
İyi okumalar🌼🌼🌼
Danışmanlık hizmeti verdiğim ofisimde artık aşina olduğum görüntüleri bir kez daha izliyordum. Nerede bir suçlu, bir hırsız, bir katil varsa gelip beni buluyordu. Doğruları ortaya çıkarma gibi bir özelliğim vardı. Ama nedense ortaya çıkan doğrular her zaman karanlık, korkunç ve dehşet vericiydi.
Halbuki ben sevenleri kavuşturmak, hayallerini gizlemek zorunda kalanlara destek olmak, kendine yalan söyleyerek hayatın zorlaştıran insanlara yardım etmek için danışmanlık ofisimi kurmuştum. Başıma gelenler bu şekilde devam edecekse eğer birilerinin de benim hayallerimle ilgilenmesi gerekecekti.
Yarım saat önce elimde açtığım kesik yaram sızlarken, başımı yasladığım masanın sallanmasıyla bedenimi düzelttim. Donup kalan kadını az önce zorlukla yerinden kaldıran polislerin yerini abimin kırdığı kapıyı tamir eden ustalar almıştı. Bir tur abimle kavga etmiştim. Elif de bir tur benimle kavga etmişti. Sonra abim ve Elif üçüncü kavgalarına başlamışlardı.
Polisler, kadını kendine getirmeye çalışan sağlık çalışanları, ustaların çekiç, matkap sesleri, kavga eden abim ve Elif, her durumda nereden çıktığını anlamadığım arsız ve uslanmaz platoniğim bakkal Hüsam amcanın oğlu Visam… Acaba nasıl bir günah işlemişim ki başıma bunlar gelmiş olsun?
Masamı titreten abime bakarken oldukça sakin ve anlayışlıydım. Neden soğan kırar gibi ellerini masama vurduğunu anlamadığım için az öncesine kadar bu denli kırmızı olmayan suratına dikkatlice baktım. Elif onu çok kızdırmış olmalıydı.
“Roza!” dediğinde bir kez daha vurdu elini masaya. “Söylediğim hiçbir şeyi dinlemedin değil mi?” Bana odakladığı bakışları çok korkutucuydu. Arkasından bana kaş göz hareketi yapan Elif de çok kızgındı. Neyi kaçırmıştım ki?
“Hayır.” Dedim ve acıyan elimi sıvazladım. Sağlıkçı bir abi elime de pansuman yapmıştı sağ olsun.
“Bu kız benim ölümüm olacak yemin ederim.” Dedi abim ve masayı boğan ellerini saçlarına götürerek bu sefer saçlarını çekiştirmeye başladı. Aramızda duran büyük masanın etrafında dönerek oturduğum tarafa yöneldi hızlıca. Oturduğum koltuk önünde çömeldiğinde ellerimi tutup konuşmaya başladı.
“Seninle bir anlaşma yapmamış mıydık biz?” diye sorduğunda az önceki öfkesini bastırmaya çalışıyordu sanki. Suratı daha az kırmızı gibiydi.
“Her gün başka bir anlaşma yapıyorsun benimle. Hangisini sorduğunu bilmiyorum.” Dediğimde bir an Elif’e döndü sonra yine bana baktı. Ellerine aldığı yaralı avucumu hafifçe okşarken yine konuştu.
“Az önceki kadın gibi tehlikeli müşteriler geldiği zaman kendi başına hareket etmeyecektin. Bizimle ortak hareket edecektin. Kendine zarar verecek şeyler yapmayacaktın. Değil mi güzelim?”
Neden bir çocukla konuşur gibi benimle konuşuyordu ki? Üstelik neden o avucumu okşadıkça gözlerim doluyordu ki? Sanırım sağlıkçı abi bana anestezi vermişti. Ya da kadına yaptıkları bazı ilaçlar bana da bulaşmıştı. Ben hiç kendim gibi hissetmiyordum çünkü.
“Roza, bana odaklan. Bak bana ve ağlama. Bebek misin kızım sen?” Sanırım abimin sabrı buraya kadardı. Çünkü yeniden bağırmaya başlamıştı.
“Bağırma bana. Senin yüzünden kırıldı kapım. Duvarlarım aşındı artık. Mahvettin ofisimi.”
“Delirteceksin yemin ederim beni. Ben sana ne diyorum şurada yarım saattir. Sen hala kapının derdindesin.” Ellerini ellerimden çekip kapımı yeniden kırmaya gidecekti ki yeniden bağırdım.
“Çekme ellerini avucum acıyor. Masaj yap elime.”
“Gerizekalı, madem acıyor ne diye kesiyorsun oranı buranı.” Elleri biraz odun ve hayvan gibi büyüktü ama masajı gerçekten avucumu rahatlatıyordu.
“Gerizekalı deme bana. Kadın sinirlerimi bozdu. Manyak kadın. Müebbet versinler ona yoksa yine keserim elimi.”
“Bana da versinler müebbet kurtulayım senden.” Bir eliyle avucuma yaptığı masaja devam ederken öbür eliyle sertçe yüzünü sıvazladı. “Hele bir daha kes bir yerini yemin ederim yolarım saçını başını.”
“Hele saçıma dokun, kel yapmazsam kafanı adam değilim.”
“Kadınsın zaten sen gerizekalı.”
“Gerizekalı deme bana.”
“Gerizekalı gibi davranma sende.”
“Bırak ellerimi be. Yarım saattir tutmuşsun koala gibi.”
“Sen dedin ya kızım. Delirtme beni.”
“Delisin zaten sen. İnsan kardeşine senin gibi bağırır mı? Ne biçim abisin sen?”
“Yılmaz!” Eyvahlar olsun. Biraz fazla bağırmış olmalıyım ki acil geri vites yapmam gereken zamanı kaçırmıştım. Lütfen Yılmaz Elif’in soyadı olan Yılmaz olsun. Lütfen en korkutucu düşmanım olmasın. Lütfen Yılmaz karakolda çayını içiyor olsun. Lütfen Yılmaz hırsızların peşinde koşuyor olsun. Lütfen Yılmaz…
“Emredersiniz amirim.” Lanet olmasın. Tabi ki burada olacaktı. Benimle alay etme fırsatını ne zaman kaçırmıştı ki şimdi başımda dikilmesin. Az öncesine kadar dik tuttuğum burnumu gerisin geri indirirken hafifçe gülümsemeye çalıştım ama abimin şeytani sırıtmasıyla karşı karşıya kaldım. Geç kalmıştım. Bir elinde avucum varken diğerini Yılmaz’a uzattı.
“Kelepçe.” Dedi böğürerek. Lanet olmasın. Son çare olarak dudaklarımı bükerken diğer elimle avucumu tuttuğu eline sarıldım.
“Ne demek kelepçe? Abi şaka yapma lütfen. Bak elim acıyor.” Gözlerim dolarken burnumu çektim. Elim gerçekten acıyordu ama. “Hem Yılmaz kelepçesini unutmuş değil mi…”
Önümde sallanan kelepçeyle lafım yarıda kalırken bıkkınlıkla gözlerimi kapattım. Kendini unutur kelepçesini unutmazdı bu adam.
“Roza Kayahan” dedi abim az önceki sinirini hiç yaşamamış gibi. Elindeki kelepçenin bir tarafını dikkatlice yaralı avucumun olduğu bileğime takarken devam etti. “Polis memuruna mukavemet suçundan gözaltındasın.” İstifini bozmadan diğer bileğime geçirdiği kelepçeyi kontrol etti ve bana bakarak gülümsedi. Hayır çakallara özgü bir şekilde sırıttı.
Daha önceleri bin beş yüz defa başıma gelen bu olayın sonuçlarını bildiğim için derin bir nefes alarak sakin kalmaya çalıştım. Abim hala önümde çömelmiş vaziyette dururken acaba suratına bir tekme mi patlatsaydım? Ama bunu da kullanır beni bir hafta nezaretten çıkarmazdı. Gözlerime sahte gözyaşlarım akın ederken burnumu yeniden çektim.
“Yılmaz, al götür beni bu cani adamın elinden. Nezaret köşelerinde cirit atan fareler bile bu adamdan iyidir.”
“Yalan söyleme, nezaretlerimiz senin odandan bile temiz. Laf atma karakoluma.”
“Yılmaz, beni alır mısın şu yalancı adamın önünden. Kurulmuş önüme Çin Seddi gibi. Sanki babasının karakolu. Küstah adam.”
“Arkadaşın mı lan Yılmaz? Düzgün konuş, bozma asabımı.”
“Sanane be. Sen düzgün konuş. Abim değilsin benim bundan sonra. Ne halin varsa gör. Dönmem bir daha yanına senin. Yılmaz! Götür beni burdan”
“Yılmaz! Götür şunu şurdan”
“Sensin şu.”
“Fesuphanallah.”
Biraz yorgun, biraz halsiz, biraz durgun ve çokça sinirliydim. Yılmaz, beni abimin önünden almış, dillere destan bir komedi izlemiş gibi sırıtarak polis arabasına bindirmiş ve evimin mutfağından daha çok uğradığım karakolun nezarethanesine bırakarak görevine dönmüştü.
Aslında onun görev tanımının yüzde yirmisi bana takılan kelepçeyi uzatmak, yüzde onu beni polis arabasına bindirmek, kalan yüzdeleri ise nezarette bana sırıtarak çay içmekten oluşuyordu. Hayretler olsun ki şu an burada değildi. Acaba tayini mi çıkmıştı. Keşke tayini çıksaydı.
Şakasız bir şekilde duvarlarını ezberlediğim nezaretin bana ayrılmış köşesinde oturuyordum. Yılmaz dışında beni görmeye gelen karakolun müdürü Salih amca olmuştu. O bana bıkkınlıkla ve “sen iflah olmazsın” dercesine bakmış, ben ise ona tatlı bir kedi yavrusuymuş gibi ve “lütfen beni buradan çıkarır mısın benim pamuk kalpli amcam” dercesine bakmıştım. Ama tabi ki bakışlarım hiçbir işe yaramamıştı. Şöyle bir bakmış ve pos bıyıklarını da alarak yukarıya çıkmıştı. Sanırım eski şeytan tüyü özelliklerimi kaybediyordum. Oysa ne abim ne Salih amca benim bu halime dayanırdı. Acaba gittikçe zalimleşiyor olabilirler miydi?
Yaptıklarının sebeplerini anlayabiliyordum. Elbette ki bana olan sevgilerinin ve koruma duygularının farkındaydım. Abim elinden gelse beni bir pamuğa sarar kalbinde taşırdı. En sinirli anda bile avucumdaki yarayı okşayışı bir ninni gibi yumuşacıktı.
Salih amca da abimden daha az değildi. Ona kalsa o da beni bir battaniyeye sarar, omzunda taşırdı. Onun koruma anlayışı biraz daha kendinceydi. Abime de şimdiye kadar beni durduramadığı için bir ton laf söylediğine emindim. Bu işe en baştan karşı çıkmıştı ve hala karşıydı ama bir şekilde onu ikna etmiştim. Yılmaz bile benim iyiliğimi istiyor olabilir miydi acaba? Gerçi bundan pek emin değildim.
Ama ve lakin artık küçük, minik bir kız değildim. Benim ne olduğumu, neyi nasıl yaptığımı ben bile bilmiyordum ama eskisi gibi tecrübesiz de değildim. Her zaman benimle olamazlardı ve her an beni her şeyden koruyamazlardı. Bana biraz daha güvenmeli ve nefes alabileceğim geniş bir alan bırakmalılardı.
Sessizlik açılan demir kapıyla bozulduğunda düşüncelerimden ayrıldım ve gelecek kişiyi bekledim. Abim gelmezdi. Beni beklettikçe sinirleneceğimi biliyordu ve sinirlenmem onun en sevdiği hobisiydi. Salih amca az önce gelip gitmişti. Sadık arkadaşlarım Hümeyra ve Elif ise ortalarda görünmüyordu. İnsan arkadaşını sorar, bir ihtiyacı var mı diye gelir bakardı. Gelen kesinlikle şimdiye kadar gelmesi gereken, çokça geç kalmış Yılmaz olmalıydı.
“Abin, pişman olduğunu ve özür dilemek istediğini söylemen durumunda gelip seni çıkaracağını söyledi Roza.” Diyerek elindeki çayıyla usul usul bana doğru gelen Yılmaz’ı gördüm. Gelenin Yılmaz olacağını biliyordum. Acaba müneccimlik yeteneğini de mi kazanmıştım. Bu meseleyi sonra düşünürdüm. Öncelikle burdan çıkmanın yollarını aramalıydım.
Üzerime örttüğüm eskimiş battaniyeyi boğazıma kadar çektim ve dudaklarımı titreterek konuşmaya başladım. “Yılmaz abi.” Dediğimde şoka girmiş olacak ki içtiği çayı püskürttü ve sinirle bana döndü.
“Ne abisi lan? Senden iki gün büyüğüm sadece.” Deyip parmaklıkların tam karşısında bulunan masasına yöneldi. İçine içine ne konuştuğunu bilmiyordum ama biraz sevinmiş gibiydi sanki. Acaba doğrudan sorsam ne hissettiğini bana kızar mıydı?
“O ucube tekniğini üzerimde kullanırsan nezaretin anahtarını giderim rögar kapaklarından içeri atarım. Deneme bile.” Dedi başını kaldırmaya tenezzül etmeyerek. İmza kalemindeki mürekkep patlardı inşallah.
“Aman be. İki dakika insanca davranayım dedim sana. Üstelik bu nasıl iğrenç bir tehdit? Midem bulandı.” Dediğimde imzaladığı sayfalara ara vererek “he he” dercesine elini salladı ve aslan yelesine benzeyen saçını kaşıdı. Bitlenirdi inşallah. Asla Yılmaz ile barış sağlayamayacaktım. Rüyalarıma bile kelepçe canavarı olarak giriyordu. Vicdansız adam. Zavallı Hümeyra bu adama nasıl dayanıyordu acaba?
“Biraz tut şu dilini. Abine yazık lan. Adamın saçları beyazladı senin yüzünden.” Çayını höpürdetirken baktı halime ve sırıtmaya başladı. “Farelerimiz seni karşılamaya gelmedi mi daha? Lütfen gelmezlerse haber ver. Seni ağırlarken bir kusurumuz olmasın sonra.”
“Uğraşma benimle. Yemin ederim, bakkal Hüsam’dan çaldığın sakızlardan başlar bütün suçlarını itiraf ettiririm, hayatını sorgulatırım sana. Bir bakmışsın sen de yan tarafıma misafir olmuşsun.” Tabi ki de adamın tek çaldığı naneli sakızlardı. Bir de karakolda gördüğü tüm kelepçeler… Ama geri duramazdım.
“Hümeyra da seni yemeğe çağıracaktı ama…” diye başladığı cümlesini gerindiği için yarım bırakırken kabzasında taşıdığı tabancasını usulca çıkardı ve masaya koyarken devam etti. “Bilemedim şimdi sen beni içeri attırırsan kim marketten erzak alacak değil mi?”
Manyak adam. Dengesiz herif. Dünyanın bilmem neresinden gelip beni ve canım ilkokul arkadaşımı bulmuştu. Keşke evlenmeden önce onu biraz daha zorlasaydım da tüm kirli çamaşırlarını ortaya dökseydim. Belki o zaman arkadaşımla evlenmezdi.
“Manyağa bak. İçeri girecek marketteki erzaktan bahsediyor. Yeğenlerime yazık. Babalarından sıfır genetik sermaye var.” Sözlerimle bozulan suratını görünce bir keyiflendim ki sinirim bile anlık uçtu gitti.
“Gerçi anneleri de pek sağlam değil sanki bula bula seni bulduğu için.” Dediğimde kendime çektiğim dizlerimi uzatırken bir ayağımı diğeri üzerine attım ve devam ettim. “Eh ne yapalım. Bana çeksinler diye yatıp kalkıp dua edeceğiz artık. Olanla ölene çare yok demişler.”
Masaya sertçe vuran bardak sesini duyduğumda gülümsemem genişledi. “Allah yazdıysa bozsun lan. Geri al sözünü. Ne sana benzemesi. Tövbeler olsun.” Diye böğüren Yılmaz’ın sesi haddinden fazla korku doluydu.
Köşede durduğum için mimiklerini tam göremiyordum ama bir an sonra aklına geleni defetmek istercesine başını iki yana hızla sallayışını fark ettim. Yoksa bunlar benden yeğenimin haberini mi saklıyorlardı? Üzerimdeki battaniyeyi kenara fırlatırken yerimden hızla doğruldum ve parmaklıkların önüne doğru ilerledim.
“Yılmaz.”
Cırtlak sesim yüzünden yüzünü buruştururken bana bakmadan kağıtları imzalamaya devam etti. Bu adam bir şeyler saklıyordu.
“Yılmaz bana bakar mısın?” Bakmadı ama cevap vermeye tenezzül etti.
“Ne diye tavaya atılan balık gibi sıçradın da geldin dibime? Git köşene Roza. Abin gelecek birazdan.”
“Bana baksana sen.”
“Konuş, dinliyorum.”
Adi herif. Gözlerime bakmıyordu.
“Hümeyra ile konuştum. Sesi sıkıntılı geliyordu.” Sözlerimi duyar duymaz gözlerini kaldırdı ve bana baktı. Bu adamı sevmiyordum ama hakkını vereyim karısını çok güzel seviyordu.
“Ne dedi? Bir şey mi olmuş? Az önce konuştum, iyiydi.” Sözlerini artarda sıralarken gözlerini benden ayıramadan telefonunu arıyordu.
“Yılmaz sana sorduğum soruya cevap verebilir misin?” dedim sakince. Ağıma düşen adamın oyunumu fark edişiyle gülümsedim.
“Lanet olsun Roza. Hayı… Evet.” Diyerek cevap verdiğinde yumruğunu sıkıyordu.
Aslında bu soruyu sormam normalde çok uygun değildi ama ben, Hümeyra ve Elif de çok normal değildik. Üçümüz ilkokuldan beri beraberdik ve yediğimizden, içtiğimize, ilk sevdiğimizden, dökülen saç telimizin sayısına, çıkan sivilcelerimize, kestiğimiz domateslere, kullandığımız envai çeşit malzemeye ve daha bilmem ne kadar abuk sabuk şey varsa bile her şeyi ilk önce birbirimize söylerdik. Bu sabah Hümeyra ile konuşmuştum ve bana yediği şeftalinin kokusunun ne kadar iğrenç olduğundan bahsetmişti. Tabi ya… İki haftadır çok tuhaftı. Taşlar yerine otururken sorduğum soruyu ve muhatabımın çatılan kaşlarını umursamadım.
“Hümeyra hamile mi?” Evet demesini de istiyordum hayır demesini de. En azından bu müjdeli haberi kelepçe canavarından almamış olurdum.
“Sana… Evet.” Dişleri arasından zorlukla verdiği cevabın ardını ettiği bir küfür takip ederken içimin hem eşsiz bir mutluluk hem de minik bir kırgınlıkla sarsıldığını hissettim.
Gözlerim saatlerdir rol yapan sahte gözyaşları yerine oldukça gerçek gözyaşlarıyla dolarken boğazım da yanmaya başlamıştı. Sıkıca kavradığım demir parmaklıkların önüne çöktüm ve yere düşen gözyaşlarıma eşlik etmesi için hıçkırıklarımı serbest bıraktım.
Arkadaşım hamileydi. Ben teyze oluyordum. Minik bir yeğenim olacaktı. Arkadaşım bana bu haberi kendisi söylememişti. Ben bu mükemmel haberi Yılmaz’dan öğrenmiştim. Her şeyi kabul edebilirdim ama bu haberi bana kelepçe canavarı vermemeliydi. Ama yine de ben teyze oluyordum. Bebeğin babasının Yılmaz olması, haberi bana verenin Yılmaz olduğunu değiştirmiyordu. Ayrıca boğazım acıyordu. Boğazım niye acıyordu?
“Roza sakin olur musun? Kendine gelsene kızım. Niye avaz avaz bağırıyorsun?” diyordu birisi ama şu an kimseyi dinleyemezdim. Ben mutlu, kırgın bir teyzeydim. “Lan, ben bu kadar bağırmadım. Sana ne oluyor? Biri duysa işkence yapıyorum sanacak. Susar mısın lütfen.”
Gözlerimin önünü kapatan yaşları silerken sesin sahibinin, parmaklığın diğer tarafında yere çömelerek beni susturmaya çalışan Yılmaz olduğunu gördüm. Bu haberi bana Yılmaz vermişti.
Bir ağlama tufanı daha beni ele geçirmek üzereyken abimin yukarı kattan yankılanan sesini duydum. Adımı savaş meydanında beni arayan bir savaşçı gibi haykırarak buraya geliyor olmalıydı. Abim gelseydi de beni çıkarsaydı. Bende gidip Hümeyra’nın karnını sevseydim.
“Roza, Allah aşkına sus, Akif geliyor bak. Anamı ağlatacak seni böyle görse.” Yılmaz karşımda halden hale girerken daha çok ağlamaya başladığımda beş metre ilerdeki kapının hızla açıldığını gördüm.
Dehşet içerisinde beni arayan abimi görünce hıçkırdım ve derin bir nefes aldım. O da beni tepeden tırnağa kontrol etmiş olmalı ki derin bir nefes aldı. Hemen yanıma gelmek yerine ellerini başta belinin iki yanına koydu ve kafasını kaldırarak tavana bakıp bir şeyler söyledi içine içine.
Beni sağsalim gördüğü için dua ediyor olmalıydı. Canım abim. Sonra elleriyle yüzünü sıvazladı. Âmin demiş olmalı. Bana baktı. Ben ona baktım. Sonra döndü ve Yılmaz’a baktı. Yılmaz zaten ona bakıyordu.
“Ne yaptı?” diye sordu Yılmaz’a beni işaret ederek. Yazıklar olsun abime. Ben hiçbir şey yapmamıştım.
“Hümeyra’nın hamile olduğunu öğrendi.” Dedi Yılmaz felaket haberi almış gibi.
“Tepkisi daha büyük olur sanıyordum. Aslında nezarette olması senin adına iyi olmuş.” Dedi abim bir vakayı inceliyormuş gibi.
Masaya doğru ilerleyip Yılmaz’ın yerine oturduğunda aklına yeni geliyormuş gibi sordu. “Oğlum manyak mısın bu haberi ona sen veriyorsun? Eceline mi susadın?”
“Amirim, ben söylemedim.” Diyen Yılmaz’ın bana bakan ölümcül bakışlarına aldırmadım çünkü hayal kırıklığı içindeydim. “Zorla söyletti.”
“Çocuğun olacak bir de yazıklar olsun. Çocuk gibi beni şikâyet ediyorsun.” Dedim daha fazla dayanamayarak. “Nerede Hümeyra olacak şahıs? Söyle ona silsin numaramı. Roza diye biri yok hayatınızda.”
İki adım ötemde duran adamın keşke deyişini duyar gibi oldum ama umursamadım. “Dokuz ay sonra yeğenimi görmeye geleceğim sadece. Yazıklar olsun size.”
Parmaklıkların dibinden zarifçe kalkarak gözlerimi son kez temizledim ve abim olacak mahluka baktım. Bana bakıp sırıtıyordu. En büyük eğlencesi bendim tabi.
“Sana gelecek olursam sayın mahluk.” Yaratık deyişime bozulduğu için anında çatılan kaşlarına baktım. “Çatık kaşların hiç de umurumda değil. Beni çıkarman da umurumda değil. Cezaevine naklimi istiyorum. En azından sizin gibi hainler arasında kazık yemek zorunda kalmam. En fazla şiş, bıçak falan yerim. Ölür giderim.”
“Tövbe de kızım. Yine başladın manyak manyak konuşmaya.” Elindeki anahtarı Yılmaz’a atarken devam etti. “Şu diline de bir ayar ver artık. Kız seni bekliyor yukarıda. Sen bebeğe dua et. Üç gün çıkarmazdım seni yoksa.”
“Hümeyra mı geldi?” diye soran Yılmaz’ı ve aceleyle açmaya çalıştığı kilidin sesini duymazdan gelerek dört saattir oturduğum yere döndüm. Bir yanım koşarak Hümeyra’ya sarılmak istiyordu ama şimdi çıkamazdım. Sanki az sonra birileri gelecekti ve ben onları görmeden gidecektim.
“Sen rahatını bozma abicim. Ben üç gün daha buradayım.” Yılmaz’a döndüm ve gülümseyerek konuştum. “Hümeyra’ya tebriklerimi ilet. En kısa zamanda bebişimi sevmeye geleceğim.”
“Daha doğmadı manyak. Neyi seveceksin?” Bu adam benim tüm sakinliğimi altüst ediyordu ama.
“Sanane be. Teyzesiyim ben. Sana mı soracağım yeğenimi severken?”
“Babasıyım lan ben onun.”
“Yılmaz, dilinin ayarına sahip çık kardeşim.” Diyerek benden önce Yılmaz’ı susturan abime son anda öpücüğümü göndermekten vazgeçtim. Şu an ona da kızgındım.
Yılmaz’ın abime vereceği cevap açılan kapıyla yarım kaldığında Elif’in ve Hümeyra’nın sesini duydum.
“Çok kızmıştır bana şimdi Elif.” Diyerek ağlayan Hümeyra’yı duydum önce.
“Aman kızar kızar affeder. Sen ağlama artık.” Dedi Elif sonra.
Kilidimi açtığı gibi karısının yanına koşan Yılmaz’a göz devirdiğimde abim bana hala ters ters bakıyordu. Ağlayan Hümeyra’nın sesiyle benim de gözlerim dolarken ayağa kalkmak için karıncalanan tabanlarımı sıkıca yere bastırdım.
Grubun en salağı bendim resmen. Hemen yelkenleri suya indiriveriyordum. Dizlerimi kendime çektim ve başımı dizlerime yasladım. Yaptıklarımın bir yandan çocukça olduğunu biliyordum ama buradan çıkmamam gerektiğini hissediyordum.
“Roza.” Diyen Hümeyra’yı duydum sonra.
“Eğer bebişin haberini bugün aldıysanız ve benim salaklıklarım yüzünden bu haberi bana veremediyseniz ya da bebişin yahut senin sağlık durumunla alakalı bir sebeple benden bu durumu gizlediysen ki bu bile kabul edilemez anlarım bir yere kadar. Ayrıca bana sakın hepimiz beraberken sürpriz yapmak istedik saçmalığını da söyleme.”
Bunlar haricinde bana söylememelerinin bir sebebi daha vardı ama umarım o sebep yüzünden bu durumu benden saklamamışlardı.
“Önce buradan çıkıp bebişi sevsen, sonra konuşsak olmaz mı?” diyen Hümeyra’nın ardından Yılmaz’a bakmak istedim. Ama hemen Hümeyra’nın dibinde olduğunu tahmin ettiğim için yalnızca olumsuz anlamda başımı salladım.
“Güzelim bebişi nasıl seveceksiniz acaba?”
“Sanane Yılmaz. Severiz biz bebişimizi her türlü.” Canım arkadaşım benim. Nasıl da aynı ben gibi konuştu ama.
Yeni anne baba kendi arasında tartışırken şimdiye kadar konuşmayan Elif’in gözlerini üzerimde hissettim. Aynı şekilde abim de beni kontrol ediyordu. Bu ikisi birbirinin kopyasıydı.
“Sen böyle tuhaf davranışları tuhaf olaylar öncesinde yaparsın.” dedi Elif ve ekledi. “Roza çabuk söyle ne yaptın?”
“Elif doğru söylüyor Roza. Bugün sen bile kendini aştın. Bir şey mi oldu abicim?” Masadan kalkmış, nezaretin içinde bulunduğum yere doğru geliyordu. Yılmaz ve Hümeyra’da tartışmayı bırakmıştı. Tüm gözlerin üzerimde olması oldukça rahatsız ediciydi. Ayrıca bana uzaydan gelmişim gibi davranıyorlardı. Pek normal olduğum söylenemezdi ama bu kadar baskı altında olmam da hiç etik değildi.
Abim hücrede hemen önümde, diğerleri de parmaklıkların ardında benden alacakları cevapları bekliyordu. Kalbim daha hızlı mı atıyordu yoksa ben mi abartıyordum? Üstelik soğuk duvarın dibinde otururken neden terliyordum? Ayrıca biri hemen üzerime çöken bütün dikkati dağıtabilir miydi? Dileğim kabul olmuş olsa gerekti ki dışarıdan tuhaf sesler gelmeye başladı.
“Sizi esefle kınıyorum bayım. Her bireyin kendisine saygı duyulma hakkı vardır. Lütfen bana ve prensimize karşı daha nazik olun.”
“Prensim, lütfen beni koruyun. Bu adamların elinde şeytan işi aletler var. Üstelik kılıcıma da el koydular.”
“Gerizekalı, prens neden seni korusun? Sen ne için gönderildin o zaman? Bir de kendinize adam dersiniz. Yazıklar olsun.”
“Kıymetli prensesimizin nadide ağzına bu sözler hiç yakışmıyor. Lütfen adap ve görgü kurallarını çiğnemeyelim.”
“Ferhat, seni bir çiğnerim görürsün gününü.”
“Adap, edep aşkına… Yüce kralımız, affet bizi.”
“Prensim, neden bir şey demiyorsunuz? Lütfen bir şey yapın. Koruyun bizi.”
Duyduklarımız üzerine çoktan yerimden kalkıp parmaklıklar arasından, içeriye girecek kalabalığı beklerken içeriyi dolduran gürültüler eşliğinde açılan kapıyla hepimiz neye uğradığımızı şaşırdık.
En önde duran korkunç adamın bakışları doğrudan beni bulurken bir adım geriledim ve abimin yanına doğru yanaştım.
“Sanırım aradığımı buldum. Tanrı benden yana olmalı.”
“Yeni veliaht kraliçemizi selamlamak için neyi bekliyorsunuz aptallar. Selam dur!”
Birisi bize komik bir şaka yapıyor olmalıydı.
🌼🌼🌼
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere:)))
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |