
Ormandaki Avcı'nın yedinci bölümüne hoşgeldiniz umarım beğenirsiniz bol bol yorumlarınızı bekliyorum şimdiden iyi okumalar dilerim🤍
"O sadece benim avım olabilirdi. Avımı paylaşmayı sevmezdim."
☆☆☆
_________________________________________________
Salver'ın Bakış Açısı
Gelecekten Kesit
Botlarım zemine öyle bir baskı uyguluyordu ki yerden gelen sesleri sokaktan geçen herhangi biri bile rahatça duyabilirdi. Üzerimdeki pelerin beni soğuk havadan koruyordu. Aslında soğuk havayı gerçekten severdim ama şuanlık kimsenin beni tanımaması gerekiyordu.
Silverwood Krallığının sevilen prensiydim. Abim Matthew bir elfe aşık olduğu için unutulup gitmişti. Onun şuanda nerelerde olduğundan da bihaberdim. Kendisi aşkına kavuşamayınca bütün krallık işlerini başıma yıkıp ortadan kaybolmuştu. Aslına bakılırsa sikik krallık işleri umrumda değildi. Eskiden savaşlarda ordunun en başında yer almışlığım olmuştu. Bunun tek sebebi ise piç herifin teki olan Justin'e dünyanın kaç bucak olduğunu göstermekti. Ben onu defalarca kez yenmiştim ancak o her seferinde başka bir taktik bulup yine yenilmeye yelken açıyordu.
Onun kellesini birgün uçuracağıma emindim.
Ellerim ceplerimdeydi. Cebime koyduğum okun sert tüyleri tenimi okşuyordu. Sanki onun kan kokusuna muhtaçtım. Kendimi hiç bu kadar birine muhtaç hissetmemiştim. Daha önce birçok altın elfin kanının tadını almıştım ama Veronica'nın kanının tadını alamamak zoruma gidiyordu.
Göğsümdeki yarayı artık hissetmiyordum. Sadece ilk yürüdüğüm zamanlarda biraz hissetmiştim ancak bunlar sadece hafif sızlamalar olmuştu. Her acıda Veronica aklımda canlanıyordu. Gerçi o kız hiç aklımdan çıkabilmiş miydi?
Ona olan öfkem kontrol edilecek gibi değildi. Hem avımı kaçırmıştım hemde beni yaralamıştı. Aldığım en büyük yaralardan biriydi bu. Acaba sağ salim dönebilmiş miydi? Masumluğuyla kim bilir daha kaç kişiyi kandırmıştı? Sağ kaldığına emindim. İyi bir nişancıydı. Altın Elflerin duyuları da sağlamdı. Bu iki özelliği onu evine götürebilirdi. Altın Elf olduğundan kimsenin haberi yoktu. Acaba daha ne kadar saklayabilirdi?
Silverwood'un en dar sokaklarından birindeydim. Buraya yoksul kucağı derlerdi. Krallığın en sefilleri burada yaşardı. Eski devlet adamları burasının kötü koktuğunu söylerdi. Burnuma sadece yeni pişmiş taze ekmek kokusu geldi. Daha sabah saatleri olmasına rağmen sokakta onlarca çocuklar vardı. Herkesin iğrendiği yoksul kucağı saraydan daha huzurluydu.
Bacaklarıma çarpan küçük bir kıza baktığımda yemyeşil koca gözlerini kısıp gülümsedi. Elini ağzına kapatıp koşarak uzaklaşdı. İçimden küfürler savurdum. Gözleri yeşil olmak zorunda mıydı?
Rüzgar kapüşonumu inatla açmaya çalıştı. Bir elimi cebimden çıkarıp kapüşonumu sıkıca tuttum. Bol olduğu için yüzümün büyük bir kısmı gölgeleniyordu. Lanet olası veliaht prensi tanımayan yoktu. Diğer elim Veronica'nın okunu tutmaya devam ediyordu. Okun bana bir faydası olmayacaktı. Bana Veronica'yı getirmeyecekti. Yine de okta onun kanı vardı. Deli gibi arzuladığım kanı vardı.
Uzun süredir kansız kalmıştım. Bu sebepten dolayı damarlarımdaki öfke daha da harlanıyordu. Açlığım öfkeme öyle bir baskı yapıyordu ki zihnimde canlanan tek şey onun kan kokusu oluyordu.
Dar sokaklarda koşuşan çocuklardan kurtulup geniş meydana geldim. Burada çoğu yaz akşamı kutlamalar yapılırdı. Herkes ailecek katılıp eğlenirdi. Yaz ayı dışında ise sadece ufak tezgahlar kurulurdu. Yeni kurulan tezgahların arasında elindeki gazeteleri etrafa saçan esmer bir oğlan yeni haberleri bağırıyordu. "Donanma bir korsan ordusunu daha yok etti! Kral Albert bunun şerefine akşam soylulara özel akşam yemeği düzenleyecek!" Babam olacak adam yani Albert'ın en büyük nefreti korsanlardı. Bunun nedenini az çok bilsem de umrumda değildi. Çocuk önemli haberleri okumaya devam etti. Gerçi Albert'ın akşam düzenlediği yemek çokta önemli değildi.
"Norlacss Krallığı sonunda kutsal kullarını buldu!" O krallık ve kutsal kul kelimesi geçince hızlı adımlarım durakladı. Meydanın ortasında öylece kaskatı kesildim. Norlacss Krallığı ve kutsal kul. Altın Elf. Veronica.
Krallıkta ondan başka Altın Elf olacağını zannetmiyordum. Nefsimiz onların kanına öyle çok açtı ki vampirler kutsal kulların nesillerini neredeyse sona erdirmişti. Herhangi bir elf krallığından Altın Elf çıkma ihtimali çok düşükken birden fazla olması imkansızdı. Veronica yakalanmıştı. Saraydaydı. Daha önce defalarca kez gittiğim o saraydaydı. Ölümüne düşman olduğum prensin yanındaydı.
Siyah botlarımın önünde duran ıslanmış gazeteyi aldım. Elimi oktan çekip gazetenin diğer ucunu tuttum. İlk sayfada geçen yıl kazandığımız bir savaşın yıl dönümüyle alakalı şiirler yazıyordu. İkinci sayfada ise krallıkla ilgili bilgiler vardı. Üçüncü sayfaya gelince ise parmaklarım titredi.
Norlacss Kral'ı, kutsal kullarını bulduklarını açıkladı!
Veliaht Prens, "Tanrı artık bizimle. Zafer yakınlarda olmalı." diyerek kutsal kulun bulunmasına sevindiğini belirtti. Kutsal kulun hakkında bilinen tek şey yıllarca saklandığı. Krallık onu korumaya aldı. Özel bilgilerini paylaşmamakta kararlı.
Beyaz saçları beline kadar uzanıyor. Adamı kahreden yemyeşil gözleri var. Diğer elflere kıyasla daha solgun teni, kırmızılaşan dudaklarına zıtlık sağlıyor. Boyu neredeyse bir seksen. Kilosu boyuna göre fazla az. Zayıf ve narin bir bedene sahip olmasına rağmen fiziği iddialı. Hiçbir erkeğin hayır demeyeceği aksine önünde diz çöküp yalvaracağı, tapacağı bir güzelliğe sahip. En fazla on dokuz yaşlarında. Ve vampirlerin göğsünü yaralamayı çok seviyor.
Hay sikeyim.
Sinirle gazeteyi buruşturup bir kenara attım. Demek saraydaydı. Elimi cebime atıp oku kavradım. Sert tüyler avcuma battı. Dişlerimi sıkıp sokakta yürümeye başladım.
Norlacss sarayını en son geçen yıl ziyaret etmiştim.
💫
Veronica'nın Bakış Açısı
Şimdiki Zaman
Herşeyi berbat etmiştim.
Herşeyi berbat etmiştim.
Herşeyi berbat etmiştim.
Kendimi tutamayıp annemi savunmuştum ama sonuç yine annemi tehlikeye atmıştı. Belki de annemi bulamazlardı yada Justin sadece tehdit ediyordu bilemiyordum ama burada yaşadıklarım yetmezmiş gibi birde annemin tehlikeye girmesi beni korkutuyordu.
Buradaki ikinci günümdü.
Kabus gibi geçen ikinci günümdü.
Kimse geri gelip bana bir açıklama yapmadı. Öylece kapının önünde saatlerce ağladım. İçimdeki özlem git gide artıyordu. Kalbim artık öyle çok ağrıyordu ki göğsümü sanki birisi durmadan yakıyordu. Kalbimin içimde parçalandığını hissediyordum. Vücudum sanki hiç hareket etmeyecekmiş gibi uyuşuktu. Ruhum sanki hiç var olmamış gibi hissizleşecek diye korkuyordum. Ben neşe doluydum. Tek başıma bile en basit birşeye gülebilirdim. Dans edip şarkı söylemeyi severdim. Saatlerce kitaplar okuyup çiçekleri araştırmayı özlemiştim. Bu saray içimdeki Veronica'yı öldürecek diye korkuyordum.
Oysaki içimdeki Veronica'nın en büyük korkusu ölümdü.
Üzerimde askılı, beyaz bir gecelik vardı. Saten kumaşı neyseki terletmiyordu. Sakince uyuyabilmek için yorgana sarılmıştım.
Gece yarısına doğru Maya yanıma gelip duş almama yardım etmişti. Sıcacık küvette biraz da olsa rahatlatmıştım. Kollarım Justin'in sayesinde mosmor olmuştu. Vurmasa bile fazla sert tuttuğu için hassas tenim zarar görmüştü. Yaralı elim ise biraz daha iyi olmuştu. Dikişlerim artık pek sızlamıyordu.
Duştan sonra Maya şevkatle saçımı taramıştı ama annemin yerini tutmamıştı. Saçlarımı özenle örüp geceliğimi giymeme yardım etmişti. Sonrasında ise tek kelime etmeden beni yatağımda bırakıp gitmişti. Başlarda uyumaya dirensem de sonrasında ağlayarak uykuya dalmıştım.
Şimdi ise kollarıma bakıyordum. Justin'in tuttuğu yerler iyice morarmıştı. Çenemin de moraracağını düşünmüştüm ama neyseki birşey olmamıştı.
Yataktan kalkıp çıplak ayaklarımla lavaboya gittim. Hava bugün hafif yağışlı gibiydi. Ara sıra yağmur damlaları cama vuruyordu. Yağmur yağdığında çimlere basıp ormanda gezinmeyi severdim. Her yerim sırılsıklam olurdu. Hatta yağmurdan sonra hasta bile olurdum. Büyükannem beni azarlayarak yatağa yatırıp bitki çayı yapardı. Siniri geçince başımda durup saçlarımı okşardı.
Burada dışarı çıkıp ıslanamazdım. Çünkü sonrasında beni sarıp sarmalayan büyükannem olmayacaktı.
Suyu açtığımda avucumu suyun altına ittim. Buz gibi su tenime çarptı. Başga irksem de sonra alıştım. Acıya katlanmak diye birşey yoktu. Sadece alışmak vardı. Soğuk suyun altında ellerimi yıkadıktan sonra biraz su alıp yüzüme çarptım. Soğuk su yüzümle temas edince sonunda rahatça nefes aldım. Aklıma yine annemin gelmesiyle gözyaşlarına boğuldum.
Kapının çalınması ile yüzümü kuruladım. Örgüm biraz gevşemişti. Yüzüme düşen perçemlerimi kenara iterken burnuma çilek gibi kokan sabunun kokusu geldi.
Kapıyı açtığımda Maya ile karşılaştım. Yüzünde sıcak bir gülümseme vardı. İçeri girmesi için kapıyı sonuna kadar açtım. "Günaydın Bayan Veronica." İçeri girince kapıyı kapattım. Maya ellerini arkasında birleştirip kısa bir anlık odada gözlerini gezdirdi. "Bana Veronica de." Bana dönüp gülümsemeye devam etti. "İyi uyudun mu Veronica?" Başımı salladım. Maya konuşmasına devam ederken yorganı dağınık duran yatağa oturdum.
"Aç mısın? Kahvaltıya da katılmadın." Ellerimi karnıma götürdüm. Acıktığımı hissediyordum ama birşeyler yiyecek durumda değildim. Burada yaşadıklarım yetmezmiş gibi birde kusamazdım. "Bir yudum bile beni kusturur." Maya anlayışla başını salladı. "Yine de birşeyler yemelisin. Çok zayıfsın." Hafifçe güldüm. "İnan bana dünyayı yesem bile kilo almama gibi bir huyum var." Maya da benimle beraber güldü. Bu sırada parmağındaki yüzüğü farkettim. Kaşlarım çatıldı. "Nişanlı mısın Maya?" Eline baktığımı farkedince hızla yüzüğü arkasına sakladı. "Ah... evet." Bu kız kaç yaşındaydı? En fazla on beş gösteriyordu.
"Ne zamandır? Daha önce hiç görmedim." Dudaklarını ısırdı. Az önceki neşesi solmuştu. "Birkaç aydır. Yakında evleneceğim." Bunu neşeyle söylemesi gerekiyordu. Merakla sordum. "Kaç yaşındasın sen Maya?"
"On dört. Yakında on beş olacağım." Kalbim bir anlık durmuştu sanki. On dört yaşındaydı ve nişanlı mıydı?
Maya'nın yanıma oturması için elimi yatağa vurdum. "Ayakta kalma." Israr etmeme izin vermeden hemen oturdu. Boyu o kadar çok kısaydı ki neredeyse ayakları yere değmeyecekti. Çok tatlı gözüküyordu. Ona yakından bakınca cildinin ne kadar parlak ve pürüzsüz olduğunu farkettim. "Onu çok mu seviyorsun?" Ellerini kucağında birleştirdi. "Aslında hayır.... ama o beni seviyor." Sonra gülümsedi. "Hatta kıyamıyor." Ona sıkıca sarılmak için içim gitti. O kadar çok masum görünüyordu ki yanaklarını okşamak istedim.
"Onun sevgisi için evlenmek zorunda değilsin." Masum masum gözlerini kırpıştırdı. "Muhafızlar ve hizmetçiler için geçerli olan kuralları bildiğini düşünmüştüm." Kaşlarımı çattım. "Ne gibi kurallar?" Topuzunu düzeltmek için ellerini saçlarına götürdü. "Hizmetçiler sadece muhafızlarla evlenebilir. Ve eğer bir muhafız evlenmek isterse hizmetçiye söz hakkı düşmez." Saçma sapan sikik kurallar.
Şaşkınlıkla ona bakakaldım. Maya saçını tekrardan daha sıkı toplayıp devam etti. "Muhafızlar hizmetçilerle evlenmek zorunda değil ama hizmetçiler muhafızlardan başka kimseyle evlenemez." Merakla ona baktım. "Ama neden?" Maya cevabı geciktirmedi. "Çünkü biz hizmetçiler saraya bağlanmış olarak görülüyoruz. Belki sarayda doğmadık ama hepimiz sarayda öleceğiz." Bildiğim kadarıyla hizmetçilerin saraydan çıkması da yasaktı. "Yani saraya mahkumuz." Midem bulandı. Neden kimse bu kurallara karşı gelmiyordu? Neden herkes kadınların yerlerde sürünmesine sessiz kalıyordu?
"Evleneceğim muhafız... adı Brandon. Bahçe kapısında nöbetçi." O piçi merak etmiştim. "Sence iyi bir eş olabilecek miyim?" Başımı salladım. "Olursun ama yaşın daha çok küçük Maya. Senin yaşındayken sümüklü böceklerle oynuyordum." Tatlı tatlı gülümsedi. "Annem de benim yaşlarımdayken evlenmiş. Ayrıca yemek yapmayı çok severim. Biliyor musun Brandon beni çok seviyor." Brandon denen piçin kafasını kesmek istiyordum. O daha çok küçüktü.
Maya heyecanla etrafında döndü. Hayır bu bir sevinç değildi. Sadece kabullenmek için neşeli gözükmeye çalışıyordu. Sadece alışmaya çalışıyordu. Neşeli birisi bu kadar yapmacık olamazdı. "Neden daha önce yüzüğü takmadın?" Daha önce takmış olsaydı mutlaka görürdüm.
Maya ellerini yine arkasına sakladı. "Ah... unutmuştum... yani aklıma gelmiyordu ama Brandon takmamı söyledi." Evleneceği için sevinecek olsaydı o yüzüğü elinden hiç düşürmezdi. Ama umrunda olmayan veya istemediğin birinin verdiği yüzük sadece raflarda dururdu. "Biraz kızdı." Sesi titremişti.
"Umarım sana hiç zarar vermez Maya." Onun için yapabileceğim birşey yoktu. Kuralları baştan yazamazdım. Evlenme diyemezdim çünkü ne kadar desem de sadece kelimeler kalacaktı. Onun için sadece dua edebilirdim. Tanrı onun yanında olsun isterdim.
Maya rahatsızca kıpırdandı. Konuyu değiştirmek için camdan baktım. "Hava güzel değil mi?" Maya da camdan baktı. "Yağmuru sevmiyorum." Hafif yağmur yağmaya devam ediyordu. "Sevmelisin. Bahçeye çıkalım mı? Hem biraz nefes almış olurum." Maya başını salladı. "Nasıl istersen Veronica. Senin için kalın birşeyler getireyim." Arkasını dönüp giyinme odasına gitti. Orada herşeyden vardı.
Elinde beyaz bir pelerinle geldi. Geceliğimi çıkarmama gerek yoktu. Pelerini bana uzatınca ayağa kalkıp uzun kollarını giydim. Öndeki işlemeli düğmeleri de iliklerden Maya bana giymem için ayakkabı getirdi. "Sende giyin. Üşürsün." Norlacss Krallığı ılıman bir krallık değildi. Yazları sıcak geçse de kışı sert geçerdi. "Üniformamın görüntüsü bozulursa ceza alırım." Düğmeleri sökmek için parmaklarımı oynattım. "Öyleyse çıkmayalım." Maya hemen başını iki yana sallayıp sırtımdan tutup beni kapıya çevirdi. "Böylece nişanlımı sana gösteririm Veronica." Kapıyı beni için açıp geçmemi bekledi. Maya o kadar çok iyiydi ki onun yanındayken kendimi rahat hissediyordum. Beni korkutan tek şey onunla birlikte buraya alışmaktı.
Bu saraydakilerin zihniyetinde olmak istemiyordum. Buraya alışmak demek onlardan biri olmak demekti. Ben bunu istemiyordum. Herkes benden nefret etse bile onların arasında gözükmek istemiyordum.
Sarayın koridorları sessizdi. Normalde hizmetçiler mutlaka yanımızdan geçerdi.
Kapıdaki muhafızlardan biri bana bakıp kaşlarını çatınca Maya benim yerime konuştu. "Bayan Veronica'nın hava alması gerek." Muhafız göğsüne yasladığı silahı düzeltip bizimle beraber yürümeye başladı. Sert bakışlarından ürkmüştüm. Bu iki korkutucu adam geceleri de benim kapımda nöbet tutuyordu. Hem rahatsız edici hemde ürkütücüydü. Pelerin biraz fazla uzundu. Eteklerini tutup daha rahat yürüdüm. "Dışarı çıkınca kapüşonunu kapat lütfen. Bir de hasta olursan iyice bitkin düşersin." Maya gülümseyerek bana bakıyordu. Başımı salladım. "Peki sen? Böyle üşümez misin?" Eliyle ağzını kapatıp güldü. "Ben alışığım." Merdivenlere yönelince nazikçe kolumu tuttu. "Kendim inebilirim." Maya başını iki yana salladı. Son basamağa yaklaşırken cevap verdi. "Prens Justin kesin emir verdi. Seni korumam gerekiyor." İçimden küfürler savurdum.
Bahçe kapısına gelince gözüm kapının kenarında duran iki muhafıza kaydı. Biri direkt bana bakıyordu. Diğeri ise yüzündeki gülümsemeyle Maya'ya bakıyordu. Onun Brandon olduğunu anladım. Yaşı onun da küçük gözüküyordu. Maya'dan en fazla bir iki yaş büyüktü. Sıska ama uzun bir vücuda sahipti. Kahverengi saçları alnına dağılmıştı.
Maya huzursuzca yüzüğünü çevirdi.
Brandon ona gülümseyerek bakarken bir yandan da bizim için kapıyı açtılar. Yağmurun iz olarak bıraktığı o toprak kokusu burnumu doldurunca hafifçe tebessüm ettim. Yerler biraz çamur sayılırdı. Pelerinin etekleri biraz çamura bulansa da Maya ile birlikte çimlere bastık. Muhafız hala arkamızda yürüyordu. "Bu kokudan nefret ediyorum." Maya'nın yüzünü buruşturmasına güldüm. "Bu kadar iğreneceğini düşünmemiştim." Maya da benimle birlikte güldü. "Sanki birisi önümde toprağı yoğuruyor gibi hissediyorum." Saçlarım birkaç damlayla ıslanınca kapüşonumu örttüm. "Daha çok yağmurun bize bıraktığı iz gibi."
Sarayın bahçesi devasaydı. Dün çay partisi yapılan yer boştu. Koltukları özenle kapatmışlardı. Etraftaki küçük banklar ıslanmıştı. Bahçenin kenarlarına çiçekler dikilmişti. Renkli çiçekler çok güzel açmıştı. Onların yanına gidip hepsinin başında saatlerce dikilme isteğimi bastırdım. Özenle yaratılmış çiçekler, tanrının bize hediyesiydi. Dünyayı süslemek için yaratılmıştı. Renk katmak içindi.
Bahçenin kapısından yani sarayın dış kapısından gelen sesle irkildim. Bahçeye birkaç muhafız atlarla girdi. Arkasından gelen iki at dikkatimi çekti. Üzerlerindeki iki adam maalesef ki tanıdıktı.
James yoluna devam edip sarayın arka tarafına atını sürerken Justin piçi beni farkedip atını duraklattı. Muhafızlardan biri hemen yanına koşup atı tuttu. Justin dikkatle attan inip üzerindeki beyaz üniformayı düzeltti. Saçlarını biraz kesmişti. Düne kıyasla daha iğrenç görünüyordu. Gözlerini kısıp beni izledi. Dudaklarına samimi olmayan bir gülüş yerleştirdi. Fazla itici bir gülüştü bu.
Ellerindeki eldivenleri çıkarırken uzun botlarını yere basarak yanıma doğru yürüdü. Justin'in gelişiyle birlikte arkamızda duran muhafız kısa bir selam verip saraya yöneldi. Justin bize yaklaşınca Maya eğildi. Justin üzerimde gözlerini gezdirip kaşlarını çattı. "Neden kutsal kulun ıslanmasına izin veriyorsun? Şemsiye nerede?" Maya tam açıklama yapacakken ben araya girdim. "Ben istemedim. Yoksa getirecekti." Justin kısa bir an bana baktıktan sonra Maya'ya geri döndü. "Bize şemsiye getir." Maya hemen başını sallayıp yanımızdan uzaklaştı.
Lanet olsun bu adamla tek kalmaktan nefret ediyordum.
Justin gülümseyerek bana yaklaştı. Yüzüme düşen saçlarım yanağımı gıdıkladı. "Bu havada hasta olacaksın Veronica." Uzanıp yanağıma değen bir tutam saçı geriye itti. Elini geri çekerken yanağımı okşamayı ihmal etmemişti. Olduğum yerde rahatsızca kıpırdandım.
Maya elinde beyaz bir şemsiyeyle geldi. Justin şemsiyeyi alırken Maya'ya baktı. "Bizi yalnız bırak." Maya ona cevap vermek yerine tekrar saygıyla eğilip saraya yöneldi. Justin şemsiyeyi benim üzerime tuttu. Beyaz şemsiyeden işlemeli danteller sarkıyordu.
Sarayda yürümeye başlayınca hemen ona yetiştim. "Annem hakkında dediklerin..." Cümlenin devamını getirmeme izin vermedi. "Bir dahaki hatana kadar sadece söz olarak kalacak. Rahat olabilirsin." Sevinçle neredeyse ona sarılacaktım. Elbette sözüne güvenmiyordum. Ama en azından ona dokunmayacağını söylüyordu.
"Dün olanlar yüzünden annemin itibarı zarar gördü. Bunu nasıl ödeyeceksin bilmiyorum ama senin yüzünden kraliyet dedikoduları ortaya çıktı." Hiç gecikmeden cevap verdim. "Bunu telafi etmek derken? Kraliçeden özür mu dilemem gerekiyor." Justin başını iki yana salladı. "Kraliçe özürleri kabul etmez. Ona bu krallıkta olmayan birşey vermelisin." Kaşlarım çatıldı. "Benden ne bekleyebilirsiniz ki?" Justin bir anda durdu. Gülümseyerek üzerime doğru eğildi. O an kabusumun başladığını anladım. Justin son derece korkutucu bakıyordu. Bakışları kısa bir an dudaklarıma kaysa da sonra kendini toparladı. Sorumu daha fazla geciktirmeden cevapladı.
"Bir varis."
_________________________________________________
Selammm yeni bölüm ile geldimm
Bölüm nasıldı????
Sizi seviyorum iyiki varsınız iyi okumalar dilerim 💫
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |