Biraz daha dayanın majesteleri." dedi hemşire aceleyle. Justin ise başını yastığa dayayıp dişlerini sıktı. Kaburgalarında hissettikleri öyle korkunçtu ki buna dayanacağını düşünmüyordu Justin. O piçin adamlarından biri Norlacss Krallığı'nın varisine zarar vermişti. Hemde karnına saplanan ok yetmemiş gibi attan düşmesi onun kemiklerini daha da beter etmişti.

 

Kral Luis, oğlunun başucunda dimdik duruyordu. Yaşlılık onu gün geçtikçe yatağa mahkûm etse de, karşısında yatan varisinin bu hâli, yalnızca krallığın değil, onun yüreğinin de çöküşünü haber veriyordu. Justin’e karşı içinde beslediği sabırsızlık ve tahammülsüzlük artık bir anlam taşımıyordu; çünkü Norlacss’ın geleceği, ne yazık ki tek bir bedende can çekişiyordu. Justin düşerse, taht boş kalmayacak—yanlış ellere geçecekti. Ve o eller, yıkımı beraberinde getirecekti.

 

James’in tahta oturduğu an, Norlacss’ın kaderi mühürlenmiş olurdu. Elflerin üçte ikisinin nefes aldığı bu toprakların çöküşü, yalnızca bir krallığın değil, tüm elf soyunun yok oluşuna kapı aralardı. Ve tanrılar ile tanrıçalar, bu gerçeği en başından beri biliyordu: Elfler yok olursa, evren yalnızca bir haftalık bir ömre sahip olurdu.

 

Çünkü elfler… her ne kadar kırılgan, narin ve çoğu zaman güçsüz görünseler de; damarlarında dolaşan büyü, varoluşun kendisini dengede tutuyordu. Bir tomurcuğun filizlenişi, rüzgârın yön değiştirmesi, yağmurun toprağa düşüşü… Hepsi onların görünmeyen ellerinde şekillenirdi. Bu yüzden vampirler, çağlar boyunca evrenin gözünde yalnızca cani olarak anılmıştı—dengeyi tehdit eden karanlık varlıklar olarak.

 

Odanın kapıları bir anda sert bir gürültüyle açıldı.

 

Prens James içeri daldı; öfke, adımlarının önünden gidiyordu. Ağzından dökülen küfürler, odanın ağır havasını daha da keskinleştiriyordu. Hemşirelerden biri istemsizce başını ona çevirdiği anda, Justin’in çığlığı odada yankılandı. Titreyen elleriyle kadının kolunu yakaladı, parmaklarını etine geçirircesine sıktı.

 

“Çabuk bitir şunu!”

 

Hemşire telaşla özür mırıldanarak yaralı omza eğildi. Parmakları, yerinden oynamış kemiği düzeltmek için Justin’in parçalanmış derisine değdiği an, genç prensin bedeni yay gibi gerildi. Acı, onu yatakta kıvranan bir gölgeye çevirmişti. Kemiklerinin yeniden kaynaması günler sürecekti ve Justin, bu süre boyunca ne açlığı ne de susuzluğu hatırlayabilecek hâlde değildi. Yüksek mevkili şifacılardan biri, dişlerini parçalamaması için ağzına bir bez sıkıştırırken, Justin’in dudaklarından tek bir isim döküldü—lanetlerle birlikte.

 

Salver.

 

James, bu sahneye yalnızca bir an baktı. Ardından babasının yanına ilerledi ve elindeki parşömeni sertçe uzattı.

 

“Bu saygısızlığa daha ne kadar göz yumacağız, majesteleri?” dedi, sesi öfkeyle titrerken. “Kardeşimin hâlini görüyorsunuz! Karım kaçırıldı… ve yetmezmiş gibi, o piç Matthew’nun hâlâ hayatta olduğu ortaya çıktı!”

 

Kral Luis, ağır bir sessizlikle parşömeni aldı. Oğlunun çığlıkları hâlâ odanın duvarlarında yankılanırken, yavaşça pencereye yöneldi. Parmakları, parşömenin kenarına basılmış olan mühüre dokundu.

 

Silverwood.

 

O mühür, tek başına bile Norlacss’ın kalbine korku salmaya yeterdi.

 

Luis’in boğazı kurudu. Sertçe yutkundu. Ardından mührü bir an daha izledi—sanki o küçük sembolün içinde yaklaşan felaketin yankısını duyuyormuş gibi.

 

Ve sonunda… parşömeni açtı.

 

Mektupta şöyle yazıyordu;

 

 

"Bu satırlar, Prens Salver Silverwood’un bilgisi ve izni dâhilinde kaleme alınmıştır.

 

Değerli Norlacss Hanedanı,

Silverwood varisinin şatosuna yapılan bu… nasıl desem… fazlasıyla nezaketsiz ziyaret, tarafımızca büyük bir hayal kırıklığıyla karşılanmıştır.

 

Özellikle de bu girişimin, kendini pek ciddiye alan fakat aynı ölçüde ciddiye alınması zor olan Justin gibi biri tarafından gerçekleştirilmiş olması, durumu daha da talihsiz kılmaktadır.

 

Ayrıca, son zamanlarda Norlacss Sarayı’nda sergilenen davranışlar da göz önünde bulundurulduğunda, Silverwood Krallığı’nın size karşı beslediği “mesafeli duyguların” arttığını sevinerek bildiririz.

 

Son olarak… James isimli şahısla ilgili mesele, kişisel olarak tarafımca çözüme kavuşturulacaktır. Bu konunun detayları için ona sadece onu sikeceğimi söylemenizi isterim.

 

(Not: Son paragraf, Prens Salver’ın bilgisi dışında eklenmiştir. Kendisinin bu konudaki olası tepkilerinden yazar sorumludur.)

 

Sevgisizliklerle Prens Matthew.

Değerli Silverwood Hanedanı.

 

 

 

<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><

 

 

Selamm yeni bölüm ile geldimm

 

Bölüm nasıldı???

 

Sizi seviyorum iyiki varsınız iyi okumalar dilerim 💫

Bölüm : 23.03.2026 19:54 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...