6. Bölüm

5. Bölüm

Yağmur Melek Şahin
ladymelkw

Ormandaki Avcı'nın beşinci bölümüne hoşgeldiniz umarım beğenirsiniz bol bol yorumlarınızı bekliyorum şimdiden iyi okumalar dilerim 💫

"Tanıdık değildi ki bu diyar. Kim yabancı olduğu yere ait olabilirdi ki?"

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

 

 

"Vücut hatlarınız biraz daha kilo alsanız çok güzel Bayan Veronica." diyerek sırtımdaki ipleri çekiştirdi Valentina. Sarayın terzisiydi. Kraliçenin kıyafetleri hep o dikerdi. Gerçekten diktiği elbiseler çok güzeldi ama hiçbirini istemiyordum. Ben büyükannemin biriktirdiği parayla bana aldığı ikinci el elbiseyi istiyordum. Annemin kendi pelerini eskimesine rağmen bana yeni aldığı pelerini istiyordum. Salver'ın beni iyileştirmek için kestiği tişörtü, gülerek anneme kahvaltı hazırlarken giydiğim geceliğimi istiyordum. Bunlara hazır değildim. Hiçbir zaman hazır olmayacaktım.

 

Özgürlüğümü seven biriydim. Küçükken bana evden çıkma denildiğinde bile sessizce ormanda gezerdim. Annemin sürekli beni uyarmasına tepki vermesem de herkes uyurken hüngür hüngür Altın Elf olduğum için ağlardım. Annem bana sürekli eğer evden ayrılırsam hayatımın sonuna kadar tanımadığım kişilerle sarayın camından krallığı izleyeceğimi söylerdi.

 

Şuan arkamdaki Valentina ve birkaç hizmetçi ile cam kenarında duymuştum. Akşam düzenlenecek önemli bir yemek için beni hazırlıyorlardı.

 

Annem ve büyükannemin kahrolduğuna emindim. Hayatlarını neredeyse bana adamışlardı. Benim için herkesten uzak bir yerde yaşıyorlarken ben onların fedakarlığına değer vermeyip kaçmıştım. Şimdi ise bunun cezasını ödüyordum.

 

Belime taktıkları korsenin iplerini bağlıyorlardı. Dakikalardır sırtım dik bir şekilde bağlamalarını bekliyordum. Sonrasında ise altıma beyaz bir astar giyecektim. En son ise birkaç gün önce tasarlanmış pembe bir elbise giyecektim. Korsem takılırken hizmetçiler makyajımı yapıyordu. Justin gittikten sonra saatlerce yatakta yatıp ağlamıştım. Kalbime biriken fazlalığı gözlerimle atmak istemiştim ama bu öyle çok fazla gelmişti ki nefesim kesilmişti. Dünden beridir üzerimde duran yükü hafifletmek istemiştim ama o yük bana öyle bir yapışmıştı ki içindekiler sırtıma hançer gibi saplanıyordu. Her geçen gün daha fazla kan döjeceğine, daha fazla yara dökeceğine emindim.

 

Hizmetçilerden biri saçlarımı korseyle temas etmesin diye bağlamıştı. Sıkı toplanmış saç ensemi acıtıyordu.

 

Bir anda arkamdaki korse öyle bir sıkıldı ki vücudumdaki her yer acıdı. Ani acıyla beraber inledim. "Biraz gevşetir misiniz?" Valentina ve hizmetçiler hafifçe halime güldüler. Valentina arkamdaki ipleri tutmaya devam ederek omzumun üzerinden bana baktı. "Korse bir kadının silahlarından biridir tatlım." Parmakları göğüslerimin iyice belirginleşmiş kıvrımlarını gösterdi. Korse yüzünden normalden daha dolgun gözüküyordu. Rahatsız ediciydi. "İnce bel ve dolgun göğüsler. Bir kadın bununla dikkat çekmeli. Sen bir kutsal kulsun. Onlarca soylu erkeğin seni beğenmesini sağlayacağız. Hatta belki de prenslerin." Kıkırdayarak korsemi sıkıca bağladı. Sesimi çıkaramadım. Bunun yerine dilimi ısırdım. Onlara karşı gelsem bile anlamayacaklardı.

 

Ve hayır bir kadının silahı göğüsleri değildi.

 

Midem bulanmıştı.

 

Hizmetçiler astarı getirince bacaklarımı kaldırıp beyaz tülü giydim. Uzun süredir iç çamaşırlarımla onlarca kadının önünde duruyordum. Buraya geldiğimde iç çamaşırlarım bile değiştirilmişti. Astarın eteklerini düzelttiler. Sonrasında ise pembe elbiseyi kafamın üzerinden geçirdiler. Elbise bir sürü tülden oluşuyordu. Gördüğüm kadarıyla elbisede bir sürü sim vardı. Dekoltesi beni rahatsız edecek kadar açıktı. Bu tarz kıyafetlere hiç alışık değildim.

 

Hizmetçiler hızlıca elbisenin eteklerini düzeltip daha rahat giymemi sağladılar. Yakalarımı düzelttikten sonra Valentina tekrardan arkama geçip elbisenin iplerini sıkıca bağlamaya başladı. Karşıma konulan boy aynasından elbiseye baktım.

 

Elbise kabarık değildi. Toz pembe tüller ayak bileklerimi bile kapatıyordu. Ortalar hafif beyaza kaçarken kollarıma gidildikçe pembelikler koyulaşıyordu. Elbisenin bel kısmına kadar koyu pembe taşlar dizilmişti. Tam ortada ise çok hoş parlayan küçük bir elmas vardı. Altında ise belimden aşağı sarkan küçük boncuklarla dizilmiş ipler vardı. İpler o kadar çok inceydi ki yakından bakınca bu ayrıntı gözüküyordu. Elbisenin kollarında küçük bir yırtmaç vardı. Onun dışında kollarımdaki tüller yere kadar uzanıyordu.

 

Elbise bedenime tam uymuştu. Boyumu normale göre uzun gösteriyordu.

 

"Gözaltlarını güzel kapatın. Burnunun üstündeki çillerin gözükmesini istemiyorum." Annem burnumun üzerindeki çillerin babamdan kalma olduğunu söylerdi. Onunda burnunda hafif çiller varmış. Annem sürekli onları saymayı denediğini ancak hep saymayı unuttuğunu söylerdi. Babam ise sabırlı bir şekilde hep onun saymasını keyifle izlemiş. Oysa şimdi annemin aşık olduğu adamın kızındaki çiller kapatılıyordu. Neden? Çünkü bu kusursuzluğu bozuyordu.

 

Hizmetçiler gözaltlarıma fondöten uygularken Valentina saçlarımı salıp taramaya başladı. Biri bana kesinlikle duş aldırmıştı. Yoksa saçlarım birkaç gün duş almadığım halde bu kadar yumuşak olamazdı. Üstelik saçlarım tatlı bir çilek gibi kokuyordu.

 

Belime kadar uzanan saçlarımın kabarıklığını düzelttikten sonra hizmetçilerden biri elinde kelebekli bir tokayla geldi. Kelebekli tokanın kanatlarından küçük küçük altın ipler sarkıyordu. Valentina saçlarımın bir tutamını kelebekli tokayla topladı. Alnıma birkaç tutam perçemlerim düşmüştü. Valentina'nın yaptığı saç modeli sayesinde yaşım daha küçük görünüyordu. Boyum uzun olmasa beni uzaktan görenler kesinlikle çocuk zannedebilirdi.

 

Yüzüme yapılan makyaj fazla abartıydı. Aynaya sessizce yaklaşıp burnuma baktım. Çillerimin hiçbiri gözükmüyordu. Burnumun direği acıyla sızladı. Annemin aşık olduğu çilleri kapatmışlardı. Kötü mü gözüküyorlardı?

 

Dudaklarıma hafif kırmızı tonlarda ıslak görünümlü bir ruj sürüldü. Kirpiklerimi güzelce düzelttiler. Valentina saçımın birkaç tutamını omzumdan sarkıttı. Belime kadar uzanan saçlarım pamuklara benziyordu.

 

Valentina süzülerek bana bir çift hafif topuklu babet getirdi. Çıplak ayaklarımı babetlerin içine bırakınca tam oldu. Boyum bir tık yükselmişti. Giydiğim ayakkabılar aşırı derecede rahatsızdı. Şefamdan yapılmış olmalılardı. Eğilip babetlere baktım. Tam ortasında küçük ama oldukça gösterişli bir taş vardı. Pembemsi tonda olması tatlı bir görüntü veriyordu.

 

Sırtımdaki ipler son kez kontrol edildikten sonra saçlarımı havalandırdılar. Valentina heyecanla etrafında döndü. "Aman tanrım çok güzel oldun." Ellerini çırpıp beni izlemeye devam etti. "Vücut hatların sayesinde elbiseyi muhteşem taşıyorsun hayatım ama eğer biraz dik durmayı denersen rezil olmazsın." Parmağını şıklatınca arkamdaki hizmetçi elini sertçe sırtıma koyup dik durmamı sağladı. Valentina gülerek göğüslerime dokununca çekinip geriye kaçtım. Rahatsız ediciydi. "Böyle durursan göğüslerin daha belirgin olur. Ayrıca omuzların düz hizada olması erkeklerin önemsediği başka bir ayrıntıdır."

 

Valentina süzülerek arkama geçip omzumun üzerinden aynadaki yansımama baktı. Hafifçe çeneme dokundu. "Asil bir soylu olmak için doğmanıza rağmen eski bir evde büyümenize üzüldüm." Kalçalarını öne ittirdi. Üzerinde vücuduna yapışan uzun bir mor elbise vardı. Dalgalı, kahverengi saçlarını salmıştı. Hafif tombul bir vücudu vardı. Boyu benden epey kısaydı. Vücuduna göre zayıf bir yüzü vardı. Kemerli burnu yüzüne yakışıyordu. Çekik gözleri vardı. Dolgun dudaklarına elbisesiyle uyumlu bir ruj sürmüştü. Ayaklarında uzun topuklular vardı.

 

Hafifçe omzuma vurup kıkırdadı. "Neyse ki artık kraliyettensin. Senin için son derece inanılmaz elbiseler tasarlayacağım canım!" İğrenerek ona baktım. Bu kadın saraya geldiğim için heyecandan kendimi tutamadığımı falan mı düşünüyordu? Yada yüz ifademi anlamıyordu mu?

 

Aynanın yanında duran hizmetçiye takıldı gözlerim. Sarı saçları diğer hizmetçiler gibi topuz yapılmıştı. Alnına düşen küçük tutamlar küçük yüzüne çok yakışmıştı. Yaşı çok küçük duruyordu. Üzerindeki önlük bembeyazdı. Omuzları diğer hizmetçiler gibi dik durmuyordu. Odada bana gerçekten anlayışla bakan tek kişi oydu. Gözlerindeki çaresizlik bende de vardı. Boyu kısa olmasına rağmen çok tatlı gözüküyordu. Hatta hizmetçilerin arasında en güzeli o bile olabilirdi. Elinde küçük bir pamuk parçası vardı. Onunla oynuyordu.

 

Kapı tıklatılınca derin nefes aldım. Başka bir hizmetçi kapıyı aralayınca saray muhafızının sesi duyuldu. "Majesteleri akşam yemeği için Bayan Veronica'yı bekliyor." Hizmetçi başını sallayıp kapıyı kapattı. Bize döndüğünde ise Valentina tekrardan üzerimi kontrol etti. "Pekala tanrı senin şansını güzelleştirsin." diyerek kapıya yöneltti. Elbisenin etekleri ayağıma takılınca bir elimle kumaşı sertçe kavradım. Eteklerimi havaya kaldırıp daha rahat bir şekilde kapıya doğru yürüdüm. Tam bu sırada birinin arkamdan koştuğunu hissettim. "Efendim saçınızda pamuk kalmış." Ben daha arkamı dönmeden gelen kız saçımı sertçe kavrayıp kendine çekti. Kulaklarımda nefesini işittim. "Sağlıklı kalmak istiyorsan dilini ısır." diye fısıldadı sadece benim duyabileceğim bir tonda. Hemen geriye çekildi. "İşte buldum!" Elindeki pamuğu gösterdi. Bu az önceki sarışın kızdı.

 

Ve az önceki pamuktu.

 

Onun bu uyarışı karşısında şişik gözlerimi kısıp tebessüm ettim. Günler sonra ilk defa gülümsemiştim. "Teşekkür ederim." Kız nazikçe gülümseyip geriye çekilirken Valentina sinirle kıza baktı. "Kibar ol seni küçük fahişe." Kızın yüzündeki gülümseme silindi. Başını eğip ellerini kucağında birleştirdi. "Affedersiniz efendim." Sarışın kızla konuşmam elbette burada bitmemişti. Daha yaşı küçük olmasına rağmen beni uyarması bile büyük bir cesaretti ve kesinlikle beni saray konusunda aydınlatacak tek kişi oydu.

 

Kapıdaki hizmetçi kapıyı açınca kendimi odanın dışına attım. Saray, odama göre soğuktu. Kapıda bekleyen bir diğer muhafız çıktığımı görünce başıyla selam verip yürümeye başladı. Adımlarım onu takip ederken gözlerim beyaz duvarda asılı tablolara takıldı. Her tabloda başka birileri vardı. Kraliyet ailesinin soyu olabilirdi. Bazı tablolarda Prens Justin'in tanıdık yüzünü görmüştüm.

 

Uzun bir koridordan geçtik. Koridor boyunca bir sürü oda vardı. Saymayı denemiştim ama bir noktadan sonra bunu boşverip etrafı incelemeye devam ettim. Her odanın biraz ilerisinde gaz lambası vardı. Koridor fazla genişti. Koridorun sonu gözükmüyorken muhafız sol tarafa yöneldi. Uzun merdivenleri inmeye başlayınca bende onun arkasından ilerledim. Takip ettiğim muhafız ciddi bir şekilde göğsünün hizasında tuttuğu kılıcı bırakmamaya yeminli gibiydi. Son derece ciddi ifadesi onu biraz korkutucu kılıyordu.

 

Eteklerim merdivenlerin basamaklarına sürtünerek benimle birlikte iniyordu. Düşmemek için dua etmeyi hiç bırakmadım. Önümdeki muhafız hiç zorlanmadan merdivenleri inerken upuzun etekle uğraşa uğraşa merdivenleri inmeyi başardım.

 

Nihayet merdivenler bitince daha büyük bir yere geldik. Burası sarayın girişi olmalıydı. Tam ortada az önce indiğimiz merdivenler vardı. Hemen karşımda devasa bir kapı vardı. Kapının önünde iki muhafız duruyordu. İki tarafımda da bir sürü koridora açılan girişler vardı. Muhafız bunlardan birine girince bende onu takip ettim. Upuzun koridordan geçerken devasa bir kapı daha gördüm. Kapı sonuna kadar açıktı. İçeride ise biri diğerlerinden daha büyük olan üç taht gördüm. Burası taht odası olmalıydı. İçerideki hizmetçiler yerleri siliyordu. Benim onlara baktığımı gördüklerinde tanımış olmalıydılar ki başlarını hafifçe eğip selam verdiler.

 

Onlara tebessüm edip önüme döndüm. Ayaklarım giydiğim cam ayakkabı yüzünden ağrımaya başlamıştı. Yere eğilip onları ovmak istedim. Şuan tek isteğim sadece odamda dinlenip saatlerce kimseyle muhattap olmadan yatmaktı. Justin gidince uyku beni terk etmişti. Bunun yerine yatağın sıcacık çarşafına yanağımı dayayıp ağlamıştım. Acaba annemler şuan ne yapıyorlardı? Beni özlemişler miydi? Yada ben yatarken beni ziyarete gelebilmişler miydi? Annem benim güvende olduğumdan emin olmadan bir saniye bile rahatça nefes alamazdı.

 

Yemek salonuna yaklaştığımızı hissedince hizmetçinin dedikleri aklıma geldi.

 

Sağlıklı kalmak istiyorsan dilini ısır.

 

O an annemin sözleri kulaklarımda yankılanmıştı. Küçükken okuduğum kitaplardan birinde gördüğüm cümleyi anlayamamıştım. "Kadınların ilk kanı bacaklarının arasından değil dilini ısırmaktan gelir" diye gezmiştim evde. Annem ise duyduğunda bunun ne anlama geldiğini sormuştu. O zamanlar hiçbir şey anlamadığımı söyleyip işin ucundan sıyrılmıştım ama şuan çok iyi bir şekilde anlayabiliyordum. Yaşadığımız çağdaki çoğu kadın bu cümleyi tekte anlayabilirdi çünkü zaten yaşadığın bir durumu ne kadar çok sana süsleyip anlatsalar da anlamaman imkansızdı.

 

Burnuma hoş yemek kokuları gelmeye başlayınca stresten sağlam elimi yumruk yaptım. Kral'ın karşısına çıkacaktım. Bana kim bilir ne saçmalıklar söyleyeceklerdi. Din adamlarının ona söylediği onca yalana inanıp beni nasıl tutsak edeceğini anlatacaktı elbette.

 

Başka bir koridorda girdik. Hizmetçiler telaşla ellerindeki tepsilerle yürüyordu. Hepsi oldukça yorgun gözüküyordu. Kalabalığın sesi kulaklarıma ulaşınca derin nefes aldım. Soylular da burada olmalılardı. Anlaşılan beni görmek için gelenler de vardı. Tuttuğum kumaşı öyle bir sıktım ki kumaş sanki avucumun içinde paramparça olacaktı. Karnıma ağrılar girdi. Geri dönüp yatağa gömülmek ve saatlerce ağlamak istedim. Gözlerimdeki şişliği hissedebiliyordum. Neyse ki makyajla biraz da olsa gizlemeyi başarmışlardı.

 

Uzun koridoru yürüdüğümüz sırasa nihayet kocaman bir kapı görüldü. Kapı iki taraftan da sonuna kadar açılmıştı. İki muhafız ciddiyetle duruyorlardı. Benim yaklaştığımı gördüklerinde ise hafifçe eğilip selam verdiler. Burnuma gelen başka bir kokuyla burnum kaşınmaya başladı. Burnumu çekmeye çalışırken art arda iki kez hapşurdum. Bunu içeridekilerin duymamış olmasını dileyerek yemek salonuna bir adım atıp içeriye göz attım. Tam ortada uzun bir masa vardı. Masada üç kişi vardı. Aralarından biri maalesef tanıdıktı. Uzun masanın etrafında ise sayamayacağım kadar çok yuvarlak masa vardı. Masalarda zengin kumaşları kuşanan birbirinden farklı onlarca elf oturuyordu. Hepsinin gözleri bana çevrilmişti.

 

Salon kocamandı. Sadece salona bakmak bile sarayın ne kadar büyük olduğunu gösterebilirdi. Tavanda devasa bir avize asılıydı. Özenle işlenmiş avizenin kenarlarında kocaman mumlar vardı. Salonun duvarındaki devasa camdan dışarısı olduğu gözüküyordu. Sarayın bahçesinde yanan lambaların ışığı buraya kadar geliyordu. Dizilmiş ağaçlar rüzgarın etkisiyle birlikte süzülüyordu. Camların kenarları özenle işlenmişti. Duvarlarda aynı şekilde tablolar asılıydı ama buradaki tablolar biraz fazla boğucuydu. Tavan geniş olmasına rağmen sanki sıkışıp kalacakmış gibi hissediyordum.

 

Muhafız ortadaki uzun masaya yöneltti. Kocaman masada üç kişi oturuyordu. En baştaki gösterişli sandalye boştu. Boş sandalyenin bir yanında hafif sarışın bir kadın oturuyordu. Yüzündeki buruşukluklar yaşının genç olmadığını söylüyordu. Üzerinde gri renkte bir elbise vardı. Omzuna özenle mavi taşlar dizilmişti. Aynı benim elbisem gibi tamamen tülden yapılmıştı. Cılız bir görünüme sahipti. Keskin yüz hatları ve incecik kaşları vardı. Masmavi gözleri beni baştan aşağı süzdü. Dirseklerini masaya koymuştu. İşaret parmağında mavi tonlarda kocaman bir yüzük vardı. Kafasında ise prenslerin tacına kıyasla biraz daha büyük bir taç vardı. Kulağından sarkan abartılı küpeleri parıldıyordu.

 

Kraliçe Katherine olmalıydı. Annem onun sadece şöhret meraklısı bir zavallı olduğunu söylerdi. Kral Luis onu defalarca kez aldatmıştı. Bunu bütün halk biliyordu da. Yine de buna göz yumup kocasının her konuda haklı olduğunu söylemişti. Sanırım sarayda korkmamam gereken tek kişi buydu. Hala kocasını savunan biri elindeki bıçakla uyuyan birini bile bıçaklayamazdı.

 

Bakışlarım onun hemen karşısındaki tanıdık adama kayınca gülümsemesini izledim. Piç kurusunun yakışıklı bir yüzü vardı. Üzerindeki sabahki kıyafetler vardı. Omuzları dik bir şekilde duruyordu. Elinde bembeyaz bir eldiven vardı. Annesinin gözlerini almış olmalıydı. Mavi gözleri ışıkta bile parlıyordu.

 

Onu izlediğimi farkedince dudakları keyifle daha da yana kıvrıldı. Göz kırpınca iğrenip onun hemen yanında oturan prense gözlerim takıldı. Prens James olmalıydı. Justin'in abisiydi. Salak herifin tekiydi.

 

Onun kıyafeti de Justin'in kıyafetine benzer tonlardaydı. Onun da başında küçük bir taç vardı. Saçları bir tık uzundu. Yüzü Justin'e kıyasla annesine benziyordu. Sadece mavi gözleri alamamıştı. O ise yüzündeki ciddilikle bana bakıyordu. Bir eli hemen yanındaki sandalyede duruyordu. O sandalyeyi sahiplenmiş gibiydi. Sanırım karısı oraya oturacaktı.

 

Muhafız hızlı yürüyüp Kraliçe'nin yanındaki sandalyeyi benim için çekti. Nazik olmaya çalışıp sandalyeye oturunca Kraliçe boğazını temizledi. Sinirli bir ifadeyle başka yöne baktığı sırada bakışlarımı kucağıma çevirecektim ki Justin'in sesiyle ona baktım. "Yemeğe hoşgeldin Veronica." Sırıtarak bana bakıyordu. Başımı hafifçe sallarken ellerimi dizlerime götürdüm. Stresle tırnaklarımı dizlerime geçirdim.

 

Justin yine birşey demek için ağzını açmıştı ki Kraliçe sitemle atıldı. "O kaçık kadın yine odasında değil mi?" Sorusunu James'e sormuş olmalıydı. James sinirle yumruğunu masaya koydu. "Gloria kaçık falan değil." Justin güldü. "O kadın delinin teki." James adeta hırlayarak Justin'e döndü. "Kes sesini Justin." Kraliçe sert bakışlarını kısa bir an bana saldıktan sonra James'e geri döndü. "Yine yemeğe gelmeyecek. Oysaki Kral Luis bu yemeğin önemli olduğunu söylemişti." James dudaklarını birbirine bastırıp karısına ayrılmış olan sandalyeye kısa bir an baktı. "Gelmezse başına geleceklerini biliyor." Tabiki de Gloria'ya yani karısına ceza verecekti. Annem sürekli o kadının James tarafından şiddet gördüğünü söylemişti. Hizmetçiler onun haykırışlarını duyup tavernalarda anlatıyordu.

 

Justin derin nefes alıp arkasına yaslanırken Kraliçe tatmin olmuş bir şekilde gülümsedi. "Bu yüzden bazen Veliahtı değiştirmek aklımdan da geçmiyor değil." Lanet olsun bu kadın şiddetten tatmin mi oluyordu? Karısını dövmesi marifet olup kral olması anlamına mı geliyordu?

 

Bahsettikleri Gloria zamanında Silverwood Krallığının prensi ile aşk yaşamıştı. Defalarca kez ona kaçmasına rağmen James'in gazabından kurtulamayıp onunla evlenmek zorunda kalmıştı. Herkes Gloria'nın hala bir vampire aşık olduğunu söylüyordu. Gloria'yı ülkedeki kimse sevmiyordu. Bunun sebebi vampire aşık olmasının yanı sıra sürekli sarayda sorunlar çıkarıp art arda iki kez bebeğini kaybetmesiydi. İki kez hamile kalmıştı ama ikisini de düşürmüştü. Zor şartlar altında yaşamak zamanla onu delirtmişti. Din adamları onun tanrı tarafından lanetlendiğini söyleyip dururdu. Genelde odasında durup tek başına konuşan bir kadın olduğu da söylenirdi. Bende öyle bir hayat yaşasaydım elbette bende delirirdim. Ama halk, kraliyet tarafından öyle bir manipüle edilmişti ki Prens James ne yaparsa haklıydı.

 

Justin rahatsız bir şekilde oturduğu yerde kıpırdandı. Veliaht Prens oydu. Herkese göre tahtı hakeden de oydu.

 

Kraliçe hafifçe güldüğü sırada herkes bir anda ayaklanmaya başladı. Bakışları kapıya çevirilmişti herkesin. Bende oraya bakınca kralı gördüm. Masadakiler de kalkmaya başladı. Oturduğum sandalyeden destek alıp ayağa kalkarken yaramda ufak bir sızı hissettim. Kral yüzündeki gülümseme ile reverans yapıp masaya doğru yürüdü. Üzerinde uzun bir pelerin vardı. Beyaz saçları kalçalarına kadar uzanıyordu. Kafasında büyük ve gösterişli bir taç vardı. Ellerinde aynı Justin ve James'teki gibi eldiven vardı.

 

Muhafız onun sandalyesini çekti. Kral bakışlarını bana çevirip sandalyesine oturdu. O oturunca herkes tek tek oturmaya başladı. Sandalyenin kenarlarından destek alıp bende oturdum. Dağılan eteği topladığım sırada Kral önündeki bardaktan bir yudum aldı. "Kutsal kulumuzu aramızda görmek bugüne nasip olacakmış demekki. Değil mi Veronica?" Sinirli bakışlarımı ona çevirdim. Hizmetçi kızın söyledikleri kulağımda yankılandı. "Evet majesteleri." dedim bakışlarıma zıt olan uysal sesimle.

 

Kral Luis memnun haline devam etti. "Eğer Bayan Sarah seni saklamamış olsaydı aramıza daha erken katılmış olacaktın." Kraliçe bardağından bir yudum alırken önümdeki yemeğe baktım. Taze kızartılmış ekmek dilimlerine domates sosu sürülmüştü. Yanında ise küçük küçük yemişler vardı. Karnım gerçekten açtı ama onların yemeğini yemek istemiyordum. "Kanunlara göre yargılanması gerekmez mi?" Bu soru yanımda oturan kadından gelmişti. Kral Luis cevap vermek için hazırlanmıştı ki sinirle Kraliçeye döndüm. "Siz çocuğunuzu bir daha göremeyeceğinizi bile bile krallığa teslim eder miydiniz Kraliçe Katherine?" Bir anlık gelen cesaretim sayesinde kendimle gurur duydum. Kesinlikle bu dediklerimin sonu iyi bitmeyecekti ama konu annemse ölümü bile kucaklardım.

 

Kraliçe kaşlarını çatarak bana döndü. "Çocuğumun iyi bir geleceğe sahip olmasını isterdim." Alnına düşen sarımsı tutamları geriye attı. "Ama görüyorum ki Sarah bencil olmayı seviyor." Kral Luis onu susturmak için elini sertçe sıktı. Anneme hangi hakla bencil diyordu? Öfkeli bakışlarım kraliçeyi delip geçti. Etrafımızda yemek yiyen soylular masadaki gerginliği farketmemişti.

 

"Acaba küçük bir-" diyordum ki çaprazımda oturan Justin'in sert sesi beni susturdu. "Karşında kim olduğuna dikkat et Veronica." Kral Luis onu da susturup soğukkanlılığa devam etti. Gayet sakin bir şekilde gülümsemesinden ödün vermeden konuştu. "Veronica'nın burada geçirdiği ilk günü. Ailesinden ayrı kalmayı kabullenemiyor." Öfke alnımın yanmasına sebep olmuştu. Yaralı elimi bile yumruk yaptığımı farkettim. "Kimin yüzünden acaba?" Dediklerim fazla tehlikeliydi. Hem krallığa hemde yıllardır sürerlilikte olan kanunlara karşı geliyordum. Hiçbiri umrumda değildi.

 

Kral Luis derin nefes alarak ellerini masanın iki yanına koydu. "Daha ilk günün olduğu için seni anlayışla karşılıyorum ama bilin ki alışınca herşeyin karşılığını alacaksınız." Sahte bir saygıyla başımı eğdim. "Tehdidiniz için teşekkürler." Kraliçe bana bakıp gözlerini devirdi. "Ne kadar da küstah ve saygısız. Tanrının kutsal kulu olmandan kendi adıma utanıyorum." Kral Luis yumruğunu sertçe masaya koyunca Kraliçe eski pozizyonuna geçip bakışlarını benden kaçırdı.

 

"Buraya alışma sürecinde sana yardım edecek kişi sevgili oğlum Prens Justin." Justin olduğu yerde kıpırdandı. "Veliahtım buraya alışana kadar sana sarayı gezdirip kuralları anlatacak. Ayrıca kraliyet ailesini yani bizleri daha yakından tanıyıp benimsemeni sağlayacak. Sonuçta kutsal kulumuzun mutlu olmasını istiyoruz." Kraliçeye kısa bir bakış attıktan sonra devam etti. "Kraliçe ise seni hanımlarla verdiği çay partilerine dahil edip saray ortamına alışmanı sağlayacak."

 

Kesinlikle şuan yere çömelip saatlerce ağlamak istiyordum. Justin piçinin benimle vakit geçireceği yetmezmiş gibi birde kraliçe ile çay partisi verecektik. Tanrım tüm bunlar bir şaka falan mıydı? Ben onlara ailemi görmek istediğimi belirtirken onlar bana çay partisinden bahsediyordu. Justin'e bakınca beni tebessümle izlediğini farkettim. Rahatsız hissedip boğazımı temizledim. Kral ise devam etti. "Bu süreçte kuralları iyice kavrayıp ailemize layık hale gelmeni istiyorum." Hafifçe başımı salladım. "Haklısınız sonuçta burada tamamen kendi isteğimle duruyorum." Alayla gülümsedim. İçimdeki ses durmamı haykırdı. "Size layık olacağım majesteleri. Yoksa herşeyin karşılığını alacağım söylendi." Kraliçe dediklerim karşısında ayıplayarak elini ağzına götürdü. "Annen sana hiç mi terbiye öğretmedi?" Bu saatten sonra onlara saygı gösteremezdim. Benden bunu bekleyemezlerdi. Açıkça beni tehdit ettikleri yetmezmiş gibi neler yapacağım bile planlanmıştı.

 

Aptal cesaretimle hareket ettiğimi biliyordum.

 

"Annem gerektiği kişilere saygı göstermemi tabiki de öğretti. Neden sormuştunuz?" Sesimdeki alayı anca bir gerizekalı anlayamazdı. Justin'in az önceki tebessümü kaybolmuştu. Ciddi bir şekilde bana bakıyordu. Gülümserken herkes onun kusursuz, yakışıklı ve çekici bir prens olduğunu düşünebilirdi. Ama o gerçek yüzünü sağolsun buradaki ilk saatlerimde bana göstermişti.

 

Kral Luis bir anda ciddileşmişti. "Bayan Sarah'ın yargılanmasına tamamen veliahtım karar verecek. Herşey onun insafına bağlı olacak." Justin'e gururlu bir bakış attı. Justin saygıyla başını eğerken bakışları hala bendeydi. "Sonuçta seni sarayda takip edecek kişi veliahtım." Aslında demek istediği ayağımı denk almamdı. Sarayda saygılı davranıp onlara boyun eğersem bedelini annem ödeyecekti. En ufak hatamın cezası annemden çıkacaktı. Bu yüzden şuan ne kadar çok burayı terk etmek istesem de bunu yapmamam gerektiğini farkettim. Aptalca bir hareketim yüzünden sevdiğim birini kaybetmek isteyeceğim en son şey bile değildi.

 

Bakışlarım James'in üzerine kayınca sessizce yemeğini yediğini farkettim. Masada dönen konuşmalardan haberi yok gibiydi. Bir eli hala sandalyede duruyordu. İfadesiz bir şekilde bakışlarını tabağına çevirmişti. Sandalyeyi tutan elindeki parmaklardan biri sertçe sandalyeye vuruyordu. Küçük bir ritim kulaklarıma ulaşmıştı. Bu adam kesinlikle takıntılı bir ruh hastasıydı. Gloria'ya duyduğu şey kesinlikle aşk değildi. Aşk bu değildi.

 

Aşk aslında dünyada tadılacak en zor duyguydu. Kimse bir başka birine gerçekten kendini kontrol ederek aşık olamazdı. Tamamen tesadüfün elinde olan birşeydi. Aşk aslında şans ve tesadüfün birleşimiydi. Nasıl şans kontrol edilemiyorsa aşk da kontrol edilemezdi.

 

Aşk öyle ağır bir duyguydu ki bazen kalbi huzurla buluşturan bir melodi gibi bazen kulakları kanatan korkunç bir kapı gıcırtısı gibiydi. Bazen fırtına gibi coşkulu bazen sessiz bir meltemden farksızdı. Aşık olduğun kişi senin için dünyadaki tek adam veya tek kadın olurdu. Sanki doğduğundan beri kimseyi tanımıyordun da bir anda senin karşına çıkıp seni hayatla tanıştırmıştı.

 

Aşk, kişiyi hayatla tanıştırırdı aslında. Hayat anlamlandırılınca onunla tanışmış olurdun. Kişi aşık olunca hayata öyle bir anlam yüklerdi ki sadece ayakkabı giyerken bile bağladığın bağcıklar senin için herhangi bir aşk kırıntısı olurdu. Onu düşünürken içtiğin su bile senin ilham kaynağın olurdu. Parmağını kesen cam parçası bile seni mutlu ederdi. Çünkü kafan biriyle doluyken en büyük kötülüklere bile perde örmüş olurdun. Öyle çok kör olurdun ki aşkından başka herşeye tozpembe bakıp umursamazdın.

 

Aşık olduğun kişinin saçının teli bile senin için elmaslardan değerli olurdu. Aşk buyken James nasıl Gloria'yı döverdi ki? Buna aşk mı denilirdi? Oysa ki aşk birbirini korumaktı. Onun için ölmekti. Öldürmek değildi.

 

Akşam yemeğine gelmediği için Gloria'ya çok kızacaktı. Gloria'ya gerçekten üzülmüştüm. Elimden gelse onu bu cehennemden kurtarmayı çok isterdim. Ama daha kendim buraya tutsakken ona nasıl yardım edebilirdim ki?

 

Yemek boyunca James sessiz kalmaya devam etti. Kral sürekli bana sarayda yapılan etkinliklerden bahsetmişti. Hepsini sadece dinliyormuş gibi yaparak tabağımdaki birkaç yemişten yemiştim. Kraliçe ise sessiz kalmayı tercih edip sessizce kahvesini içmişti. Justin ile yemek boyunca birçok kez göz göze gelmiştik. Gözüm onun gözlerine değdiğinde göz kırpmıştı. Ben ise kaşlarımı çatıp önüme dönmekle yetinmiştim. Ondan kesinlikle iğreniyordum.

 

Şimdi ise Prens Justin'in gözetiminde odama doğru yürüyordum. Benim hemen çaprazımda yürümesine rağmen fazla yakın duruyordu. Rahatsız olup defalarca kez hızlı yürüsem de şerefsiz bana yakın durmaya devam etmişti. Benimle konuşmaya çalışsa bile kısa cevaplar vererek kurtulmaya çalışmıştım.

 

Odamın kapısına gelince ise hafifçe gülümsedi. "Kahvaltıdan sonra sana sarayı gezdireceğim." Başımı sallayıp odamın kapısının kulpuna uzandım. Bir anda yaralı elimi kavrayıp kendi elinin üzerine koydu. Nazikçe bileğimi okşadı. Midem bulanırken kaşlarımı çattım. "Elindeki ve karnındaki yara nasıl oldu?" Elimi hızla geri çektim. Sanki elimi alıp gidecekmiş gibi olduğu için elimi geride tuttum. "İyi." Kapının kulpunu aşağı indirdim. Ona arkamı dönmüştüm ki kolumdan tutup beni kendine çevirdi. "Yaraların nasıl oluştuğunu sordum." Kısa bir an elime baktım. "Saldırıya uğradım." diyerek karnımı tuttum. Justin başını sallarken elimdeki yarayı gösterdim. "Sınırlarınızdan kaçmaya çalışırken elime hançer saplandı." Kapı açılınca kendimi içeriye attım. "Fazla yorgun hissediyorum." diyerek odama girdim ve sertçe kapıyı kapattım.

 

Nihayet tek kaldığımı düşünerek kapıya sırtımı yaslayıp derin nefes aldım. Karanlık odaya sadece ay ışığı giriyordu. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Olduğum yerde sırtımı iyice kapıya dayayıp hıçkırarak ağlamaya başladım. Annem için buradaki herşeye boyun eğmek zorundaydım. Ailemi görememem yetmezmiş gibi birde boyun eğmek zorundaydım. İşte beni mahveden şeylerden biri de buydu.

 

Yanımda biri hareket edince olduğum yerde sıçradım. Sarı saçlı hizmetçi hemen özür dileyip beni izledi. "Daha ilk gününüz olmasına rağmen size burasının gerçeklerini anlatmam gerekiyor."

 

 

_________________________________________________

 

 

Selammm yeni bölüm ile geldimm

 

Bölüm nasıldı????

 

Sizi seviyorum iyiki varsınız iyi okumalar dilerim 💫

Bölüm : 15.08.2025 11:39 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...