
16.Bölüm İnançla Yanan Kıvılcım
Bir gün ışığıyla herkesin yüzünü görmeyi dilerim. Bir gün ışığıyla gerçeğin aydınlanmasını isterim. Güneşin doğuşuyla gerçeklik ile yalan arasındaki farkı anlamayı isterim.
Çok şey istemem, insanlara göre küçük bana göre büyük şeyler.
Işık var oldukça her yolun sonu gözükmezdi, ışık kapalıyken rüzgar bizi kapıya doğru uçurabilirdi. Sadece inanç gerekti. Kalbimde o kadar büyük bir inanç vardı ki sırtımı yasladığım adamdan dolayı mı yoksa kendi gizli kimliğimin güclülük hissinden mi bilmiyordum.
“Adamı takip ederim, birşey bulursam sana haber veririm.” Dinçer'in buz gibi sesi pürüzlü çıkarken ellerimi giymiş olduğum kabanın içine soktum ve aldığım nefesten çıkan dumanın uçuşunu izledim. Hava soğuk ve kasketliydi, yağmur yağmak için direniyordu, sert rüzgar kendini belli eder gibi en ufak çöp kırıntısını bile yerinden oynatıp başka bir konuma bırakıyordu.
“Tamam, adamın zaten sağlam olmadığına emin olduk, bana sadece onu korkutacak bir rezalet lazım.” dedim, baş parmağımı işaret parmağıma sertçe bastırarak konuştum.
“Neden bunu istiyorsun?” Adımlarımız art arda park hâlindeki arabama ve motoruna ilerledi. “Bir şey mi yaptı bu adam?”
Sessizce güldüm, tebessüm ederek Dinçer'e baktım, onu ilk dövüş ringinde gördüğümde abim zannettim, ama içimdeki his sus diyordu. Onun olmadığını anlamıştım ama hissiyatlar abimi istiyordu artık. Onu bulmak ve yalnızlığımı yok etmek istiyordum.
“Sadece bana bir iş için lazım, ama yardımcı olmuyor bende başka yollarla denemeye çalışıyorum.”
Beyaz teni soğuk rüzgara karşılık vererek sivri burnunu ve yanaklarını şeftaliye boyamış gibiydi. Dinçer dudak büzüp, “İşine karışmak gibi olmasın ama eğer başını belaya sokacak bir işse…”
“Dinçer, analizlerini lütfen üzerimde kullanma. Şuan bazı şeylerin farkındasın ama bunları lütfen görmezden gel.” Gözlerini kısıp başını yavaşça salladı. Biliyordum bir şeyler gördü ama susmayı tercih etmişti. Ona bunun için teşekkür etmek istiyordum ama sustum şuan sadece susmak istedim.
Motoruna bindi, ama gitmedi, öylece durdu, ben ona son kez bakarken içimde hiç ısınmayan bir odanın sıcaklığının varlığını hissettim, oda ısınmıştı. Arabama bindim ve bulunduğum yerden uzaklaştım.
Abimin yolunu tutarken çalan telefonuma baktım, Berat'tı, tam açacağım an kapandı ve art arda bildirimler telefonumun ekranına çöktü. Bir elim direksiyonda diğeri ise telefondaydı, arabasız bir sokak ararken telefona bakmıyordum önüme dönüp yolu izliyordum. Bildirimler gelmeye devam ederken arabayı bir köşede durdurup attığı mesajlara baktım. Beni çoğu kez aramıştı ve ben cevap vermemiştim. Onları ihmal ediyordum, bunu farkındaydım. Son olanlar yüzünden Berat ile daha çok konuşmam lazımdı o kendi sessizliğinde benim gibi boğulmaktan nefret ederdi. Çocukları kaç gündür görmüyordum bilmiyorum.
Tedirgin bakışlarım WhatsApp grubuna takıldı Berat ve gruba aldığı abim, Kuzgun, Furkan, Dinçer ve bir kızlar.
Berat: Bir şey demiyorum rica ediyorum ama gelin artık.
Hazal: Ben gelirimde geç gelir gibiyim.
Yiğit: Neden geç geliyorsun ki? İşten izin al, istersen çıkışta gelip ben alırım seni.
Berat: Sanki lüks arabaya bindirecek kızı, ikimizde belediye otobüsüne atlayıp gelmiyor musunuz?
Elzem: Kim nereye geliyor? Yine ne karıştırıyorsun sen?
Elzem: Eğer tekrar mapusa girersen çıkarttırmam seni çocuk!!
Berat: Oha Elzemmmm abllaaaaaa!!!!
Berat: Abllaaaaa ablaaaa nasılsınnnn bu aralar yoksun hayırdır hangi adamı mapustan çıkartıyon????
Elzem: Seni sokmayayım çocuk.
Berat: Abla Sinem'in selamı var;)
Elzem: Aleyküm selam. Barıştınız mı?
Berat: Kuzgun abim sağolsun ::))))
Furkan: Bnde acilisa gelim ha???
Berat: Sensiz olur mu kardeşim, sen motoru kap gel.
Furkan: hmen geliyom kiz vrmı orda?????
Berat: Bakmadım, benim gözüm kör kardeşim, Yiğit'e sor.
Yiğit: Af buyur Berat?
Yiğit: Benimde gözüm körleşti artık.
Berat: Gerizekalı, tüm romantik cümleleri benden çalıyor. Hiç bir cümlesi yok bunun.
Hazal: Sen onun bakışını görsen cümle aramaya kalkışmazsın.
Berat: OHAAA O KADAR MI YANİ.
Berat: Biliyordum anasını satim biliyordum, değişecek bu herif diye ben bunun içinde aşkcıklarrr var dedim amaa.
Gökalp Gönük: Beni hangi ufaklık aldı buraya tam hatırlamıyorum?
Berat: Yiğit aldı galiba abi.
Yiğit: Lan satıcı!!! Ben almadım kendi kurdu kendi aldı.
Furkan: Abi bn sevdim bu gup isine hele tnidik olnca baya iyi oluyo
Furkan: o insta guplrı gibi degil.
Gökalp Gönük: Oğlum klavyeni düzelt bir.
Furkan: abi yav elim hızlı
Dinçer: Akşam geç gelirim, bana Hayrettin abinin dürümünden iki tane ayarla Furkan.
Furkan: Kac gibi abi?
Dinçer: 12, 1 arası.
Furkan: Ok.
Gökalp Gönük: Kuzgun nerde Elzem?
Elzem: Ben nerden bileyim abi?
Elzem: Bana neden soruyorsun?
Berat: Abla en son senin evinde değil miydi?
Berat: Ben orada gördüm.
Elzem: Gerizekalı o günü mü soruyor, şu anı soruyor.
Berat: Ha ben en son gördüğümde oradaydı, bende kendi evini açtı bize orada gördüm.
Elzem: Ne evi, dışarıda mı kaldın ki sen?
Gökalp Gönük: Kuzgun senin evinde mi kaldı?
Elzem: Çocuk dışarıda kalmış abi konu o mu ya!
Berat: Evet abla Kuzgun abide sağ olsun evini açtı, Sinem'le beraberdik ama yalnız değildim.
Gökalp Gönük: Kuzgun'da senin evinde mıydı Elzem?
Elzem: Ne alaka ya şimdi. O kadar işim var gelmiş sizinle ilgileniyorum, ayrıca böyle bir şey olsa ne olacak, ha bide dosyalar üst üste geliyor beni burada liseli kız muamelesi çektiriyorsunuz.
Gökalp Gönük: Çevirme, aranızda ne var?
Yiğit: Lise çıkışı abim beni takıldığım çocukla görmüştür:)
Berat: DNSGHXBDJDVSHSBGSKS SHSNDVXKDBGDKSVDJDNSBDJBDHXKSBSHXNVDJDBDHD
Gökalp Gönük: Bu konuyu bir konuşalım.
Elzem: Tamam abi konuşuruz.
Gruptan çıkıp telefonu çantama attım. Kuzgun neredeydi bilmiyordum ve şuan onun varlığının olmayışı beni germişti. Aradım ama ulaşamadım, dilerim ki başına bir iş gelmemiştir, Yaman'ın acımasızlığı beni yeteri kadar korkutuyordu.
Arabanın motorunu yeniden çalıştırıp büroya doğru sürdüm. Oraya gidip bir kaç işimi halledip vakit kaybı yaşamadan Menekşe teyzeye gidecektim. Ona uğramak hâlini hatırını sormak istiyordum. Oğlu o dört duvardan çıkacaktı, hemde suçsuz bir şekilde çıkacaktı.
Bunu ya zorla ya da isteyerek yapacaklardı; o adamın bir suçu yoktu, orada kalmaya hakkı yoktu. Dışarıda elini kolunu sallayan onlarca değil yüzlerce değil binlerce cani vardı. Ama Yalçın, Yalçın bunu hak etmiyordu. Artık onunda özgürlüğe kavuşmaya hakkı vardı. Annesine ve kızkardeşine kavuşmaya hakkı vardı. Suçsuz bir şekilde demir parmaklıkların ardında çürümemeliydi, onun hak ettiği bu değildi.
Aradan geçen zamana karşı büronun içerisine girmiştim, karşıda Ayten İle konuşan Canan’a baktım, Canan beni görünce hemen durmamı söyledi ve üzerime doğru gelip. Sıkıntılı yüzüyle derin bir nefes verdi.
“Burada işin yoksa çıkalım mı? Ben baya bir boğuldum.” dedi sesinde bozukluk vardı, yüzünü inceledim, ellerini montunun cebine atıp benden cevap bekledi.
“Sebep, e sen çık ben birazdan çıkarım.”
“Şu karşı pastanedeyim, çıkınca yaz beraber gidelim.”
“Nereye?”
“Ne bilim Elzem, haber ver işte.” İlerledi, çıkardığı sert topuklu sesine karşı bakışlarım Ayten’e döndü.
Ayten kaşlarını havaya kaldırıp, “Hiçbir fikrim yok Elzem hanım, sabahtandır aldatma arkadaşının exine bakarmısın diye soruyor.”
Bakışlarım koridorun sonuna gitti orada duran yeşil bitkinin adını bilmiyordum ama naif ve sadeliği hoşuma gitmişti, yüzümde sade bir tebessüm yüreğimde ise sadece bir kaç soru ve ikiye ayrılan cevapları vardı. İkisini de reddetti asansöre bindim. Kendi odama ilerlerken Nevra'nın nerede olduğuna göz gezdirdim ama göremedim. Boş verip odama girerken arkamda duymuş olduğum o yüksek enerjili sese dönüp baktım. Nevra'ydı.
“Hellooo! Nasılmış beni otom karıncam!”
Bakışlarım gülerek ona değdi, “Seni sormalı, ya sen nerelerdesin. Bakıyorumda kahve içmeye gidelim geceliyelim demiyorsu hayırdır?”
Derince ofladı ve hızlı adımlarla bana sarıldı. Kollarımı onun bedenine sarıp gözlerimi kapattım. Derin bir nefes almıştım. Bu sarılma bana rahatlık katmıştı. En yakınım ve kız kardeşim gibi gördüğüm Nevra’mın bana şevkatiydi. Gözlerim bir anlığına açıldı, yüzümdeki tebessüm bir anda yok oldu. Gözlerim sertçe kapandı ve dişlerim alt dudağımı yemeye başladı. Buna inanmak istemiyordum, yüreğime bir hançer saplansın istemiyordum. Bu duyguyu yaşamaktan korktum, gerçeklikten korktum ve bir adım geriye çekildim, Nevra'ya yüzümde sıcak olmayan bir tebessümü zar zor sunup dolgun dudaklarımı ısırmayı bırakıp derin bir nefes bırakıp, titremeye başlamasına izin vermediğim ellerimi giymiş olduğum ketene bastırdım.
“Ben biriyle buluşmam lazımdı.” Soğuk ve net çıkan sesime çatık kaşlarla karşılık verdi.
“İyi misin? Kiminle buluşacaksın yine mi iş ya?” Ellerini önünde kenetleyip asık ifadesi ile bana bakmaya devam etti. Ama ben onun üzerine baktım, göremediğim ama kokusunu alabildiğim o hisse baktım.
“Evet, kusura bakma hemen çıkmam lazım.” İlerledim. Ardından bir şeyler dediğinde sadece başımı sallayarak karşılık verdim.
Gözlerim kısıldı, elim yüreğime, tamda göğsümün ortasında durdu. Asansöre binip hemen düğmelerime sertçe bastım. Sessizdim, ama içimde o aptal hissi hemen yok etmem lazımdı. Arkadaşı, dostum, kardeşim dediğim insanın böyle bir şey yaptığını düşünmek aklımdan nasıl geçiyor ben anlamış değildim.
Asansör durduğunda hiç durmadan kendimi dışarıya attım. Arabama ilerlediğimde esen sert rüzgar bedenime sertçe çarpması yetmezmiş gibi sanki beni uçurmak istiyor gibiydi. Arabama bindiğinde karşı yoldan gelen Canan’ı gördüm. Arabama binmesini beklerken çantamın içinden kırmızı ruhumu aradım, bulamadım. Hemen cebine bakıp aradım, arabanın torpido gözünü açıp orada bulunan eşyalara baktım. Parfüm, kirazlı yedek nemlendirici ve kırmızı ruj. Elime ruhumu alıp yan aynadan bakarak ruhumu tazeledim.
“Hangi savaşa gidiyorum.” dedi sesi biraz net ve pürüzlüydü. Ama içindeki o sıkıntıyı fark etmiştim.
Yandan Canan’a bakıp, “Malazgirt savaşı, Türkmenlerle araya kaynıyoruz.”
“Hee…” dedi Canan ve devam etti. “Şu Bizans’la karşı karşıya geldiğimiz savaş mı?”
“Tarih dersine bayılırım. Savaşlar bazen ordu toplayarak, bazense düşmanı düşmana satarak kazanılır.”
Canan. “Tarih dersinden nefret ederdim.”
“Boş ver sefere çıkmıyoruz Menekşe teyzeye gidiyoruz.” bu cümlem onu afallatmıştı. Önüne dönüp kemerini bağlarken bakışları büronun kapısına gitti. Onun bakışlarını kovalar gibi bende o kapıya kaptım, kapının önünden geçen bir kaç kişiyi takip edip başımı ayılmak için iki yana salladım. Ellerini oflayarak sertçe direksiyona çarpıp arabayı çalıştırdım.
Aklımdaki adamın nerede olduğunu merak ederken telefonuma gelen bildirimin arasında yüzümde sessiz bir tebessüm oluştu, Kuzgun’dan mesaj gelmişti ama trafikte olduğum için açamıyordum. Sadece göz gezdirin ekran üzerinden okuyup telefonu kucağıma bıraktım. Seni ihmal ettiğimi düşünme… alt dudağımı kemirirken şuan aslında benden biraz uzak olması işime gelirdi. Eğer yanımda çok dolaşırsa Yalçın’dan haberi olur gibi hissediyordum. Gizli bir görev içerisindeydi, onu riske atmak işine zorluk kaynak istemiyordum.
“Yüzün güldü, hayırdır? Alparslan'ın savaştan mı döndü?”
Bu cebine seslice gülmek zorunda kaldım oda bana eşlik etmişti.
Başını iki yana sallayıp, “Hayır ama cepheden haber var.”
“Ooo kimden bu haberler.” Alaycı sesiyle bakışlarım ona döndü, yüzündeki sıcak tebessümde bir yalan dâhi gözükmedi. Güldüm.
“Kuzgun yazmış.”
Kaşları sorar gibi çatıldı, önüme dönüp yanan yeşil ışıkla yola devam etmiştim.
“Bu aralar ortalarda yoktu,” dedi. “Şu Yaman çok sessiz. Bence artık daha dikkatli olmalıyız, sen ben ve tanıdığımız herkes.”
Tanıdığımız herkes, Yiğit ve Berat. Onları ihmal etmekten sıkıldım, Yaman'ın gölgesi onların üzerine düşecek diye çok korkuyorum. En ufak zararda ortalığı ateşe verecek bir yüreğe sahip olduğumu kimse bilmiyorum, içinde yatan kuzu görünümlü kurdu kimseler göremiyordu. Görsünler istemem, çünkü ben bile kendi kinim ve nefretimden korkan biriyim.
Araba ilerledi, sokak sokak gezdik ve en sonunda o eve tekrardan vardı. Menekşe teyzenin kapıda belirişi bir anne kadar sıcaktı, o duyguyu bilmiyordum ama hissedebiliyordum. Bu his bir umut kadar uzak ve bir o kadar da yakındı.
*****
Elindeki dikiş iğnesini bir köşeye bırakıp genç kıza bol gelen siyah elbisenin bel kısmına el atmıştı, Begüm.
Gerileyip yüzündeki makyaja aynada bakmıştı kuaförde kendi makyajını kendi yapmıştı, yine çok hafif tonları uygulamıştı yüzüne gözüne hafif kahverengi far dudağına ise şeftali tonlarında bir ruj uygulamıştı.
“Yenge, Gökalp abi işi yoksa gelsin diyor.” Kapıda beliren sarı saçlı çocuğa gülümseyerek baktı Begüm, İsmet'ti bu.
Başını sallayıp ilerledi, kuaförden çıkıp etrafa baktı, ileride arkası dönük telefonla konuşan Gökalp’e baktı. Adımları onun alanına gitti. Gökalp, bir eli cebinde diğer eli ise telefondaydı. Begüm sessizce arkasında beklerken Gökalp konuşmaya devam etti.
“Bana o Doğan’ın parçalarını getir lan, sen arabanın kapısını napçan.” Diye kükremişti resmen Gökalp.
Begüm Doğan deken hangi Doğan'dan bahsettiğini düşünürken aklına ilk önce araba gelmişti. Sessizce Gökalp’i beklerken Gökalp telefonunu kapatıp hızla arkasını döndü. Begüm'ü görmediği için attığı adım yüzünden Begüm'e sertçe çarpmış ve düşmemesi için hızlı bir hamle ile kolunu tutmak zorunda kalmıştı. Bakışları fal taşı gibi açılırken kaşları hızla çatılmıştı. Begüm afallamış bakışlarla Gökalp’e bakıyordu.
“Kör müsün ne adam?”
Gökalp alaycı bir şekilde gülerken Begüm kolunu yavaşça çekip etrafa bakındı, kuaförün önünde soğuk havada duran insanlara baktı. Cidden bu soğuk havada ne diye düğün yapıyorlar diye hâlâ düşünüp duruyordu, cevaplar onu tatmin etmiyordu.
“Afedersiniz küçük hanım, sizin varlığınızda benim yere bakmam gerekiyordu değil mi?” Sesi alaycı ve ciddiyet içinde çıkmıştı.
“Hava çok soğuk, salona ne zaman geçiyoruz.” dedi Gökalp’in yeni tıraşına bakarken dudaklarını aralamak zorunda kaldı. “Tıraş mı oldun?”
Gökalp tek kaşını havaya kaldırıp başını salladı. Bakışlarını Begüm'ün yüzünde dolaştıp gözlerini kıstı. “Sende hayırdır bir süslenme gelmiş. Kızlara mı imreniyorsun.”
“Pardon. Kimseye imrendiğim yok. Oradakiler zorladı bende kendim yaptım.”
Başını sallayıp Begüm'ün elini tuttu. Bakışları sadece kapının önünde duran damattaydı. Çekim için gelen kameramana kısa bir bakış atıp, arkasına döndü. Gözleri hâlâ Begüm'e değmiyordu.
“Daha fotoğraf çekimi var. İstersen otoya geçelim.”
Begüm Gökalp’e baktı ancak Gökalp’in bakışlarının ona değmediğini fark etmişti. Bu durum içinde bir kuşku yaratmasına neden olmuştu. Gökalp’in yüzünde oluşan sert kemikler artık daha da belirgin hâlâ gelmişti. Tam sakallarını kesmiş değildi, yalnızca kuşatmıştı. Saçlarının düzene girişi Gökalp’i biraz toplamış gibiydi. Artık daha derli toplu bir adama benziyordu, mahalle abisinden çıkmıştı.
“Tamam.” Gökalp’in elini bırakıp arabaya geçmişti, kemerini bağlarken Gökalp yan koltuğa geçmiş arabanın motorunu çalıştırmıştı. “Kemerini bağlar mısın?”
“Şurası zaten.”
“Lütfen…”
Göz ucuyla Begüm'e bakıp sessizce ya sabır çekti Gökalp. Bir eliyle kemerini bağlayıp diğeriyle direksiyonu çevirdi.
Gökalp Begüm'ün kahvaltısız hâline baktı, ona sormadı ama oto yıkamaya kahvaltılık bir şeyler istemişti, Furkan’ın şuan oto yıkamaya bir şeyler getirmesi an meselesiydi. Aradan sadece yarım saat geçti, Begüm sobanın yanında oturmuş öylece bir konuma bakıyordu, Gökalp ise bir kaç araba parçasını yanda bulunan boş arsaya götürüyordu. Begüm bulanan gözleriyle ayağa kalkmıştı, Gökalp’i fark etmesi ile tekrardan yerine oturdu. Gözleri istemsizce yorgunlukla kapnmaya başlıyordu, genelde uykusu gelmezdi tabii bu kadar da ayakta da durmazdı. Bu onu biraz da olsa yormuşa benziyordu, içindeki ruhun sessiz çığlığı dışının ise görünmez yorgunluğunu kimse fark etmiyordu. Gökalp ona sorar gibi bakarken tekrardan yerine oturup başını iki yana salladı. Hiçbir şey olmamış gibi davranıp gelen Furkan'ın elindeki tepsiye baktı.
“Geldim yengem geldim. Abi hemen kısa bir zaman içerisinde küçük, sıcak bir kahvaltı tepsisi ayarladım.” Furkan'ın enerjik sesi oto yıkamaya yayılırken Begüm tebessüm edip yaslandığı yerden doğrulup önüne konulan kahvaltıya baktı. “Size afiyetler olsun biz çekime gidiyoz araba bende abi.”
“O Tofaş’a gözün gibi bak, geldiğinde dört köşesine kontrol edicem.”
“Emrin olur abim.” Furkan hızla ilerleyip giderken Gökalp karşıda genişçe açık olan kapıyı kapatıp tavada bulunan geniş otoya göre süslü olan avizenin ışıklarını açtı.
Begüm Gökalp’e kısa bir bakış atıp önüne konulanlardan yemeye başladı, düz bir Türk kahvaltısıydı. Siyah zeytinden yerken hâlâ sıcak olan çaydan bir yudum almıştı. Gökalp oturmak yerine geriye çekildi ve Begüm'ü rahat bıraktı yanda bulunan araba yıkama alanının şeffaf plastik perdesini kapatıp orada bulunan siyah arabanın kapısını açtı. Sanki yapılacak bir iş varmış gibi davranıyordu, bunlar sadece oyalanmak için yapılan eylemlerdi. Gökalp Begüm'e yaklaşmak istemiyor onun yakınında durmaktan bilinçli bir şekilde kaçınıyordu. Nedenini bilmediği bir hissin içinde kalmış ve bu hissin daha çok artmasından korkarak gözlerini ondan uzak tuttuğu gibi bedeninide uzak tutmak istiyordu.
Gökalp kendi kendine bir şeyler söylenirken Begüm onun boş boş dolaştığını bulanık gözüken şeffaf plastik perdeden anlamıştı, Gökalp cebindeki telefonun boş olan ekranına baktı. Kuzgun'a attığı uzun küfürlü mesajın ardından hiçbir yanıt yoktu. Elzem’le olan yakınlığı hakkında konuşmak istiyor, Kuzgun'un Elzem'i ne zamandır tanıdığını bilmek istiyordu. Kız kardeşine olan zaafını kimse bilsin istemiyordu Gökalp, içindeki en ufak duyguyu insanlara yansıtmak istemiyordu. Bu onun için zor bir şey değildi, ama önüne bir adam konmuştu; Yaman Durkan. Amcası annesinin ve babasının katili konmuştu.
Sessizliğini bozan Begüm'ün varlığı oldu. “Sen neden bir şeyler yemedin?”
Gökalp ona çatık kaşlarla baktı, başını dikçe kaldırıp, “Aç değilim, sen doyur karnını.” İlerleyip diğer tarafa geçti.
“Ama sende kahvaltı yapmadın.” Gökalp Begüm'ün omzunu sıyırıp ilerlerken Begüm onun ardından küçük adımlarla ilerledi. “Ayrıca ben hepsini yiyemem.”
“Begüm bana karımış gibi davranma, Allah aşkına gerekmedikçe konuşma.”
“Ne…” Begüm sessizce yerinde durmuş ağzından çıkan bir kelime ile şaşkınca ilerleyip merdivenlerden çıkan Gökalp’i izledi.
Kalbine oturan ağırlıkla yutkunamadan derin bir nefes almaya çalıştı. Eli istemsizce kalbinin tam üzerine gitti. Gözlerinde beliren ufak yaşları geriye atıp ellerini cebine bir suçluymuş gibi sıkıştırıp koltuğa ilerledi. Yavaşça oturup öylece onun inmesini bir sonraki gidecek yerlerini belirlemek için Gökalp’i bekledi. Üzerinde suçluluk hissi konmuştu ne yaptı da bu adam bu kadar ağır bir tepki verip onu susturmuştu? Begüm'ün içine konular sorular onun ne hata yaptığını sorgulamaya başlamıştı.
Begüm sessizleşmişti, Gökalp’in elini tutmuyordu, arabada bile Gökalp’e kemerini bağlamasını dile getirmemişti. Araba ilerlerken Gökalp yüzüne konulan suratsız ifadeden başka bir ifadeye dönüş yapmıyordu. Düğün salonuna vardıklarında, Begüm istemsizce tuttuğu eli bırakmış ön tarafta onlara özel hazırlanmış olan masaya ilerleyip oturmuştu.
Ensesinde hissetmiş olduğu nefesle başı dikleşmiş, çenesindeki sivri kemikler ise kendini belli etmişti, Begüm arkasında ona doğru eğilmiş olan Gökalp’e yandan bakıp dile getireceği cümleyi bekledi.
“Çok dikkat çekmeyelim, bir yere de ayrılma.” Gökalp Begüm'ün yüzüne ifadesizce izledi. “Sakın oynamaya kalkma, Zarife teyze ısrar ederse hayır diye ısrar ediyorsun.”
Kaşları istemsizce havaya kalktı, Begüm'ün. Başını yavaşça sallayıp önüne döndü, ama yüzünde düşük ifade yerli yerinde duruyordu. Bacak bacak üstüne atarken dar kot pantolona avuç içini sürtüp derin bir nefes almıştı, etrafta yavaş yavaş biriken insanlara bakarken Furkan’ın orkestra alanında bilgisayar başında olduğunu gördü. Yüzünde beliren sebepsiz tebessüm Furkan'ın komik duruşunaydı.
Aradan zaman geçti Gökalp ortalıklarda yoktu, müzik sesi çok yüksek ortamda birkaç yaşlı ve çocuklu anneler dışında oturan bir insan dâhi yoktu. Begüm elindeki telefonu masanın üzerinde duran montunun iç cebine koyup fermuarı çekmişti, sandalyeye yaslanıp kollarını birbirine kenetledi. İleriden gelen genç kız gelinin yanında duran sadıçtı. Begüm'e güler bir yüzle yaklaşıp. “Zarife teyze senide çağırıyor hadi kalk bir roman oynayalım ya.”
“Ay yok ben hiç gelmeyeyim, Gökalp bir yere gitme dedi.”
Esmer tenine oturan fındık burnu ve dolgun kırmızı dudaklarıyla güzel bir kızdı. Ama durmadı Begüm'ün kolundan tutup eğilerek kulağına gelsin.
“Sen onu görmezsin de o seni görür, kalkta bir endamını göster kocana kız ya.” Begüm kızın baktığı yöne baktı, kapının girişinde bulunan Gökalp’e göz ucuyla insanların arasından bakmaya çalıştı. “Yav sen demedim mi bende lisedeyken kız arkadaşlarımla dans kursuna giderdik hobi diye.” Sesi yüksek çıkmıştı çünkü şuan ortamda derin bir roman havası vardı. Ve kız haklıydı Begüm babasından gizli her alanda yer almak istemişti, gitardan uzak tuttu Begüm ise gizlice kurslara gitti, danstan uzak tuttu ona da gizli gizli gitmişti. “Hadi ya ben biliyorum seninde var içinde bir roman.”
Begüm gülerek başını iki yana salladı. “O kadar değil.”
“Var ama değil?”
Begüm başını omzuna yatırıp yavaşça gözleri kapıda bir şekilde ayağa kalktı. Bakışları Gökalp’in üzerindeydi. Kızacak diye korkuyordu, çünkü bugün onu öfkeli görmüştü. Başını dikçe kaldırıp öfkeye öfkeyle ilerlemeye karar verirken, içinde ki o korkulu çığlık yavaş yavaş yankıya dönüşmeye başlıyordu. Bugün sadece genç kızın dediği gibi eğlenmeye bakacaktı, Gökalp’in azarlı tavrına değil.
Begüm kolunu tutan kıza bakıp eliyle değiştir der gibi yaparken bakışları Furkan'a kaydı, takmış olduğu ince uçlu gözlüğün yuvarlar sarı camına karşı yüzünde bir sırıtış oluşmuştu.
Müzik değişti ve kulağına tanıdığı bir kadının sesi yükseldi, Kibariye… bu onun bak nasıl çatlatacağım şarkısındandı. Tekir’in çıktı aga meydana dediği an bakışları Gökalp’e kaydı, Gökalp elindeki sigaranın dumanı uzaktan bile belli olurken ortada bulunan genç kızların tam ortasında durmuştu Begüm, saçları açık bir şekilde ışık ışık duruyordu. İnatsa inattı, Gökalp emri altında ilerlemeyi kabul etmişti ama oturup kalkmasına karışacağını düşünmüş değildi.
Üzerinde bulunan bluzun kruvaze kesim modeli onu salonun ortasında bulunan kişilerin içlerinden sade ve göze batmaya yetiriyordu. Güzellik yeterdi Begüm'ün, ışık ışık gözleri, dolgun ve küçük yüzüyle parlak kumral kalın saçları göze batmaya ak gibi değildi.
Orta duran bir diğer genç kıza baktı elinde darbuka ile orta yerde oynuyor kulakların pasını atıyordu. Gelin müstakbel kocası ile masada oturuyor kola içiyor ve fotoğraf çekiniyorlardı. Begüm'ün karşısına geçen Furkan Begüm'ü daha da gaza getirmişti. Begüm kollarını yana açıp ardında hâlâ onu fark etmemiş adama baktı, daha sonra başını dikçe kaldırıp boş vermiş gibi önüne dönüp Furkan'a ayak uydurdu, omuzları kalçalarına uyum sağlar gibi oynarken Furkan’ın: “Yengem döktür ablam!” diye bağırıp şaşkınlık içinde onu izliyordu. Elleriyle saçlarını geriye atıp omuzlarını sallamaya devam etti. Begüm sanki alan artık onun hareketleri ile oynuyor gibi hissetmeye başladı, omuzlarını geriye atmış; kalçaları ritme uyum sağlayıp yavaşça dönerken, kolları ağır ağır havada uyum sağlıyordu. Oynayış ne hızlı ne yavaştı, ne gösteriş ne de ilgi çekiciydi ama göze batmamak elde değildi, piste sadece gençler kalmış tam ortasında ise İsmet, Furkan ve Begüm vardı. Bozdu bluzun kolları her dönüşte dalgalanıyordu, Begüm bedenine eşlik eden bir perde gibi sallanıyordu.
Müziğin kırılma anında Gökalp’e döndü ama orada değildi, gözlerini kıstı karşısında duran Furkan'ın kulağına bir şarkı söyleyip genç kıza gülümseyerek baktı Furkan hızla gidip istek parçayı çalarken gelin Begüm'ü gülerek öpücük atıp karşısına geçti. Darbuka Begüm'ün elinde müzik ise değişmiş kulaklara dolanan İrem Derici-tektaş şarkısıydı, ışıklar birden kapandı ve tam pistin dört yanını saran disko topunun ışıkları dört yana yayılmıştı.
Begüm elindeki darbukayı kolu ve bel arasına alıp çalmaya başladı, genç kızdan daha iyi çalışıyordu, çünkü eve gelmemek için kursları kullanıyordu.
Gelin karşısında omuzlarını ve kollarını çevirerek nazikçe oynarken Begüm'de ona karşı omuzlarını geriye atmış müziğe eşlik eden genç grupla beraber dile getiriyordu. Gökalp yoktu, nerede olduğunu düşünmeye başlarken bakışları yine etrafa kaydı Begüm'ün, gizli gizli onu aradı. Bulamadı. Ama aklına genç kızın: “sen onu görmezsin de, o seni görür.” sözü geldi. Begüm şarkıya uyum sağlarken gelinin enerjisi yüksek bir şekilde yanındaki damada cilve yaparak dans ediyordu.
Kıvrak vücudu açılan ışıklarla devam etti, ortamdaki renkli disko topu sönmüştü. Aydınlanan ışıkla Furkan damadı bırakmış Begüm’le oynuyordu. Aradan bir şarkı geçti, Begüm elindeki darbukayı genç kıza bırakmış Furkan'ın ona omzunu dönerek sakladığını görmüştü, buna karşılık Begüm’de onunla oynuyordu.
İçindeki huzursunluk yoktu, huzur şu dört bir yandan yankılanan müzik sesine rağmen vardı. Mutluydu ve düşünmeden hakaret ediyordu. Günün sonunda ne olacağını düşünmeden geçiyordu zamanı, göz bebeklerinde titreme yokken geçiyordu zamanı, avuç içinde buz kütleleri yokmuş gibi hissediyordu, içi sıcak yüzü ise neşeliydi.
Oynattığı omzu birine değdi, temas sonucu bakışları ardında durmuş adama bakıyordu. Birbirine çok yakınken Gökalp’in bakışları farklı bir şekilde Begüm'e bakıyordu. Gökalp, dev cüssesi ile Begüm'e kalkan olmuştu. Begüm’ün gözleri kısıldı kolları ise iki yana düştü. Gökalp’in kehriban bakışları Furkan ve damada döndü. Müzik son buldu ve saniyeler sürmeden yeni bir şarkı ortamı sarma başladı.
Erkeklerin sesi yükselirken salonun tam ortası dolmaya başladı.
“Bu kadar iyi oynadığını bilmiyordum Serçecik.”
Kızmadı, belkide daha sonra azarlayacaktı. Bunu bilmiyordu Begüm, ama bildiği bir şey vardı oda; Gökalp’in yüzünde öfkeden çok eğlenir bir ifade vardı.
Kalbi hızlandı hemde hiç hızlanmayacak kadar çok. Avuç içinde bir buz kütlelesu eriyip soğuğu hissettirmiyordu artık. Sebep… sebep çoktu. Belki kendi cehenneminin soğukluğunda sırtını Gökalp’e yaslayıp ellerini cebine gizleyebildiği içindi. Bu his fazlasıyla hafif ve bir o kadar narin.
Gökalp’in kalın ve kaslı kolları giymiş olduğu siyah gömlekte kendini daha çok belli ediyordu. Kollarını iki yana açmış sanki Begüm'e kol kanat oluyormuş gibi oynamaya başladı. Kulaklara çöken Ankara havası Gökalp’in bedeninde ve kollarında eril bir ağırlıkla yayılıyordu. Begüm'ün dudakları birbirinden ayrıldı, dolgun dudaklarından çıkan nefesi Gökalp sanki hissetmiş gibi; kehriban bakışları Begüm'ün dudaklarına kaydı. Furkan karşısındaki Zarife teyzeyle oynarken Gökalp gözlerini Begüm'den alamayarak kollarını iki yana sallıyordu.
Davul sesi düğün salonunu inletirken, Gökalp Begüm'e biraz daha yaklaştı, aralarında mesafe neredeyse yoktu; Begüm'ün omzu Gökalp’in göğsüne değiyordu, Gökalp bundan rahatsızlık hissi hissetmiyor herkese karşı sahada yakınlaşıyor gibiydi. Bir eli Begüm'ün ince beline gitti, teması Begüm hissetmedi o kadar nazik bir dokunuştu ki sanki bir rüzgar esip geçmiş gibiydi. Begüm kalçalarını sallarken bakışlarını Gökalp’in cehennem kadar sert olan ateşinden kaçmak istedi. Arkasını dönüp sırtını Gökalp’e dayar gibi durdu, ama mesafe ne vardı ne de yoktu. Aralarında sessiz bir gerilim vardı, bedenleri müzikle değil sessizce oluşan o gerilimden dolayı bilinmeyen bir tepki gösteriyor gibi.
Müzik kesildi Furkan'ın o nefessiz sesi duyuldu Begüm bir adım öne atıp aralarındaki mesafeye kesti.
“Şu kışın girişinde bizi terleten o düğün sahibine teşekkür ediyorum. Gelin ve damat için gecenin son şarkısını açıp onları pistin ortasına alalım lütfen.” dedi ve ellerini havada sallayıp alkış bekledi. “Muzaffer abi geç şuraya abi bitti oyun haydi Ayuş teyze al şu kocanı bir sen zaptediyon onu.”
Gökalp Begüm'ün elini tutup masalarına gitti, masaya otururken Begüm bacak bacak üstüne atıp saçlarını sandalyenin gerisine atıp elleriyle boynuna serinletmeye çalıştı. Gökalp sandalyenin ucundan tutup Begüm'ü kendine çekti, gözleri Begüm'e kaydı ve; “Dikkat çekme demiştim.”
Begüm usulca yutkunup, “Onlar dediler. Bende geri çeviremedim, ayrıca o kadar dikkat çektim mi ki?”
“Çekmedin mi?” dedi gözleri Begüm'ün üzerini incelemeye başlarken.
“O kadar insan var. Eminim çekmemişimdir.” dedi. Begüm ne kadar mütevazı olmaya çalışsada olanların oda farkındaydı. Dikkat çekmiş ve ortam olması gerektiğinden daha çok coşmuştu.
Begüm'ün Gökalp’in eşi olması olayları biraz daha değiştiriyordu. Gökalp, mahallede abi diye anılıyordu, gençlere ve mahallede oturan insanlara yardım ediyor bunun yanı sıra mahalleliyle arasında bulunan derin bağ bunun bir etkisiydi. Burada annesiz babasız bir çocuk büyümüştü. Gökalp temiz ve sert yüreğiyle dikçe duruyordu. Acılar bir sarmaşık olsada yüreğini ateşi o sarmaşığı küle çevirdi.
“Üzgünüm.”
“Eminim öylesindir.” Gözlerinin kehribanlığı aydınlık ortamda kendini belli ediyordu. Begüm'ün bakışlarına karşılık vermeyi kesmiş damat ve gelinin son dansına gözlerini usulca çevirmişti.
Bedenini dikleştirip gözlerini Furkan'a çevirdi elindeki sepetle güllerin dallarını dans eden çiftin üzerine atıyordu. Furkan onlardan daha mutlu gibi gözüküyordu, bakışları bir anne gibi bakıyor elleri ise duyguyla titriyordu.
Bir saat geçmişti, zaman kendini kaybetmiş ardından ilimlere daha hissedilen bir soğukluk bırakmıştı. Misafirler dağılmış gelin üzerine beyaz bir mont giyinmişti. Begüm içindeki yalnızlık hissini avuç içinde yakıyordu, Gökalp ise bu soğukluğu rağmen içindeki ateşle ilerliyordu. Begüm arabaya bindiğinde Gökalp Zarife teyzeyle bir şeyler konuşuyordu. Aradan geçen zaman bu evliliğin cehennem gibi olacağını ona inandırmıştı. Ama Begüm fark etmeden mutluluğun tohumlarını yüreğinde sulamıştı. Belkide sırtını birine yasladığı içindir, belkide anahtarı olan bir eve korkmadan girip çıktığı içindir. Gökalp’in varlığı cehennem değil, Gökalp’in varlığı; bağırmaya, yakmayan, yalnızca bekleyen sessiz bir huzurdu. Bunu fark etmek zor değildi ama kabullenmek çok zordu.
“Hayırlı geceler.” Zarife teyze kısa boyuna rağmen eğilip arabanın önünde Begüm'e el sallamıştı.
Begüm yorgun bir tebessümle elini sallamıştı. Araba hareket ettiğinde Gökalp’in bakışları sessizce caddede yanında oturan Begüm'e kaydı.
“Eve gitmek ister misin?”
“Sen ister misin?”
Gökalp önüne dönüp dudaklarını büzdü. Derince bir nefes bıraktıktan sonra bakışlarını tekrardan Begüm'e çevirdi.
“Sen istiyorsan gidelim.”
Begüm bakışlarını yola çevirip soğuk havanın etkisiyle kurumuş olan dudaklarını ıslattı.
“Hayır, gitmeyelim. Beni hapsettiğin eve gidelim: oto yıkamaya.”
Gökalp’in bakışları yolda bir şekilde başını salladı. Eve değil Begüm'ü tutsak tuttuğu yere gidiyordu. Sadece bir gün tutulduğu yer ona tutsak gelmişti, babasının masum insanlara yaptığı işkencelere şahitlik ediyordu. Gökalp’le bile sahteden evliyken bunun acısını sessizce yaşıyordu. Caninin kanını taşımak, sadece damarda dolaşan bir sıvı değildi. O kanda geceleri uykuyu bölen soğuk bir fısıltı, yüreğe taşlar koyan bir hissin içinde boğulmaktı. Aynada kendi yansımasını değil yabancı bir lânetin yansımasını görüyordu, Begüm. Her şey bir yangın ile değişti, her şey Gökalp’in bir ateşiyle değişti.
Arabayı oto yıkamaya koymuştu Gökalp. Soğukluk havada bir yağmur izi yoktu, sessiz esen acımasız bir fırtına vardı. Gökalp, Begüm'ün karşısına oto yıkamanın geniş kapısının tamda önünde durdu.
“İçeride kimse yok, geç sen uyu.” Gökalp tepeden bakarken Begüm bakışlarını karşıda kepenkleri kapalı bir başka depoya baktı.
Gökalp’in bakışlarını havada yakalamıştı Begüm. Orada bir ateş vardı, hemde yeni harlanan bir ateş vardı. Gökalp’in bakışlarından her şey okunuyordu, orası ona ait ve biri o depoyu ateşe vermişti, gözlerine işleyen öfke duygusunun üzerine korkuda konmuştu. Orada onun ait olan ne vardı da bu kadar öfkelenin üzerine korkulu bakışlar konmuştu.
“Siktir!” Gökalp koşarak yanan deponun kapısına gitti, cebinden çıkardığı anahtarlıktan yanan deponun anahtarını aradı. Elleri titriyor göğüs kafesi bir ölüm gibi zorla inip kalkıyordu.
“Gökalp oraya giremezsin yapma.”
“Dinçer'i ara!” dedi deponun kepenklerini hızla havaya kaldırırken iki yana açılan demir kapınında anahtarını hızla açmıştı kapıyı sertçe iki yana iterken geniş deponun dört bir yanından yükselen acımasız alevlere bakmaktan başka bir şey yapamaz hale geldi. Duramadı ilerlemeye çalıştı ama önüne bir rüzgar kadar hafif konulan kadını sertçe bir köşeye itmişti. Yanıp kül olan arabalara baktı, en köşede duran arabaya ilerlemeye çalıştı ama yapamadı, yangın o kadar yüksekti ki gecenin karanlığında sokağı aydınlatıyordu. Ellerini başına koydu, yüzüne vuran sert ateş onun ateşinden de daha güçlüydü.
“Bunu yapamazlar! Bunu kimse yapamaz!” Öfkesi ağırdı ama korku ve endişe daha ağırdı. Orada onun hatıraları vardı, bu arabalar onun geçmişiydi.
“Gökalp geri çekil itfaiyeyi ara!” Dinçer'in sesiydi.
Begüm’ “Aradım ben.” Sesinde ki titreme bedenini titremesine neden oluyordu. Korkuyordu çünkü bu yangın onun ruhunu açılıyordu. Geri çekilmek istedi ama yüreği buna izin vermiyor Zihni ise yüreğine destek veriyor gibi: Begüm'ün ayaklarını Gökalp’in üzerine ittiriyordu. Ellerini Gökalp’in koluna attı. Gökalp yangına yakın duruyordu çünkü biri git yangına gir ve o arabayı oradan çıkar dese hemen koşacak gibiydi.
Elleri başında Begüm'ün temasıyla gerildi. Kollarını Begüm'den çekip öfkeyle ona baktı. “Senin piç baban… eğer oysa!” Begüm’ün gözlerinden akan yaşa baktı Gökalp akan yaşlar ateşte parlarken başını iki yana salladı. Önüne dönüp sessizce yanan anılarına baktı. Sessizce yanan geçmişine küle dönüp uçuşan anılarına baktı.
Dinçer Gökalp’in kolundan tutup sertçe geri çekti. “Amına koyim her an ateşe koşacak gibisin!” Öfkeyle bağırdı Dinçer. Gökalp onun bu sözüne karşılık hiç bir tepki vermedi. Yüreği o kadar ağırdı ki göğüs kafesi nefes alamıyor gibiydi, sağ elini sertçe atan kalbinin üzerine koydu, öyle bir bastırdı ki ezilmemesi imkansızdı.
“Her şeyim şimdi tamamen yok oldu.” dedi sessizce ama Dinçer onun sessizliğini bile duyabiliyordu.
“Daha değil kardeşim… her şey başlamış işte.” Dinçer'in eli Gökalp’in omzundaydı. Dinçer yüzünde ilk defa ifadesizlikten çok bir öfke ve üzüntü vardı. Burası Gökalp’in anısı ve geçmişiydi. Kenan’ın arabaları, çizmiş olduğu resimler ve en önemlisi gökyüzü kadar huzurlu renkteki araba… burası geçmişin izlerini taşıyan bir depoydu. Ağır duygular baskın hisler ve acılar. Hepsinin bir arada yaşandığı bir hissin içinde boğuluyordu Gökalp. Canı acıyor ama sesini çıkarmıyordu.
“Elzem… Elzem’i ara. Bak iyi mi ona da dokunmasınlar ara onu!” Bakışları depodan kaydı, Dinçer'e baktı. Dinçer elini cebine atıp başını salladı.
“Sen bir önce şuradan çekil.” Eliyle Gökalp’in cüssesine sertçe vurup geriye itmeye çalıştı.
Aradan bir zaman dilimi geçti, su deresi gibi akıp gitti ve akıllar hâlâ çıkan yangında kaldı. Mahallede bir yangın oluştu, yürekleri titreten bir ateş kendini durduk yere belli etti, bu bir düşmanlığın ateşi, bu bir başlangıcın ateşi. Ateş gibi yana bedene ateş sunmuşlardı. Ateşle başlayan bir savaşın ateşle sonlanması için and içilmişti.
Oturduğu yer oto yıkamanın ortasıydı, koltuğa çöken bedeni öfkeyle kaynayan bir yüreği dindirmeye çalışıyordu, Gökalp kollarını dizine dayamış küle dönüşmüş olan deponun etrafında duran insanlara gözünün üstüyle bakıyordu. Kırgın bir yürek sert bir bedenle ayakta duruyordu. Her şeyi olan o depo küller içinde kalmıştı, içeride sadece yanıklığını belli eden arabalar vardı. Küllerden geriye kalan duvarlara sinmiş olan siyahlıklardı, tavada yangının izleri dururken alınan nefes yangının külleri, erimiş metal, pas ve is kokusu ciğeri delip geçiyordu. Arabalar bir metal gibi erimiş geriye kaburgalar kalmış gibiydi, ön taraflarında sağlam bir yer dâhi kalmamıştı, acınası bir hâlde olan yerden bakışlarını ayıramıyordu, Gökalp.
Depo insanın üzerine çöken bir kara bulut hâline gelmişken bulunan polislerle konuşan Dinçer ve yanı sıra deponun içine doğru eğilip yaşlı gözlerle bakan bir Furkan vardı.
“Abi al şu suyu iç.” İsmet elindeki su şişesini Gökalp uzatırken Gökalp bakışları hâlâ yanmış olan depoda dururken elini uzatıp suyu aldı.
Şişenin kapağını açıp ağzına duyarken bile bakışları depodaydı. Gözlerini oradan alan şey Begüm'ün onun yanına oturmak istediğini görmüştü. Çaprazında duran kadına baktı, kaşları çatık dudakları ise birbirine sıkıntılı bir ifadeyle bastırılmıştı. Başını salladı sadece, bu bir izindi; oturması için verilen bir izin. Yanına oturdu Begüm. Ellerini karın hizasında tutup dikçe durdu, bakışlarında korku ve endişe vardı. Göz bebeklerinin siyahlık tüm yeşiller önce bir halkaya çevirmişti. Yüzü hasta bir çocuk gibi bembeyaz olmuşken ellerinin titmesini durdurmak için karnına ve bacağına bastırdı. Gökalp’e bakışlarını usulca kaldırıp bakarken Gökalp’in irileşmiş gözleri eski haline dönmüştü. Begüm'ün yanında geniş cüssesiyle otururken bedeni dikleşti bakışları önce karanlığa gömülür olan yüzlerde dolaştı daha sonra yanında korkudan elleri titreyen kadına döndü. Begüm'ün bakışları Gökalp’teyken bir adım dâhi geriye atmadan bakmaya devam etti.
Kaşları çatıldı Gökalp’in, “Zoruma gidiyor. Dokunuşum babana olan öfkeden, ve aramızda duran sınırdan olduğu için.”
Begüm kızaran dudaklarını birbirinden ayırıp, kurduğu cümleyi beyninde ters ve düz bir şekilde çevirip anlam katmaya çalıştı, endişeli kaşları sahada çatılmışken boğazında kalan yumruğu yutmaya çalıştı.
“Sakinliğim bu değil, burada olmaman gerek.” Bakışlarındaki ters ifadeye nazaran dilindeki kelimeler çok naif akıyordu.
Begüm elini Gökalp’in alev kadar sıcak olan eline attı. Gökalp, yüzünde hiç bir minik oynamadan Begüm'ün hareketlerini izliyordu.
“İlk günde dediğim gibi, senin yanında olacağım.” Başını iki yana salladı. “Eğer öfkeni babamdan çıkaramıyorsan bana bağır çağır. Hatta kır dök. Ama gidipte yanlış bir şey yapıpta düzenlenen işi bozma.” Begüm'ün titreyen sesini hissetmemek mümkün değildi. Elleride dudakları gibi titriyordu.
Önüne döndü Gökalp. Ellerini Begüm'den çekip ayağa kalktı. “Düzeninmi bozan sensin.” dedi Begüm'ün duyacağı bir sesle.
Ayaklandı Begüm, ellerini montuna sürtüp konuştu, “Ben mi senin düzenini bozdum? Ne yaptım söyle de bileyim?”
Gökalp bir adım atıp başını öne eğerek baktı Begüm'e, yüzündeki deriler çekilmiş ortaya sert bir çehre bırakmıştı.
“Zaafım olmandan korkuyorum.”
“Neden…” Gözleri ateş almış gibi bakıyordu Begüm'ün. Belirsiz cümleler onu boğarken Gökalp’in ruh değişimleri onu geriyordu gerginliği ise öfkeye dönüyordu. “Benimle açık konuş.”
Başını iki yana salladı Gökalp, derin bir nefes bıraktığında bakışları hâlâ Begüm'ün yüzündeydi.
“Gözlerini çek, fazlaca batıyor ve bu beni korkutuyor.” Aldığı nefes burun deliklerini genişletirken Begüm'ün bakışları onun yüzünde dolaşmayı kesmiş, oto yıkamanın geniş kapısına yanaşan arabaya baktı. Siyah, karanlıkta parlaklığını belli eden arabanın ön koltuğunda inen kişileri tanıyordu. Kuzgun ve Yankı'ydı bu.
Kuzgun bakışları etrafta duran insanlarda dolaştı, Yankı dudak büzüp başını aşağı yukarı sallarken Gökalp bunları yan yana görünce içinde biriken öfkeyi kontrol etmek amaçlı sakince bakışlarını Begüm'e çevirdi. Geri çekilen Begüm'ü incelerken Yankı’nın uçsuz bucaksız sesi Gökalp’in kulağını çınlatmıştı.
“Harabeye harabe katılmış.” Ellerini beline atıp arabaya binip giden polisi izledi. Polis giderken Dinçer onlara doğru yaklaşıyordu. “Ne diyor polis?”
“İfade aldı işte, bir şeyler uydurduk.” Dinçer Yankı’yı es geçip Gökalp’e yaklaştı.
“Çok hasarlı.” Cümlesini bölen Furkan'ın dramatize oluşu oldu.
“Abi şerefsizler yıktılar depomuzu abi. Abi bunları kesmek lazım abi napıcaz arabalar ölmüş abi!”
“Sakın ol Furkancım, halledicez. Kesicez onları.” Gökalp elini Furkan'ın boynuna atıp parmaklarıyla sıktı. “Şunları dağıt sen yürü.”
“Ah abi mahvettiler bizi abi.” Konuşa konuşa deponun etrafında duran gençlere ve mahalleliye bakarak ilerledi. Onları buradan nazik bir dille uzaklaştırırken Kuzgun elindeki telefonu cebine atıp Gökalp’e ifadesizce baktı.
Gökalp parmağı ile Kuzgun’u işaret edip alt dudağını dişleri arasına aldı.
Gökalp, “Dilerim ki bunu Yaman yapmadı.” dedi. “Bana, dur, bekle zamanı var dedin adam benim depomu yakıyor.” Sakindi, çünkü bakışları Begüm'deydi. Ona bakarken sesini yükseltemiyordu, ürpermesinden endişe duyuyordu.
Kuzgun kaşlarını çattı, ellerini cebine koyup, “Başka düşmanın da mı var?”
Bakışları Kuzgun'a değdi. Kehribanlar elalarla buluşurken öfke ikisinin arasında gidip geldi. Gökalp Kuzgun'a yaklaşıp iki eliyle yakasına serçe yapışıp öfkeli hâliyle ortama sessiz bir kıvılcım bıraktı. Gökalp önce soğuk havayı soluyor daha sonra ise onu ateşten kaynayan bir buhar gibi bırakıyordu. Aralarında sadece bir kaç santim vardı. Kuzgun yakasına yapışan adama öylece bakarken çenesindeki kemikler yay gibi gerilmişti. Şuan tek hamlesiyle Gökalp’i geriye itebilirdi ama bunu yapmadı öfkesini izlemeye devam etti.
“Senin derdin ne Kuzgun. Ben sana ayak uydurmaktan sıkıldım.” Dişleri arasından çıkan kelimeler Kuzgun'un gözlerinin kısılmasına neden oldu. “Ben beklemekten sıkıldım, sence gidip o adamın derisini kazımam daha makul değil mi?”
Gerginlik sessizce artmaya devam ederken Kuzgun başını salladı. Sakinliği hayretler edici olmaya başlarken almış olduğu nefesi geri verirken elleri Gökalp’in bileklerine gitti.
“Şuan senin alacağın intikamla gram ilgilenmeyecek seviyeye getirdin beni. Tam ucunu tutmuşken Yaman'ın planını değiştirip tüm dikkatleri üzerine çekersen o zaman benide kendinide zor bir işin içine sokarsın.”
Gökalp seslice gülerken ellerini Kuzgun'un yakasından çekti. “Tamam. Çok akıllıca konuşuyorsun, yalan yok doğru ama, bir sonraki yangın benim bir sonraki zaafım olanlara değerse o zaman bana dur demeden ben o işi bitiririm.” Dişlerini öfkeyle sıkarken bakışlarında öfkeden başka bir şey yoktu. Damarlarında dolaşan kan değil bir ateşti. O kadar çok öfkeliydi ki fırtınanın soğukluğunu bile hissetmiyor, bedenine soğukluk işlemiyordu.
“Senin işin benim sikimde değilken bana bunları söyleme. Tek derdim var o da bana ait olanları almak.” öfkesi dişleri arasından çıkan bir ateşten ibaretken sakin olmaya çalışması zordu.
Araya giren Dinçer'in eli, Gökalp’in gövdesine gitmiş onu geriye doğru itmişti. Kuzgun onun bu lafına karşı gözlerini karalar bağlarken boynundaki ve alnının ortasında duran kalın damar kendini epeyce belli etmişti. Avuç içini sıkmış aralarında sadece bir kaç adım dururken sıkmış olduğu elini Gökalp’in öfkeyle çekilen ve kemikleri ortaya çıkaran yüzüne sertçe yumruğu koymuştu. Gökalp yüzüne yediği darbe ile yüzünü yana yatırırken Dinçer aralarında girmiş Kuzgun'u sertçe geriye itmişti. Begüm Gökalp’e yaklaşmak istedi ama aralarındaki gerilime karşı tedirgince yerinde durmayı seçti.
“Bu yumruk belki seni aydırır Gökalp Gönük. Çünkü ben bunu kabul etmek istemedim. Siktiğimin merakına yenik düştüm." İşaret parmağını kaldırıp Gökalp’e doğru salladı. “Hiç bu kadar sakin kalmamıştım onuda acısını nasıl yaşayacağını bilemeyen kız kardeşine borçlusun.”
Sert bakışları gitgide daha da harlanırken araya giren Elzem'in varlığı öfkesine kıvılcımlar katmıştı. Gökalp bu sözlere karşı başını yana yatırıp öfkeyle beklerken, öfkesini içinde tutmanın ona zarar olduğunu anlayıp birkaç adımda Kuzgun'un karşısına geçmiş ona yumruk atmak için hazırlandı lakin Kuzgun atılan yumruğu havada tutup Gökalp’in karın bölgesine sertçe vurdu.
Gökalp başını öne eğmişken Kuzgun tutmuş olduğu eli bırakmayıp Gökalp’in kulağına, “Düşman bizi reyre dururken senin çocuklaşman beni deli ediyor Gökalp Gönük.”
“Kız kardeşimle ne gibi bir irtibatın var.”
Kuzgun sadece Gökalp’in duyacağı şekilde gülerken, “Devlet sırrı.” diyip onu geriye doğru itti.
Yankı, “İnsan karısının yanında kavga eder mi? İlan bu erkekliğe yakuşmaz.”
Dinçer, “Öfken bittiyse gidicem. Seni zapt edeyim derken işimi yarıda kesiyorum.”
Furkan, “Ne işi abi?”
Kuzgun ilerleyip giderken Yankı arkasından bakıp, “Tek başına mı gideceksin, Elzem'in Yıldırım’ın yanına?” Bakışları Gökalp’e döndü. Gökalp’in bakışları donmuş gibi Yankı'ya bakarken Yankı ellerini havaya kaldırıp geriye çekildi.
Demir merdivenden gelen sese karşı Gökalp bakışlarını o tarafa çevirdi, Begüm hızla yukarıya çıkarken Gökalp öylece durup baktı. İçindeki öfke tohumları suyla değil ateşle büyüyorlardı, öfkeyle yetişiyorlardı. Gökalp’in kendine hâkim olamayışının ardında duran intikam hissi daha büyüktü. Gözü hiçbir şeyi görmezden o sadece Yaman'ı istiyordu, kendi öz amcasını kendi ateşiyle yakmak, öldürmek ve acılar yaşatmak istiyordu. Ama Yaman çok güçlü, onun sessiz bir güçlülüğü vardı. İnsanlar aydınlıkta değil, karanlıkta belli oluyor, herkes kendini karanlıkta tanıtıyor, yeni yüzler ve yeni günahlar birbirine karışırken o günahın içinde doğan sessiz bir ışık aydınlığı herkese haram etmişti.
Yankı arabasına binip oto yıkamadan uzaklaşmıştı. Dinçer Selma'nın yanına Furkan ise oto yıkamada kendi odasına çekilmiş bir vaziyetteyken Gökalp karanlıkta hâlâ oto yıkamanın salon kısmında zemine bakarken oturuyordu. Zihnindeki öfke kırıntıları ağır ağır yüreğine ilerliyordu. Aklında ki sorular dört bir yana savrulurken cevabı gözünün önünde olan soruyu görmezden geliyordu. Begüm onun duygularını yerle bir etmeye başlıyordu, bu onun için ölüm gibiydi çünkü, Begüm de onun düşmanıydı. Onun damarlarında Yaman Durkan kanı dolaşıyordu.
Ayağa kalkmıştı, kendi odasının kapısında durdu. Başını öne eğip kapının ardında olan sessizliği acizce dinledi. Yalan yoktu kabul vardı. Düşmanlık ebediyete kadar devam edecekti. Gökalp’in acısı dinmeyecek, nefreti daha da artacaktı. Odanın kapısını yavaşça açtı. İçeriye girdiğinde yatağa uzanmış bir adet Begüm vardı. Gözlerini açıp Gökalp’e baktı. Yanakları ve burnu kızarmıştı. Rimeli akmış göz yaşları kurumuştu.
Gökalp kaşlarını bir anda çatıp yarım ağızla Begüm'e baktı.
“Senlik bir durum yokken neden ağlıyorsun?” demişti sesindeki sertlik kendini belli ediyordu. Öfkesi hâlâ tazeydi, sınırı devam ediyordu. Ama haklıydı Begüm’ün hiçbir suçu yoktu.
“Aptallığına ağlıyorum.” Dikleşti Begüm, oturur pozisyonda bakışlarını tepesindeki adama dikti. Tek kaşı havaya kalktı Gökalp’in. “Öfkenin bir sınırı yokken herkesi hissetmeden kaybediyorsun. Ve bunu göze almışsın.” Narin sesindeki kırgınlık ve ciddiyeti bir arada tutmuştu Begüm. Titreyen sesine hâkim olmuş ve en net kelimeleriyle konuşmuştu.
Gökalp başını usulca iki yana salladı.
“Senin gözün sadece intikam görüyor. Ama biraz etrafına bak Gökalp. Kaybedecek çok şeyin var.”
“Kaybedecek tek şeyim var oda kız kardeşim ve yoldaşım. Onlardan başka kimsem yok.”
Begüm’ün yüzündeki alaycı bakışa karşı Gökalp ifadesizce durdu.
“Çevremdeki insanlarda keşke bunu duysa. Duysanlarda: sana bir şey olduğunda göz yaşları içinde kalmasınlar.” Başını iki yana salladı Begüm. “Gözlerin körleşmiş senin.”
“Seninde canın bu şekilde yansa hissettiklerimin aynısını hissedersin.” Sessiz ve soğukça konuştu Gökalp.
Başını yana yatırdı Begüm, çekinme hissi buhar olup gökyüzünde kaybolurken konuşmaya devam etti.
“Ben, benim yanımda sırtımı okşayan insanlar olduğu için şükrederdim. Çünkü bizim sırtımızı okşayanlar avuç içinde hançer saklayanlardı.” Bu cümleden sonra ikisi arasında bir sessizlik oluştu. Gökalp ifadesiz bakarken usulca başını sallayarak odadan çıktı. Begüm ise onun ardından bir damla göz yaşı ile bakakaldı.
Aralarındaki sessiz gerilim artık sözcüklere sızıyordu. Begüm konuşuyor kelimeler birer birer dudaklarından dökülürken Gökalp derin düşünceler içinde sessizce kayboluyordu. Hiç kimse onu bu denli durup düşünmeye mecbur bırakmamıştı; hiç kimse kurduğu cümlenin ardından onu böyle ağır suskunluğa sürüklememişti. Begüm'ün her sözü Gökalp’i derinden etkilerken cevap verememesi susup arkasını gitmesi daha da çok etkiliyordu.
Tekrardan oturdu koltuğa, kepenklerin ardında yanan bir depo vardı. Arkasına yaslandı ve soğuk havanın eşiğinde gözlerini kapatıp, kollarını kenetleyerek öylece durdu. Bu gece soğuk değildi, esen rüzgar bir hiçti. Bu gece çok sıcaktı, esen rüzgar bile ateşin vermiş olduğu esintiydi.
Ellerine baktı Gökalp, küçücüktü elleri. Avuç içini sıkıca açtı. Bir elini mavi arabanın aynasına bastırdı. Sonra koşarak mavi arabanın ön geniş kısmına bastırdı. Sonra geriye çekildi ve arabayı kısa boyuyla süzdü.
Sessizce, “Sen benim arabamsın.” dedi ve seslice güldü.
Ardında elinde bastonu ile gelen uzun boylu gri gür saçlı adama baktı, giymiş olduğu kahverengi takımın yakalarındaki beyazlara elini atıp yakasını düzeltirken gözleri önce arabasına sonra ise Gökalp’e kaydı.
“Senin olması için sahip çıkmayı bilmem gerek.” Elini Gökalp’in omzuna attı. “Bu arabayı çok mu istersin?”
“Evet çok.” dedi ensesine kadar gelen gür sarı saçlarını okşadı, Kenan Gönük.
“Bunu almak için ateşte kavrulmayı bilmen gerek… bazı kararları kabullenmek gerek.” Gür sesinde tek bir tereddüt yoktu kenan'ın.
Ciddi duruşuna karşı Gökalp koşarak arabanın etrafında dolaşırken Kenan kahkaha atarak torununu keyifle izliyordu. Gökalp mavi Cadillac’ın parlak gövdesine her turda dokunuyordu. Galeride çoğu müşterinin dikkatini çeken bu araba, paranın varlığına bağlı kalmadan, Kenan Gönük'ü en sevdiği araba olarak yerini zirvede tutuyordu. Gökalp’in etrafında döndüğü bu araba hem geçmişin izini gururla hem de geleceğin sessiz tanığını usulca taşıyordu.
“Neden öyle dedin mi?” dedi Gökalp ellerini koştuğu için dizlerine dayadı, nefes nefese dedesine baktı.
Kenan gür kaşlarını çatarak, “Bazen yanlış olduğunu bilsende doğru kararmış gibi davranman lazım. Ve bu insana acı çektirir.”
“Sen yanlış bir şey mi yaptın ki?” Gökalp şaşkınca başını havaya kaldırıp uzun olana Kenan Gönük'e baktı.
Başını usulca salladı, “Bende yanlış bir şey yaptım ama, kimseye söyleme. Çünkü ben yanlış yapsamda onu kabul etmem. Çünkü o zaman kaybederim.” Bu sözler Küçük Gökalp’in düşünceler içerisinde kalmasına neden oldu. Kabulleniş bir erdemliktir, bunu ona annesi derken büyükbabası başka bir söz ile onun aklını karıştırıyordu. Küçük bedeni usulca arabanın kapısına yaklaştı, açması yasaktı sadece dışına dokunabilirdi. Değeri Kenan için çok büyüktü.
Derin bir nefesle gözlerini açtı, hissetti duyguyla yerinden kalkarken güneşin daha yeni yeni doğmaya başladığını görmüştü, oto yıkamanın karşısında küçük bir çocuk duruyordu, ensesine kadar gelen saçları ve masum bakışları usulca Gökalp’in bedeninde dolaştı. Bu onun gelecek ve geçmiş arasındaki farklıydı, eskiden gözlerinde umutla yanan bir kehriban varken şimdi herkesi yakacak bir ateş vardı. Gözlerini karanlığa sundu Gökalp, kapatıp tekrar açtığımda geçmiş silinip gitmişti. Yavaş adımlarla ilerleyip kepengin yanında bulunan kapıyı açtı ve dışarıya çıktı. Lacivert renkteki havaya baktı gökyüzü bile yüreği gibi soğuk ve karanlıktı. Yanan deposuna baktı. Cebindeki telefonun ışığını açıp ilerleyerek yanan arabaların arasından geçip en sonda bulunan yanık ve tanımsız arabaya ilerledi. Tam karşısında kararmış bir arabanın, geriye sadece erimeye yelkenen metalleri kalmış gibiydi. Telefonun fenerini açıp arabaya biraz daha yaklaştığında ön kısmının fener kısmı ona değişik gelmiş çevresindeki değişiklik onu daha çok tedirginliğe iterken öfkesi bilinmeyenler yüzünden daha da çok artıyordu. Sessizce geriledi ve diğer arabalara baktı. Çaprazda bulunan arabanın boyu düşüktü. Feneri kapatıp karanlıkta ilerleyerek çıkmıştı.
Değildi, bu onun arabaları değildi. Mavi Cadillac'ın değil, yarış arabası değildi. Yanan şeyler başkaydı, yanan onun arabaları değildi, sanki depo başka bir harabeyle değiştirilmiş gibiydi. Yanık izleri hiçbir iz belli etmiyordu ama arabaların boyunu dâhi bilen biri olarak Gökalp bunu bilmişti. Buradakiler onun arabası değildi. Bu işin içinde kimin parmağı vardı bilmiyordu. Ama tahminleri tek bir kişiyi gösteriyordu, oda Kuzgun’du.
Oylarınızı eksik etmeyin.
Özgürlük adına savaşanlar için.
🔥🌹🍁
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 584 Okunma |
79 Oy |
0 Takip |
17 Bölümlü Kitap |