27. Bölüm

25. Bölüm

Yağmur Melek Şahin
ladymelkw

Ormandaki Avcı'nın yirmi beşinci bölümüne hoşgeldiniz umarım beğenirsiniz bol bol yorumlarınızı bekliyorum şimdiden iyi okumalar dilerim 🤍

 

"Dileklerim gerçekten Hera'ya ulaşıyor muydu? Yoksa iyi kaderlerimi gerçekleşen dileklerim mi zannediyordum?"

 

_________________________________________________

 

 

Silverwood Krallığı

İlahi Bakış Açısı

 

Matthew Silverwood… Doğduğu anda günahın en kara damgasını ruhuna işlemiş bir lanetin taşıyıcısı. Silverwood Krallığı’nın ilk varisi olmasına rağmen, öğrendiği acı gerçekler onu sadece intikamın karanlık yollarına sürükledi. Babasına ve kendi kaderine duyduğu nefretle büyüyen bu adam, gözlerinde sönmeyen bir öfke ateşi taşıyordu; tek arzusu, babasının iktidarını gölgesiz bir sona sürüklemekti. Karanlık onun kanında dolaşıyor, her nefesiyle krallığın ruhuna fısıldayan ölümün melodisini taşır gibiydi.

 

Matthew'in en büyük hayali, Salver’ın mutlu olmasıydı. Kardeşinin küçükken neler yaşadığını kendi gözleriyle görmüştü. Daha çok küçük olan kardeşine kıyamazken annesi ve babası Salver’ın iyi bir vampir olabilmesi için ona korkunç günler yaşatmıştı. Daha küçücük olmasına rağmen gördüklerine dayanamayan Salver ölmek istediğinde, Matthew o gün yetişkin olmuştu.

 

Matthew ilk erkek çocuğu olduğu için bütün krallık onun tahta geçeceğini düşünüyordu. Kral Albert, Salver büyüyene kadar Matthew'i güçlü bir kral olmak için yetiştirmişti. Matthew'in en çok istediklerinden biri zamanla güçlü ve korkusuz bir kral olmaktı. Ama küçük kardeşinin yaşadıklarını gördükçe kraliyete karşı nefret beslemeye başlamıştı. Kral olmak için daha çok hırslanmıştı. Albert, iktidardan düştüğü an küçük kardeşinin intikamını almak için çabalayacaktı.

 

Ama bir gece herşey değişti ve bu değişikliği sadece Matthew hissetti. O zamanlarda Salver, korkusuzluğu ile Lucius İmparatorluğu'nda bile duyulmuştu. Tüm halkın odağı bir anda Salver olmuştu. Bazı kesim onun varis olmasını dilerken büyük bi kesim Salver’ın korkunç bir diktatör olacağı düşünüyordu. Halkın dilinde ne kadar Salver olsa da hala gönüllerde Matthew vardı. Bu Matthew'in canını sıkıyordu. Kardeşine herkesin düşman olması onu üzüyordu.

 

Bu konuyu konuşmak için annesinin odasına gece saatlerinde yürümüştü. Matthew'in tanıdığı bir adam annesinin odasındaydı. Bu durum Matthew'i şüpheye düşürdü. Merakla kendini annesini dinlerken bulmuştu. O gece ne kadar süre annesini dinlemişti bilmiyordu ama bildiği tek şey artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığıydı. O günden sonra Matthew, kardeşinin iktidarı için savaşmaya yemin etti.

 

Ve şimdi bütün geçmişini bırakıp kendini ölümüne aşık olduğu bir kadına adayan Matthew, Silverwood sarayındaydı. Aşkı için kendini ölü göstermesine rağmen artık ortaya çıkmalıydı. Bu herkesi şoka uğratacaktı ama umrunda değildi.

 

Sarayın uzun ve yankılı koridorlarında ağır adımlarla ilerleyen Matthew’i gören herkes, sanki zamana çivilenmiş gibi olduğu yerde donup kalıyordu. Nefesler tutuluyor, bakışlar tek bir noktada kilitleniyordu. Ardından gelen o kısa ama keskin toparlanma anıyla birlikte herkes başını eğiyor, saygıyla selam veriyordu.

Matthew ise bu sahnenin tadını çıkarıyordu. Dudaklarının kenarına yerleşen o alaycı gülümseme, herkesin yüzüne sinmiş şoku izlemekten aldığı keyfi ele veriyordu. Çünkü o bir hayaletten farksızdı artık… Herkes onun öldüğüne inanmıştı. Kraliyet ailesi hariç, bu sarayın taşları bile onun yasını tutmuş gibiydi.

Onun odasını temizlemekle görevli genç hizmetçi, Matthew’i koridorun sonunda belirince gördüğünde neredeyse bayılacaktı. Parmakları titredi, tuttuğu bez yere düşecek gibi oldu. Bu manzara Matthew’in boğazında yükselen kahkahayı zor zapt etmesine neden oldu.

 

Ağır, kendinden emin adımlarla kırmızı halının üzerinde yürüdü. Ayak sesleri taş duvarlarda yankılanırken, karşısına çıkan her görevli eğiliyor, bakışlarını yere indiriyordu. Sanki yaşayan bir adamdan değil, geri dönmüş bir lanetten kaçıyor gibiydiler.

Taht odasına yaklaşırken Matthew bir şey fark etti, sessizlik. Bu saray, fısıltılarla bile yaşayan bir yerdi. Ama şimdi ölü bir beden gibi sessizdi.

 

Tam o sırada önünden geçen bir hizmetçinin elindeki tepsi dikkatini çekti. Kızarmış elmanın altın rengi kabuğu ışıkta parlıyordu. Matthew hiç düşünmeden elmayı aldı ve dişlerini geçirdi.

Isırığın ardından ağzına yayılan o tatlı ve yoğun lezzet, gözlerinde kısa bir parıltı oluşturdu. Neredeyse gülecekti. Elmayı yavaşça çiğneyip yuttuktan sonra bakışlarını hizmetçiye çevirdi.

"Ne oldu?" dedi, sesi hafif ama alay doluydu. "Biri mi öldü? Saray mezarlık gibi bugün."

Hizmetçi başını hızla iki yana salladı. Korkuyla yutkundu, sonra kendini toparlayıp başını kaldırdı.

 

"Hayır majesteleri… Kral, önemli bir mesele için tüm lordları taht odasına topladı. Bu yüzden saray bu kadar sessiz olabilir." Matthew bir ısırık daha aldı elmadan. Dudaklarının kenarı kıvrıldı.

"Demek yine…" dedi, başını hafifçe yana eğerek. "Albert lordlarını azarlıyor."

Kısa bir kahkaha bıraktı ardından.

"Bu adam kesinlikle bunadı."

Hizmetçi, bu sözlere karşı koyamayarak sessizce güldü. Ama o gülüş bile korkunun gölgesinde kayboluyordu.

 

Matthew elmayı elinde çevirerek taht odasının kapısına ulaştı. Kapının önündeki muhafız, onu görür görmez eğildi ama gözlerindeki korku saklanamıyordu.

"Majesteleri… Kralımız şu anda önemli bir toplantıda. Kimsenin-"

Matthew’in sırıtan yüzü, muhafızın cümlesini yarıda bıraktı. O bakış… o uğursuz sakinlik… Silverwood kardeşlerinin bakışları, savaş alanında bile diz çöktüren türdendi.

 

"Kapıyı aç," dedi Matthew, sesi yumuşak ama tartışmaya kapalıydı. "Sevgili babamla konuşmam gereken mühim bir mesele var."

Muhafız bir an bile tereddüt etmedi. Kapının kulpunu kavradı. Yanındaki diğer muhafızlarla birlikte devasa kapıyı iki yana doğru açtılar.

Kapılar aralandığında, taht odasının soğuk ve ağır havası Matthew’in yüzüne çarptı. Yıllar sonra geri döndüğü bu salon, hâlâ aynı kasvetli ihtişamı taşıyordu.

 

İçeri adım attığında tüm bakışlar ona döndü. Lordların yüzlerinden kan çekildi. Fısıltılar boğazlarda öldü.

 

Ve en büyük tahtta oturan Kral Albert durakladı.

 

O an, gerçekten donup kaldı.

Taht odasının ortasında yükselen o kan kırmızısı taht, elflerin kanıyla boyanmış bir lanet gibi parlıyordu. Yanında, kürklerle süslenmiş kraliçe tahtı boştu,Violet yoktu.

Matthew’in kendi tahtında ise… bir hayaletin hatırası vardı. Tacı yerleştirilmiş, yanına solmuş güller bırakılmıştı. Yas hâlâ sürüyordu.

Matthew halının üzerinde yürüdü. Adımları ağır ama kararlıydı. Etrafındaki bakışları yok sayarak tahtın önüne geldi.

 

Ve diz çöktü.Başını eğdi. Bekledi.

"Kralım," dedi sonunda, sesi ince bir alayla kaplıydı. "Huzurunuza yeniden çıkabilmek benim için bir onur." Bu sözler ağzından çıkarken, neredeyse kendi diliyle savaşır gibiydi.

Albert’in kaşları çatıldı. Bakışları oğlunun üzerinde dondu.

 

"Sen…" dedi, sesi boğuklaştı. Elini alnına götürdü. "Siz yine ne karıştırıyorsunuz?"

Matthew başını kaldırdı. Gözlerinde eğlence dans ediyordu. Salver ile bi haltlar yediğini hissetmesi ona komik gelmişti.

"Oğullarınızı iyi tanımışsınız, majesteleri."

Bakışları yavaşça kendi tahtına kaydı. Tacına. Solmuş güllere. Dudakları bir anlığına düzleşti.

"Şey…" dedi, omuz silkerek. "Yani demeyeyim diyorum ama ben olsam o gülleri değiştirirdim. Hepsi solmuş hiç mi değiştirmediniz?"Ayağa kalktı. "Gerçi yerime bir kazık çaksaydınız daha az kırılırdım."Salonda ince bir gerilim dalgası yayıldı.

 

Albert derin bir nefes aldı, sabrını zorlayarak.

"Buraya neden geldin, Matthew?"

Matthew omuzlarını gevşekçe silkti.

“Hava sıcaktı,” dedi umursamazca. “Biraz serinlemek istedim.”Lordlar kıpırdandı. Fısıltılar yükselmeye başladı. Bazıları kıkırdadı.

 

Ama Albert’in öfkeli yumruğu tahtın kenarına indiğinde, salon yeniden mezar sessizliğine gömüldü. Matthew elini hafifçe kaldırarak herkesi susturdu.

"Tamam...Size bir haberim var, kralım." dedi, sesi bu kez daha ciddi, daha derindi.

 

Tam o anda, taht odasının dev kapısı bir kez daha aralandı.

 

İçeri giren figür, yabancıydı. Üzerindeki kıyafetler uzak toprakların izini taşıyordu. Damarlarında akan kan, bütün vampirlerin içindeki canavarı uyandırdı.

 

Norlacss elçilerinden biri…

Ve onun gelişiyle birlikte, odadaki hava bir kez daha değişti.

 

💫

 

Ayaz Pençe Çadırları

Veronica'nın Bakış Açısı

 

Son zamanlarda Hera’ya öyle derin bir kırgınlık besliyordum ki, kaderime başkaldırmak artık bir günah değil, aksine ruhuma sunulmuş acı bir lütuf gibi geliyordu. Bir zamanlar bana umutla uzattığı yolu, şimdi karanlık bir aldatmacadan ibaret görüyordum. O, hayallerime giden patikayı işaret etmişti; ben de kör bir inançla o yolda yürümüştüm. Fakat yolun sonunda beni bekleyen şey, ışık değildi. Kana susamış bir gölgenin, bir vampirin soğuk varlığı olmuştu.

 

Salver… Onun en sevdiği içki, benim damarlarımda sessizce akıyordu. Bir bağımlı, en sevdiği şarap önündeyken kadehini dudaklarından uzak tutabilir miydi?

 

Tutamazdı. Salver da tutamadı. Peşime düşmesinin sebebi ben değildim belki; içimde taşıdığım, her nabzımda yankılanan o kırmızı davetti. Ben onun için bir elf değil, yürüyen bir arzu, bir açlığın vücut bulmuş hâliydim.

 

Yollarımızı kesiştiren tek bağ, onun kanıma duyduğu doyumsuz iştahtı. Ne kader, ne tesadüf… sadece açlık.

 

Bir zamanlar hayatıma dönüp baktığımda, geçmişim de geleceğim de vampir korkusuyla örülü sanırdım. Onların kalbime duyduğu nefreti, kanıma duydukları sevgiyle birlikte hissedeceğimi düşünürdüm. Geceleri çığlıklarla uyandığım kabusların başrolünde hep onlar vardı. Ama onlar, ellerinde bıçakla dolaşan sıradan katiller gibi değildi. Hayır… benim gördüğüm yalnızca karanlıkta parlayan keskin dişler ve o dişlerden süzülen kanın ağır, boğucu kokusuydu. Bu yüzden kan gördüğümde içime işleyen o tanıdık korkuyla irkilir, vampirlerin yakınımda olduğunu düşünerek kendimi geri çekerdim. Kan, benim için yalnızca bir sıvı değil; bir tehdidin, bir lanetin habercisiydi.

 

Ama artık… ne kan beni ürpertiyor ne de vampirler içimde korku uyandırıyordu.

Büyükannemin cansız bedenini kollarımda hissettiğim o an, içimdeki son korku kırıntısı da sessizce yok oldu. O an, damarlarımda akan ve Salver’ın uğruna beni avlamak istediği o kan… artık korkunun değil, başka bir şeyin taşıyıcısıydı. İçimde filizlenen, acının küllerinden doğan karanlık bir varlığın… bir intikam meleğinin.

 

Ve ilk kez, buna gerçekten inanarak söyledim.

Artık geri dönebileceğim bir evim yoktu. Annemin hayatta olması, bir ailemin olduğu anlamına gelmiyordu. Çünkü aile dediğim şey, çocukluğumuzu kalbinde saklayan, bizi sevginin sıcaklığıyla saran o kadındı… ve o kadın artık bu dünyada değildi. Onun yokluğunda, geçmişim de geleceğim de boş bir yankıya dönüşmüştü.

Bu yüzden korkmuyordum.

 

Kaybedecek hiçbir şeyim kalmamıştı.

Annemi kendi canımdan bile üstün tutsam da, büyükannemin soğuk bedenine dokunduğum o an içimde bir şey kırılmıştı. Bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını fısıldayan bir his, ruhuma kök salmıştı. Ve o andan sonra içimde doğan şey, bir duygu değil… bir varlıktı.

Bedenimde yuva bulan o intikam meleği, gerekirse kendi barınağını bile ateşe verirdi. Ama geriye baktığında, ellerinde büyükannemin kanını taşıyan tek bir ruhun bile cezasız kaldığını görmezdi. Çünkü herkes… evet, hepsi… onun küllerinin bedelini ödemek zorundaydı.

 

Ve şimdi kendime sormadan edemiyordum:

Tanrıça Hera’nın kulları… bir insanın canını, bir ailenin kalbini parçalayacak kadar karanlık olabilir miydi?

 

Etrafımda ufak bir ateşin yandığını hissediyordum. Burnuma hoş mum kokuları doluyordu. Bulunduğum ortam o kadar çok sıcaktı ki kemiklerimin tekrardan mayıştığını hissettim. Biri alnıma soğuk bir bez parçası koyduğunda gözlerim hızla açıldı.

 

En son Salver ile kulübemizin önündeydik. Önümde eğilmiş, yemin etmişti. Hava oldukça soğuktu ve ben ne yapacağımı bilemez halde etrafıma bakmıştım. Kafam hiçbir şeyi algılayamazken vücudumu korkunç bir acı sarmıştı. Sonrası ise sadece Salver'ın adımı sayıklamasıyla zihnime kazınmıştı. Gerisini hatırlamayacak kadar ani gelişmişti herşey.

 

İlk gördüğüm şey epey büyük bir çadırın tavanıydı. Çadırı ayakta tutan sopalar gözüme çarpmıştı. Oldukça rahat bir yatakta uzanıyordum. Üzerimde hayvan kürklerinden yapılma battaniyeler vardı. Yattığım yerin hemen yanında beni izleyen kızıl saçlı kadını görmek panikle doğrulmama neden oldu.

 

"Seraphine?" Seraphine sakince gülümseyip yanımdaki sandalyeye oturdu. Kızıl saçlarını topuz yapan Seraphine, oldukça yorgun görünüyordu. Kafamı çevirip Salver'ı aradım. Ama bulunduğumuz çadırda ben ve Seraphine'dan başka kimse yoktu. Ona geri döndüm. "Salver nerede?" Seraphine elini benim elimin üzerine koydu. Cansız görünen dudakları hareketlendi.

 

"Ayaz Pençe'ye hoşgeldin Veronica. Salver yakında burada olacaktır." Olduğum yerde doğrulup bacaklarımı yataktan sarkıttım. Üzerimde beyaz bir gecelik vardı. Ayaklarım çıplaktı. Çok kalın giyinmememe rağmen sıcacık hissediyordum. Saçlarımdan hoş kokular geliyordu. Kaşlarım çatıldı. "Ayaz Pençe mi? Neredeyiz biz Seraphine?" Seraphine başını sakince yana yatırdı. Yavaşça dudakları yana kıvrıldı. "Veronica, lütfen telaşlanma. Burada sende Salver da güvende." Elimi tutup güven vermek istedi ama hala içimde bir kuşku vardı buraya dair. Salver neredeydi? Seraphine kelimelerini dikkatli seçmek üzere düşünceli halde bana baktı. "Norlacss'ta neler oldu bilmiyorum ama buraya geldiğinde baygındın ve çok ateşin vardı. İki gece boyunca şifacı senin ateşini düşürmeye çalıştı." İki gündür buradaydık ve ben baygın kalmıştım.

 

Başımdaki ağrı ve kalbimdeki sızı hala çok derindendi. Sabırsızca kıpırdandım.

 

"Salver'ın yanına gitmeliyim. Nerede o?" Seraphine sandalyeden kalktı. Oldukça büyümüş olan karnını ovuşturdu. "Ah biraz bekle. O olmadan huzur bulamayacaksın." Seraphine kalktığında kolunu kavradım. "Bekle. Bende seninle geleceğim." Seraphine başını iki yana salladı. Reddedeceğini belli etmişti. Bu yüzden omuzlarım çökülü halde yatak başlığına dayandım. Seraphine halime gülerek çıktı. O çıkar çıkmaz ellerime baktım. Büyükannemin kanı yoktu. Ellerim tertemizdi. Büyükannemin kanından tek bir iz bile kalmamıştı. Titreyerek ellerimin bu kadar temiz olmasına baktım. Gerçek olduğuna inanamadım. Parmaklarım diğer elimin yüzeyinde gezdi. Gerçek olmamalıydı. Büyükannemin kanı ellerimden temizlenmişti. Üstelik bana sorulmadan.

 

Tırnaklarım derimin üzerinde defalarca kez gezindi. Bu başta sadece ufak bir yoklamaydı ama sonradan tırnaklarım derime öyle bir yaralar açtı ki ellerimi ait olduğu kanla tekrardan buluşturdum. "Bunlar ona ait değil." diye fısıldadım. Olduğum yerde duramayıp ayağa fırladım. "Bunlar ona ait değil!" Ellerime dökülen kendi kan damlalarına dokundum. Dudaklarımdan ufak bir hıçkırığın kaçmasına sebep oldu. Büyükannem sahiden de gitmişti. "Hayır..." Avuçlarımı açıp daha önceden kalma yara izine baktım. Parmaklarımdan akan birer damla yaranın üzerinde süzüldü. Neden büyükanneme ait değildi? Onu ardımda bırakmıştım. Tırnaklarım bu sefer derime daha sert işledi. Dudaklarımdan acı dolu bir haykırış koparken kendimi yere bıraktım. "Seni öldüreceğim Justin." Dizlerimin üzerine doğru eğildim. Ellerim göğüs kafesime tırmandı. Can almak korkunçtu ama Justin'in yaşaması daha da korkunçtu. Onun nefes alması bile artık bana bir cezaydı. Sadece onun kanını istiyordum. Sadece onun o cansız bedenine bakmak istiyordum. Tıpkı büyükannemin bedenini izlediğim gibi onun kana bulanmış ruhsuz bedenini saatlerce izlemek istiyordum. Elimden gelmiş olan ölümü benim için birer sanat eseriymiş gibi sergilemek istiyordum.

 

"Veronica!" Salver'ın sesi kulaklarımı doldurduğunda ağlamam biraz da olsa hafifledi. Nefes nefese ona döndüm. Endişeli halde önümde durmak için tek dizinin üzerinde durdu. Kucağıma düşmüş ellerimi kavradığında hıçkırıklarım ağlamamı bastırmaya çoktan başlamıştı. Salver'ın bileklerime dolanan parmaklarını hissedebildim. "Veronica, ellerin..." Ellerimdeki kanı silmek için birşeyler aradı ama ben buna izin vermedim. Bunun yerine sadece elimi onun omzuna koydum. Nefeslerim ikimizin arasından yükseliyordu. İçimde biriken öfke Salver'ın omzundaki parmaklarımın gerilmesine sebep oldu. Salver'ın elindeki parmaklarımın Justin'in kanına bulanmasını istedim. Ama büyükannemin kanı tekrardan zihnimde canlandı. "Salver... lütfen büyükannem..." Cümle kuramadım. Dudaklarım bir anda uyuşmuştu. Hissizleşmiştim.

 

Salver dikkatle beni dinlemeye hazırdı. "Ben ne yapacağım? Onu özlüyorum." Görüşüm bulanıklaştığı an Salver kaşlarını çattı. Vücudumu saran soğukluk beni neredeyse titretecekti. Ellerim bile hissizleşti. "Çok üşüyorum." Etrafı tam olarak idrak edemedim. Hafızamda kalan şeylerden biri Salver'ın aceleyle elini alnıma götürmesiydi.

 

💫

 

Gözlerim kapalıydı, karanlık üzerime çökmüş gibiydi. Göremiyordum ama etrafımdaki en ufak ses bile kulaklarımda yankılanıyordu. Nefesler, belli belirsiz bir hareket vardı. Ve o tanıdık koku.

 

Gözlerimi açmaya çalıştım. Kirpiklerim titredi ama bedenim bana itaat etmedi.

 

"Veronica...?" Beni karanlık esir aldı.

 

💫

 

Ayaklarım soğuk karın üzerindeydi.

 

Önümde yanan evim vardı. Külleri karların üzerine usulca yığılmıştı fakat yanan ateşin sıcaklığını hala bana birer cezaymış gibi hissediyordum. Kulübemden tek kalan şeyler yere dökülmüş sessiz kalmış küllerdi. Kulübeme baktıkça daha doğrusu külleri izledikçe daha da parçalandığımı hissettim. Soğuk havada parmaklarımın ucunun bile kırılmak üzere olduğunu zannettim.

 

"Seninle vedalaşmıştık Veronica." Arkamdan gelen ses ile arkama döndüm. Karanlık ormanda, hemen karşımda büyükannem duruyordu. Eli karnında asılı kalmıştı. Üzerindeki gecelik kan içinde kalmıştı. Endişe içinde büyükannemin gözlerine baktım. Kapalıydı. Nefeslerim düzensizleşti. Büyükannem karşımdaydı. Dimdik ayaktaydı ama ölüydü.

 

Elimi ona doğru uzattım. Ona son kez dahi olsa dokunmak istedim. Parmaklarımın ona yaklaşması sanki onu bu evrenden silecekmiş gibi büyükannem geriye doğru kaçtı. Adımları beden uzaklaşmaya başladığı an elimi indirdim. "Tamam... sana dokunamayacağım. Ama ne olur gitme." dedim onun bir kere daha gitmemesi için. Büyükannem ise sadece gülümsedi. O gülümseyince içimin son kez ısındığını hissettim. Çünkü biliyordum ki o yine gidecekti ve gittikten sonra içimde hep soğuk rüzgarlar esecekti.

 

"Onun yanında güvendeyim Veronica. O her zaman benimle. Sana söylediklerimi hatırlıyor musun Veronica?" Kaşlarımı çattım. Büyükannem her zaman bana çok şey söylerdi ama yanında olduğu kişi de kimdi? Derin nefes almak istedim ama soğuk hava burnumun direğini sızlattı.

 

"O kim büyükanne?" Büyükanneme bunu sorduğum an elini göğsüne götürdü. Telaşla ellerimi kaldırdım. "Lütfen... iyi ol büyükanne."

"Hera Veronica. Hera her zaman kimin yanındaydı?" O an daha çok küçükken dedikleri zihnimde yankılandı. Küçükken bir kere altın elf olduğum için ağlamıştım. Büyükannem ise beni dizine oturtup bana sıcak bir çorba ısıtmıştı. Onun dizinde çorbamı kaşıkladığım sırada sessiz olmaya çalışarak kulağıma yaklaşmış ve benim asla unutmayacağım o cümleleri fısıldamıştı.

 

Saçlarımda gezen ellerini bile hatırlıyordum. "Sen onun soyundansın Veronica. Bulutların üzerinde dahi olsan da yerin dibinde de olsan yanında hep tek bir kişi vardır Veronica." Ben ona merakla döndüğümde bu kişinin annem yada büyükannem olduğunu düşünmüştüm fakat aldığım cevap o günden bugüne benim hayatımın birer parçası olabilmişti.

 

"Hera bizimle Veronica. Hera kullarının etrafına lanetli tanrılar dokunmasın diye duvar örüyor. Hera hep bizimle." Demişti.

 

"Hera hep bizimle." diye mırıldandım. Büyükannem duyduğu cümle ile gözlerini açtı. Gözlerine bakmak istedim fakat yüzüme doğru esen rüzgar yüzünden gözlerimi kısmak zorunda kaldım. Büyükannemin gözleri yerine kalbine baktım.

 

Kalbinin bulunması gereken göğsünde koca bir boşluk vardı. Elini göğsünden çekmişti ve onun olmayan kalbinin yerini görebilmiştim. Öyle bir boşluk vardı ki büyükannemin boşluğundan bedeninin arkasındaki ormanı daha doğrusu uzaklarda bir yerlerde duran annemi o boşluktan görebildim.

 

"Anne…?"

Sesim, dudaklarımdan çıkarken bile bana ait değilmiş gibi titrek ve yabancıydı. Gözlerim, gerçeği inkâr etmek istercesine büyükannemin yüzünde gezindi. Bir adım attım ona doğru ama o an, zaman sanki çatlayarak ikiye ayrıldı.

Büyükannem elini bana doğru kaldırdı.Ve annem de.

 

Aynı anda. Aynı açıyla. Aynı sessiz buyurganlıkla.

İçimde bir şey kırıldı. Gözlerim yanıyor, görüşüm bulanıklaşıyordu; sanki gördüğüm şey aklımın kaldıramayacağı kadar yabancıydı. Kalbim kaburgalarımı parçalayacakmış gibi çarparken, yeniden seslenmek istedim anneme, sadece anneme. Ama kelimeler boğazımda düğümlendi.

Çünkü onlar benden önce konuştu.

Aynı anda. Tek bir ağızdan çıkıyormuş gibi kusursuz bir uyumla.

 

"Akıtman gereken bir damla kan var."

 

Sözler havaya karışmadı… havayı ele geçirdi. Etrafımda dönüp duran görünmez bir ağıt gibi yankılandı. Gözlerim karardı, dünya eğilip bükülmeye başladı. Nefesim daraldı. Ardından

Bir rüzgâr.

 

Hayır bu rüzgâr değildi. Bu, beni bulunduğum yerden koparmak isteyen görünmez bir öfkeydi. Sertliği iliklerime kadar işledi. Ayaklarım karın üzerinde tutunamadı; bedenim, irademden koparılmış bir kukla gibi geriye savruldu.

Düşerken çığlık attım ama kendi sesimi bile duyamadım.

 

Çünkü o cümle… o lanetli cümle, her şeyi bastırıyordu.

 

"Akıtman gereken bir kan var."

 

Tekrar.

Tekrar.

Tekrar.

 

Sanki zihnimin içine kazınıyor, düşüncelerimi parçalayıp yerine kendini yerleştiriyordu. Anlamaya çalıştım. Direnmek istedim. Ama bedenim bana ait değildi artık.

 

Ve sonra.

Sert bir çarpışma.

 

Nefesim göğsümde kırıldı. Gözlerimi açtığımda karanlık, beni eski bir dost gibi karşıladı. Rutubet kokusu ciğerlerime doldu. Taş duvarların soğukluğu tenime işledi.

 

Zindan.

 

Haftalar önce acının bana dil öğrettiği o yer.

Başımı güçlükle kaldırdım. Boynum sızladı. Gözlerim karanlığa alışırken kalbim yeniden hızlandı çünkü oradaydı.

 

Justin Norlacss.

 

Onu görmeyi beklemiyordum. Onun hâlâ var olabileceğini kabullenmek istemiyordum.

Ama o, karanlığın içinden çıkıp bana bakıyordu.

Ve ben tepki veremeden... Zincir sesleri.

Soğuk demir, bileklerime kapandı. Ellerim bir anda arkamdaki duvara çekildi. Kaslarım gerildi, kemiklerim sızladı. Kaçamayacağımı anlamam yalnızca bir an sürdü.

 

Başımı kaldırdım.

Justin’in yüzü…onun varlığı

 

O yüz, insanlıktan çoktan vazgeçmişti. Gözlerinde merhametin kırıntısı bile yoktu sadece açlık, sadece karanlık, sadece beni parçalamak isteyen bir şey.

Ve o an…

İçimde tutmaya çalıştığım her şey çöktü.

Dudaklarımdan kopan çığlık, zindanın taş duvarlarına çarparak yankılandı.

 

Nefes nefese bilincimi geri kazandım. Az önceki kabusun etkisi beynim dahil her yerime kazılmış birer günah gibiydi.

 

Alnımda yine soğuk bir bez parçası hissettim. Dudaklarım sanki terk edilmiş bir çöl gibiydi. Etraf sessizdi. Dışarıdan gelen küçük böceklerin sesini duyuyordum.

 

Elimin üzerinde birer el vardı. Kime aitti bilmiyordum ama bunu hissedene dek bilincimi kaybettim..

 

💫

 

"Yaptığım karışım ona iyi gelecek."

Alnıma değen soğuk bez, sanki tenime değil de doğrudan içime işliyordu. O keskin serinlik, damarlarımda ince bir ürperti gibi dolaşıp tüm bedenimi titretmeye yetti. Bilincim, karanlık bir kuyunun dibinden yavaşça yukarı çekilir gibi ağır ve isteksizdi. Göz kapaklarım kurşun gibi ağırdı; araladığımda kirpik diplerimde ince bir sızı yankılandı, sanki uyanmak bile canımı yakıyordu.

 

Görüşüm bulanık bir sisin içinden süzülürken siluetler yavaş yavaş şekil kazandı. Bir yanımda Seraphine vardı; elindeki bardağı ağır, sabırlı hareketlerle karıştırıyor, sıvının içindeki gölgeler ışıkla birlikte dans ediyordu. Diğer yanımda ise Salver… Yüzünde alışılmadık bir sakinlik, neredeyse huzura benzeyen bir ifade vardı. Gözleri üzerimde sabitlenmişti; sanki uyanışımı uzun zamandır bekliyormuş gibi.

Dudakları hafifçe aralandı. "Veronica?" Sesi yankılanır yankılanmaz Seraphine bana baktı. Yüzüne sevinç dolu bir gülümseme yayıldı.

 

"Veronica! Uyandın." Seraphine oturduğu yerde doğrulup ayağa kalktı. Elindeki bardağı yatağın yanındaki komodine bıraktı. "Senin için hemen geleceğim." Benim cevap vermemi beklemeden bulunduğumuz çadırdan çıktı. Çadırdaydık. Oldukça geniş ve sıcak bir çadırdaydık. Etraftan müzik sesleri eşliğinde kahkahalar yükseliyordu. Kaşlarım çatıldı. Salver'a döndüm. "Neden buradayız Salver?" Yattığım yerden doğrulmak üzere ellerimi yatağın iki tarafına götürdüm. Salver eğilerek arkamdaki yastığı düzeltirken sorumu yanıtladı. "Norlacss'ta kötüleşince seni buraya getirmek zorunda kaldım."

 

"Şatoya neden gitmedik?"

"Şato eskisi kadar güvenli değil. Justin'in hedeflerinden biri haline gelmişken oraya seni götüremem." Justin'in adını yine bir günah gibi dile getirmişti. Kaşlarım daha da çatıldı. "Justin, senin yanında olduğumu mu duydu yoksa?" Salver kaşlarını kısa bir an kaldırıp onaylamayan bir mırıltı çıkardı. "Justin hiçbir şey bilmiyor. Sadece Matthew'in yaptıklarının intikamını arayacağını düşünüyoruz. Seni slumlara götürüp Norlacss muhafızlarının gezdiği ortama da sokamazdım. Tek güvenilir yer burasıydı." Dediklerini anlıyordum ama kafam o kadar karışıktı ki başımı geriye yasladım.

 

Seraphine'ın koyduğu çayın kokusu burnuma uzandı. Nar çiçeğinin sümbüllerle karışmış mayhoş kokusu kapanmaktan yorulmuş gözlerimin tekrardan yumulmasına neden olacaktı az kalsın. "Matthew ne yaptı Salver? Neler oluyor? Burası neresi ve Seraphine ne alaka?" Salver derin nefes alıp ayağa kalktı. Yatağın etrafından dolanıp bardağın konulduğu komodine uzandı. Ahşao bardağı parmaklarının arasına alırken benim aksime oldukça sakindi.

 

"Veronica," Salver son derece ciddi halde Seraphine'in oturduğu sandalyeye oturdu. Elindeki bardağı bana uzattı. Nar çiçeğini sevdiğim için elindeki bardağı aldım. Sıcacık çayı avuçlarımda hissetmek daha da ısınmama sebep oldu. Salver ise derin nefes aldı. Diyeceklerinden biraz da olsa ürkmüştüm. "Siyasi açıdan yıllardır Norlacss'ın yıkılışı için çalışıyorduk. Sana yaptıkları da bahanelere eklenince artık Norlacss'ın özellikle de Justin'in yıkılışı benim için kişisel bir mesele oldu Veronica. Matthew ile bazı planlarımız var ve kendini iyi hissettiğin zaman herşeyi sana anlatacağım. Lütfen acele etme olur mu?" Silverwood kardeşlerinin planlarını az çok tahmin edebiliyordum ama Salver'ın bu konuda ne kadar dikkatli olduğunu görmüştüm. Daha fazla sorgulamak elime birşey vermeyecekti. Salver biraz daha beklemekte kararlı gibiydi.

 

Bu yüzden üstelemedim. Salver açıklamasına devam etti. "Burada Justin bizi asla bulamayacak. Kurtların soyundan gelenler ve bazı azınlıklar buradaki çadırlarda kalıyor. Senin için en güvenli yer burasıydı." Elimde duran çayı kafama diktim. Çok sıcak değildi. Bu yüzden rahatça içebildim.

 

Bulunduğum yer aldatıcı bir huzurla sarılmıştı. Sıcaklık tenimi okşarken içimde kopan fırtınayı kimse göremezdi. Her şey dingin görünüyordu ama kalbim, büyükannemin yokluğunda sessizce paramparça oluyordu. Gözyaşlarım akmak için yol arıyordu fakat rüyamda gördüklerim, onları daha doğmadan boğuyordu. Acımı bastıran şey artık yas değil, içimde büyüyen karanlıktı.

 

Onun ardından ağlamak istiyordum. Dizlerimin üzerine çöküp çocuk gibi sarsıla sarsıla ağlamak istiyordum. Ama buna hakkım yoktu artık. Çünkü bazı kayıplar gözyaşıyla değil, kanla anılırdı. Üzülmek onu geri getirmezdi; ama Justin’in damarlarında dolaşan hayatı söndürmek… işte bu, onun hatırasına yakışır bir ağıt olabilirdi.

 

Sevgimi zayıflıkla değil, güçle göstermeliydim. Büyükannemin bana baktığında görmek istediği kişi olmalıydım. Kırılmış, çökmüş biri değil, küllerinden doğan, gözlerinde ateş taşıyan biri. İçimdeki o kırılgan parça hâlâ bir köşeye çekilip ağlamak istiyordu belki ama artık o köşe yoktu.

 

E

 

limdeki yarım çay dolu bardağı komodine uzatmak istedim ama ben daha uzanmadan Salver elimden alıp komodinin üzerine bıraktı. "Dışarıyı gezebilir miyiz?" Salver başını iki yana salladı. Reddedeceğini tahmin etmiştim. Yine de ısrar ettim. "Hava almak istiyorum. Üstelik burayı tanımış olurum." Salver yine onaylamayan bir ifade ile arkasına yaslandı. Ellerini göğsünde birleştirdi. "Veronica günlerdir ateşin düşmedi. Biraz daha dinlenmelisin." Ona ne kadar sorsam da beni onaylamayacağını bildiğim için ayaklarımı diğer tarafa uzattım. Yataktan kalktığımda Salver sitemli halde yanıma gelip kolumdan tuttu. "Veronica..." diye uzunca mırıldandı. İleriye doğru çıplak ayaklarımla bir adım attım. Vücudumdaki yorgunluğu hissedebiliyordum ama bu ayakta durmama engel olmamıştı.

 

Yine de sırtımı kısa bir anlık Salver'ın göğsüne yasladım. "Sadece kafamı dağıtmak istiyorum." diye fısıldadım. Salver'ın çenesini kafamda hissettiğimde gözlerim usulca kapandı. Başımı ona yasladım. Sıcak nefesini saçlarımda hissetmek çok huzur vericiydi. Dudaklarını yavaşça araladığını bile hissettim. "Öyleyse seni çok seveceğin bir yere götüreceğim." Gözlerimi hızla açıp ona döndüm. "Nereye?"

 

Salver beni bırakıp yatağın karşısındaki ahşap sandığa yöneldi. Biraz büyük bir sandıktı. İlk gördüğümde içinde battaniye var zannetmiştim ama Salver bana birer pelerin çıkardı. "Burası fazla soğuk değil ama iyileşene kadar seni sıcak tutmalıyım." Pelerini çıkarır çıkarmaz sandığın kapağını kapattı. Elindeki pelerini yanıma gelince kafamdan geçirmek için uzandı. Onun üzerindeki keten gömleğe baktım. Siyah gömlek ince görünüyordu. "Sana soğuk işlemiyor mu?" Salver, pelerini kafamdan geçirip kapüşonu kafama çekti. Burnuma ufak bir fiske attı. "Bana işlemez güzelim." Arkasını dönüp yürüdüğünde onun peşinden adımladım.

 

Yuvarlak çadırının kalın ve oldukça dayanıklı görünen kapısını hafifçe araladığında dışarıdaki hareketli dünyayı gördüm. Salver dışarıya çıkıp yere eğildi. Çadırın kumaşını kenara ittirip kafamı dışarıya çıkardım. Hava gerçekten de oldukça ılıklı. Etrafımızda bir sürü devasa çadırlardan vardı. Her bir çadırın yanında bayrak direkleri ve çadırla aynı renkte simgelerle süslenmiş bayraklar vardı. Çadırların arasında gezenler kurtların soyundan gelenlerdi. Arada pelerinleriyle gezenler ise Salver’ın söylediği gibi azınlıklardandı.

 

Kafamı yere eğdiğimde Salver'ın benim için kalın görünen botların bağcıklarını çözdüğünü gördüm. Bu ufaktan gülümsememe sebep oldu. "Teşekkür ederim..." Salver bağcıkların hepsini çözüp ayağa kalktı.

 

Botlarımı giydiğimde toprağın serinliği bile değişmiş gibiydi. Sanki bastığım her adım beni sıradan bir geceden koparıp başka bir dünyanın içine çekiyordu. Çadırların arasında yürümeye başladığımızda, gördüğüm manzara neredeyse gerçeküstüydü. Her bir çadır yalnızca kurulmuş değil, adeta işlenmiş gibiydi; kumaşlarında rüzgârın fısıldadığı eski hikâyeler, iplerinde sabrın izleri vardı.

 

Yürüdüğümüz yolun taşları bile gelişigüzel değil, bilinmeyen bir el tarafından kusursuz bir düzenle dizilmişti.

 

İki çadırın arasında yükselen meşaleler, gecenin karanlığını kovmaktan çok onu evcilleştirmiş gibiydi. Alevlerin dansı gölgeleri oynatıyor, her gölge bir sır saklıyormuş gibi uzayıp kısalıyordu. Yanımızdan geçenler bana kısa, ölçülü bakışlar atıyor; o bakışlarda merakla karışık bir kabulleniş hissediliyordu. Sanki burada varlığım sorgulanıyormuş gibi hissettim.

 

Salver, üzerimdeki gerginliği sezmiş olacak ki kolunu nazik ama kararlı bir şekilde koluma doladı. İçimde kopan fırtınayı bir anlığına susturdu. Kalbim, olması gerektiği gibi atmaya başladı. Bir zamanlar kulübesinin eşiğini bile tereddütle geçen Veronica, şimdi bir vampire bu kadar güven duymanın ağırlığını ve huzurunu aynı anda hissediyordu. Bu çelişki zihnimin içinde yankılanıyor, sorular gölgeler gibi peşimi bırakmıyordu. Ama o an… onun yanında yürürken, cevaplara ihtiyacım yokmuş gibi hissediyordum.

 

Büyükannemin o hali tekrardan gözlerimin önüne geldiğinde birkaç saniyelik gözlerimi kapattım ve kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Kafamı dağıtmaya çok ihtiyacım vardı. Gözlerimi geri açtım. Yanımda usulca koluma sarılmış Salver'ı hissetmenin huzurunu duymak istedim.

 

Birkaç çadırı daha geride bıraktığımızda gözlerim istemsizce ileriye kilitlendi. Diğerlerinden çok daha büyük, dikdörtgen biçiminde bir çadır yükseliyordu. Sanki diğerleri onun etrafında toplanmış, ona saygı duyuyormuş gibiydi. Salver’ın adımlarının yön değiştirmesiyle merakım daha da büyüdü ve onu takip ettim.

 

Devasa çadırın içinden çıkan yaşlı adam, sıradan biri gibi görünse de üzerinde tuhaf bir ağırlık taşıyordu. Bileğinden parmak uçlarına kadar sarılmış kolunu tutarken yüzünde ne acı ne de şikâyet vardı; yalnızca alışılmış bir yorgunluk vardı. Bana attığı kısa bakış, içimi ürperten bir derinlik taşıyordu. Sanki beni tanımıyormuş gibiydi. Salver’a başıyla selam verdi, Salver ise aynı sadelikle karşılık verdi.

 

"Kim o?"diye fısıldadım. Salver’ın bakışları adamın arkasında bir süre asılı kaldı.

"Çadırlara yiyecek dağıtıyor." dedi sakince. “Sen iyileş diye sana sebzelerden bir çorba yapmıştı… ama sen uyanmayınca Seraphine içti.” İstemsizce gülümsedim. İçimde, o yabancıya karşı tuhaf bir minnet filizlendi. Onu bir daha gördüğümde teşekkür etmek… hayır, belki de bundan fazlasını söylemek isteyecektim.

 

Salver, büyük çadırın girişini benim için araladığında içeriden yayılan koku adeta görünmez bir dalga gibi üzerime çarptı. Bu sıradan bitki kokusu değildi. Her biri ayrı bir güç taşıyordu. İçeri adım attığımda, sanki başka bir âleme geçmiş gibi hissettim. Burası benim cennetimmiş gibiydi.

 

Çadır düşündüğümden de genişti. Bir köşesi ince kumaşlarla ayrılarak küçük bir oda haline getirilmişti; geri kalan alan ise raflarla doluydu. Bu raflar yalnızca eşya taşımıyordu; içlerinde doğanın özü saklıydı. Cam kavanozlarda parlayan sıvılar, buket haline getirilmiş kurutulmuş otlar ve saksılarda yaşayan çiçekler… Her biri nefes alıyor, varlıklarını hissettiriyordu. Burnuma gelen kokuları tek tek ayırt edebiliyordum; bazıları sakinleştirici, bazılarıysa bilinmeyen bir gücü fısıldıyordu.

 

En büyük rafın önünde, ağır görünen bir tezgâh duruyordu. Üzerinde ahşap kaplar, oyulmuş kaseler ve yanlarında duran iki iri fıçı. Hepsi yıllardır buradaymış gibiydi. Tezgahın biraz ilerisinde ise birkaç tane yatak vardı.

 

Tezgâhın başında bir adam vardı. Sırtı bize dönüktü. Kapüşonu başını gölgeliyor, kimliğini karanlığa saklıyordu. Elleriyle önündeki bitkileri işliyor, her hareketinde garip bir ustalık sergiliyordu. Bitkilerin yanında ise eski görünen bir kitap vardı.

 

"Burası Ayaz Pençe Şifahanesi. Seversin diye düşündüm." Başımı kaldırıp etraftaki raflara göz gezdirdim. Süsenlerden siren bitkilerine kadar herşey vardı. Bazı raflarda ölü hayvanlardan alınmış özler bile vardı. Hepsini tek tek inceleme isteğimi bastırdım.

 

"Veronica. Uyanmışsın." Tezgahın başındaki adam bana doğru dönmüş, doğrudan bana bakıyordu. Kapüşonundan taşmış sarı saçlarını ve uzaktan bile belli olan çillerini görebilmiştim. Saçlarının altında görünen uzun kulakları aynı ırktan olduğumuzu gösteriyordu. Adamın ellerinde eldivenler vardı. Üzerinde ise yeşil bir pelerin vardı. Adam bana bakarak bize yaklaştığında Salver'ın gerginliğini hissedebildim. Sanki birşeylerden rahatsız olmuş gibiydi.

 

Tek kaşımı kaldırdım. "Beni nereden tanıyorsun?" Adam hafifçe gülümseyip karşımda durdu. "Affedersin. Kendimle tanıştırmayıp kabalık ettim." Olduğu yerde eğilip elini bana uzattı. "Ben Silas, Ayaz Pençe'nin şifacıbaşıyım. Hastalandığında seninle ilgilenmiştim." Elimi ona uzatma konusunda tereddüt ettim. Justin yüzünden Salver dışında başka bir erkeğe temas etmek rahatsız edici geliyordu. Sertçe yutkunup elimi uzatacaktım ama benim yerime Salver uzattı. Daha doğrusu nazik olmaya çalışarak adamın elini ittirdi. "Veronica'nın eli yaralı. Kirlenmesin şimdi."

 

Ona kısa bir bakış attığımda doğrudan adama kilitlendiğini farkettim. Bana bakarkenki o yumuşak ifadesi terk edilmişti.

 

Silas, yutkunarak Salver'a döndü. "Salver'dı değil mi? Sanırım arkadaşsınız." Salver'ın gerginliği biraz da olsa ortamı soğutmuştu. Gerginliği bozmak için sakin olmaya çalışarak gülümsedim. "Buradaki bitkilere bakmak için gelmiştik. Sakıncası yoksa bitkilere bakabilir miyim? Epey ilgim var da." Silas başını salladı. Elini uzatıp rafları gösterdi. "Dilediğin gibi dolaşabilirsin Veronica." Kibarca başımı sallayıp öne doğru adım attım. Salver ile Silas'ın arasındaki gerginlik hala devam ediyordu.

 

En yakınımdaki rafların yanına doğru gittim. Burada böceklerin zehirleri toplanmıştı. Örümceklerin her bir çeşidinin zehiri dizilmişti. Merakla birine uzanıp kavanozlardan birini elime aldım. İçindeki yeşil sıvıya baktığım esnada küçük bölmeden küçük bir kız çıkıverdi. Daha doğrusu on dört yaşlarında bir genç kızdı. Saçları dağınık topuz yapılmıştı ve alnına serilmiş kahkülleri çok sevimli duruyordu.

 

Elindeki küçük kavanoz ve birkaç sargıyla çıkmıştı. Bakışları benimle buluştuğunda heyecanla gülümsedi. "Veronica abla! Uyanmana sevindim!" Ona bakıp tebessüm ettim. Şifacıların çoğunluğu benimle ilgilenmiş olmalıydı.

 

Kızın bakışları biraz arkamda duran Salver'a döndüğünde elimdeki kavanozu yerine bıraktım. Bir başkasına uzanmak istedim ama duyduğum cümle kaşlarımın çatılmasına sebep oldu.

 

"Abiciğim, senin yaraların nasıl oldu? Umarım iyileşmiştir." Kaşlarım çatılı halde Salver'a döndüm. Salver ne zaman yaralanmıştı?

 

Başımı hafifçe eğip Salver’a baktım. Gözleri, duyduklarımın ağırlığını fark etmiş gibi karışık bir ifade taşıyordu; sanki bazı gerçekleri bilmememi tercih etmişti. İçimde garip bir tedirginlik uyanmıştı, çünkü o sessizce, gözleriyle konuşuyor gibiydi.

Yanındaki Salis ise dikkatle etrafı süzüyor, arada bir bize kısa ama anlam yüklü bakışlar atıyordu. Bu bakışlar, hem bizi hem de durumun ciddiyetini ölçer gibiydi. Hafif bir sessizlik çökmüştü aramıza; nefeslerimiz yavaşlamış, birbirimizin ifadelerinden ipuçları arıyorduk. İçimde, bu sessizliğin sadece başlangıç olduğunu hissettim.

 

"Sen yaralandın mı?" Salver kıza dönüp sakince cevap verdi. "Merak etme hepsi iyileşti." dediğinde kaşlarım daha da çatıldı. Salver'ın yanına yürüdüm. Tam karşısında durup ona baktım. "Sana bir soru sordum." Sesim dudaklarımdan öyle bir sert çıkmıştı ki buna ben bile şaşırmıştım. İki elimde Salver'ın kolunu kavradı. "Buraya gelirken saldırıya mı uğradık?" Salver boğazını temizleyip beni cevapsız bırakmadan vazgeçti. "Veronica, önemli değil. Ufak çizikler sadece." Salver'ın yalan söylediğine dair kalıbımı basabilirdim. Parmaklarım onun kolunu hafifçe sıktı. "Hepsini görmek istiyorum."

 

Arkamdan küçük kızın sesi geldi. "Şey... Veronica abla arkadaki yataklarda kontrol edebilirsin. Bizde orada tedavi etmiştik." Kızın kurduğu cümle ile Salver'ın kolunu oraya yönelmesi için çekiştirdim. İtiraz etmeyip yürümeye başladığında onunla bende yürüdüm. Salis, tezgahın başına doğru geçerken birşeyler mırıldanmıştı ama duyamamıştım.

 

Yataklardan birinin başına geldiğimizde Salver’ın oturmasını istedim. Küçük kız ise arkadaki raflara yönelip birşeyler karıştırmaya başladı. Salver iç çekerek yatağa oturduğunda eğilip onun gömleğinin düğmelerini açmak istedim ama düğmeleri tek tek açmaya sabrım yetmedi bu yüzden gömleği sonuna kadar yırtıp kolu da dahil olmak üzere sıyırdım. Gördüklerim bütün vücudumun gerilmesine sebep oldu. İçimde patlamaya hazır olan öfke, öyle bir alevlendi ki Salver'ın gömleğini tutan ellerim yumruk haline geldi. Omzundaki sargının büyüklüğü gözümü korkutmuştu. Boynundan göğsüne kadar uzanan bir sürü çizik, daha doğrusu tırnak izleri vardı. Diğer kolunda ise biri dirseğinden eline kadar uzanan, diğeri ise ufak olan derin bir kesik vardı ama kesikler tuhaf şekilde dikişliydi. Dikişler yanlış uygulandığı yetmezmiş gibi hafifçe kabarmıştı.

 

Sargılı omzuna baktığımda kolunda birkaç kesik daha gördüm biri çok derin değildi ama diğeri biraz derin olduğu için dikişliydi.

 

Öfke, damarlarımda ateş gibi kabarıyordu. Salver’in yarası, acının kendisi kadar keskin bir tehdit barındırıyordu; ama buna ek olarak, hatalı bir şekilde müdahale edilmişti. Eğer bu yanlış tedaviyi fark etmeseydim, birkaç gün içinde dikişlerin çözülmesi kaçınılmaz olur, enfeksiyon riski artar ve özellikle kritik damarlarındaki hasar olasılığı ciddi ölçüde yükselirdi. Elimi yarasının üzerine götürdüğümde, deri altındaki hassas dokuların hâlâ canlı ve savunmasız olduğunu hissedebiliyordum. Zaman kaybı Salver'ın ölümünü bile getirebilirdi. Ve bu ihtimal korkunçtu.

 

Boynundaki çizikleri gördüğümde gözümde günler öncesi canlandı. Herşeyi bir anda hatırlayıp farkına varmak gözlerimin dolmasına sebep oldu.

 

Salver'ın bedenindeki yaralar benim eserimdi.

 

Üzerime akın eden ağlama isteğini bastırıp Salver'ın omzundaki sargıyı açmak için ileri atıldım. Titreyen ellerim beyaz sargıyı dikkatli bir şekilde araladığında gördüğüm manzara beni tekrardan öfkelendirdi. Salver'ın omzunda oldukça derin bir kesik açmıştım. Hançeri omzuna saplamış olmalıydım çünkü bunun bir başka açıklaması olamazdı. Tedavi eden kişi, Salver’ın omzuna dikiş atmak yerine ezilmiş papatya yaprakları konulmuştu. Salver'a tutunarak onun üzerine eğildim. Burnuma lavanta özünün kokusu geldiğinde ise neredeyse dehşete düşecektim.

 

Ani bir sinirle kalkıp Salis ve kıza döndüm. "Bunu kim yaptı?" Salis önündeki ahşap kaptan başını kaldırdı ve bana döndü. "Ne oldu Veronica?" Kaşları çatılı halde bana doğru yaklaştı. Tam yanımda belirip Salver'a baktığında ellerim sinirden titremeye başladı. "Lavanta özünün dozu kusursuz ayarlanmazsa her canlıyı öldürebilir. Özellikle vampirler lavanta özüne karşı çok hassaslar. Ufak bir damlası bir vampiri yavaşça öldürebilir!" Salver'ın omzuna bir bakış attım. Sitemli halde Salis'e baktım. "Ya bunu görmeseydim? Salver’ın birkaç güne ölümüyle tanışacaktım!" Salis sakince bana baktı. Öyle sakin duruyordu ki ona bir tokat atmak istedim.

 

"Lavanta özü, derin kesikleri kısa sürede iyileştirir. Kadim kitaplarda yazar." Sinirle güldüm. "Kadim kitaplar mı?" Öfkeli adımlarımı sertçe yere vurarak tezgahın üzerindeki kaplardan birini aldım. Salver'ın yanına geri döndüğümde onun üzerine eğildim. "Yarası iyileşmeden onu öldürmek istiyorsan uygulayabilirsin." Salver'ın pantalonuna sıkıştırmış olduğu hançeri kavradım. Titreyen ellerimle Salver'a baktım. "Elinde küçük bir kesik açabilir miyim?" Onun cevabı ise tahmin ettiğim gibiydi. "İstediğini yapabilirsin. Sormana gerek yok."

 

Hançerin sivri ucunu parmağına batırdım ve altına ahşap kabı koyarak onun birkaç damla kanını akıttım. Kaba dolan kan bana yeterli geldiğinde parmağımla onun kanını silip ayağa kalktım. "Eğer Salver'a birşey olursa bunu yapanı hiç düşünmeden öldüreceğim." diye mırıldandım. Duymuşlar mıydı bilmiyordum ama umrunda değildi çünkü şuan tek umursadığım şey Salver'ın kurtarabilmekti.

 

Tezgaha doğru yürürken konuştum. "Bana lavanta özü getirin." Küçük kız ben Salver'ın kanını akıtırken anlamış olmalıydı ki cümlem biter bitmez tezgahın üzerine küçük bir şişede lavanta özü bıraktı. Şişenin tıpasını açıp bir kenara bıraktım. Şişeyi kaba eğerek özden birkaç damla akıttım. Ellerim öyle bir titriyordu ki neredeyse elimdeki kabı düşürecektim. "Salver zehirlenmiş olabilir. Bunun farkında değil çünkü henüz enfeksiyon yayılmadı. Bunu farketmeseydim belki de yarın sabah kan kusarak uyanacaktı." diye mırıldandım öfkeli sesimle.

 

Salis'in ve kızın varlığını yanımda hissederken kanla tanışan özün birbirlerine karışmasını izledim. Saniyeler içinde düşündüğüm gibi Salver'ın kanı bir anda kabardı. Kabarması çok uzun sürmedi çünkü vampir kanıyla buluşan lavanta özü her zaman vampir kanını eritirdi.

 

Öyle de oldu.

 

Kabın içinde bulunan Salver'ın kanı özle birlikte eriyip tamamen yok oldu. Geriye sadece birkaç damla kan kaldığında kızdan ufak bir çığlık kaçtı. Salis ise yanımda adeta buz kesilmişti. Dişlerimi sıkarak Salis'e baktım. Elimdeki hançeri sıktım. Salis, yüzümdeki ifadeyi görünce bir an bile beklemedim. Bir elim onun kolunu kavrarken diğer elim hançeri ona doğru tuttu. Salis gözümün önünde panikle gerildi. Sivri ucu onun boğazına saplamak istedim ama Salver'ı kurtarmam için bana lazımdı. Bu yüzden sınırda durdum.

 

Boynumu dikleştirip tehditkar halde ona baktım. Hareket etme eyleminde bulundu ama onun kolunu daha sıkı kavradım. "Sakın!" dedim dişlerimin arasından. "Bana lazımsın. Salver’a bir şey olursa… seni kimse benden kurtaramaz"

 

Salis’in boğazı düğümlendi. Sertçe yutkunduğunda çıkan o kuru ses, çadırın içindeki sessizliği paramparça etti. Kız hâlâ arkamdaydı, varlığı bir gölge gibi omuzlarıma yapışmış, nefesinin titrek sıcaklığı sırtıma vuruyordu. Sesi, kırılmaya hazır ince bir cam gibi çatladı.

 

"Onu kurtarabilecek misin?"

Bakışlarımı Salis’ten kaçırdım. Ağır ağır, kaçınılmaz bir kader gibi arkada duran Salver’a döndüm. Yatağın kenarında oturuyordu. Başını dimdik kaldırmış, gözlerini doğrudan bana kilitlemişti. O bakış damarlarımın içindeki kanı uyandırdı. Sanki her bir damla, onun çağrısına cevap veriyordu. Nabzım kulaklarımda yankılanırken, içimdeki gerçek kendini acımasız bir netlikle fısıldadı.

 

Benim kanım… onun kurtuluşuydu.

 

Boğazımdan bir yutkunma daha geçti; bu kez sessiz ama ağırdı. Salver’ın reddetme gibi bir seçeneği yoktu. Çünkü bu, bir teklif değildi bir zorunluluktu. Zehirle kararmış vampir kanını arındırabilecek tek şey, bir damlası bile kurtuluş olan elf kanıydı.

 

Bir adım ileri attım. Sesim alçak ama kesindi. Geri dönüşü olmayan bir hüküm gibi.

 

"Salver benim kanımı içecek."

 

 

 

<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><

 

Selamm yeni bölüm ile geldimm

 

Bölüm nasıldı???

 

Önümüzdeki iki hafta boyunca bölüm gelmeyebilir çünkü sınav haftasına giriyoruz. O zamanlarda hiç bölüm yazma fırsatım olmuyor. Belki sonrasında yeni bölümle birlikte ufak bir özel bölüm yazarım.

 

Sizi seviyorum iyiki varsınız iyi okumalar dilerim 🤍

Bölüm : 30.03.2026 18:31 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...