
İyi okumalar☺️🌼
“Bu kapıdan geçince nişanlımın dünyasına gideceğim öyle mi?” Elimdeki kılıcımı daha sıkı kavrayarak önümde el pençe duran yaşlı adama baktım.
Evet efendim.” Dedi ve titreyen ellerini birleştirerek konuşmaya devam etti. “Lütfen on sene önce çaldığım elmalar için beni yargılamayın. Başka çarem yoktu. Çok leziz görünüyorlardı.” Yaşlı bir adamı yumruklayamazdım. Sakin olmalıydım. Ancak kontrolümden çıkan dürtülerimi durduramıyordum.
Karanlık bir sokakta, çöp ve hayvan pisliklerinin üst üste biriktiği izbe bir köşedeydik. Sokağa atılan eskimiş, kırık bir dolabın önünde, yaşlı adamın dediklerini dinliyorduk. Ben, kardeşim ve iki muhafızım...
“Çaldığın elmaların hesabını bana dönünce vereceksin hurdacı.” Diye bağırdığımda sesimin şiddetinin bu derece yükseleceğini tahmin etmemiştim. Geriye doğru yalpalayan adama daha fazla bakmadan kardeşime döndüm.
“Gülce, sen saraya dönüyorsun.” Geleceğini bildiğim şiddetli itirazını, bakışlarımı gördükten sonra başlamadan bitirmek zorunda kaldı. Nereye nasıl gideceğimizi bilmediğim bir yere kardeşimi götüremezdim. Çatılan kaşlarına ve öfkeli bakışlarına maruz kalmam şu an uğraşamam gereken en tatlı şeyler arasındaydı.
Etrafta dolaşan farelerin ciyaklamaları kulağımı tırmalarken arkamda savunma halinde bekleyen iki muhafızıma döndüm. Gördüğüm manzara ilerisi için beni düşündürse dahi başka çarem yoktu. Biri diğerine yapışmış korkusundan titreyen cesur yürekli askerime baktım. Beni nasıl koruyacağını düşünmem için çok geçti.
Diğerinin de öbüründen pek bir farkı yoktu. Sokağın zeminini çürüten pis ve zifte benzeyen değişik sıvı üzerinde durdukça buruşan suratı her an kusabileceğinin haberini veriyor gibiydi. Botlarının daha fazla kirlenmemesi ve farelerin yoluna çıkmaması için adeta put kesilmişti. Öbürü de onun koluna yapışmıştı. Benim bu iki gereksiz askerim dışında başka muhafızım yok muydu? Ve ben hangi akılla bu ikisini yanıma alıyordum?
“Siz ikiniz, beni katiliniz yapmadan adam akıllı pozisyon alın derhal!” diyerek haddinden fazla yüksek sesle verdiğim emrimin ardından kusmamak için direnen muhafızım konuştu.
“Efendim, bulunduğumuz yer o kadar iğrenç ve kirli ki nefes bile alamıyorum. Sizden istirham ediyorum beni bu görevden azledin.” Sabırlı olmalıydım.
“Ferhat, sen az önce veliaht prensin emrine karşı çıkma cüretinde mi bulundun yoksa ben mi yanlış duydum?” Arkadaşının koluna yapıştırdığı kolunu hızla çekti ve ardına kadar açılan gözleriyle, arkadaşından hayretine son verecek cevabı beklemeye başladı diğeri.
“Nezaket soyundan geliyorum ben. Şu an canımın telaşını düşünemiyorum çünkü daha dün botlarıma işlediğim nakışlarımı şu an fareler kemiriyor.” Gözlerini sıkıca yumdu ve bir uzvu kesiliyormuş gibi yüzü kasıldı. “Daha fazla dayanacağımı sanmıyorum”.
“Efendim siz benim bahtsız arkadaşımın dediklerini lütfen dikkate almayın. Kendisi ne dediğinin farkında değil.” Benim gazabım daha ağır basmış olacak ki farelerin ve karanlığın endişesi geride kalmıştı. Az önce bıraktığı arkadaşının koluna yeniden sarıldı.
Kelimelerini söylerken alnından akan ter damlacıkları gözlerine girmek üzereydi. Korkudan birbirine vuran dişlerinin sesini bile duyuyordum. “Bildiğiniz üzere anne tarafım korku soyundan gelmekte dolayısıyla şu an korkuma mani olamıyorum. Arkadaşım ve kendi adıma emir ve talimatlarınıza hazır olduğumuzu sizlere arz ediyorum.” Dediğinde sanıyorum ki titreyen kılıcının dahi farkında değildi.
“Abi, gerçekten bu ikisiyle mi gideceksin?” diyen kardeşimin küçümseyen sesini duyduğumda bakışlarımı ikiliden ayırdım. Eskimiş dolaba haddinden fazla yakın duruyorken eliyle iki muhafızı gösterdi ve devam etti.
“Biri korku diğeri nezaket soyundan geliyor. Sana bilmediğin bir dünyada nasıl yardımcı olacaklar, hiç düşündün mü?” Gözlerinden geçen endişeyi saklamadan baktığında bir an ben de kendi halime endişelenmeden edemedim. Fakat bana bildirilen emri ben bile bozamazdım. Ve benim aksime cesaret soyundan gelen deli yürek kardeşimi, bilmediğim bir dünyaya asla ve kat’a götürmezdim. Nezaket ve korku bana yeterdi.
“Hiç boşuna uğraşma küçük hanım. Gelmiyorsun.” Kesin emrimle bakışlarını devirdi ve sorumlusu yaşlı adammış gibi ters ters yaşlı adama bakmaya başladı.
Arkamda duran ikiliye tekrar yöneldim ve aralarında ne fısıldadıklarını umursamadan konuştum. “ Ferhat Tümen ve Serhat Orhan.” İsimlerini söylememle pozisyon aldıklarında sesimi yükselterek devam ettim. “Az sonra hayatımız pahasınca önemli bir göreve çıkacağız. Soy kütüğünüzü ve yaratılışınız gereği sahip olduğunuz özelliklerinizi biliyor ve bir yere kadar müsamaha gösteriyorum ancak.!”
Korku soyundan gelen muhafızın yutkunuşuyla beraber elimi kılıcımın üzerine koyduğumda nezaket soyundan gelen askerin de irileşen gözlerini gördüm. Hoşuma giden ifadeleriyle dudaklarım kıvrılırken sözlerime devam ettim. “Hiçbir korku ve hiçbir rezalet kılıcımın ve adaletimin sizler için kınından çıkması kadar acı olamaz.”
Elbette ki benim için çıktıkları bir görevde ihanet olmadığı sürece onları öldürmezdim. Ancak bilmedikleri bir dünyada onları en fazla bu şekilde koruyabilirdim. Tanrı aşkına, babam hiç tanımadığım bu iki askeri emrime nasıl verirdi?
Kokudan dolayı almakta zorlandığım nefesimi kısa keserek iki muhafıza baktım. Başka çarelerinin olmadığını bildikleri için başlarını hızlıca sallayıp duruşlarını düzeltmeye çalıştılar. Ancak sadece çalıştılar.
“Serhat, kolumu çekiştirip durma lütfen. Sabit kalamıyorum senin yüzünden.” Dedi suratı buruşmaktan yamulan asker.
“Sen az önce yaptığın ahmaklığı düşün önce. Ne demek prense karşı çıkmak? Senin yüzünden bende öleceğim.” Diye cevap verirken diğeri, alnını kaplayan terini hızlıca sildi ve tekrar arkadaşının koluna yapıştı. Şaşkınlığımdan dolayı sadece izliyordum.
Nezaket soyundan gelen muhafız, botlarını kemiren fareyi, bir erkekte asla görmediğim zarif bir silkinişle uzaklaştırdıktan sonra karşılık verdi. “Şu korkaklığını azaltır mısın lütfen? Zaten zor bir durumdayım. Senin utanç verici söz ve hareketlerinle uğraşamayacağım. Rica ediyorum.”
“Mıymıy konuşma benimle lan. Seninle konuştukça dadımı hatırlıyorum.” Daha fazla konuşmalarına katlanamazdım. Aksi hâlde istemediğim birtakım olaylara sebebiyet verecektim.
“Siz benimle alay mı ediyorsunuz oğlum?” Sert adımlarla üzerlerine doğru yürüdüm. “Ben sizin atışmalarınızı mı dinleyeceğim görev boyunca?” Zaten yapışık durdukları için ikisinin yakasını sertçe kavradığımda Serhat’ın korkudan titreyen göz bebeklerine bakarak devam ettim.
“Neyle karşı karşıya olduğumu bilmiyorum bir de siz başıma bela açmayın. Ne yapacağım oğlum ben sizinle? Biri titrer öbürü burun kıvırır. Bana bakın beni sinir etme...”
Sağ elimin üzerine düşen gözyaşıyla bir an afalladığımda diyecek sözlerimi unutup hayretle Serhat’a baktım. Nefes almıyordu ama gözleri yaştan parlıyordu. Ferhat’a baktığım iki saniye içinde ağlamayı nasıl başarmıştı? Her şeyi geçtim fakat bu kazık kadar adam ona bağırdığım için mi ağlıyordu?
“Sana inanamıyorum Serhat. Bir de fış diye burnunu çek istersen.” Diyen arkadaşını ikiletmeden burnunu çektiğinde hızla ellerimi yakalarından çektim. Bunlar deliydi. Babam iki zır deliyi yanıma vermişti.
Elimden kurtulduğu gibi gömleğinin önünü düzelten muhafız konuştu. “Efendim sizin önünüzde böylesine uygunsuz ve kötü bir davranış sergileyen arkadaşım adına sizlerden özür diliyorum. Lütfen bu seferlik kusurumuzu mazur görün.” Sözlerini bitirip yeniden burnunu kırıştırdığında diğeri hâlâ bana hayatında gördüğü en korkunç varlıkmışım gibi bakıyordu.
“Anladım ben anlayacağımı. Şimdi herkes beni iyi dinlesin.” Diyerek arkamda dikilen kardeşimi ve yaşlı adamı da görebilmek için dört beş adım geriye gittim ve eskimiş dolabın önünde durdum.
Sol elimle dolabın ikiye yarılmış kulpunu tutarak mükemmel yol arkadaşlarıma baktım. Tahammülüm kalmadığı için haddinden fazla öfkeli çıkan sesimle devam ettim. “Bu andan sonra ağzımdan çıkan her kelime emirdir. Dürtülerim ve denge yeteneğim gereği aranızdan hiç kimsenin bu göreve katılmasının doğru olmadığını tespit etmiş bulunmaktayım.” Sanırım babamın emrini bozmaktan başka çarem yoktu.
Net tavrımı ve dalga dalga yayılan hiddetimi hissetmiş olsalar gerek yalnıza gözlerinden geçen itiraz ifadelerini görüyordum. Sağ tarafımda duran kılıcımı kınından hafifçe çıkarıp konuştum. “Hepiniz” gözlerimle Gülce’nin ateş açan gözlerine bakarak devam ettim “Ama hepiniz saraya dönüyor ve süregelen görevlerinizin başına geçiyorsunuz.”
Kimseye söz hakkı vermeden yaşlı adama döndüm. “Büyü sözlerini okumaya başla ihtiyar. Daha fazla beklemenin lüzumu yok.”
“Çaldığım elmaları lütfen görmezden gelin efendim.”
Sözleri üzerine zihnimde çınlayan sesi bastırmaya çalışarak adama baktım. Gözlerimde gördüğü ifadeden dolayı teni bir kat daha beyazladığında benden istediği akıl almaz dileğini söylemekten vazgeçtiğini dilinden hızlıca dökülen anlamsız kelimeleri işittiğimde anladım. Büyüyü başlatmıştı.
Arkamda bekleyen üçlünün kendi aralarında fısıldadıklarını daha az duymaya başladığımda elimin altındaki kulpun da ısınmaya başladığını fark ettim. Karanlık sokağın içinde yalnızca dolabın içinden cılız bir ışık yükselirken tahta gıcırtıları eşliğinde yüzüme serin bir hava vurmaya başlamıştı.
Yaşlı adamın sözleri kulağımdaydı lakin kapıyı açmak için amansız bir istek duyuyordum. Şimdi mi açmalıydım yoksa biraz daha beklemeli miydim? İçimde yükselen arzuyu daha fazla bastırmam mümkün olmadığında kapıyı hızla açtım.
Ani bir beyaz ışığın ardından kesilen parlaklık ardından silik bir buhar kümesi bırakırken zerrecikler içinde gizlenmiş renkli noktalardan gözlerimi alamadım. Su damlalarının birleşmesi gibi bir araya gelen renk zerreleri gittikçe büyüyen bir rüzgar dalgası oluşturduğunda zihnimde ani bir sessizlik oluştu. Aynı anda tüm bedenimin hissizleştiğini fark ettim.
Rüzgar dalgası beni içine aldığında yeniden duymaya ve hissetmeye başlamıştım. Duyduğum ilk sözlerin yanlış olmasını dileyerek kendimi rüzgar dalgası içinde savrulurken buldum. Hayır, hayır bu bana yapılan bir şaka olmalıydı.
“Kralın ejderha başlı kılıcı tarafından öldürülmektense prensin kelebekli kılıcını yeğlerim. Ayrıca şu kararan noktalar çok ürkütücü. Lütfen biri ışığı açabilir mi?” Bu ses lütfen şu kararan renk zerreciklerinden gelsin.
“Tanrım, bu görevin asla bana göre olmadığını en baştan anlamıştım. Kralımız benim gibi naif ve zarif bir kişiliği ne sebeple bu göreve atamış olabilir ki? Prensimize de söylediği o ağır ve incitici sözleri hiç yakıştıramadım doğrusu. Bununla birlikte Gülce hanım, yaptığınız nahoş hareket için sizi kınadığımı bildirmek isterim.” Lütfen boşluk konuşuyor olsun.
“Bir susun artık. Abim, biz diğer dünyaya geçinceye kadar bizi duymamalı. Hem ben sizi diğer sokağa fırlatmadım mı? Nasıl yetiştiniz içeri atlamaya? Bir de sizin arkanızı toplayacağım durduk yere. Ayrıca banane be senin kınamandan. Çok da umrumda...” Kılıcımı bulmalı, bitmek bilmeyen savruluşumuzun sebebi olan rüzgar dalgasını yarmalı ve bu üç aptalın canına okumalıydım.
Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle🌼)
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |