17. Bölüm

17.BÖLÜM

Maviş
mavissrgt

Başımda şiddetli bir ağrı ve bilincimin açılmasıyla nerede olduğumu anlayamadım. Hissettiğim soğuk zemin ve titreyen bedenim, en son yaşananları bana çok net ve hızlı bir şekilde hatırlattı. Elimi ağrıyan başıma götürerek hızla gözlerimi açıp uzandığım yerden doğruldum.
Bembeyaz bir odadaydım. Ayağa kalkıp kapıya koştum ama açacak bir kulpu yoktu. Korkuyla etrafıma baktım. Duvarları, yeri ve tavanı beyaza boyanmış, kutu kadar küçük bir yere hapsedilmiştim. Başımda inanılmaz bir ağrı vardı; düşünmemi bile engelliyordu.
Elime bulaşan sıvıya baktığım an başımın neden bu kadar çok ağrıdığını anladım. Şerefsiz pislik öyle bir vurmuştu ki başımı, kanamıştı. Yüzümde hissettiğim gerilmeyle kanın yüzümde kuruduğunu fark ettim. Bu da demek oluyordu ki uzun zamandır baygındım.
Pencere yoktu. Sadece cılız bir şekilde yanan bir lamba vardı; sanki sönmek üzereydi.
Neredeydim ben? İrem… o nasıldı?
Çok korkuyordum. Hem de deli gibi. Önceden bana olan sevgisinden bana bir şey yapamaz sanıyordum. Bu tür adamlar, itaat ettiğin sürece dokunmazlardı. Ama beni sevmediğini ve Ateş’e olan kini yüzünden bana kafayı taktığını öğrenmem, işlerin hiç iyi bir yere varmayacağını anlamama yetmişti.
Ama ben onu eskiden de tanıyordum. Yoksa ta o zamanlardan beri mi beni kandırmaya çalışmıştı? Ama neden o kadar yıl beklesindi ki, intikam için? Beynim karmakarışıktı.
Önceliğim İrem’in iyi olduğunu bilmekti. Kapıya yönelip ardı ardına hızlıca vurarak bağırdım:
“Kimse yok mu? Boran, İrem nasıl? Ne olur ona bir şey yapmadım de. Boran sana diyorum, duyuyorsun beni biliyorum. Onun bir suçu yok, ne olur ona bir şey yapma!”
Ses yoktu. Kapıya birkaç kez daha vurdum ama ne bir ses vardı ne de gelen giden. Kapının ne kilidi vardı ne de kulpu. Nerede olduğumu bile bilmiyordum. Bana ne olacaktı?
O manyak beni öldürmediğine göre işkence edecekti. Bu fikir aklıma düştüğü an nefesim kesildi. Elim boğazıma gitti. Nefes alamıyordum. Şu an hiç sırası değildi. Bu gibi durumlarda açık alan bana iyi gelirdi ama şimdi öyle bir imkânım yoktu ve bu beni daha da paniğe sürüklüyordu.
“Boran, hiç iyi değilim. Ne olur beni çıkar, burada nefes alamıyorum!”
Almaya çalıştığım her nefes ciğerlerimi parçalıyor gibiydi. Gözlerim kararmaya başlayınca daha çok panikledim ve kapıyı yumruklamaya başladım.
“Aç şu kapıyı, Allah’ın cezası!”
Son nefesimi haykırarak kullanmıştım. Bacaklarım bedenimi taşıyamaz oldu. Vücudumu saran titreme artınca dizlerimin üzerine çöktüm. Nefes alamamak çok kötüydü. Sanki biri iki eliyle boğazımı sıkıyor ve beni öldürmeye çalışıyordu. Ama ben o görünmez ele engel olamıyordum.
Ellerim boğazıma gittiği anda yan bir şekilde yere düştüm. Kesik kesik ve çok hızlı nefes alıyordum. Gözlerim kapandı; sanki son çırpınışlarımı yaşıyordum. Gözlerimden yaşlar akarken yerden havalandığımı hissettiğim an, can havliyle beni kucağına alan kişiye sıkıca sarıldım.
“Ya-yardım et…”
Zorla çıkan iki kelime bile canımı yakmıştı.

Kısa bir süre sonra yüzüme vuran soğuk hava ile ciğerlerime dolan havayla derin derin nefesler almaya başladım. Ciğerlerime oksijen yollamaya çalışıyordum. Burnuma gelen sigara dumanıyla öksürmeye başladım.
Kendime gelmeye başladığımda gözlerimi araladım.
“Bu hiç iyi olmadı, Eflin. Senin canını sadece ben yakabilirim. Benden başkası—buna sen de dahil—kimse yakamaz. O zevki kimseye yaşatmam.”
Korkuyla yanımda oturan Boran’a baktım. Tabii ki oydu, başka kim olabilirdi ki? Etrafıma bakındım. Bir evin terasındaydım. Teras bile demir korkuluklarla çevriliydi. Gözlerim tekrar Boran’a kaydı. Tam karşımda, tekli koltuğa oturmuş, elindeki sigarayı ağır ağır içiyordu. Gözlerini bir an olsun benden ayırmıyor, her hareketimi dikkatle inceliyordu.
Ayağa kalktım ama başımın dönmesiyle geri oturmak zorunda kaldım.
“Klostrofobin mi var senin?” dedi soğuk ve sorgulayıcı bir sesle.
“Hayır. Panik atağım var. Ani geliyor, arada böyle.”
Dedim düz bir sesle. O yere geri girmemek için huyuna gitmem gerekiyordu.
“Peki neden ‘çıkar beni’ diye bağırdın?”
Akşam üzeri olmalıydı. Hava kararmak üzereydi. Arada etrafıma bakıyor, sonra gözlerimi yere indiriyordum. Ona bakmamaya çalışıyordum.
“Panik atak esnasında geniş, ferah alanlar bana iyi gelen tek şey. Diğer türlü ölüme kadar gidiyor. Yani kalp krizi geçirme olasılığım yükseliyor. Ya da ben öyle hissediyorum,” dedim durgun bir sesle.
“Anladım. Ama oraya alışsan iyi edersin. Bundan sonraki evin orası.”
Hızla gözlerimi yerden kaldırıp ona baktım. Korkuyla…
“Ben orada kalamam. Ölürüm.”
“Beni ilgilendirmez. Panik atak öldürmez, süründürür Eflin. Bu da benim isteyeceğim şey. Bu senin son özgürlüğün. İyi bak,” dedi.
Gözleri, elindeki sigaranın düşmek üzere olan külündeydi.
Kaçacak hiçbir yerim yoktu. Çırpınsam bile nafileydi. Bu adam beni öldürmeyecek, aklımla oynayıp beni delirtene kadar burada tutacaktı.
“İrem… o nasıl?” dedim. Bari onun durumunu öğreneyim. Aklım ondaydı.
“O iyi. Bıraktırdım onu evine. Onunla bir alıp veremediğim yok, Eflin. Benim tüm derdim sen ve Ateş’sin. İyileşecek, merak etme. Sen kendi haline yan bence,” dedi narsistçe, sinsice gülümseyerek.

Konuşarak ve ılımlı yaklaşarak halledebilirim belki.
Oh, şükür… O iyiydi. Artık başka bir şey istemiyordum. Şimdi buradan kurtulmak için bir plan yapmalıydım.
Ona doğru biraz eğilip samimi ve içten bir şekilde konuşmaya başladım. Deli gibi korksam da buna mecburdum.
“Ben sana hiçbir şey yapmadım. Senin Ateş’le olan derdin ne bilmiyorum ama Ateş benim zerre umurumda değildi, Boran. Bunu sen de çok iyi bil—”
“Biliyorum tabii ki, Eflin. Ama sen şunu bilmiyorsun,” diye sözümü kesti.
“O da Ateş’in seni deliler gibi sevdiği gerçeğini. Senin sevip sevmemen umurumda değil ama o seni seviyor. Yıllardır sizin karşılaşmanızı bekledim. Baktım olmuyor, ben de kendi fırsatımı yaratıp onu senin ayaklarına gönderdim. Nasıl ama? Mükemmel bir olaydı, değil mi?”
Dehşetle gözlerim kocaman açıldı. Onu ilk gördüğüm hâle Boran mı getirmişti?
“Sen… sen onu öldürecektin. Ben onu ölümün kollarından aldım. Senin haberin var mı?”
Güldü. Alayla karışık, silik bir gülümsemeydi.
“Onu arıyordun, Eflin. Ben de sana onu ayaklarına kadar getirdim. Bana teşekkür etmen gerekmiyor mu?”
Yalandan alınmış gibi yapması beni deli ediyordu. Onu şu an burada parçalara ayırmak istiyordum.
“Bilmediğin çok şey var ama benim olayım buraya kadardı. Gerisini de yaşarsan öğrenirsin zaten.”
“Sen ne diyorsun ya, manyak herif? Seni öldürürüm, anladın mı beni?”
Gülen yüzü bir anda öfkeye dönüştü. Bana doğru ani bir hareketle yaklaşınca refleks olarak yüzüne sert bir tokat attım. Bunu yaptığıma ben bile şaşırmıştım. Başı yana düştü. Gözlerini kapadı. Bu, sakinleşmek istercesine yapılan bir hareketti.
“Akın!” diye bağırdı gözlerini açarak.
İçeri giren adamla birlikte korkum daha da arttı. Adam hazır ola geçmiş, ellerini önünde bağlamış, gelecek emri bekliyordu.
“Al şunu, zindana kapat. Üç gün… ne yemek ne su verilecek.”
Gözleri tekrar beni buldu.
“Sana tek bir tokat bile vurmayacağım ama var ya… aklınla öyle bir oynayacağım ki yaşamak nedir onu bile anlayamayacaksın. Öldün mü, yaşıyor musun… bunu hiçbir zaman bilemeyeceksin. İşte o zaman benim kölem olacaksın. Ve Ateş seni tam bulmuşken, onu kendi ellerinle öldüreceksin. Bu da benim en büyük intikamım olacak.”
Kanım donmuştu. Bunu asla yapamazdım.
“Öldür beni… ne olur yalvarırım öldür beni ama bana bunu yapma, yapma bana bunu, ne olursun.”
Dizlerimin üzerine çöktüm ve ayaklarına kapandım.
“Bana her şeyi yap ama bunu yapma, Boran, ne olursun…”
Ağlamaktan şişen gözlerim, sanki ağlamaya doyamamış gibi yeniden doldu. Ama bu gözyaşları, kalbimden gelen acının gözyaşlarıydı. Bana âşık olduğum adamı öldürtecekti.
Akın kolumdan sıkıca tutup beni acımasızca, sert bir şekilde yerden kaldırdı. Boran ise benim çırpınışlarımdan zevk alıyordu adeta.
“Eğlence başlasın, Eflin. Seni öyle bir eğiteceğim ki öldür dediğim kim varsa, gözünü kırpmadan öldüreceksin.”
“Hayır! Buna asla izin vermeyeceğim, anladın mı beni? Kendimi öldürürüm, anladın mı beni!”
Akın beni sürüklüyordu ama ben çırpınıyor, kurtulmaya çalışıyordum.
“Hatta ilk denememizi annenden başlayacağız. Bu da benden sana ön fragman olsun, karıcım. Aaa… dur, eski karıcım mı demeliydim?” dedi ve kahkaha attı.
Benim attığım çığlıkları, feryatları kimse görmedi, kimse duymadı. Akın denen adam beni o hücreye öyle bir fırlattı ki yere çok sert düştüm. Dizlerim ve avuç içlerim kanamıştı.
Ama bu feryat figan, aldığım fiziksel acıdan değildi. Beni bir kuklaya çevirip âşık olduğum adama ve en önemlisi sevdiklerime beni bir silah gibi kullanmasıydı beni paramparça eden.
Hayır… Buna asla izin vermeyecektim.
Gerekirse kendimi bir şekilde öldürür ama yine de kendi ellerimle sevdiğim adamın canını almazdım.



ATEŞ’TEN
Öfke ve çaresizliğin ruhumu ve bedenimi ele geçirmesine engel olamıyordum. Eflin’in, kendine bunları bile bile yapması beni deli ediyordu. Sebebi vardı; hem de çok geçerli bir sebebi. Bunu gözlerinde ve söylediği kelimelerden anlamıştım ama neydi bu sebep? Allah kahretsin, neydi?
Karakolun nezarethanesindeydim. Hakan beni çıkarmanın yollarını arıyordu ama ben burada kaldığım her saniye daha çok deliriyordum. Tüm dünyayı yakıp yok etmek istiyordum. Sevdiğim kadını o psikopatın ellerine kendi ellerimle vermiştim.
Elimdeki kolyeyi öyle bir sıkıyordum ki… Bana söyledikleri kulaklarımda yankılanıyordu.
“Aaa, yeter lan, yeter!”
Duvara attığım yumrukların haddi hesabı yoktu ama kendime olan öfkem bir türlü geçmiyordu.
“Bulacağım seni, Eflin. Seni ne pahasına olursa olsun bulacağım. Andım olsun ki o siktiğimin puştunu öyle bir hale sokacağım ki dünya âlem gelse parçalarını toplayamayacaklar.”
“Ateş, serbestsin kardeşim.”
Hakan’ın sesiyle hızla ona doğru yürüdüm. Polis memuru kapıyı açınca, hiç durmadan nezarethaneden çıktım.
“Bana o plakayı bulduğunu söyle, Hakan. Bana iyi bir haber ver.”
“Önce bir sakin ol. Nerede olduğumuzu unutma. Çıkalım şuradan, anlatacaklarım var. Dua et o memurlara. İfade vermişler. Eflin’in zor durumda olduğunu ama tehdit edildiği için şikâyetçi olmadığını söyleyince serbest kaldın.”
“Hakan, bana o plakayı bulduğunu söyle.”
Tek amacım Eflin’i bulmaktı. Şu an başka hiçbir şeye kafa yoramıyordum.
“Bulduk, Ateş. Tamam mı? Bulduk. Çıkalım, anlatacaklarım var.”
Duyduklarımla hiç durmadan karakoldan çıktım. Arabaya bindiğimiz an Hakan konuşmaya başladı.
“Arabayı son görüldüğü yerden üç yüz kilometre uzaklıkta bulduk. Kameraları saniye saniye izleyerek ulaştık ama terk edilmiş hâlde.”
“Eee Hakan, diğer arabayı da buldunuz mu? Kameralardan çıkmıştır, değil mi?”
“Ateş, daha önemli bir durum var.”
Korku tüm bedenime yayıldı. Bu bakışı çok iyi tanıyordum.
“Hakan, sakın bana geç kaldığımızı söyleme!”
“Bulduğumuz arabada kan vardı, Ateş. Arka kapıda ve arka koltukta… Çok kan vardı. Eflin’in oturduğu koltuktu.”
Yo… Hayır… Olamaz. Ona geç kalmış olamam. Ona söz verdim.
“Hayır lan, olamaz! Ben ona söz verdim, Hakan. Anlıyor musun? Ona söz verdim. Onu bulacağıma dair söz verdim. Ona geç kalmış olamam. Yaşayamam ben onsuz, Hakan. Yaşayamam!”
Vücudumda inanılmaz bir uyuşma oluştu. Sanki kalbime binlerce hançer saplanıyordu. Zihnimde Eflin’in söyledikleri yankılandı.
“Sen bana hep geç kaldın, Ateş…”
Bu sefer olmaz. Geç kalmış olamam. Bu sefer olmaz!
“Ateş, sakin ol. Eflin yaşıyor olabilir. Onu orada bulamadık. Bu da hâlâ hayatta olduğu anlamına geliyor. Ama zamanımız daralıyor. Boran’a ait ne kadar ev, arsa varsa araştırdım. Sadece eski karısıyla yaşadığı bir ev var, orada da yok. Bir de lokantası var, orada da yok. Zaten arabanın bulunduğu yerden sonra hiçbir şekilde kamera yok. Ama aklıma bir ihtimal geldi.”
“Ne geldi?” dedim sabırsızca.
“Arabanın bulunduğu yer boş bir arazi. Acaba helikopterle mi gittiler diye düşündüm. Eğer öyleyse il içinde değiller ya da çoktan Eflin’i yurt dışına çıkardı.”
Bu ihtimal bile felaketimdi.
“Hakan, onu bulmalıyız. O psikopat ona neler yapar, bunu düşünmek bile beni deli ediyor. Onu zarar görmeden kurtarmam gerekiyor. Dün gece o arazi civarında kiralanan tüm uçak ve helikopterleri bul. Hava hareketlerini çıkar. Ayrıca o bölgedeki tüm MOBESE ve özel kamera kayıtlarını didik didik inceleyin.”
“Merak etme, çoktan adamlar işe koyuldu.”
“Ayrıca işinde en iyisi kimse, bir hacker bul. O it kurusu beni mutlaka arayacaktır. En hızlı sinyal tespiti yapabilecek biri hazırda bulunsun.”
“Tamamdır, hemen hallediyorum.”
Araba çoktan hareket etmişti. Ama onu bulana kadar ne öfkem dinecekti ne de içimdeki suçluluk hissi geçecekti.
Ona sahip çıkamadım. Sevdiğim kadını koruyamadım. Bu, ölümden beter bir duyguydu.
Ama bulacağım.
Ne pahasına olursa olsun seni bulacağım, Eflin…

EFLİN’DEN
Tam üç gün olmuştu ya da daha fazla… Bilmiyordum. Ne bir su ne de bir lokma ekmek veren olmuştu. Birkaç defa Akın denen adam gelip bana birkaç tane iğne enjekte etmişti. Dirensem de başarılı olamamıştım. O iğneler beni çok sersemleştirmişti.
Tuvaletim geldiğinde Akın denen adam ite kaka beni tuvalete götürüyordu. İşim biter bitmez hemen geri bu hücreye atıyordu. Zaten tuvalet bu odanın hemen yanındaydı. Açlık ve susuzluk tüm bedenimi iflas etme noktasına getirmişti. Açlıktan uyuyamaz hâle gelmiştim. Midem bulanıyordu ama kusamıyordum bile. Çünkü dün, midemde ne kadar öz suyum varsa hepsini odanın diğer köşesine çıkarmıştım.
Boran üç gündür yanıma gelmemiş, Akın denen acımasız adamı kapıma dikmişti. O, Boran’dan daha acımasızdı. Ya da ben öyle sanıyordum. Zaman algım kaybolmuştu. Akın denen adama her tuvalete gittiğimde soruyordum, o da bundan sadistçe zevk alarak bana cevap veriyordu. Söylediklerini yankılı duyuyor ve algılamakta zorlanıyordum. O da bunu bildiği için bir kere söylüyor, bir daha da tekrarlamıyordu.
O kutu gibi zindanın bir köşesine sinip cenin pozisyonu aldım. Gözlerim kapanıyordu. Bu uykum muydu yoksa bayılmam mı bilmiyorum ama benim için iyi bir şeydi. En azından uyuduğumda zaman geçiyordu. Zaten en fazla yarım saat, belki de daha az uyuyordum. Onu bile anlayamayacak kadar zaman algım yok olmak üzereydi.
Gözlerimi açtığımda nerede olduğumu anlayamadım. Arada kesik kesik gördüğüm o güzel rüyalardan bir anda kopunca içimi kötü bir hüzün kaplıyordu. Zaten gözlerimi de açabildiğim söylenemezdi. Kirpiklerim ağırdı, sanki üzerlerine tonlarca yük binmiş gibiydi. Nefes almakta zorlanıyordum. Ciğerlerime dolan hava bile yabancıydı. Soğuk, keskin ve can yakıcıydı.
Kulaklarımda bir uğultu vardı. Kalbimin sesi miydi yoksa beynimin bana oynadığı bir oyun mu, anlayamıyordum. Hareket etmek istedim ama vücudum bana ait değilmiş gibiydi. Parmaklarımı oynatmayı denedim, olmadı. Gitgide vücudum daha da işlevini kaybediyordu sanki.
Sadece içimde büyüyen o tanıdık korku vardı.
Demek ölmedim…
Bu düşünce içimi rahatlatmadı. Aksine, daha da ürpertti. Çünkü ölmemiş olmak, hâlâ onun elinde olduğum anlamına geliyordu.
Bir yerlerden metalin soğukluğu vuruyordu tenime. Sırtım sertti. Beton mu, demir mi bilmiyordum. Burnuma keskin bir koku doldu. İlaç… Ya da pas. Midem bulandı.
Gözlerimi biraz daha aralayabildiğimde tavanda soluk bir ışık gördüm. Titriyordu. Tıpkı içim gibi.
Ateş…
Adını söylemek istedim ama dudaklarım kıpırdamadı. Sesim içimde boğuldu. Belki de sadece zihnimdeydi bu fısıltı. Belki de onu çağırmak bile yasaktı artık.
Bir adım sesi duydum.
Ağırdı… Kendinden emin. Kalbim hızlandı. Göğsüm daraldı. O sesi tanıyordum. Unutmak isteyip de asla unutamayacağım cinsten bir sesti. Gözlerimi kapattım. Görmek istemiyordum. Eğer görmezsem, belki gerçek olmazdı.
Ama ses yaklaştı.
“Uyandın mı, Eflin?”
Sesindeki sakinlik midemi altüst etti. Bağırmıyordu. Tehdit etmiyordu. Ama tam da bu yüzden korkutucuydu. Cevap veremedim. Üç gün… Belki daha fazla, belki daha az… Onu yeniden görmek beni daha kötü yapıyordu. Söyledikleri yankılandı kulaklarımda.
“Merak etme,” dedi. “Daha çok zamanımız var.”
Zaman…
Benim zamanım bitmişti oysa.
İçimde bir yer hâlâ hayatta olduğuma seviniyordu. Diğer yanım ise bunun bir kurtuluş değil, daha uzun bir ceza olduğunu fısıldıyordu.
Ateş beni bulur muydun?
Yoksa ben seni kendimden sonsuza kadar mı uzaklaştırdım, Ateş?
Onu göremiyordum. Görüş açımda sadece ayakkabıları vardı. Kesik kesik ve yavaş nefesler alıyordum. Ölmek istiyordum. Bu yaptıkları daha başlangıçsa, devamını düşünmek bile istemiyordum.
“Öl… öldür be… ni…” dedim. Titrek ve kısık sesim bile zor çıkmıştı.
Güldü. Ama bu, aldığı zevkten dolayı çıkan bir gülüşüydü.
Boynumda hissettiğim acıyla sadece kaşlarımı çatabildim.
“Kıvama geliyorsun, Eflin. İstediğin kadar diren, çaban sonuç vermeyecek. Seni öldürmeyeceğim. Ölmene de izin vermeyeceğim. Ta ki o büyülü ana kadar.”
Duyduğum son ses, o iğrenç, mide bulandırıcı sesti. Ölmek istiyordum. Her gözümü kapattığımda “inşallah son nefesimdir” diye kapatır olmuştum. İlacın etkisiyle tekrar bayıldım. Bana ne veriyorlardı bilmiyordum ama bu ilaçların çok ağır olduğunu biliyordum.
Yüzüme atılan tokatla bilincim tekrar açılmaya başladı…

Gözlerimi tekrar açtığımda etraf sessizdi. Az önceki ses yoktu. Ne kadar uyumuştum, hiçbir fikrim yoktu. Sanki o an hiç yaşanmamış gibiydi. Işık hâlâ titriyordu ama bu kez gözlerimi yakmıyordu.
Başımı çok az çevirebildim. Boynum ağrıdı ama umurumda değildi.
Kapı aralıktı.
Kalbim duracak gibi oldu.
Bir siluet belirdi. Uzundu. Geniş omuzluydu. Duruşu…
O duruşu tanırdım.
Nefesim kesildi.
Ateş…
Gözlerim doldu. Bir anda içimdeki tüm karanlık yarıldı sanki. Göğsüm bu kez acıyla değil, umutla sıkıştı. Titreyen dudaklarım zorla aralandı.
“A… Ateş?”
Siluet bana doğru yaklaştı. Işık yüzüne vurmadığı için net göremiyordum ama içim emindi. Kalbim böyle atıyorsa yanlış olamazdı. Bu hissi başka kimsede yaşamamıştım. Gözlerimden yaşlar süzüldü.
“Geldin…” diye fısıldadım. “Biliyordum…”
Ayağa kalkmak istedim. Bedenim izin vermedi. Ama umurumda değildi. O buradaydı ya… Artık hiçbir şeyin önemi yoktu.
Bir adım daha attı.
Sonra bir adım daha…
Işık yüzüne vurdu.
Gülümsemesi…
O, gülümseme değildi.
Kalbim göğsümde paramparça oldu.
Ateş değil…
Boran’dı.
Gözlerim dehşetle açıldı. Geri çekilmek istedim ama kaçacak yerim yoktu. Az önce içimi dolduran umut, yerini kusacak gibi olduğum bir mide bulantısına bıraktı.
“Hayır…”
Sesim titredi. “Hayır… sen değilsin…”
Boran başını hafifçe yana eğdi. Yüzünde o iğrenç memnuniyet vardı. Sanki az önce yaşadığım sevince özellikle izin vermişti.
“Ne oldu?” dedi sakince. Elleri cebinde, rahat bir pozisyonda kurbanını izliyordu.
“Bir an için gerçek sandın, değil mi?”
Başımı iki yana salladım. Gözlerimden yaşlar boşandı.
“Onu gördüm…” dedim. “Ateş’ti… yemin ederim gördüm…”
Bu gerçekti. O buradaydı. Emindim. Onu gördüm. Gözlerim yanılsa bile kalbim yanılmazdı, değil mi? Kalbim onu tanıdı.
Güldü. Sessiz, kısa ve keskin bir kahkaha attı. Bu hareketi, içimdeki o ufacık umut kırıntısını öldürmeye başladığının ilk belirtisiydi.
“Hayır,” dedi.
“Onu görmedin. Onu ben sana gösterdim.”
Sanki biri kafama tekrar tekrar vuruyordu. Aptal, kendine gel diyordu bana.
“Beynin…” diye devam etti, adımlarını ağır ağır atarak yanıma geldi,
“çok yorgun, Eflin. Acı, korku, özlem… Hepsi bir araya gelince insan görmek istediğini görür.”
Eğildi. Yüzü yüzüme çok yakındı.
“Ve sen en çok kimi görmek istiyorsun, biliyor musun?”
Kulağıma eğildi ve fısıldadı:
“Ateş’i.”
Gözlerimi kapattım. Çığlık atmak istedim ama sesim çıkmadı. İçimde bir yer, biraz önce yaşadığım o kısa mutluluğun yasını tutuyordu.
“Bu bir oyun,” dedi keyifle.
“Ve daha yeni başlıyoruz.”
Boran doğruldu. Yüzündeki o sakinlik, az önce yaşadığım korkudan daha ürkütücüydü. Çünkü bu kez acele etmiyordu. Tadını çıkarıyordu.
“Şimdi,” dedi ağır ağır,
“sana küçük bir şey göstereceğim.”
Cebinden telefonunu çıkardı. Ekranı bana çevirmedi. Önce kilidini açtı. Bilerek yavaş yaptı. Parmaklarının her hareketi sinirlerimi geriyordu.
“Bakmanı istemiyorum,” dedi.
“Çünkü görmekten çok, duymak daha etkili.”
Kalbim hızlandı. Nefesim daraldı.
Ekrandan bir ses yükseldi.
Tanıdık bir nefes alış.
Ardından boğuk bir ses.
Ateş.
Öfkeden soluyordu. Oydu. Beni arıyordu. Benden nefret etmemişti.
Vücudumdan elektrik geçmiş gibi irkildim.
“Hayır…”
Sesim yalvardı. “Lütfen…”
Beni bu hâlde görüp yıkılmasını istemiyordum.
Boran sesi biraz daha açtı.
“Eflin…”
Sesi yorgundu. Sinirliydi. Ama canlıydı. Bu canlılık öfkesinden geliyordu.
Dizlerimin bağı çözüldü. Kontrolsüzce ağlamaya başladım.
“Korkuyorum,” diye fısıldadım bilinçsizce.
“Kurtar beni, Ateş…”
Sesim çok kısıktı. Duyduğundan emin değildim. Ama sesini duymak bile iyi gelmişti.
Boran kahkaha attı. Ardından bir kırılma sesi duydum. Bu ses, telefonun diğer ucundan geliyordu.
Boran telefonu kapattı.
Uzun bir sessizlik oluştu.
O sessizlik, sesten daha ağırdı.
“Ne oldu?” dedi alayla.
“Az önce kendinde bile değildin. Şimdi sesini duyunca mı canlandın?”
Başımı salladım. Kelime çıkaramıyordum.
“İşte bu çok güzel,” dedi memnuniyetle.
“Çünkü seni yaşatarak öldürmek istiyorum.”
Bir adım attı. Geri çekildim. Olduğum yerde geriye doğru sürünerek.
“Onu bana sen vereceksin, Eflin,” dedi.
“Bunu kabul et artık, direnme. Bu senin için hiç iyi olmaz.”
“Hayır…” dedim, gözlerimden yaşlar boşalırken.
Başımı hızla iki yana salladım.
“Onu ben kurtardım,” diye fısıldadım.
“Ben kurtardım…”
Boran başını eğdi.
“Doğru,” dedi.
“Ve şimdi, onu tekrar benim ellerime vereceksin. Ve ellerimdeyken onu sen öldüreceksin, Eflin.”
Buna asla izin vermeyecektim.
Yanıma çömeldi. Göz hizama indi.
“Bak,” dedi sakin bir sesle,
“sen iyi bir kızsın. Seviyorsun. Koruyorsun. Kendini feda ediyorsun.”
Parmağını şakağıma dokundurdu.
“Ve bunların hepsi seni kontrol edilebilir yapıyor.”
Gözlerimi kapattım.
“Beynin,” diye devam etti,
“zaten yorulmuş. Birkaç gün daha uykusuzluk, biraz yalnızlık, biraz korku…”
Parmağını çekti.

Gözlerimi açtım. Öfkeyle baktım.
“Ona bunu yaparsan,” dedim titreyerek,
“ben de yaşayamam.”
Yalvarıyordum resmen.
Gülümsedi.
“Ben de tam bunu istiyorum,” dedi.
Benim her hâlim ona zevk veriyordu adeta.
“Senin yaşamanı.”
Ayağa kalktı. Kapıya yöneldi.
“Ama şimdilik dinlen. Sana ihtiyacım var,” dedi.
“Yarın seni Ateş’le tekrar görüştüreceğim.”
Kapı kapandı.
Karanlık kaldı bu küçücük odada, ruhum gibi. Ateş beni arıyordu. Benden vazgeçmemişti. Buna ne sevinebiliyordum ne de üzülebiliyordum. Ama içimi rahatlatan tek şey, beni anlamış olmasıydı.
Karanlığın içinde bir ses vardı.
Ateş’in sesi.
Ve ben, o sesi ayakta tutmak için kendimden vazgeçmeye başladığımı fark ettim. Ne zaman bitecekti bu işkence? Ya da ne zaman ölüp kurtulacaktım bu yerden?
Vücudum benden bağımsız gibiydi ama hıçkıra hıçkıra ağlamama engel değildi. Vurduğu iğneler beni uyuşturuyor, ne düşünebiliyordum ne de kendimi savunabiliyordum.
Kısa süre sonra kapı tekrar açıldı. Akın, elinde bir tabak ve bir suyla geldi. Tepsiyi önüme bıraktı ve hiçbir şey söylemeden gitti.
Hiç düşünmeden yemeği yemek için hamle yapmak istedim ama olmadı. Kolumu dahi kaldıracak hâlim yoktu. Vücudum titriyordu. Ben bu kadar çaresiz biri değildim. Hayır, kendime gelmeliydim. O yemeği yiyip biraz olsun gücümü toplamalıydım.
İlk birkaç denememde başaramadım ama sonunda tepsiyi yanıma çekmeyi başarabildim. Ekmek arası sandviç ve bir de su vardı. Elimi zar zor hareket ettirip ekmeği aldım. Titreyen bedenimle güç bela bir ısırık aldım. Aldığım ısırıkla ne kadar çok acıktığımı yeni anlıyordum.
Hızlı hızlı elimdeki ekmeği bitirdim. Suyu da döke döke içebildim. Kollarımda güç yoktu. Ellerim titriyordu ama içebilmiştim. Az da olsa iyi gelmişti.
“Eflin…”
Bu, onun sesiydi.
Hızla etrafıma bakındım. Hücrenin diğer köşesinde onu gördüm. Küçüklüğü tam karşımdaydı. Bana hüzünlü bir şekilde bakıyordu.
“A-Ateş!” dedim buruk bir sesle.
“Sana gitme dedim, Eflin. Neden beni dinlemedin? Sana bir şey olursa ben ne yaparım, ha? Söyle bana…”
Ağlıyordu.
“Be-ben iyiyim, ağlama ne olur,” dedim yalvaran bir sesle.
“Sen de ağlıyorsun ama,” dedi.
“Ölüyorsun, Eflin. Hem de benim yüzümden.”
Yerimden doğruldum. Zar zor sırtımı duvara yaslamak için geriye doğru biraz sürüklendim. Sırtım duvarla buluşunca derin bir nefes aldım.
“Bu…” dedim, soluklandım.
Nefes almakta zorlandığım için derin derin nefesler aldım.
“Bu benim kararımdı, Ateş.”
Gözlerimi kapadım, derin bir nefes içime çektim. Gözlerimi açtığımda o küçük Ateş gitmişti. Yerine genç bir delikanlı Ateş gelmişti. Bana bir adım yaklaştı.
“Ölürüm, Eflin. Sen ölürsen ben de ölürüm.”
Gülümsedim. Gerçek değildi ama gerçek kadar güzeldi onu görmek.


Kahkaha attım. Ardından kahkahalarım acı bir haykırışa döndü. Hemen sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Ani bir sakinlik geldi. Bu çok tuhaftı ama kendimi kontrol edemiyordum. Nefesim düzene girdiği an bakışlarım onun gözlerini buldu.
“Gerçek değilsin, bunu biliyorum ama seni çok özledim, Ateş. Biraz daha kal, yanımdan gitme olur mu?” dedim. Çaresizliğe mahkûm olmuştum. Boran’ın dedikleri bir bir oluyordu. Aklımı kaybetmeye başlamıştım. Ani duygu geçişlerim ve bir anda tüm duygularım alınmış gibi hissetmem beni korkutmakla kalmıyor, canımı da yakıyordu.
Karşımdaki o genç Ateş bir anda şimdiki hâline büründü. Yanıma kadar geldi ve dizlerinin üzerine çöktü. Ben ise onu izliyor, hiçbir tepki vermiyordum. Eli çenemi buldu ve ona bakmamı sağladı.
“Seni seviyorum, Eflin.”
Gülümsedim. Ben onu, onun beni sevdiğinden daha çok seviyordum.
Bana yavaş yavaş yaklaştı.
“Sen benimsin, sadece benim.”
Gözlerimi kapattım. Nefesi dudaklarıma değiyordu. Dudakları dudaklarımı buldu. Ama bu öpüş gerçek olamazdı. O bir hayaldi, değil mi? Peki neden bu kadar gerçekçiydi?
Gözlerimi açtığımda beni öpenin Ateş değil de Boran olduğunu görmek beni dehşete düşürdü. Korkuyla onu kendimden uzaklaştırmaya çalıştım ama buna izin vermedi.
Çırpınmaya başladım ama nafileydi. Elleri iki yanağımı kavramış, beni dudaklarına hapsetmişti. Midem bulanıyordu. Kendimi durduramaz hâle gelip öğürmeye başlayınca bir anda benden uzaklaştı ve ağlayarak kusmaya başladım. Az önce yediğim ne varsa hepsi geri çıkmıştı.
“Benden bu kadar mı iğreniyorsun?” dedi öfkeyle.
“Sen benim karımsın, Eflin. Sana istediğim gibi dokunurum, anladın mı beni?”



Sözleri midemdeki bulantıyı daha da artırdı. Dizlerimin bağı çözüldü. Kusmuğun verdiği halsizlikle başım öne düştü. Ağzımdan tek kelime çıkmıyordu ama içimde fırtınalar kopuyordu.
“Bana bak,” dedi sertçe.
Saçlarımdan tutup başımı kaldırdı. Gözlerim yanıyordu, bakışlarım bulanıktı. Ama yine de gözlerinin içine baktım. Korkumu görmesini istemedim. Bundan beslendiğini biliyordum.
“Bakmıyorsun,” dedi sinirle.
“Benden korkmalısın.”
Yutkundum.
“Ben senden korkmuyorum,” dedim kısık ama net bir sesle.
“Ben senden iğreniyorum.”
Tokadı ne zaman attığını anlamadım. Yüzüm yana savruldu. Dudaklarımın içi kan tadıyla doldu. Ama ağlamadım. Dişlerimi sıktım.
Bu onu daha çok öfkelendirdi.
“Elimden geleni yaparım,” dedi dişlerinin arasından.
“Seni bana ait hissettireceğim.”
Kapıya yöneldi. Tam çıkarken durdu.
“Bugünlük bu kadar,” dedi.
“Zihninle oynamak bedeninden daha zevkli.” Benim bu halim ona bu kadar zevk vermesi beni ürkütüyordu. Nasıl bir anda o melek halinden şeytana dönüştü hâlâ anlayamıyordum.
Kapı kapandı.
Olduğum yere çöktüm. Vücudum titriyordu ama bu sefer ağlamıyordum. İçimde bir yer, hâlâ canlıydı. Çok küçük, çok zayıf ama ölmemişti. Sanki bana pes etme diyordu. Pes etme ki içinde ki o savaşçı kızı öldürme der gibiydi. Ama ilaçlar o kadar güçlüydü ki kolumu kaldırmayı bırak duygularım alınmış gibiydi.
Duvara yaslandım. Gözlerimi kapattım.
“Ateş…” diye fısıldadım. İsmini anmak bile bana iyi geliyordu.
Bu sefer görüntüsü gelmedi. Sesi de. Ama adı yetti. Çünkü ben artık şunu biliyordum:
Boran beni kırmak istiyordu. Beni bir an önce kuklası haline getirmek istiyordu. Bunun içinde beynimde ki o gücü zayıflatmak ve direncimi kırmak.
Ama ben kırılmadan önce aklımı kaybetmiş gibi yapmayı öğrenecektim. Bunun içinde kaybetmişi oynayacaktım. O benim beynime hüküm ettiğini sanacak tam güvendiği yerde onun anlının ortasından vuracaktım. Benim değişmemi istiyorsa bende değişecektim.
Ve bu, benim hayatta kalma yolum olacaktı. Sevdiklerimi en çokta Ateş'i korumak için hayatımda ilk defa bir can alacaktım.


VEEE BÖLÜM SONUUU...💫

YENİ BÖLÜMDE GÖRÜŞMEK ÜZERE CANLARIM...🩷

SEVİLİYORSUNUZZZ..🌸❄️

Bölüm : 04.01.2026 19:00 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...