
EFLİN'DEN
Gece, herkes uyuduğunda daha dürüst oluyor insan.
Duvarlar susuyor, kalp konuşuyor.
Gözlerim kapalıydı ama uyumuyordum. Uyumak artık bana ait bir şey değildi. Sadece bekliyordum. Neyi beklediğimi bilmiyordum; belki sabahı, belki de içimde bir şeyin tamamen bitmesini.
Ev sessizdi Ateş’in nefesini duymuyordum. O kadar alışmıştım ko onun nefes sesini sayarak uyumaya. Ama yoktu bu gece yanımda belkide ondan uyuyamıyorumdur. O an anladım yalnızdım hepte yanlız kalacaktım. Ateş bile bir yere kadar katlanmıştı bana. Haklıda akli dengesi yerinde olmayan birini kim sever ki. Zaten vicdan azabı çektiği için benim yanımda kalıyordu. Oda gidecekti tıpkı İrem gibi. Gözlerim doldu yine. Ne çok sulanır oldu gözlerim. Gözlerime de kırgındım ağlamak istemediğim halde ağlıyorlardı.
Yavaşça doğruldum. Ayaklarım yere değerken üşümedim. Üşümemek bile tuhaftı. Normalde yataktan çıktığın an insan bedeni o soğuğu çok güçlü hisederdi. Sanki bedenimle arama görünmez bir mesafe girmişti. Üzerime hırkamı aldım. Üşümesem bile alma zorunluluğu hissettim. Aynaya bakmadım. Kendimi görmek istemiyordum. Gözlerimde ne olduğunu biliyordum zaten.
Kapıya doğru yürürken duraksadım. Adımlarım benden bağımsız hareket ediyordu. Bu ev beni iyileştirmemişti.
Sadece korumuştu ama neyden koruduğunu da bilmiyordum. Bir aralar benim sığınağım olan bu ev şimdi benim en büyük vicdan azaplarımla doluydu. Ve ben bu evde nefes alamadığımı hissettim.
Dış kapıya yöneldim yavaş ve dikkatlice kilitli olan kapıyı dikatlice açtım. Kilit sesi çıkmasın diye elim titreyerek çevirdim anahtarı. Ateş gelirse çıkmama izin vermezdi biliyordum. Ama benim nefes almaya ihtiyacım vardı. Dışarı adım attığımda sabaha karşı o gri saatlerdi. Ne geceydi ne gündüz. Benim gibi… arada kalmış.
Bahçeden geçerken kimseyi görmedim.
Normalde orada olmaları gereken hiç kimse yoktu. Bu da işime gelmişti kimseye hesap verecek halde değildim. Sadece bu evden uzaklaşmak istiyordum.
Bu bir tesadüf müydü, yoksa kader mi… bilmiyorum. Adımlarımı hızlandırmadım. Kaçmıyordum. Gitmem gereken yere gidiyordum sanki. Bir süre yürüdükten sonra gittiğim yolu anlayınca gözlerim doldu ama durmadım. Olması gereken buydu biliyordum. Yol boyunca hiçbir şey düşünmedim. Düşünürsem dururdum. Durursam geri dönerdim. Ve geri dönersem… bir daha çıkamayacağımı biliyordum.
Mezarlığın demir kapısından içeri girdiğimde ayaklarım bana ait değildi.
Nasıl yürüdüğümü bilmiyorum.Yürüyordum sadece. Boş, donuk, sanki biri beni arkadan itiyormuş gibi başım öne eğikti. Sanki çok büyük bir suç işlemişte mağdurla göz göze gelmek üzere olan bir mahkum gibi hissediyordum. Korku, mahcubiyet en çokta acı vardı kalbimde.
Gözlerim ne taşları seçiyordu ne isimleri sadece… arıyordum. Bilmiyordum nerede olduğunu.
Kim söylemişti ki bana? Bir sağa döndüm sonra sola. Yanlış sıraya girdim, geri çıktım.
Kalbim her geçen dakika daha sert çarpıyordu. “Sakin ol,” dedim kendime. “Burada… bir yerde seni bekliyor.” Dakikalar geçti.
On mu, on beş mi bilmiyorum. Zaman mezarlıkta başka akıyordu. Sonra…Gördüm.
İREM BULUT
Adı yazıyordu taşın üstünde.
Kanımın çekildiğini hissettim. Onun adını soğuk bir mermer taşında görmek yüreğimi dağlamıştı. Ruhum onunla birlikte o toprağın altındaydı sanki. Nefes alamadım.. Soğuk ve sesizliğin hakim olduğu ortamda ruhum çığlık çığlığa bağırıyordu. Ama bedenim bir taş gibi hareketsizce mezara kitlenmiş bir şekilde bakıyordu. O an dizlerim beni daha fazla taşımadı. Mezarın dibine çöktüm dizlerim toprağa gömüldü. Ellerim istemsizce ileri uzandı.Parmaklarım toprağı kavradı.
Deprem mi oluyordu bilmiyordum. Yoksa ben mi titriyordum?
“İrem…” dedim.
Sesim çıkmadı sandım ama duydum. Kendi kulaklarımda yankılandı. “Kardeşim… ben geldim.” Nefesim boğazımda düğümlendi. “Geç kaldım. Seni koruyamadım.” boğuk çıkan sesim kulaklarıma yabancıydı. “Özür dilerim… yetişemedim.” Ağlamamak için çok çabalıyordum.Başımı mezar taşına yasladım alnım soğuktu ama içim yanıyordu. “Beni kandırdılar,” dedim hıçkırarak. “Boran beni kandırdı bana iyi olduğunu söyledi. İrem iyi,’ dedi. ‘Bıraktım, gitti,’ dedi.” Gözyaşlarım toprağa düştü. Boğazımda ki o ateş topu ciğerlerime kadar indiğini hissettim.
“Ben inandım,” diye fısıldadım. “İnandım çünkü… çünkü aklım yerinde değildi. O an sadece senin iyi olduğunu duymaya ihtiyacım vardı. Bana iyi dedi. Valla öyle dedi. Beni biliyorsun sen. En iyi sen tanırsın beni. En ufak bir şüphede ortalığı ayağa kaldırır gerekirse onu öldürür yine yetiştirdim sana kardeşim." Tüm bedenim titriyordu. Durduramadığım bir öfke sardı içimi. Onun toprağın altında olmasını yediremiyordum kendime. Acıyla karışık silik bir gülümseme oluştu dudaklarımda. Hızla göz yaşlarımı sildi. Burnumu çekip derin bir nefes aldım.
"Tamam tamam ağlamak yok. Sen sevmezsin benim ağlamamı biliyorum. Ağlamayacağım ama sende kalk ne olur ben buna dayanamam İrem yapma bana bunu." Tekrar ağlamaya başladım. Canım yanıyordu. İlk defa acıyı bu kadar derin hissediyordum. Ağlamak bir nebze olsun iyi gelmezmi insana? Bana iyi gelmiyordu. Tam tersi içimde ki acıyı körüklüyordu.
Ona olanları anlatırsam anlardı beni değil mi? O hep anlardı beni. "Boran beni öldürmekten beter hale getirdi İrem. Canımı çok yaktı. Benim korktuğum ne varsa beni ona mahkum etti." Kısa bir an durakladım. Nefes nefese kalmıştım. Ciğerlerime oksijen gitmiyordu.
Elim isminin kazındığı yere uzandı. Parmak uçlarım mermerin soğukluğuna değdi.
“İrem…” dedim acı dolu bir ifadeyle başım yana düştü. Durmak bilmeyen göz yaşlarım yanaklarımdan akıp toprağa damlıyordu.
Adını fısıldadığım anda bir şey değişti. Hava ağırlaştı sanki. Mezarlığın o gri sessizliği bir anlığına geri çekildi. Ve sonra… Onu gördüm. Taşın üzerinde, isminin hemen üstünde. Yüzü… eskisi gibiydi. Saçları omzuna düşmüş, dudaklarının kenarında o hafif alaycı gülümseme. Bana bakıyordu gerçek gibi, nefes alıyor gibi gözlerim büyüdü.
Kalbim durdu sandım.
“İrem…” dedim bu kez daha net.
Başını biraz yana eğdi. Hep yaptığı gibi.
Sanki, “Yine mi ağlıyorsun?” der gibi.
Elimi kaldırdım. Tereddüt etmedim. Parmaklarım titriyordu ama durmadım. Yüzüne dokunmak istedim. Bu kez geç kalmamak için. Bu kez yetişmek için.
Baş parmağım yanağına değdiğini sandığım anda…Soğuk...
Sadece mermerin sertliği, gözlerimi kapayıp geri açtım. Bir daha baktım yoktu az önce oradaydı. Bana bakıyordu eminim sesini bile duymuştum sanki.
Elim havada asılı kaldı. Parmaklarım boşluğu okşuyordu yavaşça indirdim nefesim düzensizleşti, kalbim bu kez gerçekten çarpmaya başladı.
“Hayır…” diye fısıldadım.
Avuç içlerimi gözlerime bastırdım. Tekrar baktım.
Sadece isim!
Sadece mermer!
Sadece soğuk!
Göğsümün ortasında bir şey çatladı.
“Galiba…” dedim kuru bir kahkaha kaçtı dudaklarımdan.
“Galiba bu sefer gerçekten kafayı yedim.”
Ama içimde bir yer hâlâ inatla şunu söylüyordu, az önce buradaydı.
Ve ben yine yetişemedim. Gitmişti bana küsmüştü değilmi? Canı yanan bir çocuk gibi büzüldü dudaklarım.
"Özür dilerim. Daha önce gelmeliydim ama gelemedim. Elimde olan bir şey değildi. Seni sordum onlara bana iyi dediler senin yanıma geldiğini ama benim hatırlamadığımı söylediler İrem. Dedimki hayır o beni bir an olsun yanlız bırakmaz. İrem bensiz duramaz." Hıçkırarak ağlamaya başladım. "A-ama ben se-seni bir ay bo-boyunca bu yerde yanlız bıraktım."
Başımı iki yana salladım delirmiş gibiydim.
“İki hafta önce öğrendim,” dedim.
“Sen… senin çoktan gittiğini.”
“Ben sana yetişememişim.”
Avuç içlerimi toprağa bastırdım.
“Benim yüzümden,” dedim. “Geç kaldım. Geç kalınmışlığı iliklerime kadar hisseden o acıyı yaşayan ben sana o acıyı yaşatmıştım. Seni koruyamadım.”
Hıçkırıklarım artık durdurulamaz hale gelmişti omuzlarım sarsıla sarsıla ağlıyordum.
“Ne olur beni affet,” dedim. “Ne olur… Ben sensiz nasıl dayanacağım? Beni nasıl böyle bırakıp gidersin?”
Bir an sustum sonra sesim değişti titreyerek ama kararlı.
“Ama merak etme,” dedim.
“Bunu yapanı… yanına bırakmayacağım." Başımı kaldırdım, gözlerim yanıyordu başımda inanılmaz bir ağrı oluştu.
“Sana bunu yapanın hesabını soracağım,” dedim sesimde oluşan öfke ve kin kaşlarımın çatılmasına sebep olmuştu.
“Boran’ı öyle bir hale koyacağım ki öldür diye yalvaracak bana. Onu bu mezara getirim senden köpekler gibi özür dilerteceğim.Yemin ederim.” Elimi mezar taşına koydum.
“İşte o günden sonra senin yanına geleceğim,” diye fısıldadım.
“Ama önce… senin intikamını alacağım.”
Sonra başımı tekrar eğdim toprağa, sessizliğe.
"Yaşayamıyorum İrem ben nefes alamıyorum. Bu dünya sensiz berbat. Senin o hayatı kâle almayan tavırlarına ihtiyacım var kardeşim."
Ve ilk kez… gerçekten yalnız olduğumu anladım. Toprağa kapanmış hâlde ağlıyordum.
"Olmuyor beynimde ki seslerden kurtulamıyorum. Nefes almak bana zülüm İrem." Sesim boğazımdan kopup çıkıyor, mezarlığın sessizliğinde yankılanıyordu.
Ne kadar zamandır ağladığımı bilmiyordum zaman yine dağılmıştı. Sonra…
Bir ses ilk başta rüzgâr sandım sonra kalbim sıkıştı adım sesleri yavaş, ağır, kararsız. Kulaklarım yanıldı sandım ama hayır bir adım daha geldi bir adım daha. Nefesim kesildi kalbim deli gibi çarpmaya başladı yutkundum başımı kaldırmaya cesaret edemedim önce.
Çünkü biliyordum o an anladım her şeyi duyduğunu en başından beri yavaşça başımı çevirdim.
Ateş...
Biraz uzakta duruyordu gözleri bana sabitlenmişti. Onu buhulu bir şekilde görsemde gözlerinde ki o ıslaktı dikkatimi çekti.
Ama ağlamıyordu. O daha acı bir şeydi.
Tutulan bir ağlayıştı bu. Beni izliyordu İrem’e söylediklerimin hepsini duymuştu.
Özürlerimi, yeminlerimi, dağılışımı.
Bakışlarımız çarpıştı.
O an içimde ne varsa çöktü.
“Ben…” dedim ama kelime çıkmadı.Ateş yavaşça yürümeye başladı. Her adımı kalbime basıyormuş gibi hissettim.
Yanıma geldi hiç konuşmadan.
Sonra… Benim önümde diz çöktü toprağa İrem’in mezarının önün de benim karşıma.
Gözlerimi ondan kaçırdım.
Utanıyordum, kırılmıştım paramparçaydım.
Ama elleri titreyerek yüzümü buldu zorla değil ısrar etmeden. Bana dokunması beni rahatsız etmemişti. Zaten daha ne kadar o kabusların içine çekilecektim ki. Korktuğum ne varsa yüzleşmiştim.
“Bak bana,” dedi.
Sesi fısıltılıydı ama içimi yardı, başımı kaldırdım.
“Ölmekten bahsetme. Mezarlıkta yemin edilmez, söz verilir. Sen yaşayacaksın. Gerekirse inadına.”
Gözleri doldu. Bu sefer tutamadı.
“Ben seni kaybedersem,” dedi, bakışları beni söylediklerime pişman eder türdendi. “Sen gidersen bu dünya bana mezar olur Eflin.” İşte o an kendimi tutamadım hıçkırarak ağladım. Sesim zayıf, yorgun ve çaresizdi.
“Ben çok yoruldum Ateş. Dayanamıyorum deliler gibi korktuğum şeyi yapmış olmanın o yükünü kaldıramıyorum. Her şey benim yüzümden oldu.”
Ateş yüzümü ellerinin arasına aldı. Parmakları güçlüydü ama avuçlarının içi sıcaktı. Titriyordu. Onu ilk defa böyle görüyordum.
“Ölümden bahsetme,” dedi. Sesi sert değildi bu kez. Kırılmıştı.
“Ben ölümden korkmam, biliyorsun. Ama seni o kelimenin içinde duymaya dayanamam.”
Gözleri gözlerime kilitlendi. O bakışta tehdit yoktu, güç gösterisi yoktu. Sadece korku vardı. Çıplak, saklanmamış bir korku.
“Ben çocukken,” dedi boğazı düğümlenerek, “herkes gidebilir sanırdım. Alışır insan derdim. Ama sen…” Nefesini toparlamaya çalıştı. “Sen gidemezsin.”
Alnını alnıma yasladı.
“Ben küçüklüğümden beri seni seviyorum Eflin. Sen ağladığında kavga çıkarmak isteyen o çocuğum ben hâlâ. Senin canın yandığında dünyayı yakabileceğini sanan o aptal çocuğum.” Kalbim duyduklarımla hızını arttırmıştı. Beni seviyordu! O da beni seviyordu! Ama sevgi bazen geç kalınca iyileştirmiyordu. Bu söyledikleri kalbimde etki yarattı ama ölen ruhumu canlandırmaya yetmemişti. Gözlerinden bir damla yaş düştü. Yanmaktan küle dönen yüreğim onun o göz yaşına dahada harcandı. Yanmalara ölmelere doyamadı bu ruhum.
“Sen ölmekten bahsedersen… ben o çocuğu tutamam.”
Parmakları yanağımda gezindi.
“Ben güçlü falan değilim sen söz konusu olduğunda. Sen yoksan ben dağılırım. Herkes beni ayakta sanır ama içim çöker. Bunu bilmiyorsun.”
Bir an sustu. Nefesi yüzüme çarpıyordu.
“Ben karanlıktan korkmam Eflin. Ama seni kaybetmek… o benim karanlığım.”
Beni kendine çekti, bu kez daha içgüdüsel.
“Ölüm sana yakışmaz. Sen benim çocukluğumsun. İlk sevdam, ilk korkum, ilk duam… Ben senden vazgeçmem. Sen vazgeçsen bile.”
Bana sarıldı! Taş kesildim hiç bir tepki de veremedim. Başım göğüsüne yaslıydı.
Direnmedim, kaçmadım.
Ateş kollarını etrafıma sardı sıkı değil ama bırakmayacak kadar sağlam.
“Hayır,” dedi. “Sen suçlu değilsin. Sen hayatta kalmaya çalıştın.”
Saçlarıma yüzünü gömdü.
“Seni bırakmam. Anladın mı? Kaçsan da, dağılsan da… ben buradayım.”
Nefesim göğsünde sarsıla sarsıla çıktı.
İrem’in mezarı önümüzdeydi toprak suskundu. Gözlerim bir an bile onun mezarından ayrılmıyordu.
"Benden gidemezsin menekşem olmaz." Ben ağladıkça o beni bırakmayacağına dair kelimeler kuruyordu. İyileştim sanıyordu bu güne kadar farkındaydım. Ama ben iyileşmemiştim. Ben yaşamak nedir onu bile unutmuştum. Ben mutlu olmak kavramını bile unutmuştum. Hayatım koca kabuslardan oluşuyordu. Acı, vicdan azapları, kabuslar benim hayatım olmuştu. Ve ben hâlâ o mezarın yarısıydım.
Bana bu konuşmayı daha öncede yapmıştı. Ama ben gitmeyeyim diye yada evli olduğunu öğrendiğim için o anda söylediği birşey sanıyordum. Ama bu gün söyledikleri. Benim için çok değerli olsada buna sevinecek ne bir heves nede bu mutluluğu yaşayacak bir ruh var bende.
Kendimi lanetlenmiş gibi hissediyordum. Ben kardeşim dediğim kişinin ölümüne sebep olmuştum. Onun bu toprak altında olmasının sebebi bendim. Ben sevdiklerimin ölümüne sebep oluyordum. Ateş'in de ölüm sebebi olacaktım. Bana sarılır olan kollardan uzaklaşmak için kollarından sıyrıldım.
Geri çekilişim sert değildi ama kararlıydı. Aramıza bir adım mesafe girdi. O mesafe küçük görünüyordu ama içimde koca bir uçurum açılmıştı.
“Beni sevme,” dedim kısık bir sesle.
Ateş’in kaşları çatıldı. Elini havada bir an öylece tuttu, sonra yavaşça indirdi.
“Ne diyorsun sen?”
“Beni sevme,” diye tekrar ettim. “Ben sevdiklerimi öldürüyorum.”
Söz ağzımdan çıktığı anda mezarlığın soğuğu iliklerime işledi. İrem’in adı göz ucumda kaldı. Taş, toprak, sessizlik… Hepsi beni onaylıyordu sanki. Bu olan en doğrusuydu.
Ateş’in yüzü değişti. Acıdı ama geri adım atmadı.
“Saçmalama." Dedi ciddi bir tonla.
"İrem öldü.” Sesim titremiyordu artık. Bu daha korkutucuydu. “Ben onun yanına gidemedim. Ona inanmadım. Onu koruyamadım. Şimdi sen…” Nefesim kesildi. “Sırada sen varsın.”
Bir an sustu. Gözlerime öyle bir baktı ki içimde sakladığım bütün korkular görünür oldu.
“Ben sırada falan değilim,” dedi alçak ama net bir sesle. “Ben buradayım.”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır. Sen benim yanımda durdukça tehlikedesin. Ben lanetliyim Ateş. Benim etrafımda kim varsa ya gidiyor ya ölüyor.”
Bu cümleyi söylerken içimde bir şey kırıldı. İlk kez bunu yüksek sesle kabul ediyordum.
Ateş bir adım daha yaklaştı.
“Ben ölümden korkmam.”
“Ben korkuyorum!” diye patladım. Sesim mezarlığın sessizliğini yardı. “Senin ölümünden korkuyorum! Bir sabah daha bir mezarın başında diz çöküp adını mermerde görmekten korkuyorum!”
Gözlerim yanıyordu. Başım zonkluyordu. Toprak kayıyormuş gibi hissettim.
Ateş ellerimi yakaladı. Sıcaktı, gerçekti.
“Bana bak,” dedi. Bakmadım.
Çenemden tutup yüzümü kaldırmadı bu sefer. Sadece bekledi. Ben kendim baktım.
“İrem’in ölümü senin suçun değil.”
“Bilmiyorsun.” dedim titreyen sesimle.
“Biliyorum.” öyle bir ses tonuydu ki bu.
O iki kelime havada asılı kaldı.
Biliyorum! Kalbim bir an duraksadı.
“Ne biliyorsun?” diye fısıldadım.
Ateş’in çenesi gerildi. Gözlerinde o tanıdık karanlık belirdi ama bu kez bana değil, başka birineydi o bakış.
“Her şeyi.”
"Herşey derken neyi?" Dedim tekrardan.
"Senin katil olmadığını. Asıl katil dediğin adamın artık sana zarar vermeyeceğini biliyorum." Sitemi banaydı. Benim bu halim onu deli ediyordu sanki. Ondan uzak durma fikri bile onu aklını kontrol etmeden konuşmasına sebep olmuştu.
Mideme bir yumruk yemiş gibi oldum.
“Boran…” dedim, ismi ağzımda zehir gibi yayıldı. “Ona ne yaptın?”
Ateş sustu.
Rüzgâr hafifçe esti. Mezarlıktaki ağaç yaprakları hışırdadı. Cevap o sessizliğin içindeydi. Bunu söylememsi gerektini yeni kavramış gibiydi. Ama çok geçti.
Bir adım geri çekildim.
“Onu öldürdün mü?”
Sorum havada asılı kaldı.Ateş gözlerini kaçırmadı ama konuşmadı da. O suskunluk bağırıyordu.Kalbim deli gibi çarpmaya başladı.
“Cevap ver!” diye bağırdım.
“Artık kimseye zarar veremez,” dedi sonunda.
Dünya bir anlığına eğildi sanki.
“Ne demek bu?”
“Ne anlıyorsan o.”
Gözlerim büyüdü. İçimdeki öfke, acı ve boşluk birbirine girdi.
“Ben… ben onu kendi ellerimle—” Nefesim parçalandı. “Ben intikam alacaktım.”
“Sen daha fazla kirlenmeyeceksin,” dedi sertçe. “Yeterince yara aldın.” Ona inanamayarak kocaman gözlerle baktım.
“Sen kimsin ki benim yerime karar veriyorsun Ateş!” diye bağırdım.
Ateş de ilk kez sesini yükseltti.
“Ben seni seven adamım! Ve konu senin mutluluğun ve güvenliğinse senden izin almam Eflin!"
Kısa bir sessizlik oluştu.
Söz mezarlığın ortasında yankılandı.
Göğsüm sıkıştı. İrem’in adı gözümün önünde bulanıklaştı.
“Benim intikamımı da aldın,” dedim kısık bir sesle. “Benim yasımı da yaşadın. Benim öfkemi de çaldın. Bana ne kaldı Ateş? Söylesene… bana ne kaldı?”
Bu kez o sustu.
Dizlerim yeniden güçsüzleşti. Ama bu sefer toprağa çökmedim. Ayakta kaldım.
Boşluk daha büyüktü şimdi.
İntikam yoktu. Öfke yoktu. Sadece acı vardı.
İrem’in mezarına baktım.
“Bak,” diye fısıldadım taşa. “Yine geç kaldım.”Gözlerimi kapattım. İrem’i tekrar göreceğim sandım.Ama kimse yoktu.
Sadece rüzgâr.
Sadece toprak.
Ve yanımda hâlâ gitmeyen bir adam.
Gözlerimi açtım. Ateş’e baktım. Bu kez öfkeyle değil yorgunlukla.
“Ben seninle iyileşemiyorum,” dedim dürüstçe. “Ama sensiz de yaşayamıyorum.”
Bu itiraf havayı ağırlaştırdı.
Ateş bir adım yaklaştı ama dokunmadı.
“İyileşmek hemen olunan birşey değil.,” dedi. “Ama ölmek çözüm değil. Mezarlıkta söz verilir demiştim ya… şimdi ben veriyorum.”
Gözleri gözlerime kilitlendi.
“Sen ne kadar karanlığa düşersen düş… ben seni o çukurdan çıkaracağım. İstersen benden nefret et. Ama seni bırakmam.”
İrem’in mezarına son kez baktım.
İçimdeki sesler hâlâ susmamıştı. Ama ilk kez… hepsi aynı anda bağırmıyordu.
Belki bu iyileşmek değildi.
Ama tamamen dağılmamak da bir başlangıçtı ve ben hâlâ ayaktaydım.
İçimdeki uğultu yavaş yavaş tek bir sese dönüştü.
Baş ağrım şakaklarıma vuruyordu ama artık bayılacak gibi değildim. Sadece...boşlukta asılı kalmış gibiydim Ateş hâlâ önümdeydi.
“Benim yerime karar vermeyeceksin,” dedim daha sakin ama daha tehlikeli bir sesle. “Bir daha benden bir şey saklamayacaksın.” Çenesi kasıldı.
“Korudum seni.”
“Koruma.” Gözlerimi ondan kaçırmadan konuştum. “Beni korumaya çalışma. Gerçekleri söyle. Acıyı seçerim ama yalanı seçmem.” Bu cümle aramızda yeni bir sınır çizdi. Ateş başını hafifçe eğdi. İlk kez suçlu gibi görünüyordu.
“Boran’ı ben öldürdüm,” dedi net bir şekilde. “Sana yaptıklarından sonra yaşamasına izin veremezdim. Onun bir saniye bile seninle aynı havayı solumasına izin veremezdim.” Kalbim bir an durdu sandım. Öfke mi hissettim? Rahatlama mı?
Bilmiyorum.
“Nasıl? Yani nasıl öldü? Yalvardı mı yaoma diye yada acı çektimi?" diye sordum.
Gözlerinde o karanlık tekrar belirdi. Ama bu kez anlatmaktan kaçmıyordu.
“Yalvardı. Ama umurumda değildi. Sana dokunan ellerinden başladım.”
Bir anlığına midem bulandı. Daha çok acı çeksin istemiştim.
İntikam hayallerimde Boran hep korkardı. Hep diz çökerdi. Hep pişman olurdu. Ama o sahnenin benim elimden alınmış olması… içimde tuhaf bir eksiklik bıraktı.
“Ben onu kendi ellerimle…” dedim yarım kalmış bir cümleyle.
“Sen zaten yeterince kan gördün Eflin,” dedi sertçe. “Bir de o kanı ellerinde görmek istemedim.”
Gözlerimi kapattım.
İrem’in mezarı hemen yanımızdaydı.
“Peki İrem?” dedim fısıltıyla. “Onun ölümü…”
Ateş derin bir nefes aldı. “İrem’i Boran vurmadı.”Dünya yine kaydı.
“Ne?”
“Onu susturmak isteyen başka biri vardı." Kalbim boğazıma çıktı.
“Kim?”Ateş sustu.
Bu suskunluk az öncekinden daha ağırdı.
“Kim Ateş?” Sesim tekrar yükseldi.
“Boran tek başına değildi,” dedi sonunda. “Senin aklınla oynayan, seni hastaneye kapatan, ilaçları artıran… o süreci yöneten biri yada birileri vardı.”
Kanım çekildi.
“Doktor…” dedim neredeyse duyulmayacak bir sesle.
Ateş'le bakışlarım buluştu.
“Evet.” Mezarlık bir anda daraldı. Nefesim hızlandı.
Demek ki… ben tamamen delirmemiştim.
“İrem bir şey öğrenmişti,” dedi Ateş. “O yüzden susturuldu.”
Dizlerim titredi. Ama bu sefer çökmek istemedim.
“Yani…” Sesim kurudu. “Benim kafamın içindeki her şey… planlıydı?”
“Bir kısmı,” dedi. “Travma gerçekti. Ama üzerine oynadılar.” Bir anda her şey yerine oturur gibi old iİlaç dozları, ani halüsinasyon artışları.
Gerçek ile hayalin birbirine karışması.
“Ben deli değilim,” diye fısıldadım.
Ateş bir adım yaklaştı. “Hiç olmadın.”
Gözlerim doldu ama bu seferki yaş acıdan değildi öfkeydi. Soğuk, berrak bir öfke.
İrem’in mezarına baktım. Onu ben öldürmedim. Benim yüzümden değildi. İşte bu omuzlarımda ki o acıyı yok etmeye yemişti. Ama alacağım intikamdan vazgeçmeme nedenn değildi.
“Demek ki…” dedim yavaşça. “Yanlış kişiye yemin etmişim.”
Ateş kaşlarını çattı.
“Elini kana bulamayacaksın.”
“Az önce bana karışma dedim.”Aramızda kıvılcım çaktı. Ama bu kıvılcım yıkıcı değildi tehlikeliydi.
Ayağa tam anlamıyla dikildim.
Başım hâlâ ağrıyordu ama zihnim ilk kez bu kadar netti.
“Beni zayıf sandılar,” dedim. “Kırık sandılar. Akıl sağlığı yerinde değil dediler. İlaçlarla susturabileceklerini düşündüler.”
İrem’in ismine baktım.
“Yanıldılar.” Ateş beni izliyordu.
Bu kez korkuyla değil… tanımaya çalışarak.
“Bu sefer kaçmayacağım,” dedim. “Ama kör de olmayacağım. Gerçekleri bilmek istiyorum. Hepsini.” Rüzgâr tekrar esti. Mezarlığın gri sabahı yavaş yavaş aydınlanıyordu. Ve ilk kez… içimdeki karanlık tamamen siyah değildi.
Ateş sessizce yaklaştı.
“Bu yola girersen geri dönüşü yok,” dedi.
Ona baktım.
“Zaten hiçbirimizin yok.”
İrem’in mezarına son kez dokundum.
“Affet beni,” diye fısıldadım. “Ama bu sefer geç kalmayacağım.” Ayağa kalktım.Ve mezarlıktan çıkarken artık sürüklenen biri değildim. Yanımda Ateş vardı.
Ama ilk kez… kendi gölgem de benimle yürüyordu. İrem'e veda edip mezarlığın çıkışına doğru yürüdük.
Demir kapıya birkaç adım kalmıştı. Sabahın gri ışığı yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Gökyüzü soluk maviye dönüyordu.
Tam o sırada… Cebimdeki telefon titredi.
İkimiz de durduk. Bu saatte kim arardı ekrana baktım bilinmeyen numara.
Kalbim anlamsız bir şekilde hızlandı.
Ateş, “Açma,” dedi hemen. Ama açtım.
Telefonu kulağıma götürdüm.
“Efliiin…” Ses inceydi. Tanıdıktı.
Mideme buz gibi bir şey oturdu nefesim kesildi.
“İrem?” dedim fısıltıyla.
Ateş’in dehşetle başı aniden bana döndü. Göz göze geldik telefondaki ses hafifçe güldü aynı kahkaha, aynı ton.
“Yine geç kaldın!”
Telefon elimden kayacak gibi oldu. Sonra anda Ateş'in kolundan destek aldım.
“Bu mümkün değil…” diye mırıldandım.
Ateş telefonu elimden almaya çalıştı ama geri çektim.
“Konuşma!” dedi sertçe.
“Niye geldin mezara?” dedi o ses. “Ben seni çağırmadım ki.”Gözlerim büyüdü. “Sen… sen kimsin?” diye fısıldadım.
Kısa bir sessizlik oldu sonra ses değişti.O ince ton kayboldu yerine soğuk, erkek bir ses geldi. “Gerçekleri kurcalamaya devam edersen… sıradaki mezar taşında başka bir isim okursun.” Kanım çekildi gözüm karardı. Bakışlarım Ateş'i buldu sıra da ki omuydu?
Telefon bir anda kapandı.
Dünya bur anda durdu sanki. Kulaklarımda oluşan basınç beni rahatsız etmişti.
Telefon bir anda ağırlaştı taşıyamaz olmuştum ve o an elimden kayıp düştü.
Ateş'i bile algılayamadım o an.
“Numara yok,” dedi dişlerini sıkarak. “Sanal hat.” Nefesim düzensizleşti. Konuşmasıyla algım yavaş yavaş yerine gelemye başladı.
“İrem’in sesiydi…” dedim titreyerek. “Ateş o… onun sesiydi.”
“Değildi.” Bu kez sesi sertti. “Seni provoke ediyorlar.” Başım dönmeye başladı.
“Ya gerçekten duyduysam? Ya yine başlıyorsa? Ya ben—” Ateş iki omzumdan tuttu. “Bana bak!” Gözlerim ona kilitlendi.
“Bu bir oyun. Senin zihninle oynamaya devam ediyorlar. Çünkü korkuyorlar.”
“Kim?” diye fısıldadım. Ateş’in çenesi gerildi. “Doktor yalnız değil demiştim ya…”
O an uzaktan yüksek seste bir araba egzoz sesi duyuldu.
Refleksle başımızı çevirdik. Mezarlığın biraz ilerisinde siyah bir araç çalışır haldeydi farları kapalıydı ama motoru çalışıyordu bizi izliyordu.
İçimdeki o berrak öfke tekrar yükseldi.
Bu bir halüsinasyon değildi bu gerçekti. Çünki Ateş'te görüyordu o arabayı.
Araç bir anda hareket etti yavaşça uzaklaştı. Ateş'in eli belinde ki silahtaydı. Beni arkasına almış arabadan gözlerini ayırmadan bakıyordu. Ateş ağız dolusu küfretti. “Seni korkutarak kontrol edemeyecekler,” dedi sertçe.
Ama kalbim hâlâ deli gibi atıyordu.
Çünkü o ses… O sesi sadece ben bilebilirdim İrem’in ses kaydı mıydı?
Yoksa… Gerçekten birileri onun sesini kaydetmiş miydi? Ellerim titremeyi bıraktı yerine başka bir şey geldi soğukluk.
“Bu sefer ben arayacağım,” dedim.
Ateş kaşlarını çattı. “Kimi?” Gözlerimi yavaşça kaldırdım. “Doktoru.”
Rüzgâr yeniden esti ve ilk kez… Ben korkudan değil, beni korkutmaya çalışanlardan ürktüm.
Mezarlığın kapısından çıktığımızda dizlerim hâlâ titriyordu ama zihnim bulanık değildi artık. Telefon hâlâ Ateş’in elindeydi. Çenesi kilitliydi. Bir şey sakladığını hissediyordum.
“Doktoru arayacağım,” dedim tekrardan.
Ateş durdu bana kitledi gözlerini yine. Kızmak istiyordu ama durumumdan dolayı kendini bastırıyordu.“Gerek yok.” O iki kelime mideme oturdu. “Ne demek gerek yok?” Bana baktı. Bu bakış kaçan bir bakış değildi. Karar vermiş birinin bakışıydı.
“Ben çoktan buldum onu.” Ayaklarım bir an yere mıhlanmış gibi oldu. “Ne zaman?”
“Sen hastanedeyken. Halüsinasyonların arttığı dönemde.” Kalbim hızlandı. “Ve?”
Ateş derin bir nefes aldı. “Konuştu.”
Boğazım kurudu. “Ne dedi?”
Ateş’in yüzü sertleşti ama sesi sakindi.
“Hiçbir şey bilmediğini söyledi önce. Ben de inanmadım. Sonra…” kısa bir an sustu, “ağladı.”
Doktorun ağladığını hayal etmeye çalıştım. Beyaz önlüğü, soğuk bakışları… ağlamak o görüntüye yakışmıyordu. “Para almış,” dedi Ateş. “Sana verilen ilaçların dozunu artırması, bazı raporları değiştirmesi için.”
Nefesim kesildi.
“Kimden?”
“Bilmiyor.”
“Yalan.”
“Hayır.” Ateş başını iki yana salladı. “Gerçekten bilmiyor. Aracılarla iletişim kurulmuş. Nakit para bırakılmış. Telefonla talimat verilmiş.”
Mideme bir yumruk yemiş gibi oldum.
“Bunu niye yapmış?” diye fısıldadım.
Ateş’in gözleri karardı. “Ailesiyle tehdit edilmiş.”Dünya yine eğildi. “Nasıl yani?”
“On iki yaşında bir oğlu varmış.” Sesi sertleşti. “Okul çıkışında fotoğraflarını yollamışlar. Ev adresini, eşinin çalıştığı yeri… Her şeyi biliyorlarmış.” Ellerim buz kesti.
“Yapmazsan çocuğun ölür demişler,” diye devam etti Ateş. “O da yapmış.” Bir an konuşamadım. “Yani…” dedim yavaşça, “beni bilerek delirtmedi?”
“Hayır.”
“Beni öldürmek istemedi?”
“Hayır.” Boşluk hissettim. Öfkemin yönü yine değişmişti. “Peki İrem?” dedim. “Onunla ilgili bir şey biliyor mu?”
Ateş’in çenesi gerildi. “İrem’in adını duyunca gerçekten şaşırdı. O dosyaya hiç erişimi olmadığını söyledi.”
Bu daha da kötüydü.
“Yani biri var,” dedim. “Hâlâ dışarıda. Hem seni, hem beni, hem doktoru kullanmış.”
Ateş başını salladı.
“Doktor korkuyor. Ailesini başka şehre göndermiş. Polisle konuşmaya cesaret edemiyor.”
“Sen ne yaptın?”
Ateş’in gözlerinde o tanıdık tehlike belirdi.
“Uyardım.”
Nasıl uyardığını sormadım. Cevabı tahmin edebiliyordum. Yavaşça yürümeye başladık. Sabah güneşi tamamen doğmuştu artık. Ama içimdeki aydınlık huzurdan değildi. Daha çok savaş öncesi sessizlik gibiydi.
“Benden neden sakladın?” diye sordum.
“Çünkü o zaman hâlâ kırılgandın,” dedi net bir sesle. “Gerçeği kaldıracak durumda değildin.”
“Şimdi kaldıracak durumda mıyım?”
Bana baktı.
“Az önce mezarın başında çöken kadın değilsin artık.” Bu söz içime işledi bir an durdum.
“Demek ki gerçekten planlıydı,” dedim. “Halüsinasyonlarımın artması. İlaçlar. Gerçeklik kaybım.” bunu kendimi inandırmak için söylemiştim.
Ateş başını salladı.
“Travman gerçekti Eflin. Ama seni zayıf göstermek için üzerine oynadılar.” Gözlerim doldu ama ağlamadım. “Beni yalnızlaştırmak istediler,” dedim. “Herkesin gözünde akıl sağlığı yerinde olmayan biri olayım diye.”
“Evet.”
Bir an duraksadım.
“Ve işe yaradı,” dedim kısık bir sesle. “Ben bile kendime inanmadım.”
Ateş yavaşça yaklaştı ama bu kez bana dokunmadı.
“Şimdi ne yapacağız?” diye sordum.
“Bu işin arkasındaki kişiyi bulacağız.”
“Nasıl?”
“Ben bir şey buldum Eflin. Ama senin bunu kaldıracağından emin değilim."
"Söyle ne buldun?" Dedim heyecanla.
"Bana söz vermeni istiyorum. Benden habersiz hiç birşey yapmayacaksın." Dondum ve bu kelime yutkunmama sebep olmuştu. Kim olduğunu biliyordu. Ve benim öğrendiğim an taş üstünde taş bırakmayacağımı da biliyordu.
Bakışlarım donuklaştı. "Söz." Dedim şimdilikti bu söz. Bilmem gerekiyordu. Kısa bir nasılsın sessizlik oluştu.Ateş gözlerimin içine baktı.
"İrem'in annesi İrem'in telefonunda bir ses kaydına ulaşmış. İrem Boran'ın evindeyken Boran biriyle telefonda konuşurken ses kaydına almış. O ses kaydında tek bir şey, tek bir cümle herşeyi netleştiriyor Eflin." Merakla dinliyordum. İçimi istemsizce bir korku sardı. Duyacaklarım canımı yakacak cinstendi. Bunu hissediyordum.
Ben konuşmayınca devam etti..
“Boran telefonda ki adamla konuşuyor ve telefonda ki adam o kelimeyi söylüyor." Kısa bir an tepkimi izledi. Donuk bir ifadeyle onu dinliyordum.
O cümle canımdan can almıştı.
"Menekşem solmadan işini bitir!"
Nefesim göğsümde kaldı.
Menekşe.
Bu kelimeyi sadece birinci dereceden yakınlarımız biliyordu.
Başım yavaşça iki yana sallandı.
“Hayır…” dedim fısıltıyla. “O olamaz.”
Ateş bir şey söylemedi.
Çünkü o da aynı ismi düşünüyordu.
Ve o isim… aile demekti.
İlk kez tüm bu olanların benim gördüğüm o halüsinasyonlardan biri olmasını diledim. İlk kez o geçici kabuslardan olmasını delicesine tüm kalbimle istemiştim.
VEEE BÖLÜM SONUUU.. BOMBAYI ATIP KAÇIYORUM..💥
YENİ BÖLÜMDE GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...❤️
SEVİLİYORSUNUZZZ...❤️🔥🌸
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |