
Ormandaki Avcı'nın dokuzuncu bölümüne hoşgeldiniz umarım beğenirsiniz bol bol yorumlarınızı bekliyorum şimdiden iyi okumalar dilerim🤍
_______________________________________________
Salver'dan
Soğuk ormanda yürüyordum. Norlacss topraklarına varmama az kalmıştı. Mavi yoldayken bir tane elfe bile rastlamamıştım. Kılıcımı kaldırıp keskin yüzeyindeki kanı pelerinime sildim. Yolda olduğumdan beri birçok kez eşkıyaların saldırısına uğramıştım. Bu üçüncü saldırıydı. Karşımda iki adam vardı ancak ikisi de ustaydı. Beni epey zorlasalar da sadece omzumdaki sıyrıkla atlatmıştım. Bu yolları Veronica'yla birlikte geri dönerken onların paramparça olan cesetleriyle karşılaşmamak için tanrıya dua edecektim.
Onu tekrardan görmeme saatler kalmıştı. Cebimdeki okunun tüyleri ara sıra derime batsa da sebepsiz yere bundan keyif almaya başlamıştım. Fazla öfkeliydim çünkü ona ait olan bu aptal oka dokunmak beni eğlendiriyordu. Kendini masum gösteren kusursuz bir yaratığa ait olan herhangi bir şey beni eğlendirmemeliydi. Dudaklarıma ara sıra uğrayan tebessümün sebebi onun aptal oku olmamalıydı.
Sinirle botlarımı sertçe yere basarak Norlacss topraklarına doğru yürümeye devam ettim. Kılıcımı belime takıp dakikalarca yürüdüm. Nihayet elflerin cirit attığı o topraklara varınca burnuma kan kokuları geldi. Bu koku benim için huzurdu. Ancak diğer elflerin kokuları beni eskisi gibi cezbetmiyordu. Çünkü en güzel kokuyu bana Veronica vermişti. Onun kokusuna şuan o kadar çok ihtiyacım vardı ki sırf bunun için koşarak saraya gidebilirdim. Kokusu aklıma kazınmıştı.
Ormanda yürürken biraz ileride küçük bir kulübe farkettim. Sınıra biraz yakındı. Meydana giden yolda karşıma çıkan ilk kulübeydi. Merakla kulübenin yakınlarına yaklaşınca aldığım koku kaşlarımın çatılmasına sebep oldu. Hayır sadece kan kokusu yoktu. O evde bir ceset vardı. Bu leş kokusunun başka bir açıklaması olamazdı. Ormanda herhangi bir yerde bir hayvan ölmüş olsa bunu açıkça farkederdim ama kulübeden geldiğine biraz daha yaklaşınca emin oldum.
Kulübenin kapısı açıktı.
Kapının eşiğinden itibaren küçük küçük kan izleri gözüktü. Kan kokusu öyle bir yoğundu ki şuan hedefim Veronica olmasa bayram ederdim. Merakla içeriye adım attım. Yoğun kan kokusunun altında her yeri kana bulanmış odanın içinde yürüdüm. Küçük bir salonu vardı. Pamuklu bir koltuğun üzerinde yarım kalmış örgüler vardı. Kan damlaları duvarlara bile sıçramıştı. Ama asıl kan kokusu dar bir ahşap kapının oradan geliyordu.
Ahşap kapıya doğru yönelince emin oldum. Ceset kesinlikle bu odadaydı.
Ahşap kapıyı parmağımın ucuyla itince gördüğüm ilk şey küçük bir yatak oldu. Bir adım atınca yataktan yere doğru süzülen kan gölüne bastım. Botlarımın tabanı kanla kaplanırken yatağın üzerinde cansız yatan ihtiyar bedeni farkettim. Sıska bir yaşlı kadındı. Yatağa yaklaşınca kadının yüzüne baktım. Cansız teni bembeyaz olmuştu. Elleri ve boynu mosmordu. Karnında birden çok bıçak izleri vardı. Yattığı yataktaki kan artık kuruma aşamasındaydı. Açık kalan camdan süzülen beyaz perde yaşlı kadınının bedenine değip geri çekiliyordu. Perdenin uçları da artık kana kaplanmıştı.
Arkama dönünce devasa bur kitaplıkla karşılaştım. Kitaplıktaki kitapların çoğu ikinci el kitaplardı. Biraz pahalı görünen ciltli kitaplar en üst raftaydı ve tam ortadaki kitaplardan biri eksikti. Tam ortada boşluk vardı. Ellerimi göğsümde birleştirip odaya göz attım. Her yerde çiçekler vardı. Çiçeklerden tek bir türde yoktu. Bir sürü türde çiçek vardı. Hatta bazı çiçekler hasırdan bir ipe dizilip duvara asılmıştı. Kenarlarda erimiş mumlar duruyordu. Odada tanıdık bir koku vardı ama çözememiştim.
Meydandan gelen müzik sesleri ile daha fazla zaman kaybetmemem gerektiğini hatırlayıp evden çıktım. Elfler şuanlık pek de umrumda değildi. Bu yüzden saraya giden kestirmenin yolunu tuttum.
Neredeyse bir saattlik yolun ardından karanlık ormana geldim. Bu ormanın biraz ilerisinde bir uçurum vardı. Fazla büyük değildi. Uçurumun kenarından yukarı çıktığımda ufak bir yolum kalacaktı. Mağarayı bulmam gerekiyordu
Sonrasında ise yıllar önce işkence odaları olarak kullanılan şuanda boş duran odalardan birine çıkacaktım. Buradan sonra ise herhangi bir saray görevlisini tehdit ederek Veronica'yı bulabilirdim. Saraya girdikten sonra herşey daha da kolay olacaktı.
Ormandan atlıların sesleri gelince kaşlarım çatıldı. Bir olay olmadığı sürece atlılar ormana uğramazdı bile. Merakla sesleri dinlemeye başladım. Adım sesleri o kadar çok netti ki iki kişinin koştuğunu duyabilmiştim.
Kulağıma küçük bir hıçkırık gelince cebimde tuttuğum okun tüyleri bir anda parmağıma battı. Bu sefer öyle bir sert batmıştı ki derimi kanattığına emindim.
Burnuma tanıdık bir kan kokusu geldi. Öyle çok yoğundu ki bu kokuya ne kadar çok hasret kaldığımı o an anladım. Sanki yüzyıllardır bu anı bekliyordum. Bu kan kokusu ona aitti. Ondan başkası bu kadar güzel kokamazdı. Ara sıra kulağıma gelen küçük hıçkırıklar onun yakınımda olduğunu kanıtlıyordu.
Elimi cebimden çıkarıp avıma kavuşmak için adımlarımı yere bastım.
💫
Veronica'dan
Geri dönmeye yeltendim ancak bir anda arkamda Maya'yı görmemle beraber titredim. Ben daha ne olduğunu anlamadan beni geriye itip kapıyı arkamdan kapattı. Çığlık atarak kapıya dönüp yumruklar attım. "Aç şu lanet kapıyı!" Justin'in adım sesleriyle titredim. Boku yemiştim. Kesinlikle boku yemiştim. Tanrım ne yapacaktım ben?
Justin yavaşça pelerinimin kapüşonunu indirince sıçradım. Örgümü çekiştirip saçlarımı serbest bırakınca ona döndüm. Sırtımı kapıya yasladım. Justin sırıttı. "Bu gece de çok güzelsin Veronica." Elini kaldırıp çenemi kavradı. Başparmağı çenemde gezinince başımı başka tarafa çevirdim. "Dokunma bana." Sesim hiç olmadığı kadar titremişti.
Justin başını arkaya atıp güldü. "İstesem seni burada inletebilirim Veronica." Midem bulandı. Üzerine kusmak istedim. Saçımdan bir tutam alıp omzumun üzerinden sarkıttı. "Ama önce seni yaralamak istiyorum Veronica." Adımdan nefret ediyordum.
💫
Haftalar Sonra
Müziğin ritmi kulaklarıma gelince tiksinerek duvara sindim. Üzerim o kadar çok ıslaktı ki soğuktan titriyordum. Neredeyse dişlerim gıcırdıyordu. Dizlerimi birbirine çekip vücuduma sarındım. Her yerim sızlıyordu. Karnım çok ağrıyordu. Regl zamanım yaklaşmış sayılırdı. Üstelik haftalardır burada duruyordum. Su ve yemek sınırlıydı. Justin beni ara sıra ziyaret ediyordu. Her ziyaretinde bende bir iz bırakıyordu. Vücudumda sayamayacağım kadar morluk vardı. Benimle evlenmek istiyordu. Her gelişinde kabul etmem için ısrar ediyordu ancak onunla evlenmek en son isteyeceğim şeydi. Sertçe yutkunup gözyaşlarımı serbest bıraktım. Burada durmaktan yorulmuştum. En son ne zaman rahatça uyuyabilmiştim onu bile hatırlamıyordum.
Başımı geriye yaslayıp yumruklarımı sıkmaya çalıştım. Justin parmaklarımın birkaçını öyle bir sıkmıştı ki eklemlerimin sızlamasıyla inleyip kendimi serbest bıraktım. Buradan çıkmak istiyordum artık.
Dışarıdan gelen müziğin sesi artınca duvarda asılı duran paslı zincire tutundum. Elimdeki sargı hala duruyordu. Epey kirlenmiş ve gevşemişti. Onu çıkarırsam yaram daha çok acıyacaktı. Zinciri kavrayıp ayağa kalkmak için hareketlendim. Elimi biraz daha uzatıp parmaklıklara tutundum. Bedenimin ağırlığını parmaklıklara verip camdan bakmayı başardım. Gördüğüm ilk şey sarayın bahçesine yığılan kalabalık olmuştu. Festivallere küçükken hep giderdik. Kışın gelişini kutlamak için yapılan festivallerde uzun boylu kızlar dans ederek yemiş dağıtırdı. Sırf fazladan yemiş yemek için annemi erkenden uyandırırdım.
Bugün de herkes neşeliydi. Yine kızlar renkli etekleriyle etrafta dönerek saraydaki halka yemiş dağıtıyordu. Normalde meydanda yapılırdı ama Norlacss festival zamanları öyle kalabalık olurdu ki çoğu kişi saraya yığılırdı.
Ellerim acıyınca yere inmeye yeltendim ama kendimi daha fazla tutamayıp yere düştüm. Popomun üzerine düşünce sertçe inleyip ellerimi duvara sabitledim. Hava o kadar çok soğuktu ki ellerimin uyuştuğunu yeni idrak edebilmiştim. Dün gece yağmur yağmıştı. Camım açık olduğu için yağmur damlaları olduğu gibi üzerime düşmüştü.
Koridordan adım sesleri gelince titreyerek duvara sindim. Justin şuan buraya gelmezdi. Festival zamanları prensler hanlarda ağırlanırdı. Justin'in benimle evlenme sebebi kanımdı. Ona bir varis versem Altın Elf olmasa bile o kandan taşıdığı için krallığın varisi kutsal olacaktı. Bu da tanrının bizimle olacağına işaret ediyordu. Justin şöhret için beni istiyordu. Hayatındaki her kadını elde edebilirken beni kendinden nefret ettirmesi onun ağrına gitmişti.
Kaçmaya çalışmam ise onu sinirlendirmişti.
O bir hastaydı. Çığlıklarım koridorda yankılanırken o bundan keyif almıştı. Tıpkı James gibiydi. Hayır onlarınki sevgi değildi. Sevgi bundeğildi.
Adım sesleri yaklaştı. Kaşlarımı çattım. Justin değildi. Kraliçenin buraya adım atacağını bile zannetmiyordum. Kral ise başka işlerle meşguldu. Prenslerin ikisi de hanlardaydı. O halde kimdi gelen? Bir hizmetçi veya muhafız buraya gelmezdi. Korkuyla kapıya odaklandım. Kapıdan sesler gelince olduğum yerde sıçradım. Justin olmaması için dualar ederken kapı açıldı.
Birisi kafasını uzatıp bana bakınca gördüğüm yüz ile şok oldum.
Kalbim neredeyse ağzımda atacaktı. Az kalsın çığlık atacaktım. Annem bana bakarken dudaklarım birbirine kilitlendi. Annem halimi süzdükten sonra buruk bir gülümsemeyle bana baktı. "Veronica..." diye fısıldadı. Gözlerimden yaşlar boşalırken annem içeri girip kapıyı ardından kapattı. Adımları bana yaklaşırken titredi. Olduğum yerde doğrulup ona hareket edecektim ki annem benden önce davranıp kollarını vücuduma sardı. "Veronica... sana ne yaptılar böyle?" Tek kelime etmeden sıkıca ona sarılırken ağzımdan küçük bir hıçkırık kaçtı. Annem beni daha da sıkı sardı. Onun kokusunu içime çektim. En sevdiğim koku olabilirdi. Annem saçlarımı okşadı. "Üşüyorsun." Geri çekilip üzerindeki pelerini çıkardı ve üzerime örttü. Biraz da olsa üşümem geçmişti. Pelerine sıkıca sarıldım.
"Anne..." Günler sonra ilk defa konuşmuştum. Sesim öyle cılız çıkmıştı ki ses tellerimin kesildiğini düşündüm. "Beni buradan çıkarır mısın?" Annem hemen başını salladı. "Seni burada asla bırakmam Veronica. Seninle beraber çıkacağız." Derin nefes alıp annemin elini tuttum. "Anne.." Annem elimi sıkıca tuttu. "Saray boşken çıkalım buradan Veronica." Elime küçük bir öpücük bıraktı. Pelerinin kapüşonunu kafamdan geçirdi. Önümdeki düğmeleri ilikledi. "Hadi kızım." Ayağa kalkıp omuzlarımı tuttu. Beni ayağa kaldırıp yanağıma küçük bir öpücük bıraktı. Cesaret verircesine yanaklarımı kavradı. "Küçük bir tünele gireceğiz. Orası biraz soğuk." Başım dönünce anneme tutundum. "Yeterki buradan çıkayım." Annem son kez bana baktıktan sonra kapıya yöneldi. Bir yandan da sıkıca kolumu tutuyordu. "Fazla zamanımız yok. Sessiz kal ve sakın elimi bırakma." Başımı salladım.
Annem yavaşça kapıyı açıp başını koridora uzattı. Birkaç saniye bakındıktan sonra kapıyı sonuna kadar açıp geçmem için kolumu nazikçe kendine çekti. Dar koridorda kimsecikler yoktu. Annem dikkatle etrafa bakarken bir yandan da kolumu tutuyordu. Gözleri kapılarda gezindi. Endişeyle onu izlerken ağrıyan karnımı tuttum. Annem yavaşça kolumdan tutup beni odadan çıkardı. Kolumu tutmasa yere yığılacağımı hissediyordum. Justin yemeğimi bile kısıtlamıştı.
Dar koridorda kimsecikler yoktu. Bugün sarayda pek kimse olmazdı zaten. Herkes festivalin açılışı için meydanda veya sarayın bahçesindeydi. Annem de bunu fırsat bilmiş olmalıydı.
Annem elini kaldırıp ahşap kapılardan birine yöneldi. Kalbim korkudan göğüs kafesimi parçalamak üzereydi. Bir yerden bir hizmetçi veya muhafız çıkacak diye ödüm kopuyordu. Bana birşey yapmazlardı ama annem direkt idam edilirdi.
Annem ahşap kapıyı ittirince kapı açıldı. İçeriden kötü kokular yayılınca kusmak üzereydim. Toz bulutları burnuma temas ettiği için burnum gıdıklandı. Hapşırmamak için direndim çünkü en ufak seste koridordan geçen biri burada biri olduğunu anlayabilirdi. Odaya girdiğimizde annem geriye dönüp kapıyı kapattı. Kolumu bırakınca düşmemek için duvara yaslandım. Başımı kaldırıp odanın içindeki zincirlere baktım. Tavandan bir sürü zincir sarkıyordu. Kimileri paslandığı için yere düşmüştü. Odada öyle bir toz vardı ki boğazım acımaya başlamıştı.
Kapının hemen yanında eskimiş bir fıçı vardı. Annem aceleyle fıçıya uzanırken sessiz bir tonda konuşmaya başladı. "Krallığa ihanet edenler burada işkence görürdü." Annem fıçıyı kapının önüne doğru itti. Fıçıyı kapıya dayarken ahşap zeminden kulak kanatan sesler geliyordu. "Buradan kaçmak için açtıkları tünelden gideceğiz." Annem geriye döndüğünde onun birkaç haftada ne kadar çok zayıfladığını farkettim. Belinde küçüklüğümden beri duvarda asılı gördüğüm yeşil taşlarla işlenmiş kılıcı vardı. Kemerine her zamanki gibi hançerleri dizmişti. Ellerindeki tozu silkerek odanın diğer köşesine hareket etti. Yere eğilirken üzerindeki tunik hafifçe yukarı kalktı. O an arkasına bağlanmış bıçağı gördüm. Annem yanında bıçak taşımazdı. Peki şimdi neden yanında bıçak vardı?
Annem bana dönüp adımı sayıklayınca düşüncelerden sıyrıldım. Köşedeki ahşabı kaldırarak duvara dayamıştı. Biraz yaklaşıp yere uzanan merdivenleri gördüm. Annemin bahsettiği tünel burasıydı. "Burası bizi direkt sarayın çıkışındaki ormana götürecek." Sarayın bahçesinin biraz ilerisinde devasa bir orman vardı. Annem orasını bahsediyordu.
Annem bunları nereden biliyordu?
Annem beni tutarak merdivenlerden inmeme yardım etti. Sağ dizimde biraz büyük bir yara vardı. Camdan bakmaya çalışırken birkaç kez düşmüştüm. Benzer yaralar dirseklerimde de vardı. Bu yüzden aşağı inerken dizlerimin acıdığını hissettim.
Merdiven fazla yoktu. Bitmesine birkaç basamak varken anneme baktım. Saçlarını her zamanki gibi örüp omzundan sarkıtmıştı. Küçüklüğümden beri saçlarını asla kesmeyip hep örerdi. Neredeyse poposunun aşağısına kadar uzanan saçlarını taramayı severdim. Annemin kanatları sanardım uzun saçlarını. "Buradan mı geldin?" Annem bana dönmek yerine olduğu yerden başını salladı.
Olduğum yerde titremeye başladım. Oldukça soğuk bir yere gelmiştik. Fazla birşey gözükmüyordu. Sadece upuzun gözüken bir tünelin kenarlarındaki birkaç mum yolu gösteriyordu. Onun dışında hiçbir şey görünmüyordu. Tavandan birkaç damla su akıyordu. Omuzlarımı büzüştürdüm. Basamakları nihayet bitirince tünele girdik. Yerde yosunlar vardı. Kaymaktan korktuğum için anneme tutundum.
Neredeyse bir saat boyunca tünelde yürüdük. Öyle çok üşümüştüm ki annem arada kollarını bana sarıp ısıtmaya çalışıyordu. Ama bunu yapması bizi iyice yavaşlatmış oluyordu. Bu yüzden tüneli bitirmemiz biraz zaman almıştı. Yorulmuştum. Dinlenmeyi istemiştim ama annem az yolumuzun kaldığını söyleyerek yürümemi istemişti.
Tünelin sonuna doğru etraf yosunlardan çok kayalarla dolmuştu. Yol gittikçe bir mağaraya dönüşür olmuştu. Bu beni biraz da olsa korkutmuştu çünkü kayalardan sarkan sarmaşıklar ara sıra boynuma dolanıyordu. Annem uzanıp beni tekrar kollarının arasına götürdü. Başımı hafifçe ona yasladım. "Çok üşüyorum anne." Saçımı hafifçe okşayıp mırıldandı. "Az daha dayan kızım. Lütfen." Ona daha da sokulup kendimi soğuktan korumaya çalıştım. Hava fazla soğuk değildi ancak ıslanmış kıyafetlerle yürümek pek de iyi değildi.
Nihayet mağaradan çıktığımızda ilk gördüğüm şey devasa bir çınar oldu. Annemin kolunu tutup yalvarırcasına ona baktım. "Anne.... dinlenebilir miyiz?" Annem yüzüme birkaç saniye baktıktan sonra başını salladı. Çınarın dibine gittik. Annem yere oturup bacaklarını çimene uzattı. Bende onun yanına kendimi bıraktım. Bacaklarım öyle çok ağrıyordu ki biraz da olsa dinlenebildiğim için tanrıya dua edecektim.
Başımı annemin omzuna yaslayınca annem elini saçlarıma götürdü. Yüzünü göremesem bile gülümsediğini hissettim. "Doğum günün kutlu olsun Veronica." Bugün benim doğum günümdü. On sekiz yaşına girmiştim. Küçüklüğümden beri bu anı iple çekmiştim. On sekiz yaşına girdiğimde şifacı olduğuma inanıyordum. Ama şuan annemle birlikte saraydan kaçmaya çalışıyorduk. Hayal ettiğim gibi değildi ama annem yanımdaydı en azından. Günler sonra anneme kavuşmak biraz da olsa iyi hissettirmişti çünkü bu hayattaki ailem o ve büyükannemdi. Onları kaybetmeyi istemiyordum. Özellikle annemi hep yanımda istiyordum. Küçükken bile bazen annemin yanında uyumak istediğim zamanlar olmuştu. Onu yanımda hissedince daha huzurlu uyuyordum.
Hafifçe gülümserken annem pelerinimi vücuduma sarıp beni ısıtmaya çalıştı. "Adının neden Veronica olduğunu sana söylemiş miydim?" Başımı salladım. Ağzımdaki yara yüzünden fazla gülümseyemiyordum. "Teyzem... Sally istemişti değil mi?" Annem hafifçe durakladı. Teyzemin adını duyunca hep kasılırdı. Küçükken onun adını ilk söylediğimde birkaç gün boyunca annemin dalgın dalgın gezdiğini hatırlıyordum.
Teyzem Sally, annemin gözlerinin önünde canını vermişti. Annem o günü hiç unutmadığını söylemişti. Teyzemin ruhu bedeninden ayrılırken onun gözlerine baktığını söylemişti. O anı unutması zaten imkansız olurdu çünkü annemin kız kardeşiydi. Annemde ben doğduğum zaman hep kardeşinin istediği ismi koymuştu.
Annem kafasını geriye yaslayıp konuşmaya devam etti. "Hep hayal kurardık. Bir gün çocuklarımız olduğunda isimlerine beraber karar verecektik." Annemin kokusunu içime çektim. Bana teyzemle olan anılarını pek anlatmayı sevmezdi. Şuan anlatması şaşırtıcıydı. "Hep bir kızının olmasını dilerdi biliyor musun? Kızının da onun gibi gözlere sahip olmasını dilerdi." İç çekti.
"Gözlerin onun gözlerinin aynısı Veronica."
Güldüm. "Bir kızı olamasa bile hayali gerçek olmuş." Annem derin nefes alırken daha çok kasıldı. Kaşlarım merakla çatıldı. "Anne sen saraya girmeyi nereden biliyordun?" Annem başını benim başıma yasladı. Hafif bir rüzgar esince üşüdüğüm için anneme sokuldum. İleride küçük bir uçurum vardı. Uçurumun ardında ise tatlı bir köy gözüküyordu. Ama köyü ağaçlardan tam görememiştim.
"Önceden suikastçiydim Veronica." Annemin kurduğu cümle ile kaşlarımı çatıp oturduğum yerde doğruldum. Anneme baktığımda ise bakışlarını ellerine çevirdi. "Saraylara girip sayamayacağın kadar devlet adamını öldürdüm." Şok içinde ona bakakaldım. Bu zamana kadar bana yalan söylemişti. "Peki babam?" Ciddi ifadesi silindi. Yüzüne tatlı bir tebessüm oturdu. "Onunla ormanda karşılaştım. Kızıl çiçeklerin düştüğü gölün yanında ona rastladım. İkimiz de ilk görüşte aşık olduk." Kaşlarım daha da çatıldı. Neden bu zamana kadar bana yalan söylemişti? Neden ona babamı sorduğumda bambaşka cevaplar vermişti?
Gözüme dolan yaşlardan birini iterken annem gülerek devam etti. "Her gece gölde buluşuyorduk. Bana aşıktı. Sadece bana aşıktı. Beni herşeyden çok seviyordu Veronica." Sesi sonlara doğru öyle bir öfke dolmuştu ki az kalsın beni boğacağını düşündüm.
Alnına düşen saçlarını sertçe avuçlayıp geriye ittirdi. Hayır yüzündeki tebessüm sevinç veya mutluluk değildi. Justin gibi gülüyordu. Sanki hemen şimdi bana zarar verecek gibiydi. Bu beni korkutuyordu çünkü annemi hiç böyle görmemiştim. Titreyerek elimi ona götürdüm. "Anne..." Gülerek tek kaşını kaldırdı. "Evlenecektik. Herşey çok güzel olacaktı." Bir anda öyle bir bağırmıştı ki oturduğum yerde sıçradım. Tam ağzımı açacaktım ki bir anda tekrar bağırdı. "Ama sonra ne oldu biliyor musun Veronica?" Dizlerinin üzerinde durdu. "Teyzen sandığın kadın, benim kız kardeşim senin babana aşık oldu!" Şok içinde ona bakakaldım. Olduğum yerde donakalmıştım.
Zaman durmuştu. Esen rüzgar bir süre yeryüzünü terketmişti. Kalbim atıyor muydu çözemiyordum ama atıyorsa da göğüskafesimi paramparça edeceğine kalıbımı basabilirdim. Vücudum artık soğuktan değil korkudan titriyordu çünkü karşımdaki annem miydi kestiremiyordum. Benim annem bana asla bağırmazdı çünkü.
Ellerim altımdaki toprağı sıktı. Anneme öyle bakakalmıştım. Anlattıkları şeyleri bir başka zaman dinlesem şaka olduğunu düşünüp dalgaya alırdım ama hayır! Annem böyle bir zamanda ben bu haldeyken şaka yapmazdı.
Peki neden şimdi söylemişti? Neden doğum günümde bana bunları söylemişti? Ve belindeki bıçak nedendi?
İleriden at sesleri gelince annem hızla ayağa kalkıp ettafı kolaçan etti. Yerden destek alarak bende ayağa kalktım. O an bize doğru koşan birkaç atlıları gördüm. Boğazımdan korku dolu bir hıçkırık kaçtı. "Anne....?" Annem derin nefes alıp kılıcını çıkardı. Benim kolumdan tutup geriye doğru koşmaya başladı. Zar zor bende koştum. Düşmemek için pelerinimin eteklerini tuttum diğer elimle. Boğazımdan korku dolu hıçkırıklar kaçıyordu.
Annem uçuruma doğru baktı. Atlılar bize git gide yaklaşırken annem ormanın devamına göz attı. Birkaç adım ileride uçurum vardı. Sağ tarafta ise geniş bir orman vardı. Annem birkaç saniye düşündükten sonra kolumu sertçe tutup sağ tarafa yöneldi. Bizi uzun bir bayır karşıladı. Koşarken düşeceğime emindim. İleride kocaman bir kaya gördüm. Annem geriye birkez daha baktıktan sonra kolumu bıraktı. "Kayanın arkasına saklan. Herkes gidince eve git Veronica!" Annem birşey demeden bir başka tarafa yöneldi. Koşarken sesler çıkarmıştı çünkü atlıları kendi tarafına çekmek istiyordu.
Boğazımdan küçük bir hıçkırık kaçtı.
Atlıların sesini duyunca koşarak yanımda duran ağacın arkasına geçtim. Şükür ki geniş bir ağaçtı. Yara dolu elimi ağaca dayayıp derin nefes aldım. Atlılar geçerken dolan gözlerime engel olamadım. Boğazıma art arda hıçkırıklar uğrayınca avucumu sertçe dudaklarıma bastırıp atlıların geçmesini bekledim. Hava neredeyse kararmak üzereydi. Sık sık dizilen ağaçların arasında olduğum için orman daha da karanlıktı.
Atlılar annemin gittiği taraftan ilerlediler. Annem kaçarken bilerek iz bırakmıştı. Titreyerek atlıların gitmesini bekledim. Hepsi neredeyse gözden kaybolmak üzereyken ağacın arkasından çıktım. Kayaya doğru koşmaya başladım. Ancak bacaklarım öyle çok hissizleşti ki bir anda yere sertçe düştüm. Ellerim yerdeki taşların üzerindeydi. İnleyerek ayağa kalkmak için ellerimi daha çok yere bastırdım. Derime yapışan küçük taşlar daha çok canımı acıtınca acıyla inledim.
Başımı kaldırıp atlıların gittiği yöne baktım. Tam bu sırada aralarından biri durakladı. Olduğu yerde birkaç saniye etrafı dinledi. Hızla ayağa kalktım. Ne yapacağımı bilemez haldeydim. Bastığım yerdeki yapraklardan öyle bir ses çıktı ki birkaç at daha durdu. Az önce duraklayan adam bana doğru dönmek için yöneldi.
Tam bu sırada birisi arkamda belirip kolumu kavradı ve beni az önceki ağacın arkasına çekti. Korkuyla titrerken elini sertçe dudaklarıma kapatıp sırtımı ağaca yasladı. O an o ela gözlerle buluştum. Kaşları sert bir şekilde çatılıydı. Çözemediğim güzel kokusunu içime çektim. Diğer eli iki elimi birden tutmuştu. Ellerimi sabit tutmak için nazikçe karnımın üzerinde tutuyordu. Buz gibi teni dudaklarıma öyle bir değiyordu ki tüylerimin diken diken olduğunu hissettim.
Simsiyah saçları hafif nemliydi. Omuzları yine dikti. Bedeni beni öyle bir kaplamıştı ki arkasından birisi baksa beni görmeyeceğinden emindim.
Burnu burnuma öyle yakındı ki onun verdiği nefesi ben alıyordum. Gözleri, benim yeşillerimde sıkılmadan oyalanıyordu. Hayır karşımda yaralarımı saran o adam yoktu. Karşımda benimle gülen o adam da yoktu.
Şuan karşımda kanımı son damlasına kadar tüketmek isteyen bir vampir vardı. Bakışları o kadar korkunçtu ki beni tam burada bitireceğini düşündüm. Aklından geçenlerin masum olmadığına emindim. Karşımda göğsüne ok sapladığım o adam yoktu. Karşımda bana öfkeyle bakan bir vampir vardı.
Belki kurtulurum umuduyla ellerimi hareket ettirmek istedim ama bu onun daha çok bileklerime uzanıp ikisini birden tutmasına sebep oldu. Başını korkutucu bir şekilde hafifçe yana eğdi. "Hiçbir yere gitmiyorsun Veronica." dedi beni heyecanlandıran ve korkutan tonda bir sesle.
Sonum gelmişti. Kesinlikle sonum gelmişti çünkü karşıma Salver vardı. Benim kanımı son damlasına kadar içmek isteyen bir adam vardı.
_________________________________________________
Selammm yeni bölüm ile geldimm
Bölüm nasıldıı???
Sizi seviyorum iyiki varsınız iyi okumalar dilerim🤍🫶💫
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |