15. Bölüm

15.Bölüm Hisler Altında

Lara Su
larasu

 

 

15.Bölüm / Hisler Altında

Avuç içimde gizlenmiş bir hançer vardı, o hançer sadece ben ateşe büründüğüm an ortaya çıkmaya başlayacaktı. Bana çekilen habersiz hançer yüreğimi delip sırtımda iz bırakmıştı. Bunun acısı çok büyüktü, yıllar önce çekilmiş ama yeni yeni fark ediyordum o acıyı.

 

"Seni oradan çıkaracağım. Ama dediklerimi harfiyen yerine getirmen gerek. En ufak hata senide benide yakar." Gözlerim bahçenin kapısına gitti. Hemen arkamda duran açık kapının tamda ucunda oturan köpeğe baktım. Usulca oturmuş beni izliyordu. Kapının ardında koltukta Canan'la oturan Menekşe teyzeye baktım.

 

Telefonu kapattığım an öyle bir nefes verdim ki esen rüzgar bu nefesle geri çekilmişti. Başımı eğip içinin yaşlarla dolduğu ama akmamaya inat ettirdiğim gözlerle baktım ellerim ilk kez bu kadar acımasızca titriyordu. Uzun parmaklarımın ucu kızarmıştı bu soğuktan değil bu içime çöken acıdan kaynaklıydı.

 

İlerledim, oturan köpeğe bakmadan içeriye girdim. Canan ayaklanmıştı Menekşe teyze bana acır gözlerle baktı.

 

“Beni küçük oğlumun yanına götürecek misin?” Soruyu sorarken dudakları titriyordu. Ellerini göğüs kafesinde birleştirmişti. Bana yalvarır gibi bakıyordu.

 

Ona yaklaştım, daha bir saat oldu olmadı birbirimizi tanımıştık hayır; ben onu tanımıştım o beni zaten tanıyordu. Ellerini tutup okşadım. “Götüreceğim. Ama şuan işim var. Bittiği an seni almaya geleceğim.”

 

Gözündeki yaş aktı, kollarını bedenime sıkıca sardı. Ağzından duaya dair sözler çıktı, yalvarır gibi fısıltılar çıkardı, ses yok ama dudakları oynadı ağzından rüzgar sesi çıktı.

 

“Yaşa kızım. Allah önüne konulan taşların üzerine çiçekler ektirsin.” Avuç içiyle başımı okşadı. Bu hissi bir anne hissiydi. Emin değilim ama öyleydi. Çok masum, çok içten, çok sıcaktı. Buz kesen bedenimi bile ateşe verecek bir histi bu.

 

Bulunduğum sıcak yuvadan çıktım oradan çıkarken gözlerimin önünde görsel olarak duran kız aklımdan çıkmıyordu. Sarı saçları yastığına dağılmıştı. Beyaz teninde bir iz lekesi bile yoktu, gözleri… gözleri görmüyordu. Bunu Yaman yapmıştı, gencecik bir kızın kaderiyle oynamıştı, acımadan düşünmeden umursamadan kıymıştı onun gözlerine. Benim Yalçın’ı içeriden çıkarmam lazımdı. Onun varlığı neyi değiştirecek bilmiyordum ama o içerde olmayı hak etmeyen biri. Ve gerekirse onu oradan firar ettireceğim.

 

Arabama binmiş bulunduğum yerden kendi iş yerime gidiyordum. Gerçekler ne kadar can yakıcı olsada o acının altında ezilmemek için daha çok acı çekmem gerekecekti, bunu bile bile o yolların üzerinden gidiyordum. Menekşe teyzenin kurduğu cümle içimi ısıtmıştı önüne konulan taşların üzerine çiçekler ektirsin.

 

“O kadın sizin içinizden biri. Ailenle çalışmış.” Dediğinde sadece başımı sallamakla yetindim.

 

Yağmur yavaş yavaş kendini belli etmeye başlarken yolların sisleri yok olmaya başlıyordu, saklı bir gerçeklik gibi ortadan kalkarken gözlerim ileriyi daha net görmeye başlamıştı.

 

 

“Bu bizim aramızda yaşanan bir olay olarak mı kalacak?”

 

“Onu oradan çıkarmamız lazım.”

 

“Ne?” Canan’ın şuan bana baktığına emindim.

 

Gözümün ucuyla ona baktım.

 

“Hayır. O adam oradan çıksa bile bizim için hiç bir faydası olmayacak. Bunu biliyorsun değil mi?” Saniyelik dönüp baktım, kaşları havada benden net bir cevap bekliyordu.

 

Önüme döndüm ve başımı iki yana salladım, biliyordum hiçbir işe yaramayacak. Ama içimdeki o derin his onun oradan çıkması gerektiğini söylüyordu. Ve ben onu oradan çıkarmak gibi bir zorunluluk koymuştum kendime.

 

“Sessizce mi ilerleyeceğiz, sessizlik beni korkutuyor.”

 

“Seni içimize aldığım ilk gün korkmaya başlamalıydın.” Ofladım, derin bir nefesin içinden ofladım… parmaklarım direksiyona vurup duruyordu. Kendimi öfkeli gibi hissediyordum, içimdeki sinir kendime miydi yoksa yaşananlardan habersiz günlerimin su gibi akışına mıydı bilmiyorum.

 

Sessizleştim, bedenimi sessizlik sakinliğe sokamazdı. Avuç içimin yandığını lakin parmak uçlarımın üşüdüğünü hissediyordum.

 

Yolları geride bırakmıştık, asansörle üst kata çıkıp odama yöneldiğim an karşıdan gelen Nevra ve Semih’e baktım. Gelerek bana baktılar.

 

“Nerelerdesin sen kızım ya? Aradım da açmadın bir sorun mu var?” Nevra elini omzuna atıp okşamıştı. Bakışlarım Semih’e değmeden tebessüm ederek karşılık verdim sadece.

 

“Bu aralar biraz fazla yoğunum Nevracım. Biliyorsun bir davayla da ilgileniyorum şuan.”

 

Kırmızı ruja boyanmış olana dudakları birbirine basılı kaldı. Ellerini geri çekip başını salladı. “Akşam müsaitsen bir şeyler yapalım mı?”

 

Bakışlarım yanımdaki Canan’a döndü, soğuk bir havayla bakıyordu Nevra’ya. Kaşlarım istemsizce çatılmıştı ama olayı toplayıp yüzümde yalan dolu bir gülümsemeyle koridorun ortasında iki elimle Nevra’nın omuzlarına dokundum.

 

“biliyorsun, sana asla hayır diyemem. Ama işte yoğunluk bitmeden rahatça takılamam.” dediğim an yüzünde onaylar bir gülümseme oluştu.

 

Yanlarından geçip odama doğru ilerledim. Canan ardımdan kapıyı kapatıp koltuğa kondu. Küçük odanın etrafına bakındı. Masama geçip oturduğumda telefonun bildirim sesi kulağıma geldi. Elime telefonu aldığım an Kuzgun’dan gelen mesaja girip okudum.

 

Müsait misin şuan.

 

Dudağımın kenarı benden habersiz yukarıya doğru ilerlemişti.

 

Evet müsaitim.

 

Mesajı gönderdiğim an kapının çaldığı andı. Gel komutunu verdiğim an içeriye o hariç herkesin girmesini beklerdim. Ama öyle olmadı, odaya o giriş yapmıştı. Onun gelişi içimdeki bir fırtınanın kopmasına neden olurken bunun sebebi bu görevde ondan habersiz işler çevirmem miydi? Bilinmiyor ama ikimizin de amacı birdi.

 

Ayaklandım. Elimdeki telefon masanın üzerine düşerken Canan bir bana bir Kuzgun'a bakıyordu. Bakışlarım bir saniyeliğine Canan'a gitmişti.

 

Canan, “Ben bir dosyalara bakıp geliyorum.” dedi ve yüzünde ki o içten gülümsemeyi bana göstermek ister gibi gülümseyip çıkmıştı.

 

Kuzgun kapıyı kapatıp bana göre haddinden fazla uzun ama ona göre küçük olan adımlar atmıştı. Masayı dolanıp tamda onun karşısına geçtim. Onu göre iki adım bana göreyse dört beş adımlık bir mesafeyle birbirimize bakıyorduk.

 

Yüzünde imalı bakışlar gözlerinde ise kehribanlardan çok elalar duruyordu. Dudaklarımı ıslatıp, başımı dikçe kaldırıp küçük bir tebessüm sundum ona. Umarım azda olsa akmış olan göz yaşlarımın izini fark etmezdi.

 

“Gözlerim bir kaç günde olsa, senin varlığına alışmışken neden yokluğunu sunar oldun.” Başını yana yatırıp bir adım attı.

 

Derin bir nefes çektim içime, ama o nefesi yavaş ve sessizce vermiştim. Kollarım iki yana düşmüş bir vaziyette dururken omuzlarım dikçe duruyordu. Şuan üzerimde haddini aşacak bir ciddiyet vardı.

 

“Karakolda işim vardı, anca bitti.” Bir adımda ben attım ama aramızda hâlâ bir mesafe vardı. Onun kapanmasını istiyordum ve ona sarılmak istiyordum.

 

Küçük bir ses çıkardı, güler gibi bir ses çıkardı. Kaşlarım istemsizce çatıldı, ellerim karnımın altında birleşip birbirine destek oldu.

 

Bir adım attı, uzun boyu üzerime gölge düşürürken başım yine geriye gitti. Kaşları düz bir hâl alırken dili ağzının içinde oynamıştı. Benim bakışlarım çenesindeki yaraya gitti, bakışlarım orada dururken bir adım daha attığını hissettiğim. Geri adım atmadım. İçimde ki acılı fırtınayı dindirmesini istemiyorum.

 

“Sende bir şeyler var mı yoksa bir halt mı yedim?”

 

Güldüm, cümlesi yüzümü güldürmüştü.

 

“Hayır, bir halt yemedin Kuzguncum.”

 

“Öyle mi Elzemcim?”

 

“Öyle.”

 

Başını salladı, sanki bir şeyler çevirdiğimi biliyor gibi. Ama hiçbir şey öğrenmesine izin vermeyecektim. Şuan değil.

 

“Yemek yeyelim mi?” dediğim an kaşları çatıldı ve gözleri etrafı taradı.

 

Boğazını sertçe temizleyip derin bir nefes verdi. “Nerede yemek yiyeceğiz?”

 

“Balık gömelim mi?”

 

Bu cümlem onun seslice gülmesine neden oldu. Elini uzattığı an bakışlarım eline gitti. Tutmam gerektiğini biliyordum içimdeki fırtına onun sıcaklığıyla dinmeye başlamıştı. Elini tuttum. Uzun parmaklarım onun eliyle küçücük kalmıştı. Parmakları parmaklarımın arasına dalarken sertliğini hissetmiştim. Ne kadar yumuşak davransada elinin sertliğini hissetmemek imkansızdı.

 

Asansöre bindiğinde karşıdan gelen Canan’ı görmüştüm. Çıkacağımı öğrendiğinde oda kendi evine gitmek istediğini dile getirdi. Beraber asansöre binip zemin kata gelmiştik. Çıkış kapısının önünde duran Semih ve Nevra’ya baktım. Kuzgun’a yandan baktığımda yüzünde sertliği bedeninde ise sıcaklık sezmiştim. Elimi daha sıkı tutup yandan bana baktı. Hiçbir şey demeden önüme dönüp alt dudağımı kemirdim. Semih, Nevra'nın elindeki dosyaları alıp kendisi taşıdı. Nevra'nın ona olan gülümsemesi yüzümdeki ifadenin değişmesine neden oldu.

 

Bakışlar bize dönünce Nevra kaşları havada bir şekilde bana ve elimi tutan dev cüsseli adama baktı.

 

Gülümseyerek, “Ay sizdeki hava kitap yazdırır be.” dedi kollarını iki yana açarken.

 

Semih’in beni ve Kuzgun'u ifadesiz bir yüzle süzmesine sadece ifadesizce baktım.

 

“Sizdende güzel kitap çıkar… Nevra Avukat.” Ben değil, Kuzgun konuşmuştu. Kurduğu cümleyle kaşlarım çatıldı ama yanımdaki Canan küçük bir sesle gülmüştü bunu bir tek ben duymuş olamazdım.

 

“Benim kitabım her yiğit yazamaz yalnız.” Yüzünde kendinden emin bir gülümseme vardı.

 

Nevra bana dönüp, “Şu işlerinin bitmesini dört gözle bekliyorum canım.” Yüzünde tebessüm dolu bir gülümsemeyle yolumuzu açtı.

 

Başımı sallayıp, “Sonra görüşürüz.” dedim ve ilerledim.

 

İlerlerek Kuzgun'un Canan'a çatık kaşlarla baktığını gördüm. Canan başını iki yana sallayarak karşılık verirken ben arabanın yanında durmuş ellerimi önümde keletlenip boğazımı temizledim.

 

“N'oluyo? Hayır benim bilmediğim birşeyler mi dönüyor ortada.”

 

“Ne alaka ya, hadi Allah'a emanet ben eve geçiyorum.” Canan elini sallayarak ilerleyip gitmişti.

 

Bakışlarım ayakta dikilen ve elini arabaya yaslayıp üstten eğilerek yüzüme bakan adama baktım.

 

Dişlerimi birbirine bastırıp cevap bekledim. Başını bana doğru yaklaştırıp dudağını saçıma bastırdı. Bir müddet öyle beklerken sert sesiyle konuştu.

 

“Çok güzel duruyorsun, o adam sana bakınca biraz geldiler bana.”

 

“Kuzgun birbirinize bakıp ne ima ettiniz?”

 

Dudaklarını çekti. Ela gözlerle bana baktı.siyah saçları alnına düşmeye başlamıştı, yanımda olduğu günden beri saçlarını hiç kesmemişti.

 

“İkimizde o adamdan hoşlanmıyoruz.” Kaşlarını havaya kaldırıp başını salladı.

 

Dudak büzdüm. “Peki.” dedim. “Gidelim o zaman Kuzguncum.”

 

“Gidelim Elzemcim.”

 

Sürücü koltuğuna o geçmişti, ilk önce eğilip koltuğu düzeltti ve daha sonra arabaya bindi. Kemerimi takıp ona baktım, bedenini oynatıp rahat bir pozisyon aradı.

 

Önüme dönüp sessizce gülümsedim. Arabayı çalıştırıp bulunduğumuz konumdan uzaklaştı. Şuan öğlen vaktiydi saat dört civarı Volkan’la Emel hanımın oğlu hakkında birkaç bilgi almam gerekecekti. Engin'in davasını bırakacak değildim. Bu işide halledecektim.

 

 

*****

 

 

Huzur bedeni esir alacak bir histi. Bu his bir ev, bir insan, bir şehir dâhi olabilirdi. Evin içinde bulunan insanlar evin huzurunu yok eder, eğer huzuru bulmak istiyorsanız ilk önce insanların seslerini susturmalısınız. Çünkü insanlar uğultudan başka bir şey değildir.

 

Gökalp yoktu, Begüm kilitli kapısını açıp alt kattan gelen seslerle yavaş adımlarla babasının çalışma odasına yaklaştı. Odasında öfkeli sesi yankı yapmasın diye dişleri arasından konuşuyordu.

 

“Ne demek lan. Ne demek içeriye adam sızdırır? Kim o, bana o adamı bul Mahir!”

 

“Enişte içerisi adam dolu hangisini sorguya çekeyim ben.” Mahir’in haklı sesiyle Yaman ellerini masaya vurup başını öne eğdi.

 

Begüm sırtını duvara verip duyabildiği kadar duymaya çalıştı.

 

“O her kimse bir halt öğrenemeyecek. İçeride adam dâhi olsa benim en ufak planımı dâhi bilmeyecek.” Yaman soğuk ve karanlık bir sesle konuşurken Mahir dudak büzüp başını salladı.

 

Begüm tiksinir bir ifadeyle zemine bakarken kapalı kapıdan azda olsa Uzak durdu. Karanlık diye andırdığı babasının sesinden dâhi tiksiniyordu, içine öyle bir nefret doğmuştu ki bu nefretin hissinden bile tiksiniyordu.

 

“Enişte, Gökalp’in varlığı?”

 

“Onun varlığı bana zarar vermez, tam tersi gözümün önünde olması daha iyi. Onunda ölümü gelecek elbet, ama şuan değil.” Bu cümle Begüm'ü kalbinin olsa gerektiğinden daha fazla atmasına neden oldu.

 

Yaman ellerini geride birleştirip uzun cama yaklaştı. Dışarıyı seyredip derin bir nefes verdi. Nefesi bile ateştendi.

 

“Ne zaman gelecek?” Mahir ağzına bir tane badem atıp çiğnedi.

 

“O benim için çok özel bir adam. Onun varlığı bana çok şey kazandırdı, saygı ve para.” Başını iki yana salladı. “Buraya gelecek. Artık saklandığı delikten çıkmak istiyor.”

 

“Adamda sıkıldı şimdi enişte yani.”

 

Begüm kapıya yaklaşan adımları duyunca geriledi, sessiz ve bir o kadar hızlı adımlarla en üst kata abisinin odasına gitti. Kapıyı sertçe açıp içeriye daldığı an gözlerine çarpan görüntüyle ellerini ağzına attı. Korkuyla gerileyip gözlerini fal taşı gibi açtı.

 

Gördüğü şey göz bebeklerini büyütmüştü, abisi iki elini oturduğu sandalyeye dayamış ayaklanmaya çalışıyordu. Ali’nin kızaran yüzüne baktı, donmuş bir bedenle yerinde duruyordu Begüm. Ali titreyen bedeniyle kalkmaya, inadını ona verilen yükün önüne koymaya çalıştı. Bedeninde acı vardı, acı da ise intikam terleri vardı.

 

“Abi…” Sessizce yaklaştı.

 

Ali ayakları üzerinde durmaya çalıştı ama titreyen bacakları buna izin vermedi. Bedeni tekrardan sandalyeye düştü. Haklıydı, Gökalp Begüm'e bunu babasının yaptığını öz oğlunu bile bile sakat bıraktığını söylemişti.

 

Yaşlar yine durmadı, Gökalp’in ona sulu göz demede hakkı vardı, cidden her an gözyaşlarını dökebilirdi. Her an içindeki o tüm acıları bir kelimeyle ifade edip ağlayabilirdi.

 

Abisi ellerini oynatabiliyor bedenini zorlayabiliyordu.

 

“Yaptın, ayaklandın… artık sende koşacaksın, artık sende yanımda yürüyeceksin.” Kelimeler titrekçe ağızdan çıkarken eller o titrek ağza uyum sağlar gibi titriyordu. Ali’nin gözlerinde yaştan çok öfke vardı. Evet yapmıştı babası öz oğluna bunu yapmıştı.

 

Begüm her şeyin eskisi gibi olacağımı düşüyordu. Oysa her şey yeniden başlıyor ve en derin savaşlara yeniden başkanılıyordu. Bu savaş Ali'nin öfkesini dindiren tek şey olacaktı.

 

“Bunu yapma. Birileri görüp babama söylerlerse seni kötü bir duruma düşürür. Sana tekrardan zarar verir, buna izin vermeyeceğim. Asla." Begüm abisinin başını okşayıp ona sarıldı. Elleri abisinin omuzların düştüğünde gözlerini sıkıca kapatıp titreyen dudaklarını birbirine bastırdı.

 

Bu bir savaşın yeniden açılmasının bir işaretiydi, Ali'nin gözünde yaş yok, bedeni donmuş bir buz dan ibaret değildi artık. Bu bir bir tek savaş değildi, bu yeniden dirilmenin yeniden tahtların kurulması demekti. Savaşta tahtlar değişecek, güçlü bilinen her bir insan yıkılmaya, yıkılmaya başlayan her bir insan yeniden doğacaktı. Ya iyi, ya kötü.

 

Begüm çıkmıştı montunun cebine ellerini sokmuş köşkün dışına arabasız çıkmıştı, sokağın en üstüne gidip ilerledi, evde babası olduğu an onun için bir korkunun bedeni esir etmesi demekti. İlerlediği sokağın sonunda bir taksici gördü. Taksiye binip Gökalp’in mahallesinin ismini dile getirdi. Adam navigasyonu açıp ilerlerken Begüm elindeki telefonun ekranına öylece baktı. Gözünden yaş akıyordu, mutluyken bile gözyaşı akıp duruyordu. Titrek elleri göz yaşını sildi. Taksi ilerleyip yağmurlu havada trafiğe yakalanmadan navigasyonu takip ederek konuma ulaştı.

 

Taksici yıkık evin yanında durmuştu, Begüm arabadan inip kendi telefonundan konumu açtı, Gökalp’in mahallesindeydi. Bir eli montunun içinde diğer eliyle telefonu sıkıca göğsüne bastırmış konuma bakarak ilerliyordu. Taksiyle bizzat oto yıkamaya gidebilirdi ama yürümek istedi. İçindeki sıkıntıyla ağırlaşan kalbi abisinin iradesiyle pamuk gibi olmuştu. Babasının kurduğu cümleler yavaş yavaş kulağında tekrarlanınca derin bir nefes alıp vermişti.

 

Ellerinde poşetlerle geçen kadınlar Begüm'e bakıp kendi aralarında konuşuyorlardı. Begüm kadınlara bir kaç saniye bakıp ilerledi. Telefonun ekran yüzünü göğsüne bastırıp ilerledi. Kaldırım köşesine geçip adımlarını büyütüp sokağı aştı. Yeni bir sokağa girdiğinde ileride sokağın ortasından arabanın fotoğrafını çeken gençlere baktı. Kaşları istemsizce çatıldı ve elindeki telefonu cebine koydu, bu sokağın gerisini biliyordu Gökalp ile arabayla ilerledikleri sokaklardan birisiydi bu. Derin bir nefes verip iki elinide montunun ceplerinde sıkıp kaldırım köşesinden onlara göz ucuyla arada bir bakarak ilerledi. Kaldırıma çıkan bir kaç gençle beraber adımları yavaşladı. Başı öne eğik bir şekilde duruyorken içlerinden birinin kurduğu cümleyi duydu.

 

“Tanıyan var mı?” dedi genç bir ses.

 

“Yenge.” dedi içlerinden biri. Begüm bu sesi tanımıştı, içindeki huzursuzluk hissi yok olup giderken bakışları Furkan’a kaydı.

 

“Yenge mi? Kimin hatunu bu hanımefendi.” dedi içlerinden genç bir çocuk.

 

Furkan Begüm'e yaklaşıp başıyla selam verdi. “Napıyon sen burda yav? Hele bu soğuk havada.”

 

“Taksiyle geldim.” dedi, Begüm ellerini cebinden çıkarıp mahallenin gençlerine bakarak.

 

İçindeki korku yok oldu, serseri gibi görünen gençlerin yüzüne baktı. Biri dayak yemiş gibi gözü mor dudağı ise yaralıydı. Saçlarını sarıya boyamış olan gencin elindeki telefona baktı. Telefonla şık gözüken Doğan markalı arabanın videosunu geçiyorlardı. Fotoğraf değil video çekiyorlardı, şuan fark etti, Begüm.

 

“O taksici niye girememiş bizim mahalleye, götüreydi seni otoya.”

 

Başını iki yana salladı Begüm. “Ben yürümek istedim.”

 

“He… öyleyse tamam yenge. Dur Bekle ben götüreyim seni şimdi bizim mahallede senide böyle yabancı zannederler.” Furkan kaldırımdan inip Doğan’ın kapısını açtı.

 

“Sen çek ben bunlara filtre falan koyarım.”

 

“Oğlum yok mu şöyle güzel telefonunuz?” diye isyan etti içlerinden biri.

 

Begüm kaldırım köşesine yaklaşıp onlara baktı, ellerinde ayna olan adama gözleri kaydı, aşağı indirip ışığı bulmaya çalışıyordu. Gençlere baktı, beş kişi arabanın videosunu çekmek için heba oluyordu.

 

Begüm etrafa baktı, pek kimse yoktu, sadece pazardan gelen kadınlar geçiyordu.

 

“Geriden yaklaş.” dedi sessiz ve naif sesiyle Begüm.

 

Furkan, “Efendim yenge.”

 

“Kimin hatunu oğlum?” Saçları boyalı çocuk hâlâ cevap bulamamıştı. Begüm, Furkan ona cevap vermediği için kendiside cevap vermiyordu.

 

Yüreğine konan güven hissiyle aralarına girdi, elinde kamera olan Adidas takımlı gence yaklaştı. Eliyle telefon tutmuş gibi yapıp konuştu.

 

“Bak…” Elini aşağıdan yukarıya doğru hareket ettirip; “Bu şekilde çekersen daha iyi acı yakalarsın, ayrıca o aynayı köşede tut. Ortada olmaz, ortada kamera var.”

 

Begüm cebindeki telefonu çıkarıp, “Bununla çekelim.” Aralarındaki samimiyeti daha çok arttırmak istiyordu Begüm. Elindeki son model telefonun kamerasını açıp, eğilerek önden çekmeye başladı.

 

“Yenge kameralarla aran iyi mi?” Sarı saçlı çocuğun sorduğu soruyla başını salladı sadece.

 

“Kadınlar fotoğraf çekmeyi sever, normal oğlum.”

 

Begüm açıları çekerken kesik kesik video çekti, arabanın yandan videosunu, önden ve üstten çekip arkasındaki hoparlörün renkli yanışınıda çekti.

 

“Bunları birleştirip müzik mi koyacaksınız?”

 

“He öyle yapıcaz.” dedi Furkan.

 

Begüm, “Ben sana atarım akşam.”

 

“Helal yengeye ya… ama kimin hatunusun?”

 

“Benim hatunum.” dedi arkalarında derin nefes veren kişi.

 

Bu sesle Begüm’ün kalbi sertleşti, az önce hiçbir şey hissetmiyordu her şeyi unutmuştu babasını, yaşadığı o yalan dolu köşkü… dakikalıkta olsa yüreğinde sıkıntılar yok olup gitmişti.

 

“NE!” diye hırladı sarı saçlı çocuk.

 

“Senin ne işin var burada?” Ensesinin ardında duran adama yavaşça dönüp baktı B

egüm, elindeki telefonu kapatıp montunun cebine koyarken göz kapakları titredi. Gökalp bakışlarını Begüm'ün yanında ve arkasında duran gençlere çevirdi.

 

“La oğlum sen kızı ne diye getirmiyon otoya.” dedi, çatık kaşları sertçe Furkan’a doğru siper ederken.

“Abi getirecektir vala ama şu salağın.” dedi sarı saçlı çocuğun ensesine vurarak. “Arabayı çekelim dedi yardım edidim.”

 

“Yardım edidin demek. Ulan toplayın şurayı mahallenin yolunu kesmişler magandacılar.” diye kükredi Gökalp.

 

Begüm sessizce sadece başının ucunda duran adamı izliyordu, bakışları gençlere kaydı. Tebessüm edip bakarken Gökalp gençlerin yüzündeki samimi gülüşü gördüğü an baktıkları yüze, yani Begüm'ün yüzüne döndü.

 

“Senin ne işin var burada sen onu anlat bana hele.”

 

“Abi vala getirecektir ben onu?” Furkan’ın korkulu sesini hissetmişti Begüm.

 

“Anlatmam gereken şeyler var.” dedi başını tamamen Gökalp’in yüzüne çevirirken kaşları usulca ve çekinerekten çatıldı.

 

Gökalp alt dudağını dişleri arasına saklarken bakışları sorar gibi durdu.

 

“Abi düğün yok mu?”

 

“İsmet. Sus abicim.”

 

“Emredersin abi.” dedi sarı saçlı çocuk, adı İsmet’ti. Gökalp ona ters ve sertçe bakmaya devam ederken sokağın ardından geçen motorlu adamla dikkatini arkaya verdi.

 

“Sende bir daha bu şekilde gelme şu mahalleye,” Bakışları Begüm'e döndü ve yarım kalan cümlesini yüzüne bakarak tamamladı. “Başına bir iş gel, sonra gelse uğraş.”

 

“Özür dilerim.”

 

“Duyamadım.” Kulağını Begüm'e doğru eğip duymadığı cümleyi tekrarlamasını istedi, cidden duymamıştı, sadece dudakları ve fısıltısı vardı ortada.

 

Gökalp elini tutup ilerletti, ardında kalan gençlere bakmadan sokakta ilerlemeye başladılar. Gökalp adımlarını Begüm'e göre ayarladı bunu yaparken dudakları sıkıntılı bir şekilde mırıldandı.

 

“Özür dilerim dedim.”

 

Sokağın sonunu varmışlardı yeni bir sokağa girdiklerinde oto yıkamaya sadece iki sokak kalmıştı. Gökalp adımlarını yere sabitleyip sertçe Begüm'e baktı. Ateşten ibaret olan bedeninin sıcak elleri Begüm’ün serin elini yakmıştı.

 

“Zorunda değilsin.”

 

Begüm anlamsızca kaşlarını çattı. Dolgun dudaklarından akan pembeler yanaklarına yayılmış gibiydi.

 

“Begüm dileme, özür dileme cümlesini sana yasaklıyorum. Artık öyle bir kelime duyarsam sonu kötü olur.”

 

“Özü-” Başını iki yana salladı. “Ne diyeyim o zaman.” Bakışlarını etrafa tedirgince çevirdi. “İnsan hata yapınca özür diler. Sen hiç mi hata yapmazsın, ya da yaptığında nasıl tepki verirsin.”

 

Gökalp gözlerini tepesinde duran mavi bulutlardan yoksul olan gri bulutlara çevirdi derin bir of verip gözlerini kapattı.

 

Begüm tepeye bakan ondan uzun olan adama baktı, boynundaki damarın maviliği tamamen gözüne bir şimşek gibi çarparken dudakları birbirinden ayrılırken boğazına sıkışan bir fırtına havası vardı. Dudaklarını sertçe birbirine bastırıp başını soğanın sonuna dikti.

 

“Gidelim mi?” dedi Begüm bir adım öne atıp bakışlarımı Gökalp’e değdirmeden.

 

“Başka cümle bul kendine.” Yürümeye başlarken kurduğu cümleye sadece başını sallamakla yetindi, Begüm.

 

“I am sorry? Olur mu?”

 

“Bunu alay olarak kabul ediyorum.”

 

“Hata yapamaz mısın sen?”

 

“Nadiren.”

 

“Sen, yaptığını hata saymazsı… siz erkekler böylesiniz. Kabullenmeyi, kabul etmiyorsunuz.” Su gibi sesiyle kelimeleri titremeden ilk defa bu kadar rahat konuşmuştu. Gökalp’in ona baktığını hissedebiliyordu, ona bakmıyordu bakarsa kelimeler birbirine girer ve kekelemek zorunda kalır, bunu istemiyordu o yüzden önüne bakıyordu.

 

“Kabullendiğim o kadar çok şey var ki… onlar bana yetti de arttı.” Kalın ve sert sesiyle yanıt vermişti. “Sen şu özel şeyleri anlat bir bana. N'oldu?”

 

“Abim bedenini oynatabiliyor, ayağa kalkmaya çalıştı bugün.” Begüm'ün neşe dolu sesini hissetmişti, yüzündeki sevince nasıl bir tepki vereceğini bilemedi Gökalp.

 

Dudaklarını ayırıp dudağının kenarını yukarıya doğru uzatıp, “Ne güzel… zamana ihtiyacı var. Yürüyecek zamanla.”

 

“Birde… babam, bir adamdan bahsetti, saklandığı delikten çıkmak istediğini söyledi. Hatta onun varlığı ona çok şey katmış.”

 

Gökalp bu cümlelerle derin bir düşünceye daldı, kaşları çatıldı bakışları etrafa yayıldı. Begüm'ün elinden tutup oto yıkamaya doğru ilerletti.

 

“Babanın bir adamı koruduğunu biliyorum. Ama o adamın kim ve nerede olduğunu bilmiyorum.”

 

Begüm’ün bakışları karşı yola kondu. Yağmur bir kum tanesi gibi yavaşça döktürmeye başlarken adımları zeminde iz bırakır gibi ateş ve fırtına ikizi gibi ilerliyorlardı biri yakıyor diğeri söndürüyordu.

 

Gece çöktü ay bulutların arasında gizlenmiş bir gözcü gibi sokakları ve insanları izliyordu, yapılan her bir olaya aydınlık getiren bir ışık gibi gökyüzünde parlıyordu.

 

Her bilgi her bir iz bir çıkış olmayabilir. Her sözün gerçek olmadığı gibi.

 

“Sevgili ailem,” diyerek salona giriş yapmıştı Gökalp. Bu köşke girdiği an içindeki tüm duygulara yalana dönüyor, dilinin ucunda sadece yalanlar dönüp doluyordu. Bu köşkün içindeki insanlar var oldukça yalanlar ve huzursuzluklar devam edecekti. “Biz olmadan akşam yemeğine mi başladınız. Olmaz ama böylesi amcacım.”

 

Begüm Gökalp’in rahatlığına hâlâ alışık değildi. Elini bırakmak istedi ama Gökalp elini bırakmak yerine bakışlarını Begüm'e çevirip, “Aç değilsen odamıza çıkalım.”

 

Begüm masada oturan Almira, Mahir ve Yaman'a baktı. İfadesiz yüzünde belirsiz bir tebessüm oluştu. “Yemek yiyelim daha sonra çıkarız odamıza, sevgilim.” Yaman'ın bedeninde oluşan sıcaklık bu cümlenin rahatlığından ibaretti, kızının Gökalp’e güvenipte genişçe konuşması onun sinirini bozmaya yetiyordu. Kızına karşı olan öfkesi artıyordu, bu öfke birinin üzerinde bir bomba gibi patlaması an meselesiydi.

 

Gökalp en başa oturdu, Yaman'ın tam karşısına. Mahir olaydan kopmuş bir şekilde yemeğini yerken Almira eşinin yüzüne göz ucuyla bakıp sakinliğini ölçüyordu. Yaman önündekileri yemeye devam etti, öfkesini dişleri arasında geçen yemeklerden çıkarıyordu. Gökalp’in varlığı ona rahatsız veriyordu, tek bir hamlesiyle Gökalp’i ortadan kaldırabilir ama gerisinde Gökalp’in güç aldığı adamlar kalırdı, onları tanımıyor ve tanımak için bekliyordu. Sessizliği alacağı bildilerdendi.

 

Karanlık geceye bir ölüm gibi kavuştu, bulutlar sislerden ibaret olmaya başladı, ışıklar artık eskisi gibi canlı değildi, kaldırım köşelerinde uyuyan kediler yoktu, gece; bedeni buza çevirecek kadar soğuktu. Sonbahar ağırlıklar içinde devam ederken ağaçlar kötülüğün yüreği gibi kuruydu, ne bir yeşillik, ne bir yaprak vardı.

 

 

*****

 

“Nedeni Elzem mi?” Karanlığın içinde sadece gözleri bozan turuncu bir ışık yanıyordu. Zafer konuşmaya devam etti. “Ben Elzem'i tanırım. İçi ağlıyor, göstermiyor amma velâkin hissederim… rüzgar değse selvi ağacı gibi durur, insan dokunsa ateşe dönüşür bedeni. Sükûneti onu boğar o boğulmamak için kimseye sükûnet ile yaklaşmaz. Yüzüne bakarım: ne bir titreme ne bir ağıt görürüm, ne bir öfke ne bir sallantı görürüm. Yüreğine bakarım şelale ve taşlarla dolu… gönlünün derininde bir feryâd-ı bi-imsâl kopmakta.”

 

Zafer içinde, derdi derinlerde yaşayan küçük bir hisse derin bir of çekti. Nefesi bir fırtına kadar sert ve acıklıydı. Kuzgun elindeki yarım kalan sigarayı iştahsız bir şekilde küllüğü bastırıp Zafer’e baktı. Elzem’e kurulan cümleler onun iştahını bir mum gibi söndürdü.

 

“Bana bu görevi vermenin nedeni Elzem’i. Ben onu çocuk yaşta gördüm, elimde ondan geriye kalan bir kurdeleli tokaydı… sen bunu bile bile mi bana bu görevi verdin?”

 

Zafer gülerken Kuzgun yerde asılı kalan bakışlarını kaldırıp Zafer'e baktı. Zafer elinde baston ile koltuğa yaslandı.

 

“Elzem benim diğer gözüm,” Başını iki yana salladı. “O bana dostumdan emanet. Kenan onu bana emanet ederken şunları söyledi. Gerekirse yetimhaneye ver kimse bulamasın onu.”

 

Kuzgun'un bakışları donmuş gibi Zafer'e bakarken iki dudağı birbirinden ayrılmış bir vaziyette, yüreğinde sert bir acıyla baka kalmıştı. İçinde hiç hoşuna gitmeyen bir hisle boğulmaya başlarken, öfkesinin neden aniden ateşten sert bir fırtınaya döndüğünü anlamış değildi. İnsan zaafı dedikleri bu olsa gerekti.

 

Zafer derin bir nefes verdi, yaşlı ama gür sesiyle konuşmaya başladı. “Elzem daha küçük bir kız çocuğuyken ben onun bir Gönük çocuğu olduğunu anladım. Neden mi? Öyle sertti ki öyle hırçındıki, istediğini almak için üst üste yemek yememişti. Azmini görmedin… ağlamak yerine kahkaha attığı o anları görmeliydin, Elzem acısını göstermez herkesten kaçar ama kimse ondan kaçamaz.” Zafer’in kendi cümleleri kendisini kahkahaya boğarken gülüşünün sonlandığı saniyede derin bir of çekti. “Kız çocuğu yetiştirmek hiç erkek çocuğuna benzemiyor. O his… o his elinden alınmasın çocuk.” Bakışları Kuzgun'a değdi. Son cümlesi Kuzgun'a söylenmişti.

 

“İnşallah…” dedi gözlerinin derininde küçük bir parıltı belirdi Kuzgun'un. Avuç içi ısındı, yüreğine derin bir titreme geldi. Usulca ayağa kalktı. “Gelişme olursa haberdar ederim.”

 

“Kuzgun… bana o adamı bul ve Yaman'ı önüme getir… yıktığı evlerin çatılarını onu çevresinde yakacağım.” İçinde öfke çok ağırdı, bu öfke cümlelere yansımış gibiydi. Zafer elinde bastonu yere vurup camdan dışarıya akan yağmura baktı.

 

Kuzgun sadece başını sallamakla yetindi. Dışarıya çıkıp arabasına bindiğinde elindeki telefonun ekranını açmış on dakika önce gelen bildirimi oluyordu. Yankı’dan bir bildirimdi.

 

Kaşları çatıldı, telefonunu ön cama atıp arabanın cam sileceğini çalıştırdı. İnce sokağın sonunda yanan sarı ışık yağmur damlalarını daha belirgin hâle getiriyordu. Kuzgun bakışlarını camdan çekip etrafa bakındı, tenha sokaktan geçen kimse yoktu, gecenin altında kimse bu soğukta dışarıda bulunmazdı hava eksi dört dereceydi, ruhu neden kadar titretecek bir soğukluk bulunuyordu.

 

Araba hareket etmeye başladı, Kuzgun ardında iz bırakmadan ilerlemeye başladı. Yankı’nın bulunduğu fabrikaya gidecekti. İki kuznazın aştığı yolu görmek istiyordu Kuzgun, yankı onun gibi sinsiydi. Herkesin ortasında avuç içini sıkıp oradaki tiyatroyu herkesten gizliyordu. Yankı babası gibi değildi, öfkeyle değil mantıkla, mantığını ön planda tutup ilerleyen bir adamdı. Öfkesini çok nadir gösteririm, herkesin önünde açığa vurup zaafını görmelerini istemez, ayarlarını yönetmeyi bir piyonun hamlelerini bilmesi kadar iyi bilir.

 

Yağmur sertliğini devam ettirdi, Kuzgun arabayı yağmurun altına bırakıp kapısı kapalı olan fabrikaya baktı cebindeki paketin içindeki sigara sayısına baktı, dört… dört dal vardı. Gözlerini kısıp elindeki paketi cebine koyup arabadan indi, diğer cebine sıkıştırdığı telefonu ile arabanın kapısını sertçe kapatıp geniş arsanın etrafında bulunan büyük kamyonlara baktı. Adımlarını kapısı yavaşça açılan fabrika çevirdi. Gözleri arada etrafa kayıyordu, tek katlı olan dışı beyazlarla boyalı en üst tabakası lacivert renkle çizilmiş çizgiye karanlıkta görebiliyordu, bunun sebebi tepede bulunan ışıklardan gelen aydınlatmaydı. İleride park halinde bulunan arabalara baktı, hemen yanında küçük bir kulübe vardı. Orada bulunan adamı seçmek zor değildi çünkü kulübenin tam önünde iki tane uzun direğin tepesinde ışıklar kulübeyi ay gibi patlatıyordu.

 

İçeriye girip etrafa baktı, kulübenin tam ortasında duran zayıf uzun boylu adama baktı. Eli ile sağ tarafı gösterdi, ilerledi. İçerisi tamamen tekstil sanayisi gibi görünüyordu, bölümlere ayrılmış bir şekilde dururken gözleri parça halinde bölünmüş epeyce geniş olan alana baktı, ileride diğer tarafa açılan bir kapı vardı, sol tarafta bulunan demir rafların üzerinde paketler vardı, sarı ve beyazla kaplanmış büyük paketler.

 

Kuzgun açılan kapıdan tekrardan içeriye girdi. Burnuna gelen ağır koku ile kaşlarını çattı. Yankı üzerine yine takım elbise ile baş koltukta değil yuvarlak masanın önünde oturuyordu. Ağzındakini çiğnerken Kuzgun masada bulunan şiş kebaplara baktı.

 

“Buyur kardeşim beraber olsun.” dedi, ağzını peçeteyle silip çaprazında ki deri siyah tekerlekli sandalyeyi gösterdi.

 

Kuzgun sandalyeye oturup hiç tereddüt etmeden önündeki ekmeğin arasında şişlerden bir tanesini alıp ekmeğin arasına koyup çekti.

 

“Konuyu aç konuyu.” dedi Kuzgun elini hafif sallarken.

 

Kuzgun salatasını ekmeğe arasına atıp sardı, “Mahallesi yanarken bize uyguladığı muameleye bak…” Bir lokma alıp Yankı’nın vermiş olduğu ayranı içti.

 

“Herkesin zaafı vardır kardeşim benimde bu işte dur bir tadını çıkaralım.” dedi isyankar bir şekilde Yankı.

 

Odanın içi dışarıya göre sıcaktı, yanda bulunan elektrikli soba odayı tamamen ısıtmaya yetiyordu.

 

Kuzgun çalan telefonu ile elindekini bırakıp peçete ile temizlendi, geriye yaslanıp, cebinden telefonunu çıkardı. Arayan kişiyi görünce dikleşti, telefonu açmak için ayağa kalktı ve Yankı'dan uzak durarak konuştu.

 

“Buyur Elzem.”

 

“Nerdesin?”

 

“Küçük bir işim var.”

 

“Ne işi Kuzgun?”

 

“Bir iş işte yavrum. Bir şey mi oldu?”

 

“Yok yok, hayır olmadı ama bu gece gelecekmisin?” Elzem'in sesindeki merak neşeden ibaret değildi sanki emin olmak istiyordu.

 

Kuzgun arkasında duran adama baktı, yemeğini yemeyi bitirmiş elini ıslak mendille siliyordu.

 

Kuzgun bir elini beline atıp, “Hayır gelemem.”

 

“Benim için manitayı asma Kuzguncum.” dedi, Yankı’nın yüzünde aptalca bir sırıtma vardı, Kuzgun ona kalkık kaşlarla bakarken Elzem sesiyle önüne döndü.

 

“Kim o? Nerdesin şuan?” dedi sessiz ama meraklı sesiyle.

 

“Elzemcim bir arkadaşın yanındayım. Merak etme.”

 

“Tamam görüşürüz, kendine dikkat et.”

 

“Sende öyle ışığım.” Sessiz ve içten sesiyle konuştu Kuzgun. Telefonu kapatıp cebine koyarken arkasını dönüp ona sorar gibi bakan adamı beklemiyordu. Yankı tek kaşı havada başını iki yana salladı. Merak etti Elzem'i.

 

“Gökalp’in kız kardeşiyle ilişkin mi var, içimizde bir hain varmış. Bizde kime güveniyoruz böyle. Bu devirde bacımızıda emanet edemeyeceğiz.”

 

“Yankı, sesin çok yankı yapıyor, dikkat et kopmasın.” dedikten hemen sonra eliyle konuşması için Yankı’yı işaret etti.

 

“Yaman Gökalp’in küçük galerisini havaya uçurmamı istedi. Bende kabul ettim. Ama bunu Gökalp’e nasıl yapacağımı bilmiyorum.” Ayağa kalktı, geriye doğru jiletlenmiş saçları ışığın altında parlamaya başladı. Kollarını iki yana açtı ve devam etti. “Aslında çok kolay tekte halledeceğim bir iş ama şimdi tarafta tutmam lazım. Ben bu cehennemin çocuğuna düşman kesilmek istemiyorum. Başıma iş almakta istemiyorum.” Gökalp’ten bahsediyordu.

 

Kuzgun kaşlarını çatarken galerinin varlığını kendi çapında sorgulama başladı.

 

“Var mı aklında bir şeyler.”

 

“Var.” dedi soğuk ve gür sesiyle, Kuzgun.

 

Yankı ayağa kalktı. Kuzgun içindeki düşüncelere dalmış kendi zihninde bir harita oluşturuyordu, Yaman'ın neler yapacağını bilmiyordu neden bunu yapmak istediğini de bilmiyordu ama yapacaktı, Yaman'a istediğini verecekti. Her şey başlamıştı, savaş sessizce devam ediyordu. Çığlık atılmaya başlandığı an savaş seslice devam etmeye başlayacaktı.

 

Çıkmıştı Kuzgun sert rüzgar demir gibi olan bedenine çarparken sert ve düşünceli bakışları arabasındaydı, ilerledi arabaya binip oto yıkamaya sürdü. Gecenin bitmesine birkaç saat vardı, şafak varlığını yavaş yavaş belli etmeye başlayacaktı. Düz ipin üzerinde ilerliyordu, düğümlenen kısmına hâlâ varmış değildi, o kısım onun her şeyi bitirmesi demekti. Eğer oraya varırsa ve o düğümü aşarsa Yaman’dan geriye sadece nefret kalırdı.

 

Yağmur dinmeye güneş doğmaya başlamıştı, Kuzgun arabasıyla ilerlerken zihninde dönen binbir olayı ölçmeye başladı, Yaman’ın akıl sağlığı. Mirasın alınması. Yaman'ın ölümü ya da sürünüşü. Köşkün içinde dönen sahte yüzlerin yıkılışı. Ve en önemlisi Elzem'in geri yuvasına dönmesi, Elzem'in gizlediği acıyı göremiyordu Zafer'in dediği gibi Elzem acısını çok iyi gizliyordu. Bunlar bir yana asıl hedef merkez alanı o adamdı, ismini dâhi bilmediği Meksikalı adam. Onun yerini bilmesi ve alıp devlete teslim etmesinin onun için ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladı Kuzgun. Öyle bir adamın Yaman'ın elinde olması kötü olaylara yol açardı.

 

*****

 

Sırtını yaslayacak yer bulamadı Begüm, bakışları balkonun açık olan perdesinden dışarıya doğru bakıyordu, yağmur dinmiş camda bir günah gibi lekeler bırakmıştı. Damlalar göz yaşı gibi akıp giderken Begüm geniş yatağın köşesine oturmuş ellerini bacaklarına atmış uykudan yeni uyanan bedeni ile izliyordu. Kötü bir kabusun eşiğinden kalkmıştı, ağzı yarım açık dolgun dudakları korkudan titriyor gibiydi, çıplak ayakları zemine temas ediyor dalgalı açık kumral saçları iki yana ayrılmıştı.

 

Gözleri karanlıkta yeşil ışık yakacak kadar gözyaşı ile doluydu, ağlamıyor; sabit bir şekilde duruyordu yaşlar.

 

Altındaki bol siyah eşofmana avuç içini sürttü Begüm, üzerinde dar uzun kollu v yaka body ile başını öne eğip derin bir nefes aldı. Eli istemsizce titreyerek kalbinin tamda üzerine gitti, öyle bir yumruk atmak istediği kalbini oradak sıkıp içinde sıkıntılı histen kurtulmak istedi. Bunu yapmak onu her şeyden kurtarabilecek miydıi ki? Hayır.

 

Yatağın ucunda Gökalp’e değmeden oturuyordu gözleri kapalı elini yumruk yapmış kalbine bastırırken hissetmediği bir dokunuşla gözlerini açtı.

 

“Gel buraya,” dedi Gökalp sessiz ve soğuk sesiyle. “Kabuslar yüzünden hep ağlar mısın sen?”

 

Yaklaşmadı Begüm, yavaşça ayağa kalktığı an; Gökalp’in eli Begüm'ün sırtında sürtündü.

 

“Abimin yanına gidebilir miyim?”

 

“Hayır,” dedi Gökalp sertçe.

 

Ama izin vermemesi kötü olduğundan değil ya da Begüm'e kim beslemesinden değil. Onu Yaman'ın karanlığından korumak istemesiydi, Begüm'ü kendi aleyhine kullanabilirdi, bunu yapmaması için ona gerekirse sert davranacak hatta babasından bile daha kuralcı olacaktı: sadece Begüm yaşasın diye.

 

Begüm’ün gözyaşı tamamen içine çekildi akmadı akıtmak istemedi. Sabah güneşi bile doğmamışken Begüm Gökalp’le tartışmak istemedi. Begüm dalgın bir şekilde yerine geçip uzandı. Gözlerini Gökalp’e değdirmedi yüzüne bakmadan ardında Gökalp’i bırakıp başını yastığa koydu. Gözlerini yalandan kapatıp uyumaya çalıştı. Zordu yapamayacağını biliyordu ama deniyordu.

 

Gökalp ona bakmayan kadının dalgalı saçlarına baktı, Begüm'ün başını koyduğu yastığın üzerine tamamen kaplıyordu. Işığı açsa güneş niyetine saçları parlardı. Ters bakışlarını sebebini oda anlamış değildi ama içinde koruma içgüdüsü ile sadece sert davranmak istedi.

 

Gökalp yataktan çıkıp ilerledi, kapıya vardığında gözleri kapalı olan ama uyumayan kadına, Begüm'e baktı. Kapının anahtarını açıp dışarıya çıktı, kapıyı ardından kilitleyip merdivenleri aştı. Bakışları yerdeydi, evin hiçbir koridoruna bakmak istemiyordu. Gözleri teğerse öfkesi yanardı, öfkesi yanarsa köşkü yakardı. Buna gerek yok, bu öfkeyi kuşanmaya gerek yoktu.

 

Bahçeye ilerledi Kuzgun, salonu açıp duran yağmuru izledi gökyüzü lacivertin en koyu hâlini alırken umut ışığı gibi gizlenen yıldızlara baktı. Burası onun eviydi, burası onun ailesinin eviydi, burası onun hakkıydı. Burası Kenan Gönük’ün mirasıydı. Gerekirse bu evi yakar ama yinede onlara bırakmayacaktı. Ruhunda hâlâ Kenan Gönük'ü taşırken ayağına geçirdiği terliklerle bahçeye çıktı fırtına sertçe eserken Gökalp geniş bahçenin en köşeye kısmında bulunan merdivene doğru ilerledi. Neden bilmiyordu ama dolaşmak istiyordu içindeki merak ve gözlem içgüdüsü ile göz atmak istedi. Köşkün en köşesinde aşağı doğru giden bir merdiven vardı. Gökalp, küçükken hiç oraya gitmezdi dedesi Kenan Gönük buna izin vermedi. İlerledi tam başında durduğunda aşağıda demirden olan kapıya baktı. Bir kaç adım indiği an arkada beliren bir adamla gözlerini kapıdan çekip omzunun üzerinden adama baktı. Mahir’di bu.

 

“Neyi aradığını bilmeden, hareket mi ediyorsun, Gökalp Gönük?” Mahir üzerinde ful siyah bir pijama takım vardı. Gözleri önce etrafa sonra geniş köşkün en tepelerine gitti.

 

Gökalp basamağı geri çıkıp elleri cebinde bir şekilde uzun boyuyla Mahir’e baktı. Mahir kötü değildi, ama Yaman'ın yanında bulunan her bir insan her bir cins onun için kötü sayılırdı.

 

“Evet. Neyi aradığımı bilmiyorum, ama neyi istediğimi biliyorum.”

 

Mahir küçük bir gülümsemeyle karşılık verdi. Esen rüzgarla dudaklarını ıslatıp derin bir iç çekti.

 

“Çok şey istiyorsun. Ama Alman için ilk önce yok olanları dirilt. Ablamıb bir lafı var,” Gökalp’e yaklaşıp etrafında dönerken konuşmaya başladı. “Almak istediğin şeyi; istediğin için zaten alırsın. Ama onun için ilk önce diriltmen lazım.”

 

Gökalp kısık gözlerle bakıyordu Mahir'e, yerinde sabitçe kalmış öylece Mahir’i anlamaya çalışıyordu. Mahir çok derin konuşuyordu, çok soru sormuyor ama insana çok sorular sorduruyordu.

 

Gökalp tek kaşını havaya kaldırıp. “Sen neyi istedinde hâlâ gelmesini bekliyorsun.”

 

Mahir kahkaha atar gibi güldü, sessiz ve yalansız bir gülüş. “Almak istediğimi söylemedim,” dedi en ciddi sesiyle karşı karşıya kalmıştı Gökalp. “Ben bekledim, ama kendim için değil başkası için.”

 

Yavaşça gerileri mutfak kapısının yan, küçük bahçeye çıkan kapısından içeriye girerken Gökalp onun bu sözleri karşısında derin düşüncelere dalmadan edemedi. Nasıl bir adam olduğunu bilmiyordu. Yaman'ın yanında aptal gibi duruyordu, ama şuan kurduğu cümlelere sanki maskesini bir köşeye atmışta en ciddi tavrı ile konuşuyor gibiydi. Mahir aptal rolünü oynayan bir kurnaz mıydı, yksa süslü cümlelerle akıl mı dağıtıyordu? Çokça soru ve çokça arayış. Bunlara şuan gerek yoktu.

 

Bir yol vardı oda belli olan yoldu.

 

Bakışları tekrardan geniş bahçenin etrafında dolaştı, merdivenlerin dibine bakıp derin bir nefes aldı, elleri cebinde bir şekilde yavaşça ilerledi gözleri büyük havuza kaydı ileride duruyordu orada herkesi boğma istediğini yok etmeye çalıştı. Bu istek içinde ateşi dindirmezdi bunu biliyordu.

 

Yukarıya çıktı. Odanın kapısını açmıştı odaya girip tekrardan kapıyı kilitledi. Yatağa doğru ilerlediğinde yatakta kimseye bulamadı. Duştan gelen seslerle bakışları beyaz kapıya çevirdi, etrafı diğer odaların kapısı gibi sarı çizgili hatlara baktı Gökalp, bomboş bakıp düşünmeye başlamadan hemen arkasını döndü. İlerleyip balkonun karşısına geçti, ileriyi izlerken ardında bıraktığı kapının açıldığını gördü. Omzunun üzerinden arkasında kadına baktı. Duş almamıştı, sadece üzerini değiştirip güne erken başlamıştı üzerine dar bej bir kazak giymiş altına ise dar lacivert bir pantolon giymişti, Begüm. Saçlarını at kuyruğu yapıp birkaç tutam önlerde bırakmıştı. Yüzünde hiç bir makyaj yoktu uzun kirpikleri pembe dudakları öylede yetiyordu güzelliğine.

 

Gökalp bakışlarını çekip derin bir nefes verdi. Gözleri yavaş yavaş doğmaya yeltenen güneşe bakmaya başladı. Başını havaya kaldırıp gözlerini kapattı, tekrardan derin bir nefes verdi. Elleri hâlâ cebindeyken sağ tarafında bulunan masaya Begüm'ün oturduğunu hissetti.

 

“Uyusana kızım, ne diye dikiliyorsun?” Uykudan yeni kalkmanın etkisindeki sesiyle konuştu Gökalp.

 

Begüm önündeki kalın defteri açtı, içinde rastgele küçük fotoğraflara baktı önce, Gökalp’in dinledi ama cevap vermedi. Laptopun altındaki resim defterini çıkardı. Sandalye ile geriye çekilip alttaki çekmeceyi açtı en dipte bir şeyler aradı, bulamayınca eğilip bakmaya çalıştı ama Gökalp’e değen sandalye ile yerinde sabitçe kaldı Begüm. Biraz daha itmeye çalıştı, kalçasını ittirirken Gökalp öylece çatık ve anlamsızca bakmaya başladı. En sonunda sandalyeden kalkıp yere eğildi ve elini en dibe atıp bulmak istediğiniz şeyi aramaya başladı, arada bulunan bir kaç bakıp ürünü ve defterleri vardı. Kalemini alıp tekrardan sandalyesine konuldu. Tepesinde duran Gökalp’e aldanış vermemeye çalıştı ama Gökalp’in kurduğu cümle ile bakışları karşısında not panosuna gitti.

 

Gökalp, “Umarım parfümün bana sinmez.”

 

Çok fazla sıkmadı, sadece boynuna iki tane sıkmıştı. Bu denli ağır geleceğini bilmiyordu.

 

Başını kaldırıp arkasında duran adama döndü Begüm. Öylece kehribarların en açığı ile bakarken Begüm yeşilleri en koyusu ile bakıyordu.

 

“Sana temas etmedim. Korkma çevreni bozmam, Gökalp Gönük.” Sessiz ve imaliydi bu cümlesi bunu fark etmemek imkansızdı.

 

“Buna ben zaten izin vermem.”

 

Begüm bakışlarını çekmedi, istemsizce ayrılan dudaklarını birbirine sertçe bastırdı. Dudaklarını ıslatıp sadece başını salladı.

 

Önüme dönüp; “İkimizde yalan dolu bir evlilikteyiz sonuçta.”

 

Gökalp, “Hayatlarımız farklı sonuçta.”

 

Begüm, “Ne yaparsan yap. Çünkü bende onu yapıcam.”

 

Gökalp, “Ne yaparsan yap. Bende onu yapıcam.”

 

Begüm, “En kısa zamanda boşanma dileğiyle.”

 

Gökalp, “En kısa zamanda…”

 

Elindeki kalemi resim defterinde oynattı, 35×50’lik olan resim defterine bir şeyler çizmeye başladı Begüm. Karanlığın aydınlattığı tek yer masanın üstüydü, Begüm beyaz sayfaya içinin sessizliğini dökmeye başlarken Gökalp arkasını dönmüş üzerini giyinmek için duşa doğru ilerliyordu. Duvara doğru çökmüş olan dolabı açıp en altta bakındı. Kaşları istemsizce çatıldı, çünkü giysileri en alt katta dapa dağınık değildi, rastgele renk kirliliği yoktu, üst düzenle dolu alt harabeyle dolu olması gerekti. Bakışları Begüm'e gitti. Begüm'ün masaya bakan gözleri ve yandan gözüken cehresinin ışıltısına öylece baktı. Gözlerini sıkıca kapatıp derin bir nefes verdi, Gökalp. Önüme dönüp bir kaç kaç giysi aldı, dağıtmadan bozmadan parmaklarının ucuyla seçip almaya özen gösterdi, narin bir çiçeği koparır gibi giysilerini alırken sessizleşen odaya sadece sayfaya çizilen kalem sesi konmuştu.

 

Begüm onun kirliliğini düzene sokmuştu, giysilerinde ki temiz kokuyu burnuna almadan edemiyordu. Koku kendiliğinden Sinip burnuna konuyordu.

 

Duşa girdi aradan geçen yarım saatin ardından yavaşça doğan güneşle beraber üzerini giyinmiş duştan çıkmış ve hâlâ masada duran Begüm'e bakıyordu. Yüzünde çatık kaşlara şahitlik etmişti Gökalp, bu görüntünün sebebini sormadı ama konuşmadan da edemedi.

 

“Bugün bizim düğün hazırlığımız var.”

 

“Bizim mi?” diye sordu bakışlarını Gökalp’e çevirip merak içinde bakarken kaşlarını daha da çatt. Üstüne alındı çünkü kurduğu cümle onların ikisinide yer ediyordu.

 

“Bizim mahallenin gençlerinin düğün hazırlığı… seni burada bırakmak istemiyorum, adamın sinirinin senin üzerinden yok etmesini de istemiyorum.”

 

Begüm önüne döndü, konuşmak istedi ama konuşmadı, başını sallayıp sessizce onayladı.

 

“Hazırsan erken çıkalım.”

 

Kaşları çatıldı, bakışları hızla tekrardan Gökalp’e döndü. “Erken değil mi?”

 

“Erken çıkalım şu adamın yüzünü görmek istemiyorum.” Bahaneydi, elinde olsa dibinde durup Yaman'ın deliye çevirirdi ama bunu yaparsa Yaman'ın öfkesine ateş atardı. Yapmadı sessizce sadece Kenan’ı kuşadı, tıpkı bir koyunun tilkiye bürünmesi gibi.

 

“Hazırlanayım o zaman?” diye sordu kaşları havada bir şekilde cevap beklerken elindeki kalem havada sabitçe durmuştu.

 

“Hihim bekliyorum.”

 

Begüm, ayağa kalkmış kalçasına kadar gelen kahverengi şişme montunu dolaptan çıkarıp giyinmişti, yatağın iki yanında bulunan komodinlerden birini açarken Gökalp ona bakmayı kesmiş elindeki telefonun ekranını açıp birine bir şeyler yazıyordu. Begüm başına siyah beresini takıp boynuna montunun bir tık koyusu olan atkıyı sarmıştı. Montun altına giymiş olduğu bordo bluzun kruvaze kesim göğsünde yumuşak kıvrımlar bırakıyordu, beline kadar gelip incecik sarmıştı onu, takmış olduğu sarı menekşeli kolye beyaz teninde parlaklık katmıştı. Ellerini montun cebine koyup derin bir nefes aldı.

 

Gökalp onun hazır olduğunu anlamış kapıyı açıp elini tutması için uzatmıştı.

 

“Temasa gerek yok.” dedi kaşları havada bir şekilde bunu ikinci kez tekrar ederken.

 

Gökalp sessiz kaldı, göz devirir gibi oldu ama bunu göstermek yerin önüne dönüp merdivenleri aştı. Köşkten çıkarken hızlı bir şekilde arabaya binmişlerdi. Ev sessizdi, Yaman’ın şu an nerede olduğunu bilmiyordu. Çalışma odasında mı yoksa Almira’nın yanında mı ona düşünmektense evden çıkmayı düşünüyordu.

 

Arabaya binmiş köşkün bulunduğu konumdan uzaklaşmışlardı. Begüm omuzlarını germiş bir şekilde dururken Gökalp bir elinde telefonu diğer elinde ise arabanın direksiyonu bulunuyordu, avuç içini direksiyona dayamış henüz yoğunlaşmayan trafikte ilerliyordu.

 

“Düğünü ne diye kış gününde bağladılar ki?”

 

“Salonda olacak zaten.” Derin bir nefesin ardından konuştu Gökalp.

 

Begüm kaşları hâlâ çatık, içinde uçuşan sorularla duruyordu, zihnini yormak istemedi boş verdi ama sessizlik onu geriyordu o yüzden konuşmayı tercih etti.

 

“Çok mu yakınsınız düğün sahibiyle.” Bakışları sisli yoldaydı, güneş tam doğmuş değildi sonbaharın vermiş olduğu karanlıkla ışığı belli olmayacak kadar azdı.

 

“Benim büyüdüğüm mahallede yaşıyorlar, o yüzden yakınız.” Soğuk sesi sonbahar kadar soğuk hissettiriyordu.

 

Begüm kurmuş dudağını büzüp başını usulca salladı. Kucağında bulunan askılı küçük çantasını açıp içinde nemlendiricisini ararken Gökalp yarım yamalak çıkan sakallarını sıvazladı.

 

Derin bir of verdi Begüm, Gökalp kalkık kaşlarla ona bakıp yüzündeki ekşimiş hâlini izledi.

 

“Hayırdır. N'oldu?”

 

Nemlendiricisi bulup çantasından çıkarmıştı, bakışları Gökalp’te değildi. “Yok bir şey.” deyip aynaya gerek duymadan dolgun ve kızarmış dudaklarına nemlendirici sürmüştü. Gökalp boş yoldan gözlerini çekmiş Begüm'e çatık kaşlarıyla bakıyordu, kaşları yavaş yavaş doğrularken dudaklarını birbirine bastırıp içine düşen dürtü ile önüne döndü. Kendi mahallesine gelmişti. Gitmesi gereken sokağa doğru arabayı sürüp sisli sokağın ortasında bulunan kalabalığa çok yaklaşmadan arabayı durdurdu.

 

Bakışları Begüm'e gitti, ona doğru yaklaşıp yüzüne baktı. Begüm ona yakın olan Gökalp’e yeşilin en koyu hâliyle baktı.

 

“Karımsın, düğüne gerek yok, sen düğün istemedin, kendi mağazanla ilgileniyorsun… bunu dile getireceğiz. Anlaştık mı?” Kehriban gözleri Güneş gibi parlıyordu Gökalp’in. Begüm başını sallamakla yetindi, çantasını omzuna alıp arabanın kapısına yöneldi, açmaya çalıştı ama açılmadı. Gökalp kendi tarafından inip arabanın önünde geçerek Begüm'ün kapısına yöneldi. Elindeki anahtar ile kapıyı otomatik açıp elini uzattı.

 

Begüm başını iki yana salladı, “Buna gerek yok.”

 

Gökalp, “Var… tut elimi.”

 

İçine huzursuzluk girdi Begüm'ün, istemedi. Yüreğine bir bahçe konmasını istemedi, onun yakınlığını istemedi isterse kalbi sertleşirdi ihtimalini bile düşünmediği bir aşkta kanmak istemiyordu. Gökalp’in varlığı ona güven veriyordu ama bu güvene yıllarca muhtaç kalmak istemiyordu. Gökalp’e dair hiç bir şey istemiyordu çünkü ona aşık olmaktan korkuyordu. Babasının katlettiği amcasının oğluna aşık olmak istemiyordu, abim gibi dediği bir adam aşık olmak istemiyordu. Merhamete ve sevgiye o kadar muhtaçtı ki Gökalp’in en ufak ilgisine bir çocuk gibi hayran kalıyordu.

 

Uzatılan eli tutmuştu, bakışları ileride duran gençlere kaydı. Tanıdık yüzlerle bakışları parladı, tebessümle bakan gözleri önce Furkan'a kaydı Furkan elindeki damat bohçasını sol kolunun arasına alıp Gökalp’e elini uzattı.

 

“Hoş geldin abim.” dedi neşeli sesiyle.

 

“Hoş bulduk, bizimkiler napıyor öyle.”

 

“Abi Cemile giller evi düzenliyor, işte bizede onu bunu taşıttırıyor.” dedi ve bakışlarını gülerek Begüm'e çevirdi, aralarında sahte evliliği biliyordu Furkan ama aralarındaki yakınlığı arsızca destekliyor ve bu hoşuna gidiyordu. “Hoş geldin yenge.”

 

Begüm başını sallayıp, “Hoş buldum.”

 

Üç katlı laciverte yeni boyanmış olan evin kapısından dışarıya çıkan yaşta büyük bir kadın Gökalp’i görünce yüzündeki o sertlik yok olup gitti kapının önünde duran bir kaç genç ellerindeki mutfak malzemelerini içeriye girdirmek için sıra bekloyorlardı.

 

“Oğluşum. Sen nerelerdesin ha böyle ulan.” dedi başındaki yaprak desenli kahverengi başörtüsünü düzenleyerek yaklaştı. Bakışları birden Begüm'e kaydı, kaşları önce çatıldı sonra havaya kalktı, sonra tekrar çatıldı ve Gökalp’e tek kaşı havada bir şekilde baktı, boyu oldukça kısa ve beli hafifi eğikti. Yaşının vermiş olduğu talihsizlikler olsa gerek. “Ha bu güzel kız kimdir?”

 

“Zarife teyzem,” bakışları Begüm'e çarptı, Begüm'e hafifi bir tebessüm ile bakıyordu.

 

“Bu benim karım, karım buda mahellenin kurşuncusu Zarife teyze.” Elini Zarife’nin beline atıp okşadı Gökalp. Zarife sertçe elime vurup ters ters baktı.

 

Gökalp anlamsızca baktı, Begüm ise bir adım gerileyerek Gökalp’e kendini yakın tuttu.

 

“Ha şu güzel kızıma bir düğün yapmaz mısın sen olan piç.” dedi sertçe.

 

Daha Güneş yeni yeni doğuyordu, ve mahallede sesler oldukça yüksekti ama.kimse bundan rahatsız gibi durmuyordu, gençler gözleri şiş sabahlamış gibi yorgun duruyorlardı, Furkan onlara nazaran daha dinçli duruyordu.

 

“Kendisi istemedi, yoksa beni biliyorsun ben düğün olmadan nikah masasına oturacak biri değilim.”

 

“Ula ula… doğru kızım bu he?” İki elinide beline atıp kısa boyuyla Begüm'e baktı.

 

Begüm başını sallayıp nazik ve kibar bir diksiyon ile konuştu. “Evet, ben düğün istemedim, şuan daha mühim işlerim var.”

 

Yaşlı kadın başını yana yatırıp kabullenir gibi derin bir nefes verdi.

 

“Bir mesele daha vardır… kim bu bacın?”

 

Gökalp bu soruyu beklemiyordu bakışlarını hemen Zarife'nin ardında duran gençlere bakan Furkan'a çevirdi, ensesine sertçe yapıştırıp Furkan'ı yerinden oynamıştı, bu vuruşu ne Furkan ne de Begüm bekliyordu, Begüm onun geniş kolunu ince parmakları ile tutup Gökalp’e anlamsızca baktı. Gökalp Begüm'e en sert bakışı ile bakarken yavaşça çatık kaşları bu bakışmayla düzene bindi.

 

“Abi neden ya! Bu sefer ne halt yedim. Vala arabayı almadım, depoda ki motorada karışmadım arabaya kız atmadım, pavyonada gitmedim!”

 

“Ulan ben ondan duymadım, Dinçerum anlattı bana.” dedi yaşlı kadın.

 

Gökalp bakışlarını Begüm’den çekip Zarife’ye baktı. Ardından Furkan'a dönüp, “He kusura bakma aslanım.”

 

Furkan ensesini okşayıp ağzında bir kaç söylenişle ilerledi. Kapısı açık olan eve girip gözden kayboldu.

 

“Şu eline hâkim olmayı öğren artık.” diye söylendi sessizce Begüm.

 

Gökalp Begüm'e ters ters bakıp önüne döndü emrivaki tavrı hoşuna gitmemişti başını öne eğip Zarife'ye baktı. Zarife, yüzüne buz gibi bir ifadeyle işlenen o sorgulayıcı bakışlarını hâlâ yitirmiş değildi.

 

“Bu konuyu sonra konuşalım mı?”

 

“Ulan götten bacak, bu gonu sonra gonuşalacak gonu mu?” Begüm bu cümleyle gözlerini irileştirip dudaklarını birbirine bastırdı. Gökalp’in ona baktığını hissetmişti başını öne eğip ayağının altındaki taşlarla oynamaya başladı. Zarife kendi ağzına vurup, “Bozdu ha benim abdestli ağzımı.”

 

“Zarife teyze şunu bil yeter, biraz ayrı kaldık kardeşimle ama şuan benim yanımda.”

 

“Bana yalan söyleme ben bu gözlerde en ufak yalanı yakalarım, biraz ayrı kalmış gibi değilsin.” Zarife içinden söylenip elini alnına attı. “Ha tamam kapatıyorum bu konuyu, toparlanın ha şu kızın evini dizelim düğünüde yapalım Allah'tan bugün yağmur yağacak gibi değil. Sen yürü git şu düğün salonun için meyve kola su al koy.”

 

Gökalp başını salladı Zarife’nin kara gözleri Begüm'e çarptı.

 

“Sende gel ha bizim kızların yanında dur istersen. Kuaföre üçte gidilecek, davul zurnacı hazırlanacak daha.”

 

“Helederiz da bizim İsmet’i yollayın şimdiden gitsin.”

 

“Erken değil mi saat daha yedi bile değil.” dedi Begüm Gökalp’e bakarak.

 

“Yok değil, sizin o sosyeteniz nasıl olur bilmem, ama bizim burada böyle.” Bakışları tepeden Begüm'e inmişti, başı dikti Begüm onun çenesindeki sakalları görebiliyordu, onunda bir berbere gitmesi gerekti, ama bu hâli Begüm'e daha hoş geliyordu. Bunu dile getirmek yerine gözlerini kısıp yavaşça ve belli edercesine yutkundu.

 

“Sende o sosyetenin içindeydin.”

 

Sessiz kaldı Gökalp, dudağının kenarını yavaşça kırıldı ve tebessüm eder gibi gülümsemeye çalıştı.

 

“Bir şey olursa mesaj at, ben mahallede olurum zaten.”

 

“Pekâlâ. Teşekkür ederim.” dedi sadece Gökalp’in duyacağı bir ses tonuyla.

 

Bu bakışlara dalıp gitmek istemedi, tutmuş olduğu eli sahada kavrayıp avuç içinin yanışına izin verdi, Gökalp. Bakışları önce kapıda duran yorgun uykulu bedenlere döndü daha sonra arkada duran arabaya baktı, bu bakışlar gözlerinin kaçırmak için bir çabaydı.

 

“Neden teşekkür ediyorsun?”

 

“İçimden geldi.” Elini çekti Begüm Gökalp kaçırdığı bakışlarını Begüm'e indirdi ama Begüm'ün bakışları kapıda beliren Zarife'ye dönmüştü. Gökalp’in ellerini bırakırken sanki bir rüzgarın bedene sürtünüşü gibi ellerini sürtüp uzaklaştı. Gökalp içine konan o ağırlık ile avuç içini sertçe sıkıp ilerleyip giden Begüm'e baktı.

 

“Selamün aleyküm abi?” dedi İsmet sarı saçları dağılmış sabahın ilk ışıkları gözlerinin şişmesine neden olmuştu.

 

“Aleyküm selam. Gençlere söyle Begüm’ün peşinden ayrılmasınlar, sende yürü git şu davulcuyla zurnacıyı ayarla.” Ellerini cebine koyup ilerledi Gökalp İsmet evden montunu alıp giderken Gökalp arabasına binip uzaklaştı.

 

Begüm Zarife'nin yanında içeride bulunan dört tane genç kıza baktı. Zarife Gökalp’e olan tavrını burada sergilemiyordu tıpkı bir anne gibi ilgileniyor diline tatlılar konuşmuştu gibi konuşuyordu.

 

Sabahın ışıkları doğmuştu, artık güneş daha belirgin ve daha aydınlatıcı olmuştu.

 

*****

 

Son umut son ışık ve son çare, bunlar bize söylenen son sözler gibidir. Ama değildi. Ne son bir umut, ne son bir ışık, ne de son bir çare vardı. Umut hep var ışık ise hep karanlıktır, çare ise muhtaçlıktır. Bunları bile bile yaşayan her insan güçlü kalırdı, önüne dökülen kanları karanlıkta görmez su zanneder.

 

Uzun tırnaklarıma sürmüş olduğum bordo rengi ojeye birkaç saniyeliğine baktım. Ayağımdaki siyah deri stiletto ayakkabının çıkardığı ses benim duruşumu daha da dikleştirmeye neden oluyordu. Bol gri keten pa

ntolonun cebinde bulunan telefonu elime almıştım, ekranına baktığımda Berat'tan bir mesaj vardı ama ne okudum ne de cevap verdim. Şuan daha mühim bir işim vardı. Davamı bitirmem ve üzerimdeki yükü azaltmam lazımdı.

 

Bir adım arkamda duran adama baktım, ifadesiz yüzüne küçük bir tebessüm bırakıp giymiş olduğu dar beyaz kazağın üzerindeki kahverengi kapana baktım, bir eli cebinde diğer eli ise gözlüğündeydi, gözlüğünü düzeltip karşıdaki Canan’a baktı. Öneme dönüp Canan'a baktım, bizi ortada buluşturan koridorun sonuna baktım.

 

“Ne yapacağım.”

 

Gülümsedim, “Hiçbir şey.”

 

İlerledik, adliyenin geniş koridorunda yavaş ve sessizce ilerledik.

 

“Merhaba Dinçer Bey.”

 

“Merhaba.” dedi soğuk sesi tenime kadar işlemişti, gözleri bizde değil etrafta geçen insanların ve kapalı birkaç kapıda dönüp duruyordu.

 

“Kendiliğinden mi çıkacak?” dedi Cenan, Dinçer'in duyması sorun değildi sorarsa bir müvekkil olduğunu dile getirirdim. Ama işim düşerse daima yanımda olduğunu söylemişti, şuan onun analizine ihtiyacım var.

 

“Hayır, mahkeme kararıyla serbest kalacak.” kendimden emin oluşumdan emin değildim. Evet emin değildim ama ihtimaller daima bir eminlik verirdi.

 

“Adam bir cinayet işleyerek girmiş içeriye.” dedi Canan kıvırcık saçlarını düzleştirici ile şekil vermiş ve o şekilde onun yüzünü tamamen değiştirmişti. Bakışlarım kahverengi saçlarına kaydı, elimle saçlarına dokundum. Dudağında ki toprak tonlarında ki rujuna ve sivri eylenirına baktım.

 

“Doğalken daha güzel.” dedim saçlarından bahsederken tebessüm edip parmaklarımı çektim.

 

Canan saçlarına dokunup kaşlarını çattı.

 

“Sende o adam gibisin. Çok sinsisin. Ne yapmayı düşünüyorsun.” dedi oldukça sessizdi yanımızdan geçip giden insanlar tamamen kendi işleri ile ilgileniyordu.

 

“Bunu birazdan konuşalım mı sen büroya geç bende şu duruşmaya katılıp geleyim.” Dalgalı saçlarımı tepeden bağlamıştı. Elim yanlardan bırakmış olduğum perçemlere gitti.

 

Duruşma, yakın bir arkadaşımın duruşmasıydı. Avukat olarak o yer alacaktı benim orada bulunma sebebi hâkim beyi görmekti. O hâkim her şeyi değiştirecek biriydi.

 

Cenan ilerleyip gitmişti, ben ve Dinçer duruşma salonuna varmış orada oturuyordum. Bakışları herkesin üzerindeydi, tek tek inceliyor ifadesizliği donmuş bir bebek gibi bakıyordu.

 

 

Canan'ın görüşüyle.

 

Ardımda kalan Elzem Yıldırım’a ve yanındaki uzun boylu adama bakmayı kesmişti. İlerleyip dışarıya çıkarken, kırmızı arabama doğru ilerledim, arabama binip motoru çalıştırdım. Arabayı büroya doğru kullandım. Babamın özlemi artık o kadar alışık olduğum bir konu hâline gelmişti ki her geçen gün ona olan özlemim daha çok artıyordu, sırtımı dayadığım duvarın olmayışı beni sarsmış ve o enkazın altında bırakmıştı, ben çok güzel ve eksiksiz büyüdüm. Babam annemin varlığını hiç hissettirmedi, ona minnettardım. Çocukken benim için her şeyi yapan adam şu an benim için dört duvar arasında hak etmediği pozisyonda duruyordu. Onun için canımı verirdim tıpkı onun benim için özgürlüğünü vermedi gibi.

 

Yaman'ın varlığı bir tek benim evimi yıktı diye düşünürdüm, meğer benden beterlerini yaşayan insanlarda varmış. Yaman bir tek bana değil başka masumların üzerinde kanlar enkazlar yıkmıştı. Bunun en iyi önerdiğide Elzem ve Gökalp’ti. Elzem acıları görmeden yaşıyor Gökalp ise en beteri; hepsine küçük yaşta şahitlik etmiş ve onun yükünü hâlâ taşıyordu. Bildiklerim buydu, bilmediklerimde bundan beter çıkar mı bilmem.

 

Büronun asansörüne doğru ilerledim kendi odama çıkarken ellerim sıkıca tutmuş olduğum çantadaydı. Asansör açıldı ve kendimi koridora bıraktım, ilerleyip giderken kapısı açık olan Nevra'ya bakmak istedim, nedenini bilmem ama odasından gelen konuşma sesleri beni merakta bıraktı. İlerleyip kapısına açacağım an duymuş olduğum tanıdık sesle elim hava durmuştu.

 

“Hemen mi gideceksin?” Bu Nevra'ydı.

 

Ama benim merakım o değil yanında duran Semih’ti. Onu Nevra'ya olan samimiyeti bana çok fazla geliyordu, kimsenin günahını almak istemezdim, insanlar hakkında kötü düşünmekte istemezdim ama aralarında ki samimiyete daha önce şahitlik etmek zorunda kaldım.

 

“Biraz işim var sadece üç gün.” Bu Semih’in sesiydi, “Hemen gelicem aşkım, seni çok seviyorum.”

 

Bir adım geri çekildim, elim hâlâ havada dururken avuç içimi birbirine bastırdım, dudaklarım birbirine sertçe basılırken başım sanki bir öc almış gibi havalandı ve yavaş adımlarla ilerleyip kendi odama çekindim.

 

Bunu biliyordum, bunu benden başka biri daha biliyordu oda Kuzgun’du. Semih’in Elzem’in eski sevgilisi olduğunu biliyordum. Nevra'nın da onun çocukluk arkadaşı olduğunu biliyordum. Bu iğrenç ilişki dilerimki Semih ve Elzem ayrıyken başlamıştım, o zaman ihanet belki çok acıtmazdı.

 

*****

 

Oylarınızı bekliyorum, umarım devamını da okursunuz.

 

Bölüm : 28.12.2025 18:47 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...