17. Bölüm

17. Karanlıkta Hisler Yoğundur.

Lara Su
larasu

 

17.Bölüm Karanlıkta Hisseler Yoğundur.

Gözlerimi kapattığım an önüme sadece ellerinde kelepçe olan bir mahkum kondu. Geri açtığımda ise karşımda sadece bir hakim vardı. Geniş koridorunda ilerleyen hakime baktım, başı dik sırtı okşanan bir memurdu. Sırtını dayadığı gücün varlığına güveniyor ve o varlığın sonsuzluğunada inanıyordu. Sessiz bir güç onun bu kadar başı dik yürümesine izin veriyordu.

 

Arkamı döndüm, geniş camdan yağan yağmuru sessiz bir güçlü izledim. Elimde bir çanta içinde ise bir dava dosyası. Tekrardan açılacaktı, davayı yıllar sonra tekrar açacak ve o mahkûmun özgürlüğüne şahitlik edecekti.

 

Dinçer’e güvenmiş saatlerce onu beklemiştim, aradan bir gece geçti. Abimin yanan deposuna bile gidememiş onun yanında olamamıştım. Duyduğumda üzerime kaynar sular dökülmüş gibi hissettim, sanki depo değilde ben yanmış gibiydim. Abimin arabaları o depodaydı. Dinçer bana üstü kapalı bir şekilde anlattı ama öfkesini içinde hissetmiştim kesin çok öfkelenmiştir. Kimin yaptığını bilmiyorlar ama Yaman’dan başka kimse bunu yapamazdı. Eğer benim bilmediğim başka bir düşmanı varsa öğrenmem lazımdı.

 

“Onları nasıl buldun.”

 

Sessiz dalışımı bozan Canan oldu. Bir adım arkamda duruyordu. Sırtım ona yaslı değildi ama dışarıdan baksam sanki ona sırtımı vermiş gibiyim.

 

“Bulmam gereken bir kaç kişi var. O doktoru bulmam lazım.” dedim gözlerim dalmış bir şekilde yağmuru izliyordum

 

“Babamın yanına gidicem, seninle gelmemi istersen bugün onu ertelerim.” Arkamı dönüp ona baktım.

 

“Hayır sen git babanı gör. Akşam sana konum atarım çocuklara gideriz.” Tebessüm edip omzuna dokundum. Oda başını sallayıp benimle beraber çıkışa doğru ilerledi.

 

Yağan yağmur sert değildi ama etkiliydi. Sessiz bir damlanın ardından akan damlalar sürü halindeydi. Sırtıma yayılmış olan saçlarıma değen yağmur içimi rahatlatmaya yetmiyordu. Her şey nasıl buraya kadar geldi bilmiyordum. Düğümü hâlâ aşmış durumda değildim. Kimse değildi. İpi tuttuk lakin ortasındaki düğümde kalmıştık.

 

“Eğer ki rüşvet yendiyse mahkeme tekrar açılır, deliller eksiz ve yalansa Yalgın serbest bırakılır.”

 

“Rüşvet yedi, rüşveti veren adamı bulucam. O doktor eğer hâlâ Yaman'a çalışıyorsa onu kendi soyadımla korkutucam. Yaman'ın korkulu rüyası bizsek, onun adamlarının da bizden korkması gerek.” Sesindeki yabancılığı hissediyordum. Ellerimde ki sıcaklık bana ait değildi, bir yabancının sıcaklığını bedenime hapsetmiş gibiyim. Canımı acıtmıyor çünkü bunu ben kendime yaptım. Zalime zalimlikle, masuma masumiyetle.

 

“Bunu savcı Volkan’la konuş. Sana yardımcı olur.” Canan’ın sözüne karşı sadece başımı salladım.

 

Canan giderken ben ayağındaki topukluya baktım. Topukluma bulaşan ağırlık hissiyle arabama binip hastaneye doğru sürdüm. Geçen zaman dilimi aralığında yağmurlu havada hastaneye vardım. Durkanlar Hastanesi.

 

Arabadan inip geniş yolu aştım, geçen insanları sessiz ve göz ucuyla incelerken kapıda duran güvenlikçilere aldırış etmeden içeriye girdim. Beni geniş bir yol karşılarken birkaç saniye durup sağda ve solda bulunan merdivenlere baktım. İleride bir bulunan danışmanlara doğru ilerledim. İçlerindeki en genç kıza bakıp konuştum.

 

“Ayhan Aşan’ın nerede bulabilirim?

 

“Randevunuz var mıydı?”

 

“Kendisi benim tanıdığım olur, haberi olması gerek, size bildirmedi mi?” Yüzündeki şaşkınlığı görmüş olacak ki başını iki yana sallayıp bekledi.

 

“Hayır efendim,” dedi ve devam etti. “Odası üçüncü katta, oradaki danışmanlara sorarsanız size yardımcı olurlar.”

 

“Çok teşekkür ederim.” Yüzümdeki yalan dolu ifadeden kurtulmak sadece arkamı dönmemle gerçekleşmişti. İlerleyip dolu asansöre binmek yerine kafamın içindekilerini dağıtmak ve biraz düşünmek için merdivenleri kullandım. Geçen sağlık çalışanlarını inceledim, ilerleyip giden hastaları inceledim, ellerinde alışveriş poşetiyle hasta ziyaretinin yükünü omzlarından atanları izledim, bir demet çiçekle gelen insanları izledim. Sessiz ama dolu dolu izledim.

 

“Afedersiniz, Ayhan Aşan'ın odası ne tarafta?” Adamın parmağı ile gösterdiği yöne ve dile getirmiş olduğu konuma ilerledim. Sesler duvarların ardında hapishane olarak kalmıştı, koridor sessiz ve sakinlikle doluydu. Kapıyı çalıp bekledim. Kaşlarım çatıldı ve tekrardan kapıyı çaldım.

 

“Gel!” Tutmuş olduğum nefesimi bir ateş olarak verirken kapıyı açıp içeriye usulca girdim. Başında duran kadına gözüyle git işaretini yaptı ve kadın bizi yalnız bıraktı. “Kimsiniz? Neden buradasınız?” Arkasına yaslandı ve başını dikçe havada tuttu.

 

Yaşlıydı, yanakları çökmüştü gözünde yuvarlak bir gözlük elinde ise altın gibi duran bir kalem vardı. Yaşına göre genç çıkan sesinden; sanki hiç sigara dumanı çekmemiş gibi bir hissiyat yaşadım.

 

“Merhaba Ayhan Bey.”

 

Kaşlarını havaya kaldırıp başını devam et der gibi salladı.

 

“Oturabilir miyim?”

 

“Tabii.” Eliyle deriden yapılmış sandalyeyi işaret etti. Oturup çantamı dizlerime düğmesine iki üç santim kalmış olan o komodinin üzerine indirdim. “Bana kim olduğunuzu anlatacak misiniz?”

 

Gülümseyerek başımı salladım.

 

Önce odayı kontrol ettim. Ne bir kamera ne bir ses dinleme cihazı vardı, normalde önceden duvara asılı bir kağıt olurdu, o kağıdın üzerinde de ses dinleme cihazı olurdu, kağıtta önceden uyarılmış bir metin olurdu. Ama burada yoktu. Her tarafı inceledim, oda küçüktü ama konforluydu. Küçük bir kitaplıkta birkaç aksesuar ve tıp kitapları.

 

Önüme dönüp adama baktım, “Size birkaç sorum var aslında.” Çantamdan kendi kartımı çıkarıp ona doğru uzattım. “Avukat Elzem Yıldırım.”

 

Umursamaz bir tavırla kartımı inceledi. Daha sonra göz ucuyla bana baktı.

 

“Size Yalçın Alagöz hakkında birkaç bilgi sormak istiyorum.”

 

Adam kaşlarını çattı ve daha sonra düşünür gibi etrafa baktı. Sanki birden aydınlanma gelmiş gibi dikleşip kollarını masaya dayayıp; “He şu hapiste olan adam?”

 

“Evet, onun hakkında bir ifade vermişsiniz…” çantamdan dosyayı çıkarıp elime kağıdı aldım ve okumaya başladım. “Burada onun cinayeti işlediğini söylemiş ve buna şahitlik etmişsiniz.” Bakışlarım Ayhan’a döndü. “Yalgın’ın o hemşireyi öldürdüğünü gördünüz mü? Bunu gözlerinizle mi gördünüz yoksa kelimelerle mi?”

 

“Ne diyorsunu siz? Bunun için mi buradasınız, derhal odamdan çıkın bunun için beni uyalamayın. Kapanmış bir davanın hesabını mı vericem size?” Adamın sessizce öfkesini izlerken yavaşça ayağa kalktım ve tamda yanına ilerledim, yerinden kalkmadı ama öfkeyle bana baktı, masayı dolanıp yanına gittim ve kalçamı masaya dayayıp ona baktım. Tamda dibinde duruyordum tıpkı onun istediği gibi.

 

“Az önce buradan çıkan kadının etiği biraz fazla yukarıdaydı. Haddim değil insan üzerine görmediğim bir şeyi atmam, söylememde… ama beni görünce gözlerin beni ağırlamak istede.”

 

“Sende kim oluyorsun, bu cüreti nereden alıyorsun?”

 

“Devletin bana vermiş olduğu ünvandan. Ama bugün bunu değil kendi ünvanımı kullanacağım.” dedim, adam ellerini koltuğun iki yanına koymuş beni izliyordu. “O hemşire sizin organ çetesi olduğunuzu biliyordu, yurtdışına ölüme yaklaşmış insanların organlarını alıp sattığını gördü. Öğrendi. Ve sizi devlete şikayet etmeye çalıştı ama siz onu öldürdünüz, bunu Yaman Durkan yaptı.”

 

“Güzel senaryo.” dedi ve birden gülmeye başladı.

 

Onun gülüşüne karşı bende ona eşlik ettim. Şaşkınca beni izlerken başımı iki yana sallayıp derin bir nefes aldım.

 

“Benim adım Günay Gönük. Durkan'ın değiştirmiş olduğu soyadın vârisi. Ben onun yeğeniyim. Maalesef ki öyleyim.”

 

Adamın gözlerindeki donmuşluk ifadesini iyice izledim, yutkunuşunu ve usulca açılan ağzını izledim.

 

“Benim soy ismimi silen adamın yeğeniyim. Ama bil bakalım başka neyiyim. Şuan oturduğu o tahtın vârisinin kız kardeşiyim. Gökalp Gönük’ün.”

 

Başını iki yana salladı ayağa kalkmaya çalışmıyor, çünkü alnındaki ter bile akıp gitmekten korkuyor gibiydi.

 

“Sizi tanımıyorum, Yaman Bey sadece buranın sahibi. O hemşire olayıda gerçek Yalçın onu öldürdü. Bend kendi gözlerimle gördüm.”

 

“Bana yalan söyleme. Yaman’dan korkuyor musun? O zaman abimle tanış çünkü, onun yanında şu terin varlığı bile zor gözükür. Yani seninle konuşmak yerine direk seni toptan yok eder… ben buraya seni tehdit etmeye gelmedim. Bana gerçekleri anlat. Planı anlat.”

 

Ayaklandı, onun bu kalkışına karşı kalçamı çekip bir adım geriledim.

 

“Güvenlikleri çağırıcam, beni tehdit edemezsin. Çok dışarı,” Dişlerini öfkeyle sıktı ağzından çıkan kelimeleri kendisi zar zor seçiyordu, korkmuştu. Ama belli etmemek için öfkesini öne atıyordu.

 

“Peki… seni az önce tehdit etmedim, sadece uyardım. Ama şuan tehdit ediyorum: eğer bana yalan ifade verdiğinin kanıtını vermezsen, eğer bana o adamın suçsuz olduğunu söylemezsen seni ne bu hastanede ne de bir başka hastanede görev yapmana izin verdirmem. Karşında Avukat Elzem Yıldırım var. Bana zorluk çıkarırsan senin zorun olurum.” Gözlerimdeki karanlığı görmüştü, başını iki yana sallayıp gözlüğünü çıkardı ve başını öne eğerek bile hâlâ başını sallamaya devam ediyordu.

 

Güldüm, arkamı dönüp az önce oturmuş olduğum deri sandalyeye oturdum. Arkama yaslanıp bacak bacak üstüne atıp bekledim.

 

“Adınız, adınız?” Sesindeki titremeye karşı ifadesizce ona baktım.

 

“Elzem Yıldırım. Yuvası dağılan, hayatı çalınan, Günay Gönük.” gözlerimdeki karanlığı hissediyordum, yüreğimdeki ağırlık gerçeklerin yüzüme vurulmasıydı. Kabul etmiştim, ailemin acısını hissedemiyordum ama yüreğimde ki ağırlık dileme dolanan gerçeklerdi. Ben abim gibi her şeye şahitlik etmemiştim, onun kadar acı çekemem ama verilen acı kadar acı vermek istiyordum. Bu hissi onlar yarattı, içime zalimliği onlar yerleştirdi, yıllarca orada gömülüydü sadece bir dokunuş gerekmiş uyanmama.

 

“Bana ne yapabilirsin ki?”

 

Ayağa kalktım, yüzümde sessiz bir gülüş vardı.

 

“Yakında görüşürüz, o zaman ben değil siz bana geleceksiniz.” Çantamı aldım elindeki dosyayı çantaya koyarken onun tedirginliğini hissediyordum.

 

Arkamı döndüğümde sessizliğini bozdu. “Beni korkutuyorsun. Ama bunların hiç bir kanıtı yok. O adam gerçekten hemşireyi öldürdü. Ben yalan ifade vermedim”

 

“24 saat… sadece 24 saatin var. Yaman'a gidersen sana ulaşmamam için seni öldürür.” Düşük büzüp düşünür gibi etrafa bakındım. “Yani eğer onu tanıyorsam bunu yapar. Ya da yapmaz. Sen karar ver.”

 

Arkamı dönüp dışarıya çıktım. Kapıyı kapatırken duvarların sessizliği yüzüme doğru vurmaya başladı. Koridor çok sessizdi, geçen sağlık personelleri çok sessizdi. Asansöre bindim, ve yanımda bir çalışan ile aşağı indim. Asansörün kapısı açıldı ve beklemeden dışarıya doğru ilerledim.

 

Yaslandı, ben Yaman Durkan hakkında hiç bir şey bilmiyordum. Bildiğim tek bir şey vardı, oda çok zalim olduğu ve kendi yaşamı için herkesi öldürebilecek bir adam olduğu.

 

Kuzgun bana sen bu görevde yoksun demişti. Ben ondan habersiz Yaman'ın geçmişine doğru ilerliyordum. Yalçın eğer suçsuz bir şekilde beraat olursa neler olurdu bilmiyorum. Ama benim aile yüzünden suçsuzca orada kalmasına izin veremedim. Menekşe teyzenin yüzündeki kırgınlık ve üzüntüyü görmüştüm. Göremeyen kızına mı yansın yüreği, yoksa dört duvara hapsedilmiş olan oğluna mı?

 

Arabamı oto yıkamaya doğru sürüyordum. Abimi görmem lazımdı. Onun iyi olup olmadığını ve şu deponun durumunu görmem lazımdı. Kendimi rahatlatmam lazımdı. Sessizliği bozmak istedim, yalan dolan olan hayatı yıkmak istiyordum. O köşkü Yaman'ın başını yıkmak istiyordum. Ne zamandan beri bu kadar kin dolu oldum ben?

 

Yağmur yavaş yavaş diniyordu. Parmaklarımı direksiyona vururken derin bir nefes verdim. Radyo sessizdi, normalde illa içimi aydınlatan bir şarkı çalmalıydı. Ama şuan aydınlık istemiyordum, derin bir karanlık ve sessizlik, derin bir gerçeklik ve inanç. Beni tatmin edecek şeyler bunlardı.

 

Aradan geçen bir saatin ardından oto yıkamaya gelmiştim, karşımda uzun siyah bir araba vardı. İleride hep Kuzgun'u arabası hemde yeni görmüş olduğum bir araba vardı. Arabayı durdurup indiğimde yanan deponun içinden çıkan kadına baktım. Tanıdıktı. Begüm… ona doğru ilerledim. Yüzünde bir gülümseme ile ilerleyip etrafa bakındım. Beni gördüğünde elini cebinden çıkarıp üzüntülü bir gülüş sergiledi.

 

“Günaydın.”

 

“Günaydın.” dedi karşılık vererek.

 

Depoya baktım, yana arabalar ve siyahlıklara baktım, deponun içi siyahlarla kapalıydı.

 

“Çok kötü gözüküyor.”

 

“Evet baya kötü gözüküyor.”

 

Bakışlarımı ona çevirip elimi giymiş olduğum kahverengi bol deri cekete sürttüm.

 

“Nasıl oldu biliyormusunuz?”

 

Abimin sesini duyabiliyordum ama o yöne bakmıyordum sadece gözleri kızaran Begüm'e bakıyordum. Ağlamıştı hemde çok ağlamıştı. Ne olduğu hakkında hiç bir bilgim yoktu ama duygusunu kontrol edemediğini çok iyi biliyordum.

 

“Hayır bilmiyoruz. Ama büyük ihtimalle o yapmıştır.” Sesindeki çekingenliği hissetmiştim. Elimi omzuna atıp okşadım ve rahatlaması için gülümseyerek baktım.

 

“Abim çok üzüldü değil mi?”

 

Bakışları yan yana deponun karşısında bulunan oto yıkamadaydı, kapıda beliren Dinçer’e baktım. Başımla selam verip Begüm'e döndüm.

 

“Şoka girdi.” Başını iki yana sallayıp oto yıkamaya baktı. “İlk kez bu kadar dalgın gördüm onu. Çok öfkeli ve üzgündü.”

 

Başını sallayıp yüzüne doğru gelen saçları elimle geriye doğru ittim. İlerleyip oto yıkamaya doğru yürüdük. Açık olan kepenklerin ardında oturan abim ve Kuzgun'a baktım, yanında duran bir adam vardı. Uzun boylu ve dövmeli biriydi. Boynunda netleşmeyen bir dövme vardı, gözleri bana çarptı yeşil gözlerine baktım, sert çenesine karşı çıkmış olan sarı sakallar dün düzeltilmiş gibi duruyordu.

 

Bakışlarım yavaşça Kuzgun'a döndü, ifadesizce ona bakarken abimin ayaklanıp yavaşça bana doğru geldiğini gördüm.

 

“Abim.” Kollarını bana sararken duman kokusu bedenine işlemiş gibi kokuyordu, derin bir duman kokusu burnuma dolarken ağır bir parfüm kokusu onu dindirmeye çalışıyor gibiydi.

“Çok geçmiş olsun. Nasıl oldu bunlar? Sen buradayken mi yoksa?”

 

Benden ayrılıp elini omzuna attı. “Hayır ben burada değildim, sen bunları boşver de, bu aralar yoksun benim bilmediğim bir sorun mu var?”

 

Tebessüm ederek başımı iki yana salladım, “Hayır, sadece acilen mahkemede olmam gerekiyordu. Bir müvekkilim oğluyla ilgileniyordum.” O davayı Kerem’e ve Sinan’a bıraktım. Daha önemlisi dururken her şeyi bir köşeye itmem gerekti. Sorumluluk alıp kendime durduk yere yük yapamazdım. Engin’in davasıyla Sinan ve Kerem çok yakından ilgileniyordu. Kerem bir sorun olduğunu anladı çünkü, ben hasta olduğumda bile davaya devam eder müvekkilimi asla yalnız bırakmazdım, bunu çok iyi biliyordu.

 

“He iyi, güzel. Açmısın?”

 

“Hayır teşekkür ederim.”

 

Bakışlarım abimde kayıp tanımadığım adama döndü. Kaşlarımı çattın, kısık gözlerle bakıp bekledim.

 

“Yankı, yankı bu benim kız kardeşim Günay- değil Elzem.” Bana baktı yüzünde sessiz bir gülümseme vardı. Omzunu okşayıp beni bıraktı.

 

“Adınızı çok duyduk ama bir türlü tanışamadık Elzem Yıldırım hanım.”

 

Uzattığı eli tutup sıktım. Bakışlarım elindeki bardağı masaya indiren Kuzgun'a kaydı. Alt dudağını dişleri arasına almış bakışlarını yere indirmişti. İfadesizce elimi çekip geriye doğru ilerledim.

 

Abime bakıp, “Seninle bir konu hakkında konuşabilirmiyim?”

 

Kaşlarını çattı abim, elini kahverengi süet olan eski kumaş ama zamanla değer kazanmış gibi duran montuna sürtüp bana baktı.

 

“Konuşalım abicim. Bir sorun varsa hallederiz?”

 

“Var. Baya ağır bir sorun aslında.”

 

Kaşlarını çattı, dışarıya doğru ilerlerken Yankı’nın cümlesini umursamazca oto yıkamadan çıkmıştı.

 

Yankı, “Bir dahakine Adana dürüm isteriz öyle simitle zeytinle kuru kuru gidiyor. Valla çay bileme yaranamay.”

 

Karşı depoya doğru ilerlediğinde abim ellerini arkasına koyup durdu, kaldırıp köşesine geçip ona baktım. Yeni traş olmuştu saçları dağınıkken bile parlıyordu. Ama yanağında ki morluğu görmüş ve kaşlarımı çatmıştım.

 

Elimi çenesine atıp yana yatırdım. “Kim yaptı bunu sana?”

 

“Ufak bir iz boşver, anlat hadi.”

 

Yutkunup elimi geri çektim, rüzgar saçlarımı geriye doğru iterken bakışlarım sert rüzgara karşı kısıkça bakıyordu abime.

 

Nasıl toparlayacağımı bilmiyorum, nasıl anlatacağımıda bilmiyorum. Ama anlatmam lazımdı.

 

“Eskiden köşkte çalışan bir kadın varmış, adı… adı Menekşe.”

 

Abimin yüzündeki değişikliği görmüştüm kaşlarını çattı ve gözlerini irice açtı, dudakları aralanmıştı.

 

“Tanıyorsundur herhalde?”

 

Dudaklarını hızla ıslatıp eliyle çenesini sıvadı.

 

“Abi kadın beni tanıdı, ben onu tanımıyorum ama o bizi tanıyormuş… seni görmek istiyor, Yaman'dan uzak durmamı ölümünde bana değeceğini söyledi.”

 

“Asla!” Dişleri arasından çıkan kelimenin ona öfkemi yoksa ağır bir duygu mu kattı bilmiyordum. “Nasıl buldu? Onun gitmesi gerekti. Çocuklarını alıp gitmesi gerekti.” Gözleri şaşkınca açıldı, ellerini saçlarına geçirip geçmişin yüküyle karşı karşıya kalmak için arkasını döndü.

 

“Abi o bizi değil ben onu buldum.” Hızla kurduğum cümle ile arkasını döndü. Bana yarım açık ağızla bakarken kaşları havaya kalktı ve bana yaklaştı.

 

“Elzem sana dedim, uzak dur ben bu meseleyi halledene kadar sessiz kal dedim. Kimseye yaklaşma dedim.” Eğilip ellerini yanağıma değişirdi.

 

“Zorundaydım, abi beni ailemden uzak tutma. Beni senden ve geçmişten uzak tutma.” Ellerine dokunup okşadım. Sakin değildim ama sinirlide değildi. Şaşkınlık bunu dindiriyordu. “Senin gibi acı çekmedim ama bıraktı bir adım ardımda durayım. Bıraktı sessizce savaşayım.”

 

“Sana birşey olursa kimseyi yaşatmam.” dedi ve iri gözlerle bana bakmaya devam etti. “Çocukları? Nerede yaşıyorlar?”

 

“Oğlu… Yalçın, Yaman yüzünden hapiste. Muhabbet yemiş, işlemediği bir cinayet yüzünden muhabbet yedi.” Yutkundum, şaşkın ve bir o kadarda ağır bir darbe almış gibi elleri iki yana düştü abimin. Gözlerimi kapatıp bir kaç saniye başımı öne eğip derin bir nefes aldım. “Kızı… o, o göremiyor.”

 

“Siktir!” dedi elini dudaklarına götürüp sertçe bastırdı. Geriye birkaç adım atıp öfkeyle nefesini soludu. “Yalçın’ı görmedim, onlardan haberim yok. Olaylardan da haberim yok.”

 

“Abi… yanlış anlama ama kendi acına o kadar yanmışsın ki etrafındaki insanları unutmuşsun.”

 

Bana baktı, kurduğum cümlenin yükü adem elmasının oynamasını sebep oldu, alt dudağını dişleri arasına alıp başına yukarıya kaldırıldı. Bakışlarım oto yıkamaya kaydı, orada duran Kuzgun baktım. Yavaşça abime dönüp elimle kolunu tutum.

 

“Onları görmeye git abi. Menekşe teyzenin sana ihtiyacı var.”

 

Sessizleşti, bana bakıp başını usulca salladı.

 

“Kızı? Kızına ne oldu?”

 

“Tam bilmiyorum ona sorarsın.”

 

“Sen görüştün mü?”

 

Başımı usulca sallayıp ona baktım.

 

“Yalçın?”

 

“Onu bilmiyorum.” Her şeyi anlatamam, eğer anlatırsam beni üzerime daha çok gelirdi. Rahat bir şekilde onun davasıyla ilgilenemem bunun bilinciyle üstü kapalı anlatıyordum. “Onun davasına bakmak istiyorum ama çok zor. Deliler yetersiz, şahitler var, ve kamera görüntüleri.” Başımı iki yana umutsuzca salladım.

 

“Onu görmeye giderim, sana bana konumunu at, istersen beraber gideriz.”

 

Sustum onun yıkılmış ama öfkeyle ayakta duran haline baktım.

 

Elini omzuna atıp sıkıntı içinde oflarken oto yıkamaya girmiştik. Saat kaçtı bilmiyorum, önemsemedim. Boş olan sandalyeye otururken Begüm’ün bakışları abime hiç değmiyordu. Bunun farkındalığı ile abimi inceledim. Boş vermiş gibi önüne dönüp bacak bacak üstüne attım.

 

“Senin bu çocuk akşam partiliyecek ha haberin olsun. Bende mi gençlerin arasına kaysam.”

 

“Furkan’ı ara gelsin. Bu Berat parti işleriyle arası çok iyi olsa gerek.” Abimin bana bakıp sorduğu soruya karşılık dudak büzerek karşılık verdim.

 

“Gece hayatını çok iyi bilir, partileri çok sever, partiden çok kaosa bayılır.”

 

“Kapak yuvarlanmış tenceresini bulmuş.” Dinçer'in sessizliği sonunda bozulmuştu. Elindeki telefonu cebine atıp bana baktı. “Onlara biz pavyon verelim.” Dinçer abimin omzuna vurup imalı bir şekilde konuşurken abim sadece alttan gülerek karşılık verdi.

 

Evli bir adamın yanında bu tür konular açılmazdı ama galiba analizci olan Dinçer bunları bilmiyordu. Begüm'ün bakışları ifadesizce abimin ve Dinçer'in üzerinde dolaştı. Oturmuş olduğu sandalyeye sırtını daha çok verip sessizce izlemeye devam etti.

 

“Zamanında Furkan'a söz vermişti onun gözünü doyurmak için en iyi pavyona götürmüştü.” Dinçer'in soğuk sesi beni bile dondurmaya yetmişti.

 

“Var öyle tip zaten Gökalp’te.” Yankı yandan sırıtıp başını iki yana kına gibi salladı. “Sende pavyon abisi havası aldım.” Gözlerini kısıp tiksinir gibi baktı.

 

İfadesiz bakışlarım Kuzgun'a kaydı, sessizce beni izlerken bakışlarında sorular asılı kalıyordu. Ela hareler beni tararken ben kaşlarımı usulca çatıp bakmaya devam ettim. Başıyla dışarıyı işaret ederken kaşlarım eski haline aldı ve sağ bacağım sol bacağımın üzerinden inip zemine değdi. Benden önce kalkan Begüm oldu demir merdivene ilerleyip yukarıya hızla çıkarken benim bakışlarım abime değdi, giden Begüm'e bakıyordu. Neden gitti hakkında en ufak bir bilgisi olmadığına yemin edebilirim ama kanıtlayamam.

 

“Zoruna gitti.” Yankı’nın cümlesi içimi rahatlattı, çünkü ben konuşmazdım bu konuyu. “Kadınlardan anlarım, bu tür konuları sevmezler.”

 

Dinçer bana ve Kuzgun'a baktı, elini abimin omzuna atıp, “Gidip şu kızla konuşsan mı, dün geceden beri burada hapis hayatı yaşamaya başladı ama ağzını açıpta kızla konuşmadın.” Bana bakıp göz kırptı, dışarıya işaret ederken abim sıkıntılı bir nefes verip Demir merdivenlere ilerledi. Ben ve Kuzgun dışarıya çıkarken yan tarafta bulunan boş arsaya doğru girdim.

 

Arkamı döndüğümde etrafı inceleyen bir adamla karşı karşıya kaldım. Kuzgun çatık kaşlarla etrafı inceliyordu yetmezmiş gibi boş olan depolara bile bakıp duruyordu.

 

“İyi misin?”

 

Kuzgun, “Asıl sen iyi misin?” bir adım atıp aradaki mesafeyi kapattı. “Ne konuştun abinle. Gördüm onu delirmiş gibi oldu bir anda.” Kalın sesi bedenine eşlik ediyordu, giymiş olduğu dar kazağa gözüm kaydı cüssesi dikkatimi dağıtırken bakışlarım hemen yüzünü buldu çenesindeki yaraya dokunma isteği ile elimi kaldırıp ona yaklaştım. Sanki ne yapacağımı biliyor gibi başını eğip çenesini bana yaklaştırdı. Parmağım ile çenesine dokunup gözlerimi kapattım.

 

Kendimi şuan sanki Kuzgunatak geçiriyor gibi hissediyordum.

 

“Bu bana çok iyi geldi. Varlığını hissetmiş olduğum bir gerçeğin acısını dindiriyor, Kuzgun.” Gözlerimi açıp yüzüne baktım. Kalın, düz kaşlarına ve siyah saçlarını inceledim.

 

“Hangi gerçek Elzem?”

 

Başımı iki yana salladım bilmiyordum, ortada sadece bir koku vardı. Semih'in ağır kokusunu en yakın arkadaşımın üzerinde hissettim. Bunun gerçek olması beni hem korkuturken hemde sorular eşliğinde daraltıyordu. Neden korkuyorum ki? Semih benim eski sevgilim, Nevra ile aralarında sessiz bir çekim olmuş olabilirdi. Buna medeni bir şekilde bakmam lazımdı.

 

“Boşver.” Elimi geri çekip başımı kaldırıp yüzüne baktım. “Sen ne yaptın. Aradığın adamı bulabildim mi?” Meksikalı adamın peşindeydi. Bunu biliyordum, bulup bulmadığı ya da izine rastladığı hakkında en ufak bir bilgim yoktu.

 

“Buldum. Ama ortaya çıkması gerek. Eğer şuan saldırıya geçersem kendini infaz ettirir.”

 

Başımı aşağı yukarı salladım.

 

Ellerimi tutup avuç içine aldı. “Hâlâ soğuk. Ellerin hiç mi ısınmaz senin ne kadın?” Güldüm. Bunu daha önce sormuştu.

 

“Havanın etkisinden dolayıdır.” dedim ve yüzünü inceledim. Yüzünde hâlâ tebessüm dolu bir gülümseme vardı ama onun yüzünde benim aksime sorarca ve düşünürce bakan bakışlar vardı.

 

Soğuk rüzgar yüzüne sertçe çarparken kurumuş dudaklarımı ıslatıp derin bir nefes verdim, bakışlarımı etrafa çevirdiğimde parmağı ile çeneme dokunup bir rüzgar kadar hafifçe kendine çevirdi.

 

“Bir şey var. Dinçer değilim ama sende bir şeyler var.”

 

Kontrolü elime almam gerekti, ipleri tutup kendi yönüme çevirmem lazımdı. Başımı iki yana sallayıp.

 

“Bir çocuk davası var, onunla ilgileniyorum ve bu konular beni biraz sarsıyor. Hassas noktam biliyorsun.” Eli hâlâ çenemde dururken bakışları hiç değişmeden bakmaya devam etti.

 

Başını arkaya çevirip oto yıkamaya göz attı. Kaşlarını çatıp bana döndüğünde bir adım daha atıp aradaki mesafeyi sıfırladı, başım ilk önce omzuna değdi daha sonra yüzünü doğru bakmak için başımı geriye atıp yüzüne baktım.

 

“Abime ne dedin peki?” Nefesini yüzümde hissetmiştim başını eğip bana bakarken elleri belimi sarmış bir şekilde durdu.

 

Yutkunup geriye çekilmeye çalıştım ama sırtım duvara değince durmak ve elimle cüssesine dokunup geriye doğru itmek zorunda kaldım. Kendini bile isteye geriye çekerken elleri yavaşça belimden düştü ve öylece bakmaya devam etti.

 

“Geçmiş aile ilişkilerinden birini anlattım ona… köşkte çalışan bir kadın vardı. Abimle görüşmek istiyor, onu görmek istiyor.”

 

Kaşları çatıldı ve çenesini oynatıp derin bir nefes aldı.

 

“Elzem.”

 

“Kuzgun?” dedim, onun bu içli sesine karşı sorar bir şekilde baktım.

 

“Elzem seni şu kadarcık tanıyorum,” dedi işaret ve baş parmağı ile küçük bir tohum tutuyor gibi yaptı. Ona tek kaşım havada bakarken o konuşmaya devam etti. “Bu sessizliğin hiç normal değil.”

 

“Ne sessizliği? Bak haklısın biraz uzak kalmış olabilirim senden. Ama bu…” lafımı kesen şey onun araya sokulan sesiydi.

 

“Hayır, sen değil ben seni ihmal ettim. Ama telafi edeceğim.”

 

Ona şuan hiç sorun değil biraz daha beni ihmal et demek isterdim ama bu cümlem bile onun şüphe içinde kalmasına neden olurdu.

 

Sessizce onun çehresini izledim, gözlerim birden bire dalgınlık içinde giderken kurduğu cümleyi işitmek yerine dolgun ve estetik gibi kıvrımlı dudaklara baktım, kız güzeli dedikleri bunu yani, tertemiz bir yüz ve yüze uyum sağlayan dokular. Siyah saçlarına karşılık ela gözleri ela gözlerine karşılık dik duran burnu ve ona karşı sert çenesi. Son cümlesini tekrar edip ona bekledi. Başımı iki yana sallayıp kendime gelmeye çalıştım. Evet Kuzgunatak geçiriyordum.

 

“Anladın değil mi beni?”

 

“Tabii ki de.”

 

Kollarımı açıp ona doğru yaklaştım, aramızdaki mesafe şimdi tamamen yok oldu. Boynuna sarılıp bir elimi ensesine diğer elimi omzuna attım. Okşarken vermiş olduğu nefese ve uğultuya karşı sessiz bir sırıtış sergiledim. Kendi kendime gülerken ayaklarımın yerden kesildiğini ve Kuzgun'un sağ elini sırtıma sıkıca sandığını diğeri ile yanağımı okşadığını hissettim. Derin bir nefes alırken alnı alnıma değdiği an beni indirip iki eliyle yüzümü tuttu benim ellerim hâlâ onun ensesinde ve omzunda dururken sıcak ensesi git gide daha çok yandığını hissedince buz kesen avuç içimi ensesine bastırdım.

 

“Senin için gelmişken bir başkası yüzünden benden kopmanı yasaklıyorum.” Kurduğu cümleyle açık olan gözlerim tamamen kapandı, bu cümle benim yüreğime güller dikerken onun bahsettiği şeyin eklinde bir bıçak olan düşmandı, o düşman onun ektiği gülleri kesecekti. Ama hayır buna izin vermem. Bir başkasının benim yüreğimdeki emanetleri incitmesine izin vermem.

 

“Bir başkası ne beni ne de seni yok edebilir. Benim için gelmiş bir adamdan kopmam ben.” Yüzüne doğru kurduğum cümle onu hırlamasına neden oldu. Gözlerimi araladığımda kaşları çatık, çenesi sert, dişleri ise alt dudağını kemiriyordu.

 

“Sadece birkaç gün, birkaç güne benimle olacaksın.”

 

Derin bir nefes verip, “Sabırsızlıkla bekliyorum Kuzgun.”

 

Ellerimi geri çektim, kollarını benden ayrıldı ve arkasına baktı. Başıyla ileriyi gösterdi. Bulunduğumuz yerden çıkarken oto yıkama yaklaştık ve içeride bulunan kişilere baktım. Yankı ayağa kalkmış Kuzgun'a başını bir kez ciddi bir ifade ile sallayıp ilerledi. Kuzgun'u yüzüne baktığımda herhangi bir ifade bulamadım.. kaşlarım çatıldı yüzüne Dinçer merdivenlerde inip bize doğru yaklaştı.

 

Dinçer, “Sen nereye gideceksin?”

 

“Karakolda işim var oraya gideceğim.” dedim ve mavi gözlerinin aradığı ifadeye baktım. Sadece başını salladı.

 

Bakışları Kuzgun'a gitti.

 

“Gökalp Begüm'ü köşke bırakacak. Oda oraya geçecek.”

 

Kuzgun sessizce başını salladı.

 

Herkes dağılmaya başlarken ben arabama binmiş sessizce beklemiştim, Kuzgun ve Yankı'nın giden arabalarına bakarken elim yan koltuğa atmış olduğunuz telefona gitti. Gelen bildirime baktım, hastaneden çıkıp arabasına bindi, takipteyim abla.

 

Telefonu bir köşeye atıp açık olan konumu takıp etmeye başladım, bu doktor benim tek çıkış yolumu bilen kişiydi. Eğer Yaman ona bir şey yaparsa tüm planım çamurun içinde gömülü ve orada kayıplara karışır. Bunun olmasına izin veremem. Dinçer'in başına dikmiş olduğu adam mahalleden biriydi. Onun takibe almış ve en ufak bir bilgiyi bana ulaştırması için onu tembihlemişti.

 

“Senin ölmene izin veremem doktor.” Kendi kendime kurmuş olduğum cümle içinde boğulurken ellerim sertçe direksiyonu kavramıştı. Konumu arabaya bağlarken içimdeki huzursuzluk nasıl yerle bir olur diye düşünmeye başladım, elim durmadan atan kalbime gitti, öyle sert atıyordu ki sanki bir hançer darbesi yemişte onun acısı ile ne yapacağını bilmiyor gibiydim.

 

Yüreğim bu aralar çok ağırlaştı. Sebebi hangi nedendendir bilmiyorum. Ama şu biliyordum ki eğer Yaman'ı içeriye tıkarsak ve bir ömür müebbet hapis cezası ile yaşamını sürdürürse rahat edecektim.

 

Nerede olduğuma bakmak için başımı kaldırdım. Karşında lacivertli camlarla karşı karşıya kaldım, otel gösterişli ve oldukça temizdi. Kapıda duran güvenlikçiye baktım bir değil üç kişi duruyordu kapıda. Arabadan inip telefonunu açtım. “İçeriye mi girdi?” Mesajı gönderip bir kaç saniye dâhi sürmeden gelen mesajı okudum evet.

 

İlerledim etrafa bakarak değil başım dikçe ilerledim, camların içi gözükmüyordu, sağa baktığında bir bahçe gördüm yemek yiyen insanların zengin kahkahası uzaktan bile duyulabiliyordu. Durmadan ilerledim ve içeriye girdim. Kimse beni sorgulamadı çünkü buradaki zengin ve gösterişli insanlardan pek bir farkım yok belki sağ serçe parmağındaki kahverengi oje hafiften yok olmuş gibiydi ama buna da dikkat edecek değillerdi.

“Ayhan Aşan'ın sevgilisiyim.” Başka çare yok, mantıklı bir çare vardı. Böyle bir adamın kesin otellerde bir yerde metresleri ile takılıyordur, parmağında bir yüzük göremedim ama evli olmama ihtimali yok. “Beni buraya çağırdı, gelmiş olması gerek. Odası ne tarafta.”

 

“Bize böyle bir bilgi verilmedi.” Dejavu mi yaşıyorum yoksa. Bu soru tekrarlanmaya devam mı edecek yoksa?

 

Şaşırmış bir şekilde ağzımı açıp. “Nasıl? Hayır canım az önce konuştuk nasıl vermez ya!” Yüzümde kesinlikle yapmacık ve burnu havada bir hanımefendi imacı vardı.

 

“İsterseniz bekleyin ben odasını arayayım açarsa-”

 

“Ne demek açarsa ya! Belki size söyledi ama siz gözünüzden kaçırdınız!”

 

Adam önce etrafı inceledi daha sonra sarıdan da daha sarı olan o saçlara ellini atıp. “Tamam tamam ben sizi odasının yolunu tarif edeyim.”

 

Adam bana kaçınca kat olduğunu ve kapı numarasını söyleyip sakince asansöre kadar eşlik etti. Benim içimdeki tedirginlik kendime değil o adama bir şey olmasındandı. O benim tek tanığım, eğer ölürse Yalçın içeride kalmaya devam edecek.

 

“Başka bir isteğiniz?”

 

“Hayır teşekkürler.” Asansör kapandı ve yukarıya doğru sayamadığım katlarca çıktım.

 

Açılan kapı ile topuklu sesinin ağırlık bir oldu. Attığım adım yankı yapmışken yerdeki temiz ışıltıya baktım, sol tarafata kadının biri yerleri hem siliyor hemde aynı anda kurutuyordu.

 

İlerledim kadın ardımda kalırken ben hızlı adımlarla koşuyordum kapıya vardığında kapıya sertçe vurdum. Nerede olduğunu bilmiyordum ama burada olduğunu tahmin ediyordum. Başka nereye gidebilir ki?

 

Kapıya tekrar vuracağım an açıldı ve geniş bir koridor ile karşı karşıya kaldım çünkü kapıyı açan takım elbise giymiş uzun ve ince bir adamdı, esmer teni ve sert görünüşüne karşı dik dik bakarken göğüs kafesim olması gerektiğinden daha hararetli çarpıyordu. Adam eli ile içeriye girmemi söylerken ben etrafı usulca inceleyip koridorun sonunda sırtı bana dönük uzun boyuyla şık bir takım elbise içinde duran bir adam vardı. Kapı kolunu tutan adama göz ucuyla baktım ve başımı dikçe kaldırıp içeriye girdim. Yavaş ve sessizce varlığını kimseye hissettirmeyen tedirginliğim ile ilerledim. Geniş odanın solun kısmında bulunuyordum. Adamın boyalı saçların yavaş yavaş kayboluyor gibiydi, gözlerim önce saçlarına sonra ise ensesine sonra ise güçlü cüssesine kaydı.

 

“Boş geldin Günay. Benim küçük yeğenim.” Bakışları bana saplandı. Yüzünde iğrenç bir gülümseme ile bakarken ben yerinde bir heykel gibi sabit durdum.

 

İlk karşılaşma, ilk kez onu görüyordum. Beni tanıyor ve belki bu işine içine girdiğimiz ilk günden beridir beni ve çevremi tanıyordu. İhtimaller güvenenmem beni tanıyor olması çevreme de elinin değdiği anlamına gelmez. Korkumu geriye def ettim ve ifadesiz bakışlarımı ona çevirdim.

 

“Seni kaybetmiştim. Seni arayan benden beni bulan sen oldun.” Sesindeki korkunçluk bir yankı gibi bedenimi ürpertirken boğazımda biriken sarmaşıkları makasla kestim. Sessizlikten korkardım, çığlığı sessizliğe tercih ederim.

 

“Benim karşıma çıkacak yüzünün olduğunu görmem ne güzel,” dedim ve gözlerimi ileriye, şehrin tamda ortasında duran binalara yönlendirdim. Yapılar ihtişamlı dururken yavaş ve usulca, gözleri beni inceleyen adama baktım. Kaşlarımı çatıp gözlerimi kıstım ve konuştum. “Senden daha çok nefret etmeme sebep oluyor bu yüzsüzlüğün.”

 

Güldü. Seslice güldü ve başını öne eğip iki yana salladı. Olması gerektiğinden daha koyu olan lacivert takımının ceplerinden elini çıkardı ve başını kaldırıp bana baktı. Sakallarını beyaz değil greydi. Elini sakallarını arasına daldırıp okşarken derin bir nefes verdi.

 

“Ben yüzsüz değilim benim güzeller güzeli Günay’ım.”

 

Bu seferde gülen ben olmuştum. Bende onun gibi başımı iki yana sallayıp vicdanı olmayan adama baktım. Kaşlarımı havaya kaldırıp, “Ailemi öldürüp karşıma geçen sensin ama…” Sessizleşti. Bakışları ayak ucuna gitti ve tekrardan derin bir nefes aldı.

 

Yüzüne bir şey işlendi. Nedir bilmiyorum ama göz bebekleri usulca titredi. Böyle bir zalimin göz bebekleri titrer mi? Hayır ben yanlış görmüş olabilirim

 

“Çok soru var. Cevabı aramakla yorulma diye sana cevapları söyleyecek birini ulaştırıcam sevgili yeğenim.”

 

“Ne sorusu ne cevabı. Sen zalimsin, vicdan yoksunu bir canisin, buna soru aramak yerine her gün gelip bunları yüzüne vurmak istiyorum Yaman Durkan. Sen benim daha yüzlerini bile bilmediğim ailemi öldürdün.” Sesim oldukça sen ve gürdü. Bana bakan gözlerinde bir ifade değişimi dâhi yoktu.

 

Şuan karşımda bir katil vardı ve ben çok rahat bir şekilde konuşuyordum, çünkü biliyordum ki bu adam beni öldüremez. Kalbim çok sert atıyordu nedeni sessizlik içinde yok olmayı bekleyen korku muydu yoksa öfkem miydi?

 

“Beni onları bu hâle getirdi sevgili yeğenim. Onlar beni yok saydı ve bende onları temenni yok ettim.” Sakindi, sesinde bir titreme dâhi yoktu. Yaptığı en ufak şeyden pişmanlık duymuyordu. Bu oldukça korkunçtu.

 

“Onlar mı sana annemi taciz ettir dedi. Onlar mı Gökalp abimi izlettir dedi, onları mı babamı zincirlere bağla dedi? Bunları onlar mı söyledi?” Sesim oldukça sert kelimelerin ise oldukça hızlıydı. Öfkem uzun olan tavanı aşmış bir vaziyetteydi.

 

Başını iki yana salladı. “Senin anneni taciz ettirmedim. Senin annen bunu istedi. Ona bir teklif sundum oda reddetti.”

 

“Neyden bahsediyorsun sen? Kafanın içinde dönenleri tedavi ettir önce!” albir anlam çıkaramıyordum. Sanki bir labirentin kurucusu ile karşı karşıya kalmış ve beni başka yerlere sürüklüyor gibiydi. Sessizleştim sadece kuracağı cümleleri bekledim. Çünkü gözümde yavaşça kendini belli eden ama inadımla yarışamayan bir gözyaşı duruyordu.

 

“Benimle bir çocuk gibi oynadılar,” İlerledi şampanya dolu olduğunu bildiğim kadehten bir yudum aldı ve içti. Geniş masanın ucuna elini dayayıp sanki yorgunmuş gibi ayakta durmaya çalıştı. “Ben abime… Fırat abime onu anlattım her gece her sabah her an!” Gözleri bir anda bana döndü nefes nefese kalmıştı gibi nefeslerini verirken bana yaklaştı. Önümde durup tepeden bana baktı ve başını iki yana salladı. “Annenin gençlik yılları gibisin Günay. Gözlerin onun gibi iri çenen onun gibi sert ve göze çarpıcı… yanakların annem gibi al al duruyor. Ama… ama bakışların o kadar derin ki, annemde böyle bakardı hem… abime.” Dudaklarını birbirine bastırdı ve gözlerini benden çekti.

 

Geriledi, ben ona tiksinir gibi bakarken o annem ve babamdan bahsedip benim yüreğime mezar eşmişti. Acımasızdı bunun bilincinde kalmam gerekti. Ama benim annem hakkında neden bu kadar çok bahsetti? Babama her an anlattığı kişi kimdi? Onlar, ona ne yaptılarda bu cani bu hâle geldi? Sorular birikti, cevabını bulduğum sorular ise gözümün önünde bir buhar olup gitti.

 

Dikkatimi toplayan şey onun sinsi sesiydi. “Ama merak etme Yalçın’ın çıkmasını bu kadar çok istiyorsan onu çıkarırız.”

 

“Ne?”

 

“Ne, ne? Bunu istemiyor muydun? Ayhan Aşan artık senin Yalçın en kısa zamanda çıkacak ama seninde bana yardım etmen gerek.”

 

“Alsa.”

 

“Daha ne istediğimi bilmiyorsun ki?” Kaşları havalandı ve konuşmamı bekledi.

 

“Ne istiyorsun benden?” Dişlerimi birbirine bastırıp bekledim.

 

“Eğer birinin eline geçersem ve orada tutsak tutulursam beni öldür. Sevgili yeğenim.”

 

Şaşkınlığım yüzüme vurmasın istedim ama işe yaramadı, gözlerimde beliren yaş orada akmayı beklerken bu adamın nasıl biri olduğunu asla çözmeyeceğimin bilinciyle arkamı döndüm. Kapının açılma sesini duydum yavaş ve sarsıcı adımlarla ilerleyip çıkarken aklımda cevabı var olmayan ya da sır gibi toprakta gömülü cevaplara gidiyordu.

 

Kapının tam ucunda dururken omzunun üzerinden ona baktım. Katil, vicdansız, cani ve korkutucuydu.

 

“Birinin eline geçeceğini biliyorsun?” Sorar bir sesle konuştum, hayır sesim içime kaçmamıştı burada gür bir şekilde duruyordu.

 

Verdiği nefesi işittim usulca önüme dönerken o kendinden emin bir tavırla konuştu. “Ben tutsak tutulmak istediğim zaman tutulabilirim.”

 

Yüzüm ekşidi, kendi kendime bir şeyler söylenirken usulca arkamı döndüm ve tek bir cümle kurup o istemediğim ama hisslerimin yüksek seviyede inatla onayladığı o cevabı onun ağzından duymamak için her şeyi yapardım.

 

“Babama kimden bahsettin?” Babam, sahiplenme kelimesi ağır geldi, çünkü ben hiç bu hissi tatmadım. Ben Elzem bir diğer gerçeklik ise Günay Gönük, babasının şevkatli elleriyle okşanmayan saçından nefret etmeyen güçlü Elzem. Annesinin kıyamam diyerek dizlerinden öpmediği ama asla dizini pansumansız bırakmayan Elzem.

 

“Bunu öğrenmek mi istiyorsun cidden küçük yeğenim?”

 

“Evet.” Tereddüt bile etmedim. Kaşlarım havada bir şekilde beklerken avuç içim cidden alevler içinde yanmaya başlamıştı. Hayır ben ateşe değil buz gibi soğuğa aşıktım.

 

“En kısa zamanda bunu öğreneceksin.” İfadesiz yüzünde bir minik dâhi oynamıyordu.

 

Başımı iki yana tiksinir gibi salladım. Arkamı dönüp koridoru aşarken kendimi hızla asansörün içine kattım. Yaman… o adam kimi babama anlattı da Yaman bunu dile getirmekten çekinmedi, geçmişte ona ne haksızlıklar yaptılarda Yaman denilen zalim bu hâle geldi. Hayır, asıl her şey şimdi birbirine karıştı, kendimi bir çorbanın içindeki ufacık çekilmiş bir patates gibi görüyordum. İçinde yok olup gitmiştim.

 

Arabama ilerledim, hiç durmadan kapısını sertçe açıp kendimi sürücü koltuğuna attım. İki elimde direksiyona gitti. Alnımı direksiyona atıp bir köşede akmayı bekleyen yaşları sertçe akıttım, seslice ağlıyordum. Öylesine seslice ağlıyordum ki dışarıdan geçen biri şuan benim bu hıçkırıklarımı duyabilirdi. Köşeye sıkışmış bir fare gibi hissediyordum. Yaman ne demek istedi neden bu kadar güçlü konuştu. Ailemin özlemi şuan belli oluyordu. Ben annemi istiyordum, ben babamı küçük bir kız çocuğu gibi istiyordum.

 

Gözlerim karanlığa kavuşurken ellerim titremeye başladı. Ben güçlü biriyim, ama ağlamayan biri değil gözyaşı dökmeyen biri değil. Güçlü ve gözyaşlarına saygı gösteren biriyim: kimsenin önünde akmadığı müddetçe.

 

Başımı kaldırdım, bulanık gözüken etraf ile gözyaşlarımı ellerim ile sildim. Elim arabanın anahtarına gitti arabayı çalıştırıp akmayı kesmek zorunda olan yaşlarla ilerledim. Yağmur yağıyordu, camlara çarpan damlalar yüreğimdeki sarmaşıklar kadar sertti. Nereye gideceğimi bilmiyordum, elim telefona gitti. Bu tür durumlarda ilk arayacağım kişi Nevra olurdu. Ama o… ama onu ilk kez aramak istemedim, içimdeki o his beni boğuyordu.

 

Dinçer'i aradım, telefon hemen açıldı.

 

“Efendim?”

 

“Adam otelden çıkmış.”

 

“Evet bana yeni haber verdiler. Sen iyi misin?”

 

Derin bir nefes alıp verdim ve başımı sanki Dinçer’in gözleri benim üzerimdeymiş gibi salladım.

 

“İyiyim. O çocuğu geri çek, doktoru takip etmeyi kessin.”

 

“Tamam.”

 

Telefonu hemen kapattım, Dinçer beni sorguya çekmedi. Başımı iki yana sallayıp iki yana dağılmış olan saçlarımı geriye attım. Şuan Menekşe teyzenin yanına gidecektim. Bilmiyorum ama anne şefkatine ihtiyacım var gibi hissediyordum. İçimdeki annelik boşluğunu varlığı belki dindirirdi. Belki annelik görmemiş bu ruhum onun anneliği ile iyileşirdi.

 

Arabamı park edip kapısına baktım, arabadan çıkıp çantamı ve telefonumu yanıma aldım. Hemen kapıya gidip zile bastım içeride oğlunun hasreti ile yanan bir anne vardı. Ve kızı… onun masum yüzüne değen ellerin yakılması gerekti. Gözleri görmeyen bir kadın vardı içeride ve bunlar benim soy ismim yok eden öz amcam yapmıştı.

 

Telefonum çaldı, tüm dikkatimi bozan melodi ile elim hemen siyah çantamın içine gitti. Rastgele içine atmış olduğum telefonu çıkarıp ekranına baktım. Abimdi.

 

Kurumuş olan dudaklarımı ıslatıp telefonu açtım.

 

“Sen neredeydin?”

 

“Ne?”

 

“Yaman’la mı görüştün abicim?”

 

Dönüp kaldım, nefesim kesilmiş gibi yere dalarken açılan kapı ile bakışlarım çitin ardında duran Menekşe teyzeye kaydı.

 

“Abi noluyor, ben şuan Menekşe teyzeye geldim.” Sesimi olabildiğince normalleştirmeye çalıştım.

 

“Konum at abicim.”

 

“Bu nereden çıktı o mu dedi bunu, abi seni kışkırtmaya çalışıyor o biliyorsun değil mi?”

 

Kelimem ağzından tam çıkmadan konuştu sesi tedirgin ve korku içinde çıkıyordu.

 

“Evet abicim o dedi küçük yeğenimle buluştum diyor.”

 

“Yok öyle bir şey ben Menteşe teyzeye geldim.”

 

“Yanına adam gönderiyorum bu piç tekrardan bir yeri ateşe verecek.”

 

Gözlerim Menekşe teyzeye giderken abimle olan konuşmayı kesmiştik. Menekşe teyze bana sevinçle bakarken yüzümdeki o durgunluk yüzünden bakışları hemen değişti. Ellerini yanağıma atıp ağladığımı fark ettiren yüzümü iyice inceledi.

 

“Noldu! Neden bu kadar bitkin bu yüzün, kızım?” Kaşları endişe içinde çatıldı. Bir eli kolumda diğer eli sırtımda bir şekilde koşarak beni içeriye soktu.

 

Salona girmek için iki adımlık merdiven basamağını aşıp beni koltuğa oturtturdu. Elleri saçlarıma gitti. Bu annelikti, saçlarımı bir anne gibi okşadı, öptü ve sertçe sordu.

 

“Noldu dedim!”

 

“Yok bir şey, ben sadece bugün biraz fazla duygusalım.” Sesim ne kadar sakin çıkmaya çalışsa da içine kaçmış bir korkak gibi konuştum.

 

İlk önce başını iki yana salladı, daha sonra kollarını bana sarıp sıkıca sardı beni Sırtımı okşarken başımı dik tuttum çünkü başım eğilirse yaşlarda eğip yeri boylardı.

 

“Bir şey olmuş ama izdivaç dakikalarındasın.” dedi omuzlarımdan tutup beni geriye doğru itti. “Anlatacağın zaman seni dinlemeye hazırım.”

 

Tebessüm ederek başımı iki yana salladım, “Hayır, hiçbir şey olmadı. Her şey yolunda.”

 

Mavi gözü ve griye maruz kalan diğer gözüne baktım. Yüzü çökmüş ama ışıltısı hâlâ yerinde duruyordu.

 

“Yapma…” Avuç içlerini yanaklarıma bastırıp okşadı, kaşları havalanıp küçük bir çocuğa bakar gibi baktı. “Güçlü durmaya çalışma, kendin ol. Yorgun olduğun zaman bunu gizleme, ağlamak istediğin zaman gizleme, korktuğun zaman gizleme. Sessiz bir güçlülük yarat, kızım.”

 

Ellerini tutup başımı salladım. Öyle olsam canım daha az mı yanardı? Ben şuan ne yapacağımı bilmiyorum. Tek bir şey istiyordum oda birinden gelen içten bir sarılmaydı.

 

“Bana annem olarak sarılır mısınız?” Gözyaşım aktı ve hiç tahmin edemeyecek kadar sıkı bir sarılışa maruz kaldım. Ellerim titreyerek Menekşe teyzenin sıcak sırtına değdi. Başımı omzuna küçük bir çocuk gibi yatırdım.

 

“Annem gibisin… oda hep ağlamak istediğinde babanın omzuna yatırırdı başını.” Bu cümleler gözlerimi sıkıca kapatmama neden oldu. Gözlerimi sertçe kapatıp derin bir nefes verdim.

 

“Annemle babam nasıl tanıştı biliyormusun, Menekşe teyze?”

 

Derin bir nefes verdi benden uzaklaşıp başını iki yana salladı. Olumsuz yanıtına karşı başımı öne eğdim. Derin bir nefes verdim.

 

“Ailem hakkında her şeyi bilmek istiyorum.” Gözlerimi onun masum ve üzüntü dolu bakan gözlerine diktim. Yutkundum ve tekrardan derin bir nefes verdim. “Tam bir şeyler öğrendim derken tekrardan perdesi kapalı bir sırla karşı karşıya geliyorum.”

 

Sessizleşti. Oda benim gibi derin ve acılı bir nefes bıraktı. Ayağa kalktığında ona bakıp bekledim.

 

“Eğer böyle her şeyi dert edersen ki haklısın etmelisin ama şuan değil… karşında bir katil var sıradan biri değil. Ve o katil senin ailenizde katletti.” Bana sanki bunları unutmuşumda hatırlatmak için dile getiriyormuş gibi baktı ve konuşmak için bekledi… “Sen bu ailenin tek kalan güçlü kızsın. O cani seni silmeye çalıştı ama yapamadı yapamazda!” Bana bir anne azarı gibi baktı. Bu bakış teyzemin bana attı bakışlar gibiydi.

 

Menekşe teyzenin ilerideki çalan telefonu tüm dikkatimi dağıtmıştı ilerleyip telefonunu alıp açtığında birkaç ağır tepki gösterdikten sonra hemen telefonu kapatıp bana baktı.

 

“Benim komşuya kadar gitmem lazım. Kızı doğum yapacakmış.” Koşa koşa gidip dolaptan montunu çıkardı ve üstüne geçirirken bana bakıp konuşmaya devam etti. “Yukarıda Yasemin var. Ona bak olur mu? Seni tanıyor zaten.” Nefes nefese kalmıştı bir şekilde çıkarken ben sadece ayaklanmış bir vaziyette merdivenlere bakıyordum. Bahçe kapısının köşesinde duran Hera’ya baktım bakışları kapanan kapıya gidince uzun boynuyla beni arayıp baktı. Sanki yabancı değilmişim gibi uyku pozisyonunu tekrardan aldı ve sıcak salonun bahçe kapısının köşesinde uyumaya devam etti.

 

Aradan beş dakika geçmişte ve ben bu beş dakika içersinde sadece Canan ile mesajlaşıp babasını sormuştum. Yalçın onun babasını koruyor ve zor anlarda ona yardımcı oluyormuş. İlk başlarda Yalçın'dan korkmuştu çünkü sert gözüken tarafı; babasına zarar verir diye düşünüp endişe ettiriyordu.

 

Çalan kapı ile bakışlarım kapıya kaydı. Hemen yaslanıp uzunmış olduğum yerden kalkıp öylece durdum. Ardımda gözleri kapalı olan Hera'ya baktım. Şuan oda bana güveniyordu galiba. İlerleyip kapının köşesinde bulunan küçük ekrana baktım, ekranda beliren tanıdık çehre ile bakışlarım afallamış gibi bir tepki gösterdi. Aslında abimi beklerken bunun gelmesi beni şaşırtmıştı. Hemen kapıyı açıp ilerideki bahçe kapısınada yöneldim. Açıp yüzüne öylece bakarken Yankı bana selam verip buz gibi esen rüzgardan kaçmak için eve sığındı. Ardından ilerleyip çatık kaşlarla bakarken ayaklarıma rastgele geçirmiş olduğum terlikleri bir köşeye koyup ilerledim.

 

Yankı ayağındakileri indirmiş uyuyan Hera’ya baktı.

 

“Korkma saldırmaz. Senin ne işin var burada?”

 

Bana baktı, yeşil gözleri evi incelerken elleri cebine gitti ve derin bir iler bir geri adımlar atmaya başladı. Birkaç saniye sessizce beklerken o derin bir nefes verip konuştu.

 

“Amcanla görüşmüşsün.” Bana ifadesizce bakıyordu. Ama bu ifadenin ardından bir alay vardı, evet dersem hemen gülecek gibi bakıyordu. Sert kemikli yüzüne baktım ve bir kaç saniye daha sessiz kaldım.

 

“Kim söyledi.”

 

“Dinçer'in peşine takmış olduğu çocuk otele girdiğinizi görmüş.” Dudağının kenarı yukarıya kaydı. “Cesaretin ölüme neden olabilir, küçük Gönük.”

 

Sessiz kaldım, omzumdaki ağırlık ile beklerken bakışlarım istemsizce Yankı’ya kaydı. Ona ifadesiz bakışlarımın altındaki çatık kaşlarla bakarken cebimdeki telefonun zil sesiyle tüm dikkatim dağıldı. Düşüncem yerle bir olurken ekranda beliren Berat’ın numarası ile bir adım geri çekildim.

 

Telefonu açıp kulağıma götürdüm ve ben daha alo demeden telefonun diğer ucundaki kişi benim konumumu sordu.

 

“Abla nerdesin acil gelmen gerek.” Bu Yiğit’in sesiydi.

 

“Noldu? Arkadaki sesler ne öyle?”

 

“Elzem abla ben buna hâkim olamıyorum kavga çıkardı acil gelmen gerek.” Sesi olması gerektiğinden fazlaca tedirgin geliyordu.

 

Kaşlarım daha çok çatılırken karşımda bana merakla bakan Yankı’ya baktım.

 

“Bulunduğunuz ortamdan çıkar onu, benim eve gelin.”

 

“Tamam abla.”

 

Telefon hemen kapanmıştı Berat'ın yüksek sesle konuşması telefonu delecek kadar hızlı ve öfke doludu.

 

“Nolmuş?” dedi bana elleri cebinde dili ağzının içinde oynarken.

 

“Bilmiyorum gittiğim zaman öğrenirim.”

 

Kabanımı giymiş çantamı almış kapının önünde ayakkabılarımı giyerken Yankı bana şaşkınca bakıyordu, bunu alaycı sesinden anlamak kolaydı. Ona baktığımda bana anlam veremediğim bakışlar atıyordu. Boynundaki tuhaf dövmenin hâlâ ne olduğunu çözmüş değildim ama umursamayarak kapıyı açtım ve Yankı'ya baktım.

 

“Yankı.” dedim en tatlı çıkan sesimle ona bir adım atıp muhtaç bakışlar atarak, “Yukarıda Yasemin var, geri dönene kadar ona bakar mısın?”

 

Bana ekşimin bir yüzle baktı bu bakışlar beni korkuturken derin bir nefes verip buz kesen parmak uçlarımı birbirine sürttüm.

 

“Gökalp beni senin için gönderdi, çocuk bakayım diye değil.” dedi ve ellerini cebinden çıkarıp, “Ayrıca benim daha mühim işlerim dururken gelmiş burada seni koruyorum. Koskoca İlyas’ın oğlu mafyacılık oynuyor kadın koruyor diyecekler.” Bakışlarını yana çevirip kurduğu cümleden tiksinir gibi baktı etrafa.

 

“Kadın değil, Günay Gönük’ü korkuyorsun bir bir, ikincisi ise yukarıda bir çocuk değil bir kadın var… ve gözlerini Yaman elinden aldı…” Yutkundum ve boğazıma tıkalı kalan o nefesim sert rüzgarları beni oradan başka bir konuma fırlamış gibi hissettim. “Kadın görmüyor.”

 

Kaşlarını kaldırım yarım açık ağızla baktı. Dudaklarını ıslatıp. “Kadın beni tanımıyor. Korkar sonra.”

 

“Hayır. Sen halledersin, Menekşe teyze komşunun kızı doğuruyor diye oraya kadar gitti dersin.”

 

“Oha Elzem. Sen iyice beni kullandın ama.” İsyankar sesi sertçe yüzüne yansımıştı, bana bağırmak istemiyordu ama yapısı gereği sesi oldukça sert çıkmıştı. Kendini düzeltmek için ilk önce derin bir nefesi sessizce alıp gözlerini devirdi daha sonra ellerini temiz olan yüzüne atıp çenesini okşadı. Sarı düz kaşları çatılmamak için direniyordu ama nafile kaşlarını sertçe çatıp yüzüme doğru eğildi.

“Bak biliyorum ama Yiğit normalde asla Berat'ın telefonunu eline almaz, alamaz! Demek ki kötü bir şey olmuş, şimdi Yasemin’i tek bırakamam… lütfen.”

 

Alt dudağını dişleyim başını iki yana salladı. “Seni daha net bir şekilde tanımıyorum, küçük Gönük. Ne kadar tehlikeli bir olayın içinde olduğunu ne zaman anlayacaksın.”

 

Ona karşılık başımı bende onun gibi iki yana salladım ve en mağdur bakışım ile ona karşılık verdim. Haklıydı; ben hâlâ nasıl tehlikeli bir olayın içinde olduğumuza şahitlik etmiş değildim, hissetmiş değildim ama işitmiştim. Acıları ve geçmişe sadece tanıdığım bir kaç kişinin ağzından duymuştum. Ben kendi ailemin nasıl öldüğüne şahitlik etmedim ama öğrenmiştim. Ben abimin nasıl acı çektiğini görmemiş ama öğrenmiştim. Meğer öğrenmek, şahit etmekten daha zormuş. Belki de bu olayları kendi gözümle görmüş olsaydım, içimi kurak bir çöle çevirir ve suya muhtaç olmaktan çıkmış bir hâle dönerdim tıpkı gözyaşı dökmekten kopmuş bir hâl gibi.

 

“Beni tanıman zor, tanımaya çalışma.”

 

Gözlerini kıstı, ona bakmayı kesmiş arkamı dönüp ilerlemeye başladım.

 

“Bu kıza nasıl bakıcam?” Bir anda yükselen sesi oldukça kısıktı ama cüssesine yakışan kalın bir ses tonu vardı tıpkı Kuzgun gibi. “Çığlık atarsa ne yapayım.”

 

“İnan bana bende onu tam olarak tanımıyorum.” Omzunun üzerinden ona baktım. Sadece başını sakladığını ve arkasını dönüp koltuğa doğru ilerlerken cebinden bir telefon çıkardığını gördüm. Beklerken telefonun diğer ucundan kardeşi olduğuna şahitlik etmiş olduğum bir konuşma gerçekleşti, belkide kardeşi gibi gördüğü biridir. Kapıyı kapatıp kendimi insanoğlu kadar acımasız ama insanoğlu kadarda huzur veren bir rüzgar ile karşı karşıya kaldım.

 

Arabama ilerlerken kendimi ılık arabamın içine attım. Derin bir nefes verip boş olan sokağın diğer ucundan gelen genç grubuna baktım, içlerinden birinin sırtında kırık bir gitar vardı, bunu görmemek mümkün değildi çünkü çocuk öyle bir olay anlatıyordu ki yerinde duramıyor ve bu onun heyecanına yansıyordu.

 

 

*****

 

Açık bir bahçede duruyordu ama yine de daralıyordu. Yankı tek başına kaldığı bu evin baskısı altında kalmışken elleri durmadan telefonuna ya da cebine ya da etrafta bulunan eşyalara gidiyordu. Az önce Elzem'i aramıştı, aradan sadece bir buçuk saat geçmişti. Elzem telefona yanıt vermeyip sadece kısa bir mesaj yazmıştı. İki saate gelirim mesajını atmış ve telefonunu kapatmıştı. Bu mesajın ardından sadece yirmi dakika geçmişti yukarıda uyuyan bir kadın vardı ve Yankı o kadının bulunduğu kata bir adım dâhi atmamıştı.

 

Kendini baskı altında hissetmeye devam ederken derin bir nefes verip ellerini sarı saçlarına geçirip arkasını döndü ilerleyip hızla içeriye girerken Hera onun önüne geçmiş ağzında tutmuş olduğu topu Yankı'nın ayaklarına atmıştı. “Hayır, top oynamayı sevmem…” dedi ve köpeğin boynundaki taşımaya baktı, “Heracım. Sen kendi kendine oyna.”

 

İlerledi giymiş olduğu takımın ceketini çıkarıp koltuğun üzerine attı. Kendini koltuğa atacağı an kadının sesini işitti. Merdivenlerden önem biri vardı.

 

“Anne… anne o kadın geldi mi?” Kızın nazik ve naif sesine karşılık kaşları havaya kaldırıp sadece onun ezberinde olan o merdiven basamaklarına baktı. Kızın iki yanına düşen saçlarına ve altındaki uzun beyaz saten pijamanın üzerine giymiş olduğu dar beyaz iplikli cropu ile Yankı’nın varlığından habersiz bir şekilde ilerliyordu.

 

Sessizce Yankı onu izliyordu yüzü hâlâ gözükmüyordu uzun sarı saçları yüzünü kapatıyordu. Son basamağı basıp salona doğru ilerledi. Salona inen iki basamağı aşıp durdu.

 

“Anne?” Yasemin sessizce yutkundu, saçlarını geriye atıp uzun boyu ile Yankı'dan bir kaç adım geride dururken Yankı sadece onu izliyordu.

 

Yüzünde bir hayranlık vardı. Onun görmeyen gözleri hissetmeyi daha iyi anlamasına neden oluyordu. Yankı karşısındaki genç kadının bu davranışı karşısında şaşkın ve hayran dolu bakışlarla bakıyordu. Genç kızın mavi ve oldukça sert gözüken çene hattına dikkatlice baktı. Uzun kirpiklerine düşen sarılar saç rengiyle aynıydı parlak ve göz alıcıydı. Yankı tek kaşı hava bir şekilde bekledi.

 

Yasemin bir adım gerileyip, “Kim var burada?”

 

Yankı ifadesiz bakışlarla baktı. Yerinden bile kıpırdamamıştı, bir adım bile ne ileri ne geri atmıştı.

 

Yasemin bir adım daha geriye çekildi ve karşısında duran Yankı'nın cüssesinde olan bakışları onun ayaklarına indi, göremiyordu ama hissediyordu.

 

“Nefesini hissedebiliyorum… kimsin sen?” Yasemin sertçe bağırmıştı.

 

Yankı kaşlarını daha çok çattı ve ardından duran Hera’nın havlama sesi ile bakışlarını Hera'ya daha sonra Yasemin'e çevirdi.

 

“Hera… saldır…”

 

“Hayır, hayır.” dedi bakışları Hera'ya döndü. “Hera ben dostum, biliyorsun kızım değil mi?”

 

“Kimsin sen?” Bu sefer şiddetli çıkan sesine karşılık bir adım geriye atarken ayakları iki basamaklı merdivene takıldı ve merdivenin ucuna düşen kalçası ile orada oturur pozisyonda durdu.

 

“Yankı ben, Elzem’in arkadaşı… annen komşunun kızının doğumuna gitti…” kendi kurduğu cümleye ve içerisinde bulunduğu duruma şaşkınca baktı, ellerini iki yana açıp afallamış bir şekilde bekledi.

 

“Elzem mi?” dedi Yasemin hâlâ tedirgin olan sesiyle. “Ne Elzem'i Elzem kim? Ayrıca annem beni sana emanet etmez… erkeksin sen?”

 

Yankı ellerini indirip kalkık kaşlarla baktı. Dudaklarını ıslatıp yere düşen Yasemin'e yaklaştı. Tam kolundan tutacağı an Yasemin kendi kendine ayağa kalktı ve Yankı hemen geriye çekildi.

 

“Erkek ne alaka? Elzem değil Günay… Günay Gönük o beni sana emanet etti. Onun iki tane dengesiz baktığı gençler var onların yediği bir haltı temizlemeye gitti, galiba. Yani öyle anladım.”

 

“Günay… Günay mı? Geldi mi ki?”

 

“Evet. Evet gelmişti ama geri dönmek zorunda kaldı.”

 

“Anladım…” Yasemin saçlarını tekrar geriye atıp kan kırmızı kesen dudaklarını ıslatıp bekledi. “Sen… sen onun neyi oluyorsun?”

 

Yankı bakışlarını onları izlemeyi kesen ve kendi yatağına yönelen Hera'ya kaydırdı. Derin bir nefes aldı ve konuştu.

 

“Aslında karışık. Yani hem düşman hem de ortak… yani şöyle…” alt dudağını dişleyim başını bekledi. “Ben galeride çalışıyorum, abisinin oto yıkaması var ve beraber iş çalışıyoruz. Ortağım olur kendisi.”

 

“Abisinin ortağının onun yanında ne işi var ki?” İlerledi Yasemin koltuğun tam konumunu bildiği için dokuna dokuna ilerleyip ortaya oturmuştu. “Gizliden sevgilimisiniz?”

 

“Öyle deme yerin kulağı var, Kuzgun'u var.” dedi espiri anlamında kurduğu cümleyi anlamasını bekledi ama Yasemin hiç bir şey anlamadan sadece zemini izliyordu. “Yani onun zaten bir yari var. Kuzgun ismi.”

 

“Kuzgun mu?”

 

“Evet.”

 

“İnsan oğluna neden Kuzgun ismini koyar ki?”

 

Yankı tekli koltuğa oturup Yasemin’i izlerken Yasemin evinde olan adama güvenmekten başka bir şansının olmayışından kaynaklı ortaya sebepsiz bir güven sokmuştu.

 

“Takma adı.” dedi Yankı. “Ya da cidden Kuzgun’dur.”

 

“Annemi aramam lazım.”

 

“Telefon numarası bende yok ki.”

 

“Hayır, ev telefonu var, oradan ararım.”

 

“He.” Yankı yarım ağızla baktı ona.

 

Yasemin ayaklanıp tam karşısında duran köşeye işlenmiş kısa masaya ilerledi. Masanın üzerinde duran ev telefonunu alıp parmaklarını takip ederek annesinin telefon numarasını çevirdi. Telefonu kulağına götürürken.

 

“Anne…”

 

Yankı ona bakarken Yasemin sessizce karşı tarafı dinliyordu.

 

“Anne tamam ama çabuk gel lütfen.” dinledi Yasemin ve tekrardan konuştu. “Evet, evet anne Günay burada.”

 

Yankı ayaklanıp bir kaç adım attı, aralarında epey mesafe vardı. Elzem'in burada olmaması ve Yasemin’in annesine beyaz yalanda olsa yalan söylemesi onu onun devreye girmesine neden oldu.

 

Yasemin telefonu kapatırken Yankı konuşmaya başladı. “Annene neden yalan söyledin, Elzem’in ne zaman geleceği belirsiz. Annem gelip beni burada görürse ne olacak?” Sesi oldukça netti. Yankı ona çatık kaşlarla bakarken Yasemin yavaş adımlarla ilerleyip koltuğa oturdu Yankı ayakta onun oturuşunu izlerken içinden sessiz bir sabır çekti. Bu onun hiç hoşuna gitmemişti.

 

“İnan bana bende babama boyumdan çok yalan söylerim ama bir başkasının yalan söyleyişi hiç hoşuma gitmez.”

 

“Ne… ben yalan söylemedim, sadece annem beni yabancı ve hiç tanımadığı bir adamla yalnız bıraktığı için endişe etsin istemedim.”

 

“Bu hiç hoşuma gitmedi.”

 

“Pek önemli değil.”

 

“He?”

 

“Hoşuna gidip gitmemesi… pek önemli değil.”

 

Yankı onun bu korkusuz cevaplarına karşılık sadece ifadesiz ve boş dolu bakışlarla baktı. Yasemin dikleşip bakışlarını ileriye dikerken yankı’nın nefesini hissetmek ister gibi sessizce bekledi ve onun konumunu hissiyatı ile aradı. Uzun sürmedi, onun görmeyen gözleri gövdesini bulurken yankı hâlâ boş bir ifade ile bakıyor ve birkaç anlam çıkarmaya çalışıyordu. Zordu, gözleri görmüyor ama bir yandan da görüyor gibiydi, tanımıyor ama bir yandan da herkesi tanıyor gibiydi.

 

“İsmimi biliyormusun?” diye sordu Yasemin.

 

“Yasemin… benziyorsun.” dedi Yankı dişlerini birbirine bastırıp kısık gözlerle onun gövdesine bakan kadına bakarken.

 

Yasemin kaşlarını çatıp tebessüm ederek sordu. “Kime?”

 

Yankı sustu, başını sanki görüyormuş gibi iki yana sallayıp, “Kimseye.”

 

Yasemin yüzünü çekip diğer tarafa çevirdi. Karanlığa mahkûm edilen birine daha şahitlik etmek onun içindeki ufak duyguyu yerinden oynamıştı. Yankı karanlığa mahkûm olan genç kadına bakarken, güzelliğine nasıl acımayarak bunu yaptıklarını sessizce düşündü. Tekli koltuğa yavaşça oturup hâlâ sert duran yüz hatlarıyla bakmaya devam etti.

 

“Gözlerine ne oldu?” Bu soruyu sormak istemiyordu Yankı, ama merak ediyordu onun kendi güzelliğine şahitlik edemeyen gözleri nasıl elinden alındı.

 

Yasemin bakışlarını sesin geldiği yöne, Yankı'ya doğru çevirdi. Çekinmiyordu, gerçekler artık eskisi kadar acı vermiyordu. Ya da bu acıyı insanlara göstermekten sıkılmış ve alışık bir konu hâline getirmişti.

 

Sessizliğini bozması uzun sürmedi. Boğazına takılıp kalan o nefesi verirken el parmaklarını birbirine geçirip konuştu.

 

“Tıp fakültesini kazandığım bir yıl dönemiydi. Daha on sekiz yaşındaydım. Laboratuvarda deney yaparken oluşan bir kaza sonucu gözlerim elimden alındı. Gözlük takıyordum ama deney benim elimdeki orta boylarda bir camın içinde olduğu için patladı… oda benim kaderimi değiştirdi. Hayallerde o patlamada buhar oldu.”

Yalandı, buda Yaman'ın bir planıyla. Gönük ailesinin yanında bulunan her bir insanoğluna zarar veriyordu, verdiği zararları izlemekten zevk alıyordu. Yankı bu gerçek ile başını sadece aşağı yukarı salladı. Yaman kendi ailesinden nefret ediyordu kendi babasından abisinden ve yeğenlerinden. Bu nefretin varlığını ortaya çıkaran sebep neydi bilinmiyordu tek bilinen bir şey vardı oda Yaman'ın psikolojik tedavi görmesi

gerektiğiydi.

“Ameliyat neden olmuyorsun?”

“Bilmiyorum… aslında istedim ama çok riskli olduğunu söylediler, ölüme neden olurmuş.”

“Üzülme ama, şuan bir ölüden farkın yok.” Yankı çok rahat konuşmuştu, düşünmeden kurduğu cümle ile kaşlarını havaya kaldırıp alt dudağını dişledi. “Yani başka doktora gözüksen, belki o başka bir şey derdi.” Ortama giren kasvetli havayı düzeltmeye çalıştı.

Yasemin derin bir nefes verip, “Biz o kadar parayı ödeyemeyiz. Sen benim bu aciz gözlerimi boş ver ve... karanlıkta hisler yoğundur. Ben odama çıkıyorum.”

Yankı öylece baktı, para sanki bahane gibi gelmişti. Yasemin’in sözleri ve bu olayı çevirmesi dikkatini çekmişti. Yasemin'in peşinden bir kaç adım ilerleyip onun yavaş ve ezber biçimde ilerleyişini izledi. Belini aşan sarı saçlarını ışıltısında gözleri kalırken zihninde dolaşan sorularla aklı yerle bir olmuştu. Yasemin yukarıya çıktı Yankı ise elini cebine atıp telefonunda bulunan Elzem'i numarasını bulup aradı.

Yüreğine dokunan bir ateş vardı, sessizce yandı ve sessizce harlanıyordu. Yankı telefonun açılması ile; “Bu kız ameliyat olamaz mı?”

Sorusu karşı tarafın afallamasına neden oldu, Elzem sessizleşti Yankı ise sebebini bilemediği bir duygu ile öylece durdu.

 

 

 

 

 

Hüsrana Karşı 17. Bölüm sonu.

 

 

 

🖤🔥🌹

 

 

Bölüm : 15.03.2026 01:30 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...