5. Bölüm

4. Bölüm

Yağmur Melek Şahin
ladymelkw

Ormandaki Avcı'nın dördüncü bölümüne hoşgeldiniz umarım beğenirsiniz bol bol yorumlarınızı bekliyorum şimdiden iyi okumalar dilerim 💫

 

"Hiç bir yere ait olmayınca anlaşılıyor dünyaya fazlalık olduğun."

 

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

 

Boğuk bir inleme kulaklarıma ulaşınca sertçe yutkundum. Salver olduğu yerde durup elini göğsüne götürdü. Kalbine mi saplanmıştı? Karanlıkta ona tam olarak ne olduğunu çözememiştim. Kalbine saplandıysa fazla şansı yoktu. Özellikle tek başınayken hiç şansı yoktu. Yine de içimden onun ölmemesini diledim. Evet belki de beni öldürmeyi arzulayan biriydi ama yine de şuan atan kalbimi ona borçluydum. Aldığım yara beni öldürebilirdi. Hatta o iki adam da beni öldürebilirdi.

 

Duraklamasını fırsat bilip tekrar koşmaya başladım. Karnımdan sıcak bir sıvı akıp bacaklarıma kadar süzülürken dayanamaya çalışıp Salver'dan epey uzaklaştım. Boştaki elimi yarama bastırdım. Elim kana bulanmıştı. Pelerinim yine kanımla sırılsıklam olmuştu. Dikişlerim açılmıştı. Bu şekilde eve varamazdım. Ama vampirlerle dolu bir ormanda da açık yarayla gezemezdim. Bu yüzden yayı hazırda tutmaya devam ettim. Her an bir vampir peşime düşebilirdi.

 

Sanki saatler öncesinde bir vampirin şatosunda değilmişim gibi hala vampirlerden korkuyordum. Salver bir vampir olmalıydı. Bir salak gibi onun yalanlarına kanmıştım. Bir cadı değildi. Veya düşündüğüm gibi bir katil değildi. Eğer katil olsaydı yaramı sarmazdı. Direkt beni öldürürdü. Ama bir vampir kanımın daha taze olması için önce yaramı sarıp sonradan kendimi toparlayınca kanımı içerdi. Elbette benim iyileşmemi bekleyecekti. Böylece kanım daha lezzetli olacaktı. Ayrıca muhafız onun susuzluğunu bir süre giderebilirdi. Bana birkaç gün kalmamı söylemişti çünkü birkaç gün içinde hem kanım daha taze olacaktı hemde susuzluğu tekrardan onu bir canavara dönüştürecekti. Yoksa başka bir açıklaması olamazdı.

 

Peki ondan nefret ediyor muydum?

 

Bu soru benim için cevapsız kalırken düşündüğüm gibi patikaya vardım. Biraz daha dayanmam gerekiyordu ama giderek artan halsizliğim işimi gittikçe zorlaştırıyordu. Derin nefes alıp patika boyunca yürüdüm. En azından Silverwood'a giden yolu bitirene kadar dayanmam gerekiyordu. Sonrasında dinlenip yarama derman bulabilirdim.

 

Patikayı yürürken ayaklarımın altındaki yaprakların hışırtısını duyuyordum. Etrafımdaki uzun ağaçlar sanki tek tek üzerime geliyordu. Karanlığı pek sevmezdim. Yanımda kibritlerim de yoktu. Zihnime sürekli Salver girmeye çalışmıştı. Onu düşünmemeye çalıştım. Ağaçlardan destek alarak yürüdüm. Gövdelerine ellerimi dayayıp adımlarken etrafımdan gelen ve bana ait olmayan adım sesleriyle durdum. Yayıma bir ok daha takıp etrafı gözetledim. Burada renkli çiçekler yoktu. Bu yüzden etrafta neler olup bittiğini zar zor görüyordum.

 

Sesler bana yakınlaşıyordu. Arkama dönünce uzaklarda, ağaçların arasında bir adamın bana doğru koştuğunu farkettim. Salver olamazdı çünkü bu adam sıska görünüyordu. Yine de bana yaklaşmasına fırsat veremezdim. Hemen nişan alıp adamın direkt kafasını hedef aldım. Karanlıkta kafasını zar zor seçebiliyordum. Oklarımı boş yere harcayamazdım. Adamın bana biraz yaklaşmasına izin verdim. Bu sırada arkamdan da sesler duyunca etrafımın çevrelendiğini hissettim.

 

Elimdeki oku bıraktım. Iskalama şansım yoktu. Bu yüzden okun nereye saplandığına bakmakla zaman kaybetmeyip arkamı döndüm ve iki adamın daha bana doğru koştuğunu farkettim. Bir ok daha alıp sağ taraftakine attım. Adamın alnına saplanan ok, onu yere yığdı. Diğerine de dönüp nişan aldım. Bu sefer parmağımı yaya fazla yakın tutmuştum. Okun sert tüyleri başparmağımdaki deriyi sökünce hafifçe inledim.

 

Adam boynuna saplanan okla birlikte yere düştü. Az önceki üç kişiyi öldürmüştüm ve bu benim için ilkti. Hayatım boyunca tek bir böceğe bile incitmemek için nazikçe davranırken az önce üç adamı bu dünyadan silmiştim.

 

Yaramın hissettirdiği acı ile ağzımdan sesli bir inilti kaçtı. Daha fazla dayanamayacaktım. Yayımı yere atıp hemen yanına çöktüm. Dizlerimi önüme uzatıp yerdeki ökse dikenlerinden büyüklerini topladım. Ağaçların sığ olduğu bir bölgede olduğum için az çok etrafı görebiliyordum. Topladığım iki ökse dikenini pelerinime batırıp kaybolmamasını sağladım. Pelerinimi aralayıp karnımdaki sargıya baktım. Her yeri kana bulanmıştı. Sertçe yutkunup sargının kenarını yırtıp açtım. Salver'ın özenle attığı dikişlere göz attım. Kenardaki dikişler açılmıştı. Derim olduğu gibi aralanmıştı. Ökse dikeninden birini alıp dişlerimin arasına götürdüm. Boyu bir kibrit kadardı. Tepesini delince acı bir sıvı akıyordu. O sıvının tek bir damlası bile kanamayı kısa süreliğine durdurabilirdi.

 

Dişlerimle deldiğim dikenden acı bir sıvı ağzıma bulaşınca eğilip yere tükürdüm. Sıvıyı karnımın üzerindeki yaraya akıtınca yanmaya başladı. Tenimi yakması iyi birşeydi, işe yaradığını gösteriyordu ama o kadar çok yakıyordu ki sertçe yerdeki toprağı sıktım. Olduğum yerde kasılırken sıvının tenimde kurumasını bekledim. Soğuk hava açık tenime saldırırken acıdan öleceğimi düşündüm. Ama ölmek benim en büyük korkum olabilirdi.

 

Başımı kısa süreliğine geriye yaslayıp dinlendim. Gözlerimi kapatmamak için öyle çok direndim ki gözlerim sanki yardım çığlıkları atacaktı. Olduğum yerde doğrulup yarama baktım. Sıvı kurumuş olmalıydı. Bu beni mavi yola kadar böyle götürebilirdi. Sonrasında yine aynı taktikle dayanabilirdim.

 

Sargıyı geri sarıp pelerinimle açık tenimi örttüm. Ayağa kalkmak için sağlam elimden destek aldım. Dizlerimi kullanarak doğruldum. Yayı da elimde tutarak kalan okları saydım.

 

"Lanet olsun.." diye fısıldadım. Sadece üç okum kalmıştı. Bu şekilde sağ kalabilir miydim emin değildim. Adamlara saplanan okları geri alsam bile işe yaramazlardı.

 

Çaresizce patikadan yürüyüp Silverwood yoluna çıktım. Sessizce doğu yönüne doğru yürümeye başladım. Biraz da olsa kendimi iyi hissediyordum.

 

Yol boyunca hayatta kalmak için dualar ettim. Sadece eve dönmek istiyordum. Annem ve büyükannem eminim ki telaştan deliye dönmüştü. Onlara yaptığım bu haksızlığı nasıl ödeyeceğim hakkında bir fikrim de yoktu. Büyükannem bütün gece beni beklemiş olmalıydı. Annem ise sabah geldiğinde beni görmeyi umut etmişti. Ancak eve geldiğinde beni göremeyerek korkudan ağladığını düşünüyordum. Belki de şuan ikisi de evin kapısında oturmuş öylece bir umut benim gelmemi bekliyordu. Yada annem çaresizce işe gitmişti.

 

Cebimdeki süsen çiçeklerini çıkarıp onlara baktım. Karanlıkta sadece beyaz kısımları gözüküyordu. Gözüme yaşlar birikirken sessizce çiçeklere dokundum. Yaşlar yanaklarımdan süzülüp çiçeklerin üzerine damladı. Burnumu çekip hüngür hüngür ağlamaya başladım. Herşeyi mahvetmiş olmalıydım. Sadece bir çiçek için çıktığım bu yolda kendimi defalarca kez tehlikeye atıp yaralanmıştım. Daha kötüsü bir vampirin şatosunda herşeyden habersiz uyumuştum. Vampirle beraber gülüp ilk defa ailem dışında biriyle kaynaşmanın tadını çıkarmıştım. Annemle büyükannem evde delirirken ben bir adamla gülüp eğlenmiştim. Berbat bir bencildim. Annemin benim için yaptığı tüm fedakarlıkları bir kenara itip sadece kendi isteklerime odaklanmıştım. Bir daha bana güvenmeyeceklerdi belki de. Sonuçta anneme eve döneceğimi söyleyip kaçmıştım. Onları ne kadar çok üzeceğimi hesaba katmamıştım. Bencilin tekiydim. Annem asla bana ceza vermezdi ama şuan ceza verse itiraz etmezdim bile. Bunu hak etmiştim çünkü. Eve döndüğümde belki de ormana bile çıkmama izin vermeyeceklerdi. İtiraz etmek istesem bile edemezdim çünkü artık buna hakkım yoktu.

 

Hıçkırıklarım yüzünden çok ses çıkarmıştım. Bunun farkına varıp sessiz olmaya çalıştım. Soğuk hava yüzünden üşümeye başlamıştım. Pelerinime daha çok sarılıp öylece yolu bitirdim.

 

Çınar ağacının yanından geçerken bana cilveyle göz kırpmıştı sanki. Eğer Silverwood yoluna değilde Wicowia Krallığına gitseydim acaba şuan ne durumdaydım? Belki de çoktan ölmüştüm. Yada bir cadı beni kurtarıp krallığa satardı. Altın Elfleri bulan kişiye yüklü miktarda para verilirdi.

 

Beni Salver kurtarmıştı. Acaba beni uzun zamandır takip mi ediyordu yoksa sadece sesimizi mi duyup gelmişti? Beni takip edeceğini sanmıyordum. Çünkü mutlaka yol boyunca nefsine yenik düşüp karşıma çıkardı. Büyük ihtimalle karşıma çıkmış olmalıydı. Acaba o ne durumdaydı? Okun ona saplandığına emindim. Yüzünü göremesem bile sesi ve cüssesi Salver olduğunu apaçık söylüyordu. Göğsüne hedef almıştım. Hedeflerim hiçbir zaman şaşmazdı. Küçüklüğümden beri rüzgarın da yönlendirmesiyle okun ucunun hedefe nasıl saplanacağını hesaplamakta ustalaşmıştım. Annem bana kılıç kullanmayı öğretirken sürekli kılıç kullanmakta berbat olduğumu söylemişti. Bu yüzden bir noktadan sonra kılıçlara bile dokunmamıştım. Annem kusursuz bir şekilde kılıç kullanabilirdi. Sanki önceden güçlü bir savaşçıymış gibiydi. Hızlı ve çevikti.

 

Mavi yola doğru yürümeye başladım.

 

💫

 

N

 

e kadar süre geçmişti bilmiyordum. Yorgunluk tüm vücuduma akın ediyordu. Yaram tekrar sızlamaya başlamıştı. Hafif hafif kanımın aktığını hissediyordum. Ökse dikeni işlevini yitirmeye başlamıştı. Daha fazla kan kaybetmemem gerekiyordu. Halsizliğim vurmaya başlamışken tek damla kanımın akması benim için zarardı.

 

Mavi yolun başındaydım. Burada güvendeydim. Yayı yere attım. Yanına çökecektim ki bir anda dengemi kaybedip yere yapıştım. Neyseki dizlerimi yere değdirerek yere direkt yığılmamıştım. Ellerimden destek alarak kalkmaya çalışmamla beraber bir anda karnıma saplanan acı ile yüzümü buruşturup sertçe inledim. Acıyla kendimi geriye atıp sırtımı yerle buluşturdum. Başımın biraz ilerisinde ağaç vardı. Ellerimi arkaya götürüp ağacın gövdesini sıkıca tuttum ve bedenimi oraya çektim. Gövdeye yaslanan başımı kaldırıp pelerinimi açtım. Kan sargıdan taşıp bütün tenimi kaplamıştı. Belimden sırtıma doğru akan sıcak kan beni gıdıkladı.

 

Sırılsıklam olmuş sargıyı açmak için hamle yapmıştım ki yarama dokunmamla beraber korkunç bir acı eşlik etti. Kafamı gövdeye yaslayıp adeta acıyla bağırdım. Sargıyı sonuna kadar açınca bütün dikişlerimin patlamış olduğunu farkettim. Sadece birkaç dikiş açılmışken şimdi hepsi mahvolmuştu. Yaramdan durmadan kan sızıyordu.

 

Başımı geriye yaslayıp inlemelerime engel olamadım. Gözlerim neredeyse kapanmak üzereyken adım sesleri işittim. Kim olduğu umrumda değildi. Zaten burada elfler gezerdi. Bu yüzden adım seslerine döndüm. Görüşüm git gide bulanıklaştı. Bana doğru yaklaşan siluete baktım.

 

Elimi ona uzatmaya çalıştım ama kolum güçsüzce yere düştü. "Bana....ya..yardım et!" Sesim o kadar çok az çıkmıştı ki adamın duymadığına emindim. Adam yanıma geldi. Elindeki kılıçla bağırdı.

 

"Efendim burada biri var!" Adamın bağrışı ile birisi daha yanıma doğru koştu. Bu sefer daha uzun boyluydu. Kim olduğunu çözemeyecek kadar görüşüm bulanıktı.

 

Üzerime doğru eğildi. Yanımda diz çöken adam elini yüzüme değdirdi. Bakışları üzerimde gezinirken tenime dokunması rahatsız ediciydi. Parmakları yüzümde gezmeye devam ediyordu. Sinirle elini itmek istedim ama kolumu kaldıracak halim bile yoktu.

 

Yanıma eğilen adam arkasına dönüp birilerine seslendi. Kalın sesinden dolayı neredeyse sıçrayacaktım. Adamın yutkunduğunu duydum. Başıma birkaç kişi daha toplanmıştı ama kimseyi göremiyordum artık. "Majesteleri?" Başka bir adam sormuştu. Başımdaki adam onu cevapsız bırakmadı.

 

"Onu saraya götürün."

 

💫

 

 

 

 

 

 

Vücudumu yapılı bir beden taşıyordu. Kim olduğu hakkında bir fikrim yoktu. Gözlerimi açmak istedim ama sanki vücudum bana ait değildi. Sadece bedenimi hissedip hissizleşmiş gibiydim. Etrafta birkaç kişi daha vardı. Adım sesleri eşliğinde kabzalarda duran kılıçların birbirine sürtünme sesi de geliyordu. Beni taşıyan kişi bir adam olmalıydı. Güçlü kolları hem bacaklarımı hemde sırtımı kavramıştı. Üzerime rüzgar eserken adamın yutkunduğunu duydum. Üşüyordum. Üzerimde hala pelerinim vardı ancak pelerin artık o kadar çok yırtılmıştı ki vücuduma ulaşan soğuk hava keskin bir hançer gibi hissettiriyordu. Açıkta kalan tenimde titriyordu.

 

"Majesteleri o bir..." Hemen yan taraftan biri sormuştu bunu. Beni taşıyan adam hemen cevap verdi. "Kutsal kul. Babama haber verin. Kraliyete katılacak yeni biri var." Altın Elflerden bazen kutsal kul diye bahsederlerdi. Beni taşıyan adam oldukça sıcak bir ortama girince rahatladığımı hissettim. Yumuşak bir bir zeminle buluşunca bir el yüzümde gezindi. "Prens Justin." diyerek biri daha ortama girdi. "Beni cağırmışsınız." Bulunduğumuz yer bir at arabası olmalıydı ki dışarıdan at sesleri duyuyordum.

 

"Saraydaki şifacılara haber verildi mi?" dedi yüzümdeki elin sahibi. O Prens Justin'di.

 

"Verildi efendim." Tatmin olmuş bir ses çıkarken Prens Justin devam etti. "Veronica'nın odasına iki muhafız görevlendir. Uyandığında kaçmak isteyecektir. Ayrıca onun kişisel işleriyle ilgilenecek bir hizmetçi ayarlamanızı istiyorum." Duyduklarımı idrak etmeye çalıştım. Saraya mı götürülüyordum?

 

Tanrım! Hayır!

 

Gözlerimi açıp onlara karşı gelmek istedim ama yapabileceğim hiçbirşey yoktu. Gözlerimi bile açamaz durumdayken onlara karşı gelemezdim.

 

"Anlaşıldı efendim. Aranan kız değil mi?" Prens Justin onu onaylayan bir mırıltı çıkardı. "Bayan Sarah'ın kayıp kızı Veronica. Ormandayken saldırıya uğramış olmalı." Bulunduğumuz araba hareket etmeye başlayınca tekerleklerin takırtısını duydum. Annem beni bulamayınca saraydan yardım almış olmalıydı.

 

Herşeyi bok etmiştim. Sadece aptal bir çiçek uğruna yola çıkıp ailemi korkunç bir kabusa sürüklemiştim. Büyükannemin panik atağı vardı. Kim bilir ben yokken kaç kere atak geçirmişti. Annem ise stresten işini bile bırakmış olabilirdi. Krallıktan yardım alacak kadar endişelenmiş olmaları ağlama sebebimdi. Sadece lanet bir çiçek için bütün herşeyi bencilce davranıp mahvetmiştim.

 

"Ormandayken saldırıya uğramış olmalı. Biriyle mi karşılaştı yoksa yanında iğne iplik mi taşıyordu bilmiyorum ama yarası daha önce tedavi edilmiş." dedi arabadaki diğer adam. O da bir muhafız olmalıydı. "Emirlerim dışında konuşma hakkının olmadığını hatırlatmamı mı istersin?" Prens Justin'in sesi öyle bir sert çıkmıştı ki neredeyse bedenim sıçrayacaktı. Karşıdaki adamın korktuğuna emindim. "Bir daha tekrarlanmayacak efendim." Yüzüme düşmüş saçlar geriye itildi. Bu sırada arabadaki diğer adam arabadan inmiş olmalıydı ki onun nefesini duyamaz olmuştum. Adam hareket halindeyken atlamış olmalıydı çünkü kapıdan o tarz sesler gelmişti.

 

"Bakalım seninle eğlenebilecek miyiz Veronica? Beni tatmin edecek kadar güzelsin." Pis, iğrenç bir gülüş kulaklarımda yankılanırken bunun bir kabus olduğunu umdum.

 

 

 

 

 

💫

 

 

 

 

 

 

Burnuma hoş çiçek kokuları geldi. Kendimi cennette gibi hissetmiştim. Gülümsemek istedim ama tanıdık bir koku değildi. Evimde değildim. Ben.. tanımadığım bir yerdeydim.

 

Merakla gözlerimi açtığımda ise beyaz bir tavan karşıladı. Tavanda altın kaplamalı işlemeler vardı. Toz pembe duvarda pastel renklerde tablolar vardı. Odada iki tane kapı bulunuyordu. Bir kapı diğerine göre biraz daha gösterişli ve daha büyüktü. Diğer kapı ise daha sade daha küçüktü. Küçük kapının hemen yanında tatlış bir koltuk ve sehpa vardı. Onun dışında küçük vazolar şık bir şekilde yere konulmuştu. Beyaz halı yattığım devasa yatağa kadar uzanıyordu. Yan tarafımda iki komodin vardı. Tepemde ise simli görünen bembeyaz perdeler vardı. Yattığım yatak yumuşacıktı.

 

Başımı hafifçe kaldırıp vücuduma baktım. Üzerimde pembe saten bir örtü vardı. Örtüyü hafifçe kaldırınca üzerimdeki beyaz geceliği farkettim. İnce askıları yüzünden boynumdan göğüslerime kadar olan bölgem gözüküyordu. Tenimdeki çizikler perdelerden gelen ışık sayesinde belirgindi. Karnımda hissettiğim sargı yeni sarılmış olmalıydı. Elimdeki sargı da yenilenmişti. Yaram artık acımıyordu. Üzerimdeki saten beyaz gecelik ayak bileklerimin üzerinde bitiyor olmalıydı. Kollarım da çizik olan bölgelerime dahildi.

 

Saçlarım örülüp omzumun kenarından sarkıtılmıştı. Perçemlerimin küçük tutamları alnıma düşmüştü. Göz kapaklarım öyle çok ağır gelmişti ki yorulduğumu hissettim. Kafam sarhoş gibiydi. Daha önce sarhoş olmasam bile öyle hissediyordum. Elimi gözlerime götürüp gözlerimi ovuşturdum ve herşeyin farkına o an vardım.

 

Şuan sarayda olmalıydım. Bu kadar gösteriş fazlaydı. Sarayda olmasam bile yabancı olduğum bir yerde bulunuyordum. İki ihtimal de korkunçtu. Hızla üzerimdeki örtüyü atıp bacaklarımı kendime çektim. Bacaklarım öyle çok uyuşmuştu ki inleyerek yatağın üzerindeki çarşafı sıktım. Derin nefes alıp yerde duran mor terlikleri giydim. Ayağa kalkınca kısa bir anlık da olsa başım dönmüştü. Alnıma saplanan keskin acı duraklamama neden olsa da sonrasında kapıya yöneldim. Ellerim kapının kulpuna gitmişti. Vücudum sanki yıllardır uyuyormuşum gibiydi.

 

Kapıyı açmaya çalıştım ama kapı kilitliydi. Birkaç kez açmaya çalıştım. Kilit açılmayınca yaralı elimi sertçe yumruk yapıp kapıya vurdum. Elim acısa bile kapıya vurmaya devam ettim. "Şu lanet kapıyı açın!" diye bağırınca kilidin çevrilme sesi kulaklarıma geldi. Kapıyı açan kişiyle göz göze gelir gelmez kendimi dışarı attım. Kapının iki tarafında da muhafız duruyordu. Norlacss Krallığında olmalıydım. Üniformaları bunu kanıtlıyordu.

 

Muhafızlar bana ifadesiz şekilde bakınca sinirle onlara baktım. "Beni buradan çıkarın! Evime gitmek istiyorum!" Sarışın muhafız başını iki yana salladı. "Bu mümkün değil efendim." Ellerimi çıldıracakmış gibi saçlarıma geçirdim. "Öyleyse kendim çıkacağım!" Sinirle arkamı dönecektim ki sert bir bedene çarpmamla beraber geriye sendelendim. Karşımdaki mavi gözlerin sahibini az çok tahmin edebiliyordum.

 

Muhafız düşmemem için sırtımı desteklerken karşımdaki uzun boylu, beyaz saçlı adam kaşlarını çattı. Elini hafifçe yukarı kaldırınca arkasındaki iki muhafız selam verip yanımızdan ayrıldı. Kapıdaki muhafızlar da aynı şekilde ortadan kaybolurken karşımdaki adam elini belindeki kılıcına dayadı. Bembeyaz saçları pamuğa benziyordu.

 

Üzerinde maviyle beyaz karışımı bir takım vardı. Yakası kürkten oluşan pelerini yere kadar uzanıyordu. Kafasında küçük bir taç vardı. Prens Justin veya Prens James olmalıydı. İkisinden de nefret ediyordum.

 

"Uyanmışsın Veronica." dedi gülümseyerek. Kaşlarımı çattım. "Ailem nerede? Evime gitmem lazım!" Adamın gülümsemesi genişledi. "Kanunları bilmiyorsun sanırım." Eli koluma uzanınca geri çekildim. Adam bunu farkedince sertçe kolumu yakalayıp kapıyı açtı. Benden kat kat güçlü olan bu adama karşı gelemedim. Beni odaya çekiştirirken ona karşı gelmekten korktum.

 

Beni odaya itince düşmemem için birde beni tuttu. Sinirle ona baktım. "Kanunlar umrumda değil!" dedim sitemli sesimle. Adam hafifçe bana yaklaştı. "Kiminle konuştuğunun farkında mısın Veronica? Daha ilk günden sana ceza vermek istemiyorum." Ceza vermek? Bu adam neydi? Ne olduğunu sanıyordu?

 

"Beni burada zorla tutamazsınız!" Adam kafasını geriye atıp güldü. "Kutsal kulları saray koruma altına alır Veronica. Sende artık Norlacss Krallığının korumasındasın. Sana kanunları tek tek açıklamamı ister misin?" Sertçe onun yüzüne bakmaya devam ettim. "Bizim için kutsalsın. Sen buradayken sana hiçbir şekilde zarar gelemez." Omzumdaki saçımı avucunun içine alıp nazikçe okşayınca geriye doğru adım attım. "Tabi haddini bilip saygısızlık yapmazsan." İğrenerek ona baktım. Beni açık açık tehdit ediyordu. Olduğum yerde çöküp ağlamak istedim. "Sana kuralları anlatayım Veronica. Bunlara uymazsan benimle kötü zamanlar geçireceğini de belirtmek isterim." Beyaz eldivenlerini çekiştirip gözlerime baktı. Beyaz saçlarıyla beyaz teni uyumlu gezikiyordu. Benden bir tık uzun boyu olmasına rağmen yapılı vücudu korkutucuydu. Yakışıklı bir yüzü vardı. Salver gibi keskin yüz hatları olmasa da ona yakın bir yüze sahipti. Salver kesinlikle daha çekici ve daha yakışıklı duruyordu. Yüzü Salver gibi korkutucu durmasa da dedikleri ve yaptıkları aksini iddia ediyordu.

 

Peki ben neden o lanet olası vampirle bu piç kurusunu karşılaştırıyordum?

 

Neden başka bir adamla iletişime geçince direkt aklıma Salver gelmişti? Belki de şuan bir ölüydü. Yada ona ok attığım için bana oldukça kızgın olan biriydi. Veya avını elinden kaçırmış aç bir avcıydı. Sonuçta o bir avcı değil miydi? Ormanda avını bekleyen bir avcı. O ormandaki avcıydı.

 

Salver'ı düşünmeyi kesip dikkatimi diğer adama verdim. Salver'ın canı cehennemeydi.

 

"Birincisi kesinlikle tek başına sarayda dolaşmak yasak. Saldırıya uğrayabilirsin." Odanın içinde ellerini arkaya bağlayıp volta atmaya başladı. Merakla ona bakarken yürümeye devam etti. "Halk içine evlenmeden çıkamazsın. Uğursuzluk gelmesini istemiyoruz. Muhafızlarla ve saraydaki diğer erkeklerle ihtiyacın dışında muhattap olamazsın. Her ne kadar artık ailemizden biri olarak gözüksen de kraliyet ailesinden birine saygısızlık yapamazsın. Ne olursa olsun Kral'ın emirlerine uymak zorundasın." Sırıttı. "Ve son olarak artık bizden olduğun için ailenle görüşemezsin."

 

Son dediği beni kahretmişti. Başka bir yolu olmalıydı. Ailem olmadan ben yaşayamazdım. Dediklerini yapamazdım. Hayatımın sonuna kadar bir sarayda yaşayamazdım. Ayrıca yaşadığım sarayda rahat olmadan gezinemezdim bile. Bu kuralların hepsi lanetlenmemek için olsa bile hepsi birbirinden korkunçtu. Özellikle de işin ucunda bu adam varken daha da korkunçtu.

 

Ellerimi stresle ovuşturup prense baktım. Karşımda duraklayıp keyifli ifadesiyle bana bakmaya devam etti. Bakışları son derece rahatsız ediciydi.

 

"Ben... anlamıyorum... ailemi bir daha göremeyecek miyim?" Gözyaşlarım pınarlarıma dolunca onları geriye itmek istedim. Karşımdaki Prens başını salladı. Sanki üzülmem veya ona karşı ters bir tepki vermem onu tatmin ediyordu. "Eğer uslu durursan anneni görmeni sağlayabilirim ama fazla umutlanma." Dokunuşu koluma kayınca geri çekildim. "Bana dokunma!" Ellerimi korkuyla kendi vücuduma sardım. Şuan istese bana herşeyi yapabilirdi. O bir prensti. Çığlık atıp yardım istesem kimse ona karışamazdı bile. Bana istediğini yapıp çeker giderdi ve bunu korkutuyordu.

 

Ondan olabildiğince uzak durup geride durdum. Sırıtışı büyüdü. "Seninle gerçekten çok eğleneceğim Veronica. Şükür ki artık bu saray da senin evin olacak." Bana doğru bir adım daha atınca dayanamayıp kendimi yatağa yasladım. Ellerimi saçlarıma daldırırken yatağın ucuna oturdum. "Siz... korkunç bu!" diyebildim sadece.

 

"Üç gündür uyumana rağmen fazla enerjiksin Veronica." Cümlesinin sonunda ismimi söylerken özellikle vurguluyordu. Üç gündür uyuyor muydum yani? Fazla kan kaybetmemden dolayı olmalıydı. Yada şifacılar kontrol altınds tutmak için beni bilerek uyutmuştu. "Ah kendimi tanıştırmadım."

 

Prens hafifçe üzerime eğilip çeneme dokundu ve kendisine bakmamı sağladı. "Ben Veliaht Prens Justin. Seninle tanışmak benim için büyük bir zevk oldu sevgili Veronica." İğrenerek ona bakarken doğruldu ve kapıya gitti. "Biraz dinlensen iyi olacak. Sonuçta akşam Kral Luis'in karşısına çıkacaksın." Kaşlarım çatıldı. Birde onların karşısına mı çıkacaktım?

 

Kapıyı açıp dışarı çıktı.

 

Kapatmadan önce son kez bana baktı.

 

"Belki de az önce müstakbel kocanla bile tanışmış olabilirsin Veronica."

 

Ardından başka birşey söylemedi ve kapıyı sertçe kapatıp uzaklaştı.

 

 

<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><

 

 

Selamm yeni bölüm ile geldimm

 

Bölüm nasıldı???

 

Prens Justin'e aşık olmayın lütfen sakınnn 🙏😔

 

Sizi seviyorum iyiki varsınız iyi okumalar dilerim 💫

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 10.08.2025 02:12 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...