21. Bölüm

21.BÖLÜM

Maviş
mavissrgt

ATEŞ'TEN

 

Bir aydır dokunmaya korktuğum kadın şuan kollarımda baygın yatıyordu. Haftalar sonra ona ilk kez dokunabilmenin mutluluğunu yaşayamıyordum şuan. Ani bir öfkeyle gerçekleri onun yüzüne haykırmak büyük bir aptallıktı. Onu bu kadar sarsacağını bilmiyordum. Bilsem dilimi koparır yine söylemezdim. Tam iyileşti derken bu yaptığım o atakları ve halüsinasyonları tekrar görmesine neden olması, işte bu benim o kadar hafta çabaladığım herşeyi tepetaklak yapmıştı. Bunun tek sorumlusu da bendim. Kucağımda baygın yatan sevdiğim kadına doya doya baktım. Doktor ve hemşireler etrafımıza toplanmışlar onu benden almak için bekliyorlardı. Alnımı anlına yasladım. Kısa bir süre öylece kaldım. Çok öfkeliydim kendime. Nasıl böyle kontrolsüz hareket edebilmiştim. Alnına buse kondurdum.

 

"Özür dilerim çok özür dilerim sevgilim." O kadar kısık, o kadar parçalanmıştı ki kelimeler dudaklarımdan dökülürken. Canım yanıyordu. Onu bu halde görmek benim canımı yakıyordu. Kucağımdan almalarına istemesemde izin verdim. Çünki onu taşıyacak ne halim ne de mecalim vardı. Kolum kanadım kırılmıştı adeta.

 

 

Silahın düştüğü yerde kimyasal bir koku vardı.

Kan yoktu ama Eflin’in çığlığı hâlâ oradaydı.

Temizlik görevlileri silmişti. Yer parlıyordu. Ama ben her geçtiğimde o sesi duyuyordum. Metalin yere çarpma sesi değil…

Onun dünyasının parçalanma sesi.

Eflin bayıldığında kollarımdaydı.

Bir ay boyunca dokunmamak için verdiğimiz savaştan sonra…

Onu tutmak zorunda kalmıştım.

Kendi koyduğum sınırı, kendi ellerimle aşmıştım. Çığlık atmadı ama sustu.

İşte o an anladım:Bu, bir kriz değildi.Bu, bir çöküştü.

İrem’i düşündüğümde içimde hiç acıma duygusu yoktu. Bu belayı bir nevi İrem başımıza musallat etmişti. Eflin'i zorlayan bir şans ver diyen oydu. Ama Eflin’in, onu gördüğünü sandığı o an…

O an içimde bir şey yıkıldı.

Çünkü o bakış, bir arkadaş arayan bir bakış değildi.

O bakış, tutunacak son dalını kaybeden birinin bakışıydı. Koridorda dizlerimin bağı çözüldü. Duvara yaslandım. Duvar soğuktu. O soğuk içime işlemişti. Ama yüreğimde ki yangını söndürmeye bir nebze olsun yaramamıştı.

Eflin’in yüzü gözümün önünden gitmiyordu. Doktor bir şeyler söyledi. Dinlemedim kulaklarımda inanılmaz derecede bir basınç vardı. Gözlerim yanıyor ve bu da bulanık görmeme neden oluyordu.

 

Eflin bu gerçeği taşıyamıyordu. Bunu o bakışlarında görmüştüm. Ben ne yapmıştım!

Onu haftalardır çıkmaya çalıştığı kuyuya kendi ellerimle atmıştı. Ellerim saçlarımı buldu sert bir şekilde çekiştirdim.

Ve ben bunu bile bile… Onu bu noktaya getirmiştim.

İrem öldü demek kolaydı.

Zor olan ise Eflin koca geçmişini kaybettiğini ögrenmişti hemde en acı bir şekilde. Ben her ne kadar yanında olsam bile o kardeşlik arkadaşlık tarafı hep acı içinde kalacaktı. Eflin'in İrem'e ne kadar bağlı olduğunu biliyordum ki zaten Eflin sevdiklerine ölümüne bağlı biriydi.

Odaya aldıklarında içeri girmedim.

Kapının önünde durdum. Dayanamadım bir kaç adım ilerledim içeriye. Ama sınırımı aşmadım. Sandalyeye oturdum.Mesafeyi korudum.

Çünkü onun için güven, artık dokunmak değildi durmaktı o güveni hissetmekti.

İrem’in yokluğu beni yıkmamıştı.

Ama Eflin’in o yoklukta kayboluşu…

İşte onu izlemek, bir insanın başına gelebilecek en ağır şeydi. Ve bunun sebebi bendim. Onun bunu kaldirabileceğini sandım. Ama o naif kalbi kaldıramadı. O uyandığında ona ne diyecektim ben şimdi.

 

Uyanana kadar bir saniye bile gözlerimi üzerinden ayırmadı. Kaç saat geçti olanların üzerinden bilmiyordum. Zaman algım kaybetmiştim.

Uyumuyordu bunu biliyordum.

Gözleri kapalıydı ama uykuda değildi. Nefesi fazla düzenliydi. Evet nefes alış verişlerini düzenli bir şekilde sayıyordum. İnsan uyurken böyle nefes almazdı. Bu, kaçmaya çalışan bir bedenin nefesiydi. Zihni hâlâ uyanıktı. Hâlâ o koridordaydı.

Sandalyede oturuyordum.

Ona üç adım mesafede.

Üç adım…

Normalde hiçbir şeydi. Ama şu an ölüm ilr yaşam arasında ki o çizgi gibiydi.

Yaklaşamazdım.

Yaklaşırsam onu yine kendine çekerdi korku.

Geri çekilirsem yalnız hissederdi.

İnsan sevgiyi böyle öğreniyordu işte:

Yanında olup dokunamamayı.

Elim dizimdeydi. Yumruğumu sıkmıştım.

Titrememek için.

Gücümü değil… çaresizliğimi saklamak için.

İrem…

Adını içimden bile söylemek istemiyordum.

Çünkü onun adı, Eflin’in gözlerinde başka bir şeye dönüşüyordu.

Bir mezara değil…Bir suçluluğa.

 

“Ben... geç kaldım.”Eflin’in bunu kaç kere fısıldadığını duydum bilmiyorum.

Oysa geç kalmamıştı. Geç kalan… bizdik.

Onu bu kadar yalnız bırakacak kadar. Eskiden de psikolojik destek almış ilaçlar kulanmış bunu yeni öğreniyordum. Onun hakkından bilmediğim ne çok şey varmış.

Dört yıl tedavi görmüş. Bunu bana doktor söyledi. Majör depresyon, anksiyete, panikatak hastalığıyla mücadele etmiş. Hepsi o ailesi yüzünden olmuştu. Zengin kız fakir oğlan aşkları onların adını kirletirdi değilmi. O geçmişte kayboldum bir an. Kabus dolu günlere gitti aklım.

 

O gün dokuz sene önce ona onu sevdiğimi söyleyeceğim gün, babası çıktı karşıma. Bana kızımdan uzak dur dedi. Ama bana bunu her gördüğünde söylüyordu. Onu umursamıyordum o ana kadar Eflin benim için çok değerliydi. Ama o gün babam olacak o adam kız kardeşimi borç karşılığı o pezevenklere sattığını Ahmet'ten öğrendim. Bana, 'kardeşini ve anneni al git sana çok güzel bir hayat sunabilirim.' Demişti. İlk kabul etmesemde Leyla olayını anlattığı an kan beynime sıçradı. İlk kız kardeşimi kurtarır onları güvene alır geri dönerim diye planladım ama hiç bir şey planladığım gibi olmadı. Altı ay boyunca yurt dışında düzenimizi otutturtmaya çalıştık. Ahmet bize ev almış aylık düzenli para atsada o paraya elimi bile sürmedim. İş bulduk annem ile ben kardeşimi okula yazdırdık. Herşey düzene girdiği an Eflin'in yanına gitmek içim bilet aldığım gün havaalanın da annemden bir telefon gelmişti. Babam denen o it bizi bulmuş annemi darp etmiş kız kardeşimi almaya çalıştığını öğrendiğim an o eve ne ara gittiğimi dahi hatırlamıyordum. Eve girdiğim an annem kanlar içinde görmüştüm. Kız kardeşim ortalıkta yoktu. O piç herif ise elinde bıçak annemin başında ölmesini beklerken bulmuştum. O an gözüm döndü elinde ki bıçakla delik teşik etmiştim onu. İlk cinayetimi o zaman işlemiştim. Annemi o gün kaybetmenin acısı ayrı kız kardeşimin kayıp olması ayrı bir acıydı.

Aylarca aradım Leyla'yı. Buldum sonunda okulda tanıştığı benim bilmediğim arkadaşına sığınmış. Kızın babası polis olunca herşeyi anlatmış adam eve ulaşınca sadece o itin cesedini bulmuştu. Annemi o an alıp hastaneye götürmüştüm. Ama çoktan beni bırakıp gitmişti. Telefonda ki son konuşmamız hayla kulaklarımda çınlıyordu. "Ateş kardeşini alacak yetiş oğlum. Leyla'yı alacak. Buldu bizi Ate-' sonrası yoktu. Telefon kapanmıştı. O günden sonra o polis yani Lukas Weber bana çok yardımcı olmuştu. Leyla'nın kimliğini değiştirip gizli tutulması için özel izin almıştı. Kardeşim benimle yapamıyordu ama iyiydi. O polisin kızı olarak kayıtlara geçmişti. Koca yerde Allah karşımıza böyle iyi birini çıkarmış ilk defa yüzümüze gülmüştü. İşte o andan sonra herşey değişti. Hamit denen itin oynadığı kumar arkadaşları kardeşimi bulamayınca benim peşime düştüler. Buldularda ikinci cinayetimde o zaman oldu. Beni öldürmeye çalışanları kazdıkları o mezara ben gömmüştüm. O günden sonra da eski ben değildim. Lukas benim adamları öldürdüğümü öğrendiği an hapise girmemi ve cezamı çekmemi söylese de onu dinlemedim. O gün ise kız kardeşimi gördüğüm son gündü. Ara ara telefonda konuşsakta ona olan özlemim geçmiyordu. O günden sonra Eflin'i bulmak için Türkiye'ye gelmiştim ama Atemet denen adam kızını benden kaçırmış taşınmışlardı.

Aylarca aradım ama bulamadım. Ama bir gün bir iz buldum onun sürekli gittiği bir yer. Tam onu görmenin umuduyla orada beklerken babası yine çıktı karşıma. Bana bir teklif yaptı. O teklifte karanlık işlerle ilgiliydi. İlk anlamadım. Normal iş teklifi sandım. Taki işin içine girdiğim zaman olayları anlayıp gitmek istediğimde uğradığım o işkenceye kadar olayın ciddiyetini anlamamıştım. O günden sonra kendime bir söz verdim. Madem çıkamıyordum. Bende bu dünyanın yöneteni olacaktım. Çok canım yandı. Kaç defa ölümden döndüğümü saymayı bıraktım bir yerden sonra ama başardım. O masanın getir götür işini yapan biriyken şimdi o masanın başıydım. İşte o zaman da Eflin'i tamamen kaybettiğimi anladım. Onu bu karanlık dünyama hapis edemezdim. Ama geçmişte canını yaktığım insanlardan biri sevdiğim kadını çoktan hedef almıştı.Boran onun babası masanın söz hakkı olanlarındandı. Onu öldürünce İlk nefreti o zaman başladı. Onu göz hapsine aldırmıştım. Bu son iki yıldır evlendiği kadına psikolojik şiddet uyguladığını onu delirtme noktasına getirdiğini öğrenince kadını elinden almak istedim ama o önce davranıp kadının canına kıymıştı. Bu yaptığının sorumlusu olarakta beni suçlu ilan etmişti. Bana o zamnalar. "Yaşadıklarımı yaşayacaksın" demişti. Ama bunu anı hiç aklıma getirmemiştim hep kardeşime kafayı taktı sandım. Ama araştırmaları da boşa çıkacaktı çünkü kardeşim ölü görünüyordu sistemde. Eflin ile hiç bir iletişimim yoktu. Ara ara uzaktan izliyordum bunu da fark etmesi imkansızdı. Nasıl oldu da buldu hayla aklım almıyordu. Ben sevdiğim kadını korumak için yıllarca kalbime mühür vurmuştum. Ama yine engel olamamıştım. Bu halde olmasının en büyük sebebi bendim.

 

Doktorun söylediği hiçbir şey aklımda kalmamıştı. Düşüncelerin içerisinde kaybolmuştum.

İlaçlar, tedavi, süreç…

Bunların hiçbiri Eflin’in gözlerindeki o boşluğu doldurmuyordu.Çünkü bu, bir hastalık değildi.Bu, kayıptı ve kayıp ilaçla geçmezdi.Başımı hafifçe kaldırıp ona baktım.Yüzü solgundu.Saçları dağınıktı.

Ama hâlâ… benim Eflin’imdi.

Yarım saat bile olmamıştı belki. Saçını toplayabildiğim o an geldi aklıma.

Nasıl titrediğini. Nasıl benden bile korktuğunu. Ama yine de “tamam” dediğini. İnsan güveni böyle öğreniyordu.

Birden değil zaman gibi ağır ve yavaş.

 

“Uyanma.” dedim İçimden.

“Biraz daha uyuma numarası yap. Çünkü uyandığında yine hatırlayacaksın.” Yüzü uykudayken bile acı çeker gibiydi. Bu bir ay ondan herşeyini almıştı. Gülüşünü, inancını, yaşama hevesini.

Ayağa kalkmadım.

Ses çıkarmadım.

Sadece orada kaldım. Sanki en ufak hareketimde uyanacak gibiydi.

Eflin’in dünyasında herkes ya fazla yakındı…

Ya da tamamen yoktu.

Ben ikisinin arasında durmak zorundaydım.

Ne sarılan adam olabilirdim ne giden.

Sadece kalan.

 

Telefonum titredi. Sessizde kulanıyordum artık. Sesten etkilenmesin diye. Hızlıca cebimden çıkardım telefonu.

 

Hakan'dı arayan. Dikatlice ses yapmamaya çalışarak kalktım yerimden dışarı çıktım. Aramayı yanıtladım.

"Ne oldu?" Dedim yorgun bir sesle.

"Ateş asıl sana ne oldu ne bu sesinin hali?" O kadar anlaşılıyormuydu sesimden halim.

 

"Eflin İremi öğrendi. Atak geçirdi Hakan çok kötüydü. İlk zamanlarında ki gibiydi."

 

"Ha siktir yapma be. Nasıl öğrendi?"

 

"Benim bu siktiğimin çenesi yüzünden İrem'i sormaya başladı. Hissetimi bilmiyorum. Bakışları herşeyi biliyor gibiydi bende birinden duydu sandım. Üst üste sorunca da sinirle öldü dedim. Ondan sonrası felaket zaten."

 

"Nasıl bir cinssin sen ya o kadar tedbir aldın. İrem'in ailesini bile sokmadın hastaneye. Ama o kopasıca çenen durmadı."

 

"Sus Hakan zaten kafayı yiyorum sabahtan beri. Sen niye aradın?"

 

"Şu Boran iti ölmüş. Bir aydır açlık grevinde malum ölmek için direndiği için bugün başarmış köpek."

 

"Ne yapim Hakan atın köpeklere yemek olsun. Ona toparak bile haram. Başka bir şey yoksa kapatıyorum."

 

"Var aslında."

 

"Söyle Hakan söyle." Dedim sinirle.

 

"Malum bir aydır işler aksadı. Masadakiler toplantı istiyor. Şu Boran olayı ortalığı fena karıştırdı. Senin liderlikten inmeni istiyorlar. Ve o liderlikten inersen seni yaşatmazlar biliyorsun değil mi? O yüzden sağlam bir plan yapmamamız gerekiyor."

 

"Ne planı lan o varlık benim sevdiğim kadını ne hale getirdi. Bunun birde savunmasını mı yapacam. Yok toplantı falan. O toplantıya katılan kim varsa en değerlilerini Eflin'in halinden beter ederim. O zaman da kararlılarsa toplantıyı yaparız aynen böyle ilet." Sustu. Konuşulacak bir konu da değildi zaten.

"Ben onun karısına elimi bile sürmedim. Bunu tüm masayı bilirken ne bu kargaşa çakalların o planlarını onlara yedirtirim. Benim tepemin tasını attırmasınlar." Bir ruh hastasının konusu fazla uzamıştı artık.

 

"Başka bir konu yoksa kapatıyorum." Dedim sinirle.

 

"Tamam." Dedi sadece. Zaten aksini de inkar edemezdi. Çakallar fırsatını buldular ya hemen aç köpekler gibi saldırıya geçiyorlar. Hepsini tek hamlede yok ederim haberleri yok.

 

Telefonu cebime atıp derin bir nefes soludum. Az da olsa sakinleşince odaya geri girdim. Kalktığım sandalyeye geri oturdum. O solgun yüzünü içli içli baktım.

Benim menekşemi soldurmuşlar birde konuşma cesareti buluyorlar. Köklerini kurutmadığıma şükür etsinler.

 

Göz kapakları kıpırdadı. Kalbim hızlandı ama yerimden oynamadım.

Hazırım, dedim kendime.

Ağlarsa da… bağırırsa da… beni kovarsa da… Hazırım. Baştan başlama pahasına da olsa yanında olacaktım. Onu ne olursa olsun yanlız bırakmayacaktım. Onu ölümün kollarına bırakmaya niyetim yoktu.

 

Gözlerini açtığında nefesim kesildi.

Bir anda değil yavaş yavaş açtı gözlerini.

Sanki hâlâ birilerinin elinden kurtulmaya çalışıyormuş gibi. Korkmuş ve tedirgin.

Kıpırdamadım.

O gün de kıpırdayamamıştım.

“Buradasın,” dedim benim varlığımı anlaması için "Buradayım menekşem."

Sesim sakindi ama içim paramparçaydı.

Gözleri dolaştı odada.

Önce beyaz tavanı buldu bakışları.

Sonra bakışlarını etrafında gezdirdi hızlıca.

 

Sonra beni buldu bakışıları takılı kaldı bende kaçmadı.

“Sen…” dedi.Sesi çok zayıftı.

“Buradayım,” dedim.“Hiçbir yere gitmedim.”

Olaylar bir bir canladığını acı çeken yüzünde görmüştüm.

 

“İrem…” öyle bir şekilde söyledi ki ismini.

İrem’in adı dudaklarından döküldüğünde içimde bir yer kanadı.

 

Başımı acıyla salladım. Öldüğünü hayla idrak edemiyordu sanki yada inanmak istemiyordu.

 

“Onu kurtarmak istedin,” dedim. “Ve bunun için kendini feda ettin.”

Gözleri doldu. Acıdan dudaklarını bir birine bastırdı. Titreyen dudakları hızla akan göz yaşları kalbimi dağlıyordu.

 

"Ama onu gö-gördüm buradaydı." Eliyle kapıyı gösterdi. "Orada bana gülümsedi." Dedi titreyen sesi gördüklerinin gerçek olduğuna inanmak istersen gibi çaresiz çıkmıştı. Acıyla gözlerimi kapattım.

 

"Hayaldi Eflin kriz geçirdin. Ben özür dilerim bir anda söylememem gerekiyordu."

 

"Ateş." Dedi sadece ama adımı söylerken o kadar anlam vardi ki sesinde. Yapma söyleme der gibiydi.

 

"İrem yaa İrem diyorum sana o beni bırakmaz. Ben onu öldürmüş olamam." Beynimden vurulmuşa döndüm bu da ne demekti. Hayır zihni ona oyun oynuyordu. Bunu hiç kaldıramazdı. İrem'i kendi vurdu sanıyordu.

 

"Hayır Eflin onu sen vurmadın. O senin yüzünden ölmedi. Onu Boran vurdu." Dedim gözlerinin içine bakarak. Ellerine baktı. Titriyordu elleri. Dehşetle başını iki yana salladı.

 

"Benim yüzümden, geç kaldım ona." Tam konuşacakken doktor girdi. Durumu hemen anladı. Bir kriz daha gelmek üzereydi. Nasıl sakinleştireceğimi bilemez haldeydim. Beynim işlevini kaybetmişti adeta. Doktor hemşireye işaret verince hemşire arkadan dolanıp fark ettirmeden serumunun içene sakinleştirici enjekte etti.

 

"Bu onu sakinleştirir ama uyutmaz. Krizi önlemek için. Bu aralar tek kalmasın. Bunu kaldıramayacak gibi, intihara kalkışabilir."

 

Ellerim yüzümü buldu. Sertçe ovaladım. Başa sarmıştık. Doktoru onaylar şekilde başımı olumlu anlamda salladım

 

Eflin ağlamıyordu ama gözlerinde ki acı aynıydı. Bana sabitlemişti o acı dolu bakışlarını. Yanına gidip onu sarıp her bir acısını öpmek istiyordum. Doktor ve hemşire çıktıktan sonra sesini duydum. Bitkin ve acı dolu sesi titremisti.

 

“O gün. Senden kaçtığım gün. O orman yolunda.Boran dedi ki…” Sustu... Devam edemedi.

O an o sahne geldi gözümün önüne.

Sağında Boran solunda ben.

Ve Eflin… Ortada.

“Biliyorum,” dedim.“Polisler tuttu beni.”

Yutkundum. “Bağırdım, sana sesimi duyurmak için Eflin." O güne gitmişti aklı yine. Zihni İrem'in ölümünü red ediyordu. Bu da geçirdiği atak yüzündendi. Beyni öldüğünü inkar ediyordu.

“Adını haykırdım.Seni almaya çalıştım.” Dedim ona ayak uyduruyordum. İyi olacaksa bende onunla o kabus dolu ana gitmeye razıydı. Ayağa kalktım yanına gitmek istiyordum. Bir adım attım ama yine durdum. Kendime son anda durdurdum.

“Sen bana bakmadın,” dedim.

“Çünkü bakarsam gidemeyecektim. Tam sana gekecekken bana 'elimde' dedi. 'Zamanı yok' dedi Ateş. Ama kurtaramadım.” Sesi o kadar bitkin ve donuk çıkıyordu ki bu halini sakinleştiriciden dolayı olduğunu bilmesem ölüyor derdim. Ortalığı bir birine katar onun her acı çekişine bir can alırdım. Öyle yandı canım öyle yandım o ateş çukurunda.

Gözlerinden yaşlar boşandı işte o an.

Sessiz bir çığlıktı bu. Sakinleştirici bile ağlamasını durdurmuyordu.

“İrem yaşıyor sandım,” dedi iç çeke çeke

“Eğer gidersem…”

Sözünü tamamlamadım.

Gerek yoktu. Daha fazla acı çekmesini o anları tekrar yaşamasını istemiyordum.

“Sen onu korumak için gittin,” dedim.

“Sen onun için elinden gelenin fazlasını yaptın Eflin'im kendini suçlama..”

 

“Keşke…” dedi.

“Keşke yok,” dedim.

Yumuşak ama net.

“Sen onu kurtarmaya çalıştın.

Boran onu öldürdü.”

Sessizlik çöktü uzun ve boğucu bir sessizlikti bu.

“Bana kız,” dedim.“Bağır.Ama kendini suçlama.”

Gözlerini kapattı.Hıçkırığı bu sefer saklanmadı. "Benim yüzümden." Dedi sadece. O ana kitlenmişti yine. Onun beyninden geçenleri anlamamak deli ediyordu beni. Düsüncelerinin içinde çok hızlı geçişler yapıyordu. Sanki o kabular zihninde tekarar tekrar canlanıyor kendini kurtarmanın yolunu buluyor ama sonra çıkışı bulamayınca baska bir olaya hapis olup oradan çıkmaya çalışıyor gibiydi.

Ve bu sefer çığlık ve kriz anları yoktu donuk ve ifadesiz yüz ifadesi vardı. Sadece ara ara iç çeke çeke ağlıyor kendini suçluyordu. Ve buna bir çözüm bulamamak sevdiğim kadının gözlerimin önünde acı çektiğini görmek bu benim kalbimde hiç iyileşmeyen yaram olarak kalacak.

 

 

İKİ HAFTA SONRA…

 

İki hafta geçmişti. Takvim yaprakları kopmuştu ama zaman, Eflin’in içinde aynı yerde asılı kalmıştı. O günden sonra artık çığlık atmıyordu. Bayılmıyor atak geçirmiyordu.Gece uyanıp bağırmıyordu.

Ama gülmüyordu da. Doktorlar buna iyileşme diyordu. Ben buna hayatta kalma diyordum. Eflin, sabahları ilacını kendi alıyordu.

Suyunu yudumlarken eli titremiyordu artık.

Sorulara cevap veriyordu.

“İyiyim,” diyordu. Ama gözleri…

Gözleri bile hiçbir soruya cevap vermiyordu. Önceden gözlerinden okurdum ama tek bir acı bile göremiyordum o gözlerinde. Sanki bir robot gibiydi.

Pencerenin önünde duruyordu çoğu zaman.

Beyaz perdenin arasından dışarı bakıyordu.

Nereye baktığını sormadım hiç.

Çünkü biliyordum…

Bir yere değil, bir zamana bakıyordu.

İrem’in adını hiç duymadım ağzından. Sadece o gün bana onun yanına gitmek istediğini söyledi ama buna hiç hazır değildi doktoru henüz hazır olmadığını bu durum onu çıkmaza sürükleyeceğini söyleyince 'şimdi değil ama götüreceğim söz.' Demiştim. O günden sonra ne sordu, ne anladı, ne reddetti.

Sanki adı söylenirse yeniden kanayacak bir yara gibiydi.

Ben de söylemedim.Odasına girerken artık irkilmiyordu.Yanında durduğumda geriye çekilmiyordu. Ama bana da yaklaşmıyordu.

Bir insanın yanınızda olmasıyla, size ait olması arasındaki farkı ilk defa bu kadar net görüyordum. Doktor taburcu olabileceğini söylediğinde içimde bir şey sıkıştı.

“Ev ortamı iyi gelir,” dedi. “Ama yalnız kalmamalı.” Bu cümle kafamda yankılandı.

Yalnız kalmamalı… Eflin sandalyesinde oturuyordu. Başını kaldırdı, bana baktı.

Bakışı sakindi ama içi boştu.

“Eve mi…?” dedi. Sevinç yoktu sesinde.

Korku da. Sadece bir kabulleniş. “Evet,”dedim. “Hazırsan.”

Hazır olup olmadığını bilmiyordum.

Ama burada kalmayı da sevmiyordu zaten.

Bir an durdu. Sonra çok kısık bir sesle sordu:

“Sen de gelecek misin?” dedi günler sonra ilk defa bir kelime çıkması günlerdir asık olan yüzümü bir nebze güldürmüştü.

İşte o an…

Kalbimin tam ortasına bir şey saplandı.

“Evet,” dedim.“Yanındayım.”Başını salladı.Ne teşekkür etti. Ne itiraz etti. Arabada cam kenarına oturdu. Emniyet kemerini kendi taktı. Radyo kapalıydı.

Şehir akıyordu ama Eflin kıpırdamıyordu. Camdan dışarı bakıyordu. Ne gördüğünü bilmiyordum ama bu yolda değildi zihni.

Direksiyonu sıkı sıkı tutuyordum. Onu eve götürüyordum. Ama içimde ki o ses fısıldıyordu. Eve dönüyor… Ama hayata değil. Ya iyi gelmezse orası? Ya bakmazsam ona? Ya iyi gelemezsem? Beynim bu sorularla susmuyordu.

Bir kırmızı ışıkta başını bana çevirdi.

Göz göze geldik. Kaçırmadı bakışlarını.

Ama tutunmadı da bakışları. Aklından ne geçti de baktı bana merak ediyordum. Ama sormayada korkuyordum. Normal bir konu açmak istedim. O sesine hasret kalmıştım.

“Bir şey ister misin?” diye sordum.

“Hayır,” dedi düz bir sesle.

Bu “hayır” ne güçlüydü ne zayıf. Sadece boştu ve bu hiç istemeyeceğim bir şeydi.

Evin kapısını açtığımda durdu.Eşiği geçmeden önce etrafına baktı. Sanki hatırlamak istemediği bir şey vardı içeride.

Sanki burada yaşanmış ama artık ait olmadığı bir hayat. “İstersen başka—” demeye yeltendim.

“Hayır,” dedi. “Burada olur.” İçeri girdi. Onun evine getirmiştim. Doktor tanıdığı bildiği bir ortamda olsun demişti. Ayakkabılarını çıkardı. Montunu askıya astı. Her hareketi doğruydu. Ama ruhu yoktu içinde. Salondaki koltuğa oturdu. Ellerini dizlerinde birleştirdi.Öylece durdu. Yanına oturmadım. Karşısındaki sandalyeye geçtim mesafeyi korudum çünkü onun için güven,artık dokunmak değildi. Durmaktı, güvendi. O akşam yemek yemedik. Ama aç da değildi. Odasına yöneldi. İlk defa gözlerinde özlemle bir şey aradığını gördüm. Bulamadı neyi aradığını biliyordum. Önceden annesine haber verip evde İrem'e ait ne varsa kaldırmasını söylemiştim. Anıları elbette kaldıramazdım. Ama fotoğraf ve ona ait bir eşya onu sonsuza kadar kaybetmeme neden olabilirdi. Doktor bir iki ay daha tedaviye devam etmemizi söyledi. O zamana kadar ona kötü gelecek herşeyi ortadan kaldıracaktım. Bana baktı. İçli ve acı çeker bir şekilde. 'Neden yaptın' dercesine. Hiç bir şey diyemedim. Gözlerim doldu. Gördü bakışlarını kaçırdı ve yatağına girdi.

 

Işıkları kapattım sadece gece lambasını açık bıraktım.

Sırtı bana dönüktü. Yaptıgım şey onu kırmıştı anlaşılan. Normalde bana dönük uyurdu.“Gece buradayım,” dedim beni duduğunu biliyordum.“Yan odadayım.”

Başını salladı kapıyı kapatırken arkamdan sesi geldi:

“Ateş…”Döndüm. Gitme demedi. Kal da demedi.

Sadece bana baktı. O bakışta ne aşk vardı

ne korku. Ama yalnızlık vardı. Yanına gidip sabaha kadar saclarını oksayarak kollarımda uyutmak istiyordum ama yqpamıyordum. Kapıyı tam kapatmadım aralık bıraktım. Bu yaptığıma rahatlamıştı yüz ifadesi. Ve ilk defa hissettim…Eflin eve dönmüştü.

Ama hayata henüz dönememişti.

Ve ben… Onu hayata zorla döndürecektim. Ne olursa olsun. Ne pahasına olursa olsun bunu başaracaktım

 

Gece sessizdi öyle derin bir sessizlikti ki ev, kendi nefesini dinliyor gibiydi.

Işıkları kapattım koridordaki lambayı açık bıraktım.

O karanlıkta kalmasın diye değil o kabuslara o karanlık hücreyi hatırlamasın diye.

Sonra yavaşça kendi odama geçtim. Yatağa uzanmadım yatağın karşısında ki ikili koltuğa oturdum. Uyumayacaktım zaten. Saatin tik taklarını sayıyordum. Zaman geçmiyordu ama gece ilerliyordu.

Bazen onun odasından gelen en ufak sesi dinliyordum. Bir kapı gıcırtısı yoktu. Bir hıçkırık yoktu. Bir çığlık hiç yoktu.

Ama bu… iyi bir şey değildi. Gece yarısına doğru, yerimden kalktım. Sessizce koridora çıktım. Kapısı kapalıydı ama tam kapanmamıştı. Benim bıraktığım gibi aralıktı içeriden ışık sızıyordu.

Yaklaşmadım eşiğe kadar geldim. Yatağın kenarında oturuyordu. Ayakları yere değiyordu. Ellerini dizlerinde birleştirmişti.

Uyumuyordu tavana bakıyordu ama görmüyordu. “Eflin…” dedim.

İrkildi ama korkmadı başını bana çevirdi.

“Uyuyamadın mı?” diye sordum.

Başını iki yana salladı. “İstersen—” dedim.

Duraksadım. “—yanında oturabilirim.” Bir an düşündü. Sonra başını yavaşça salladı.

Sandalyeyi alıp yatağın yanına değil biraz uzağına koydum oturdum.

Konuşmadık dakikalar geçti belki saatler.

Bir ara nefesi hızlandı ellerini daha sıkı kenetledi. “Yine geliyor,” dedi fısıltıyla. “Ne?” dedim. Anlamadığımdan değil bana anlatsın diye soruya soruyla karşılık vermiştim.

“Sesler,” dedi. “Tam uykuya dalarken…”

Başını eğdi. “Kapıyı kapatmamı ister misin?” diye sordum. “Hayır,” dedi hemen.

“Kapı açık kalsın.” Başımı salladım. Bir süre sonra gözleri doldu. Ama ağlamadı yatağa geri uzandı.

“Burada mısın?” dedi. Korkuyordu anlatmasada anlamıştım. Kabus görmüştü.

“Buradayım menekşem." dedim.

“Gitmiyorum hep yanındayım, güvendesin." Dedim. İçten bir tebessümle. Pencereden odaya sızan ay ışığı ve solonda ki ışık odayı aydınlatıyordu.

Bu sefer gözlerini kapattı uyudu sandım.

Ama nefesi yavaşladı. Gece boyunca kıpırdamadım sandalyede kaldım.

Sabaha karşı gözlerim yandığını hissedince başımı hızla iki yana salladım.

 

Güneş perdenin arasından sızarken saatin sabah yediye geldiğini gördüm.

Yatakta bir kıpırtı hissedince bakışlarımı duvar saatinden ayırıp uyanmak üzere olan solmuş menekşme çevirdim. Beni görünce şaşırdı. Ama hemen topladı kendini. “Gece boyunca gitmedin mi?” Bu hissiz bakışları beni deli etmeye başlamıştı. Ama sakin olacaktım bilerek yapmadığını kendime hatırlatmak istercesine içimden bir kaç defa geçirdim.

Ona doğru biraz eyilerek gözlerinin içene gülümseyerek baktım. “Gitmeyeceğimi söylemiştim güzelim. Senin bana ihtiyacın olduğu sürece hep yanındayım.”

Başını yastığa geri bıraktı.

Teşekkür ederim demedi. Ama gözlerini kapatırken ilk defa kaşları bu kadar çatık değildi. Ve o an anladım…Bu evde ilk gece,

bir iyileşme gecesi değildi. Ama bir kaçmama gecesiydi. Ve bazen bu,

başlangıç için yeterliydi.

 

Sabahın ilk ışıkları mutfağa sızarken kendime gelmek için sert bir kahve yapmıştım.

Gece sandalyede geçmişti.

Eflin’in odasından ses gelmiyordu.

Bu, huzur değildi.Ama panik de değildi.

Bu…bekleyişti. Ona zaman vermiştim hazırlanıp inmesi için. Buna ihtiyacı vardı. Ama on dakikayı geçerse gidip bakacaktım.

 

Pencereyi açtığımda serin hava yüzüme çarptı.Aşağı baktım da kapının önünde, apartmanın girişinde küçük bir seyyar tezgâh vardı.

Yaşlı bir kadın, saksılar dizmişti önüne.

Yeşillerin arasında bir renk takıldı gözüme.

 

Mor Menekşe.

 

Boğazım düğümlendi. Bakmamam gerekiyordu. Ama göz, kalbin sözünü dinlemiyordu dayanamadım aşağı indim. Fazla koruma yoktu. Apartman olduğu için sadece apartman girişi ve evin girişinde adamlar vardı. Tabi ki sokak olmak üzere bir sürü sivil korumalar vardı. Ama Eflin’in fark etmeyeceği şekilde konumlanmışlardı. Zaten apartmanı komple satın almıştım. Her dairede adamlarım yerleşmişti.

Aşağıya indigimde adamlar beni görünce hazır ola geçmişlerdi. Onlara gelmeyin işareti yapınca yerlerinde durmuştu. Kadın bana baktı. “Eviniz için mi?” dedi.

Başımı salladım.

“Evet.”Bir tane uzattı küçüktü, narindi. “Bakımı kolaydır,” dedi. “Güneşi sever ama doğrudan istemez.”

Gülümsedim. Acı bir gülümsemeydi. O da öyleydi, dedim içimden. Ne çok güneş, ne tam karanlık. Parayı verdim. Saksıyı dikkatle tuttum. Kırılır gibi geliyordu.

Eve çıktığımda saat henüz erkendi. Eflin hâlâ odasındaydı. Menekşeyi mutfağa koymadım.

Salona da.

Onu pencerenin yanına bıraktım. Ama göz hizasına değil. Görmek isterse görsün diye. Bir süre karşısında durdum. Sonra arkamı döndüm. O sırada odasının kapısı açıldı.

Ayak sesleri… yavaştı.Koridorda belirdi. Üzerinde ince bir hırka vardı. Saçları dağınıktı beni gördü. Sonra bakışı kaydı ve durdu gözleri menekşeye takıldı. Bir anda nefesi değişti ama geri çekilmedi, yaklaşmadı da sadece baktı uzun uzun.

“Ben—” dedim.Duraksadım. “Onu buraya koydum.” Neden aldığımı açıklamadım.

Adını söylemedim menekşe demedim Eflin birkaç adım attı. Yaklaşırken elleri titremedi saksının önünde durdu.

Eğilmedi, dokunmadı. “Mor…” dedi sadece.

Başımı salladım, bir süre daha sustu.

Sonra fısıltıyla konuştu. “Çocukken… Bir tanesini kurutmuştum.”

Kalbim sıkıştı. “Çok sulamıştım,” dedi.

“İyi gelsin istemiştim.”O an hiçbir şey demedim.Çünkü bu cümle sadece bir çiçekle ilgili değildi. Bir süre sonra doğruldu bana baktı. “Buna dokunmam gerekmiyor, değil mi?” diye sordu. “Hayır,” dedim. “Durduğu yerde yaşayabilir.”

Başını salladı. “İyi,” dedi.

“Şimdilik sadece bakarım.” Ve o an…

ilk defa içimde çok küçük bir şey kıpırdadı.

Bir umut değil. Bir sevinç hiç değil.

Ama bir izin menekşe pencerenin yanında duruyordu. Eflin birkaç kez daha baktı gün içinde her seferinde biraz daha az kaçtı.

Akşam olurken salonda oturuyorduk aramızda mesafe vardı ama artık boşluk yoktu ve ben şunu anladım: Eflin hayata dönmüyordu.Ama hayata bakıyordu nazen iyileşmek, dokunmak değil…

Sadece kurumamaya izin vermekti.

 

Menekşe bütün gün pencerenin yanında durdu.

Yerini değiştirmedim Eflin de dokunmadı.

Sadece baktı akşamüstüydü güneş camdan eğik eğik vuruyordu içeri Eflin salonda ayakta duruyordu ellerini kavuşturmuştu önünde.

Menekşenin yanından geçip mutfağa gitti.

Bir şey alıp hemen dönecek sandım.

Dönmedi musluktan akan suyun sesi geldi. Onu izliyordum. Kulaklarım onun her hareketini dinliyordu.

Kısa sürdü işi sonra su sesi kesildi.

Elinde küçük bir bardakla geri geldiğini gördüm cam bardak yarısına kadar su doluydu yürüyüşü yavaştı sanki ses çıkarırsa çiçek ürkecekmiş gibi. Menekşenin önünde durdu. Bardağı iki eliyle tutuyordu.

Eğilmedi önce baktı uzun uzun sonra bana doğru kısa bir bakış attı bir şey söylemedi.

Ben de söylemedim. Onu izliyordum sadece, bardağı toprağın kenarına yaklaştırdı ama dökmedi eli titredi.

“Çok dökmemem gerekiyor,” dedi.

Sanki kendine konuşuyordu. Ama yine de cevap verdim.“Evet,” dedim.

“Az yeterli olacaktır.” sakin sesim onun gerginliğini de az da olsa almıştı. Başını salladı.

Suyu yavaşça döktü toprak suyu içine çekerken çıkan o hafif ses… ikimizin de kulağına çarptı. Bir damla fazla geldi hemen geri çekti bardağı nefesini tuttu.

Menekşeye baktı sonra toprağa. “Ölmedi,” dedi fısıltıyla, kalbim sıkıştı. “Hayır,” dedim.

“İyi merak etme." Bardağı pencerenin kenarına bıraktı ellerini arkaya sakladı.

Bir adım geri çekildi sanki yaptığı şeyden utanıyormuş gibi. “Bir şey oldu mu?” diye sordu.

“Hayır,” dedim sabırla tekrardan.

“Doğru yaptın." Başını eğdi bir süre daha menekşeye baktı.

Sonra yüzünde çok hafif bir ifade belirdi.

Gülümseme değildi ama karanlık da değildi. “Şimdilik bu kadar yeterli.” dedi.

Sonra arkasını döndü salondaki koltuğa geçti. Gözlerim menekşeye kaydı, toprak hâlâ nemliydi.

Eflin o akşam menekşeye bir daha dokunmadı ama giderken dönüp baktı.

Ve o bakışta şunu gördüm. Henüz kendine olan güveni yoktu. Her hareketini korkrak yapıyordu. Umut hiç yoktu.

Ama korku… o bir adım geri çekilmişti.

Ve büyük bir gelişmeydi. İyileşmek istiyordu belkide menekşenin önünde için ne ifade ettiğini hatırladığı için bu adımı atmıştı. Her türlü ihtimal iyiye işaretti. Artık aklını meşgul edecek bir şeyler bulmuştu.

 

 

Akşam, eve ağır ağır çöktü.

Eflin gün boyu tek kelime etmemişti. İyiydi; en azından dışarıdan bakıldığında. Yürüyordu, yemeğini yemişti, gözleri eskisi kadar boş değildi. Ama gülmüyordu. Gülmemesi, benim içimi en çok acıtan şeydi.

Eflin odasına geçtiğinde, kapının eşiğinde bir süre öylece kaldım.

“İyi geceler,” dedim kısık bir sesle.

Eflin başını salladı sadece. Ne yaklaştım ne uzaklaştım yine mesafeyi korumaya çalışıyordum. O bana kendi isteğiyle gelemdiği sürece onu sabırla bekleyecektim.

 

Gece ilerledikçe evin içindeki sessizlik büyüdü. Duvarlar bile nefes alıyormuş gibi geliyordu. Kendi odamda, yatağın kenarına oturmuş, dirseklerimi dizlerime yaslamıştım. Başımın içi susmuyordu. Binlerce ihtimal, binlerce korku… Hepsi aynı anda. Ara ara Eflin'in odasının kapısından onu kontrol ediyordum. Yatağın kenarına oturmuş sabit bir şekilde dışarıyı izliyordu. Yanına gitmek istesemde kendimi durdurdum.

Onu yalnız bırakmalı mıydım?

Yanına gitsem daha mı kötü olurdu?

Bir kelime daha söylesem dağılır mıydı?

Düşünmek beynimi bedenimi yoruyor beni tüketiyordu.

 

 

Sabah gözlerimi sert bir irkilmeyle açtım. Kalbim sanki bir şey olmuş gibi çarpıyordu. İlk refleksim saate bakmak oldu. Geç kalmış gibi, bir şeyi kaçırmış gibi. Sabahın altısıydı.

Sonra aklıma o düştü.

Eflin.

Yerimden kalkarken içimde anlamsız bir huzursuzluk vardı. Koridora çıktım.

Ev… fazla sessizdi.

“Eflin?” dedim.Sesim boş duvarlara çarpıp geri döndü. Adımlarım hızlandı. Odasının kapısı açıktı. İçeri girdim.

Yatak düzdü.Fazla düzgün.Sanki hiç yatılmamış gibi. Kalbim göğsüme sığmadı. Bir an nefes almayı unuttum. “Eflin!” Bu kez bağırdım. Evin içinde delirmişcesine hızlı adımlarla tüm odalara bakmaya başladım.

 

Salona baktım. Yok.

Mutfak. Yok.

Banyo. Yok.

 

Her adımımda içimdeki ihtimal büyüyordu. Ama bu, “beni terk etti” ihtimali değildi.

Bu başka bir şeydi. Ölüm korkusuydu bedenimi ruhumu saran.

Kapıya yöneldim. Aralıktı, dış kapı aralıktı!

O an içime soğuk bir şey aktı. Dışarıya koştum.

Bahçe kapısı aralıktı. Normalde sabaha kadar nöbet tutan korumalar yoktu.

Telefonu cebimden çıkarırken parmaklarım titriyordu. Öfke mi korku mu bilmiyorum ama nefesim düzensizleşmişti. Korku tüm bedenime yayıldı.

Eflin yoktu. Ve bu kez hissettiğim şey terk edilmek değil, kaybetmekti....

 

 

VEEE BÖLÜM SONU...🥀

 

YENİ BÖLÜMDE GÖRÜŞMEK ÜZERE CANLARIM...💫

 

SEVİLİYORSUNUZZZ...🌼

 

Bölüm : 01.02.2026 18:04 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...