23. Bölüm

23.BÖLÜM

Maviş
mavissrgt

Mezarlıktan ayrılırken ayaklarımın altındaki çakıllar sanki her adımda bir şeyi ezdi. Belki geçmişi, belki de içimde kalan son güven kırıntısını. Ben daha kardeşim dediğim kişinin yasını tutamamışken birde yeni öğrendiğim şeyler çok ağırdı.

Ateş yanımdaydı ama aramızda görünmeyen bir mesafe vardı. Aynı yolda yürüyorduk, aynı rüzgâr saçlarımızı savuruyordu ama aynı yerde değildik. Ona çok ihtiyacım vardı ama sanki içimde yaşayan o kişi onun bana yaklaşmasına izin vermiyordum.

“Eflin…” dedi. Sesinde ilk kez emir yoktu. Sadece yorgunluk.

Durmadım çünkü durursam dağılacağımı biliyordum. Ağlama zamanı değildi, katili bulacaktım. Bu canımı yaksada gerçeği ortaya çıkaracaktım. İrem mezarında rahat uyuyacaktı.

 

Ama çok yakınım benim herşeyim olan kişinin yapmış olma ihtimali... bu olmamalı işte. Aklıma gelen ilk isimle başımı iki yana salladım. “Babam yapmaz,” dedim ama bu cümle mezarlığın duvarlarına çarpıp geri döndü sanki. Kendi kulağıma bile inandırıcı gelmedi. Ama kalbimde ki o küçük Eflin yapmaz hayır inanma diye bana kızıyordu.

 

Ateş bir adım önüme geçti. Adımlarım durdu içimi kemiren o ihtimale kalbim deli gibi inkar ediyordu. Gözlerimin içine baktı. Ne gördü bilmiyorum ama bakışları yumuşadı.

“Ben sana inanmanı söylemiyorum,” dedi yumuşak bir tonla. “Sadece şüphe etmeni istiyorum. Ben bir kaç araştırma yaptım ama işler çok sarpa sarmaya başladı. Bu iş sanki bir zincir gibi birine ulaşsam onun baska biriyle bağlantısı çıkıyor Eflin. Aklım çok karışık bulamamak beni deli ediyor."

 

Şüphe! O kelime içimde yankılandı. Şüphe demek, çocukluğumu sorgulamak demekti. Dizim kanadığında başımı koyduğum omzu sorgulamak demekti. 'Kızım' diyen sesi sorgulamak demekti.

“Ya yanılıyorsan?” dedim. Sesim kırıldı. “Ya sen yanılıyorsan Ateş? Ben bir kez daha bana bu acıyı yaşatma zaten canımdan bir parça gitti.” Sesim titredi yutkundum. "Bana ailemden birinin acısını daha yaşatma olasılığını düşündürtme ne olur." Gözleri doldu... ama çabuk gizledi o duyguyu. Derin bir nefesi soludu.

Gözleri yumuşadı ama geri adım atmadı.

“Yanılıyorsam bedelini ben öderim. Ama doğruysam… sen ödemeyesin diye buradayım güzelim.”

O an rüzgâr sert esti. Mezarlıktaki çiçeklerden biri devrildi. Menekşe çiçeği takıldı gözüme. Bir bebek mezarının üzerinde dikiliydi.

Menekşe…

Çocukken Ateş'in bana aldığı ilk çiçek. O gün eve sevinçle koşarak gitmiş babama heyecanla Ateş'in bana aladığını anlatmıştım. Bana, “Çicekler affetmek için değil kızım yaptığı hataların üzerini örmek için alınır. Hataları affetme hele bir menekşe için asla.” demişti.

Bir anlık bir görüntü çaktı zihnimde. Karanlık bir oda. Fısıltı.

“Bilmemek seni korur.”

Nefesim daraldı.

“Ateş…” dedim yavaşça. “Eğer…” Kelimeler boğazıma takıldı. “Eğer oysa…”

Ateş yaklaşmadı yüzümde ne gördüyse beni tutmak istedi eli bani tutmak için havalansa da dokunmadı sadece bekledi.

“Ben kimi sevdim bütün hayatım boyunca?”

Bu soru mezarlıktan daha ağırdı. Ateş gözlerini kaçırmadı. “Gerçeği öğrenmeden kimseyi kaybetmiş sayılmazsın.”

Ama ben kaybediyordum. İçimde bir şey sessizce yıkılıyordu.

“Onunla konuşacağım,” dedim sonunda. “Yüzüne bakacağım. Eğer bir yalan varsa… gözlerinde görürüm.” Ateş başını hafifçe salladı.

 

“Yalnız gitmeyeceksin.”

Gideceğim.” Bakışlarımız çarpıştı. İnatla korku arasında bir yerdeydim.

“Bu benim savaşım,” dedim. “Eğer o gerçekten…” Cümleyi bitiremedim. “O zaman bunu önce benim bilmem gerekiyor.” Ateş’in çenesi gerildi ama beni durdurmadı.

Mezarlıktan uzaklaşırken arkamı dönüp son kez baktım. Toprağın altında yatan sadece bir beden değildi sanki, masumiyetimdi. Ve ilk kez şunu hissettim.

Gerçek, sevdiğin kişiyi öldürebilir.

Ama bilmemek insanı yavaş yavaş çürütür.

Adımlarımı hızlandırdım bu kez korkarak değil, hazırlanarak. Yol çok sessizdi ikimizde konuşmuyorduk. Ama beynimin içi savaş alanından farkı yoktu. Onunda benden bir farkı yoktu. Eve geçtiğimizde sabah boş olan bahçe şimdi tıklım tıklımdı. Rahatsız oldum bu kadar karabalığı bir anda görünce. Ateş rahatsızlığımı fark etmiş olacak ki baş işaretiyle hepsi uzakaştı bir anda. Titrediğimi ve nefesimi tuttuğumu yeni fark ediyordu. Elini belime koyunca ilk irkilsemde hemen kendimi topladım. Hafif silik bir gülümsemeyle baktım. Onun bana dokunması beni ürkütse de bir korktuğum kadarda iyi geliyordu. Bende iyi gelen tarafımı duymayı seçmiştim. Diğer tarafımı susturacak yada duymazdan gelecektim.

 

"Geçelim çok yoruldun canım biraz dinlen."

Başımla onu onaylayıp eve doğru ilerledik.

Eve girdikten sonra salona yöneldim. Aklım hayla o ses kaydındaydı. Ateş üstün körü anlatsa da o ses kaydında başka bir şeyler daha vardı emindim. İrem asla öylesine bir ses kaydı almaz birşey gördü yada fark etti ki aldı o ses kaydını. Benim öğrenmem gereken bir şey biliyordu İrem buna emindim.

 

Ateş karşı koltuğa oturunca hemen söze girdim.

"Ses kaydını dinlemek istiyorum."

"Eflin şuan olmaz biraz dinlen toparlan öyle dinlersin."

 

"Ateş olmaz kaybedecek zamanım yok nefes alamıyorum anla beni lütfen." Kısa bir süre gözlerimin içine baktı. Arka cebinden telefonunu çıkardı. Kalbim deli gibi hızlandı. Bu heyecandan değildi. Bu duyacaklarımın verdiği korkudan kaynaklıydı.

 

Ateş telefonu masanın üzerine bıraktı.

“Emin misin?” dedi.Başımı salladım emin değildim. Ama bilmemek daha kötüydü.

Telefonu elime aldım. Parmaklarım soğuktu. Dosyanın adına baktım. Tarih… aylar öncesi. O gece... Nefesimi tuttum ve oynat’a bastım.

İlk birkaç saniye sadece uğultuydu. Rüzgâr sesi. Uzak bir araç sesi.

Sonra Boran’ın sesi geldi.

Net ve soğuk. “Bu iş uzadı artık." Kalbim hızlandı.

Arka planda başka bir ses vardı. Daha boğuk. Daha kontrollü. Sanki telefondan değil de kapalı bir mekândan geliyordu.

“Sabır,” dedi o ses. “Zamanı var.”

O an kalbim tekledi.

Ton…Sakin ve ölçülü. Tanıdık mıydı. Kendime kızdım. Her sakin erkek sesi babam değildi. Boran tekrar konuştu.

“Ben sabrettim. Ama o hâlâ onun yanında.”

Yanında! Ateş, Ateş'ten bahsediyordu.

Arka plandaki ses bir an sustu.

“Önce engeli kaldır.” Engel, boğazım kurudu. Boran’ın sesi sertleşti. “Denedim ama olmadı.”

Denedim mi nasıl yani Ateş'i öldürmeyi mi denedi? Gözlerim Ateş'e kaydı gözlerini kaçırdı.

O kelime beynimde yankılandı.

Arkadaki ses bu kez biraz daha alçaldı. Dikkatim tekarar telefonda ki ses kaydına kaydı.

“Yeterince değil.” Nefesim kesildi o iki kelime… O ton… “Yeterince değil.” Babamda ciddi olaylarda böyle kısa kısa net konuşurdu. En çokta bir şeye kızdığında böyle söylerdi. Az ama net yargısız ama kesin ellerim titremeye başladı. Babamın sesi olup olmadığını tam seçemiyordum. Sesi farklıydı babamın sesi değil gibi ama konuşma tarzı da bir o kadar babamdı.

 

Boran devam etti. “Bu kez hata olmayacak.”

Arkadaki ses “İz bırakma.”

İz. Babamın yıllar önce söylediği bir cümle çaktı zihnimde:

“Hayatta en önemli şey iz bırakmamaktır, Eflin. Sessiz kalmak ve işini sessizce halletmek her zaman gücün senin elinde olmasını sağlar”

Telefon elimde ağırlaştı.Ses kaydı birkaç saniye daha uğultuyla devam etti.

Son cümle Boran’dan geldi. “Sonra sıra ona gelecek ama önce engeli kaldıracağım. O benim bunu unutma ve anlaşmaya sağdık kal."

Ona.

Kime?

Babam mı?

Ben mi?

İrem'in uğultulu sesi yankılandı kulaklarımda. Nefes nefeseydi! Yaralıydı!

"Allah... kahretsin sarj bit-" Kayıt bitti.

Oda sessizleşti. Canım yandı... onun acısını bedenimde hissettim

 

Telefonu masaya bırakamadım. Sanki bırakınca gerçek olacakmış gibi.

“Bir daha,” dedim. Bunu neden söylediğimi bende anlamadım. Ama kaydı da başlatmaya cesaretim yoktu. Ateş telefonu elimden aldı. Bir şey demeden kaydı başa sardı.

Bu kez gözlerimi kapattım sadece dinledim.

Nefes aralıklarını, kelime vurgularını, essizlikleri.

 

İrem için, o can acısıyla bu ses kaydını aldıysa mutlaka bir şey yakalamıştı. Gözlerimden yaşlar aka aka dinledim. Arkadaki ses bir yerde çok hafif boğaz temizledi. Babam stresliyken hep aynı şekilde boğazını ard arda temizlerdi.

Hayır! Hayır!

Bu kanıt değildi bu sadece benzerlikti ama şüphe kanıt istemezmiş sadece çatlak ararmış gözlerimi açtım Ateş bana bakıyordu. Beni dikatlice incelediğini fark ettim. Her hareketimi her mimiğimi inceliyordu.

 

“Ne duydun?” diye sordu. Yutkundum.

“Babam demiyorum,” dedim. “Ama… o ses, o konuşma tarzı yabancı da değil.” Ateş sustu.

“‘Denedim dedi,” dedim fısıltıyla. “Seni öldü…” Cümleyi tamamlayamadım.

Kalbim çok yavaş atıyordu artık nefesim kesildi. Derin derin ard arda nefesler almaya başladım. Bu en korkutucu olandı.

“Eflin,” dedi Ateş sakin bir sesle, “sadece konuşma tarzı benziyor diye kimse suçlu olmaz.” Konuyu kendinden uzaklaştırıyordu.

“Biliyorum.” dedim ona ayak uydurarak. Ama bunu ona soracaktım. İçimi kemiren o kadar çok soru vardı ki ilk neyle başlayacağımı bilemez olmuştum.

Eğer o ses babamsa… O zaman beni koruyan adam, beni sevdiğim adamdan korumaya çalışmamıştı. Onu ortadan kaldırmaya çalışmıştı ve ben hiçbir şeyi fark etmemiştim. Telefonun ekranı karardı. Ateş, İrem’in sesinin olduğu yere gelemeden kaydı sonlandırdı. Ağlamak haykırmak istiyordum ama olmuyordu. Duygularım donmuş gibiydi.

Ama o iki kelime hâlâ kulaklarımdaydı:

“Yeterince değil.” dedim kendi kendime. Ne olmuştu da yapmışlardı ki yeterince olmamıştı?

Dakikalardır gözlerim masanın üzerinde ki telefondaydı. Benim aklımda ki soruları susturmam gerekiyordu. Ve bunun içinde tek çözüm vardı. İstemesemde bunu yapmak zorundaydım.

 

Bakışlarımı masanın üzerinden ayırıp Ateş’in gözlerinin içine baktığım an onunda beni izlediğini anladığım da kalbimde bir kıpırtı oluştu. Ama içimde iki ayrı savaş bunun bile önüne geçmişti.

 

Biri korkuyordu.

 

Diğeri tam aksine korkusuz ve kararlıydı.

 

“Ben ailemin evinde kalacağım,” dedim. Sesim düşündüğümden daha sakindi. Evet ikinci seçeneği seçmiştim. Böyle korkarak yaşamaya devam edemezdim. Korkularımın üzerine gitmeden hiç bir sonuç alamazdım. Beni tetikleyen şey ise kardeşimin nefesini keseni bulup onun nefesini kesme hırsımdı. Bu kim olursa olsun ailemde dahil.

 

“Babamı göz hapsine alacağım.”

Ateş’in çenesi gerildi. O ifadeyi tanıyordum. Kontrolünü kaybetmemek için kendini zorladığında yüzü böyle sertleşirdi.

“Eflin, bu mantıklı değil.”

“Çok mantıklı,” dedim hemen. “Onu dışarıdan izleyemeyiz. Evde olursam ne yaptığını görürüm. Hem kızıyım şüphe uyandıracak bir durumda yok ortada.

Kiminle konuşuyor, nereye gidiyor… Her şeyi ögrenmem daha kolay olur.”

 

“Ya sana bir şey yaparsa?” Bir an durdum. Kalbim o soruyla birlikte göğsüme ağırlaştı. Ama başımı iki yana salladım.

“O benim babam Ateş,” dedim yavaşça. “Bana bir şey yapmaz eminim.” Emin miydim? Hayır. Ama bunu ona söyleyemezdim. Ateş ayağa kalkıp yanıma oturdu. “Emin olmak yetmez.”

 

“Bu benim meselem,” dedim. Sesim titremedi bu kez. Bu kez olduğundan daha net ve sertti belkide ilk defa sesim bu kadar sert çıkmıştı. Ses tonum Ateş'i afalattırdı. “İçimde taşıdığım şeyle yüzleşmem gerekiyor. Kaçarak değil anla beni lütfen. Zaten bu kararı vermek benim için çok zordu. Yapma bunu ne olur."

Aramızda uzun bir sessizlik oldu. O an Ateş’in gözlerinde gördüğüm şey öfke değildi korkuydu. Beni kaybetme korkusu.

Derin bir nefes aldı. “Tamam,” dedi sonunda istemeyerek o kabul etmesede benim yapacağımı biliyordu.

“Ama telefonun hep açık olacak. Konumun da açık olacak ulaşabileceğim bir mesafede olacaksın.” Gözlerim doldu ama gülümsedim. Ben bu anı ne kadar uzun zaman beklemiştim. Ama şuan buna sevinecek, bu anın tadını doya doya çıkaracak halim bile yoktu. Beynimde ki bu savaş bitmeden kalbimin sesini duymayacaktım.

“Tamam.” dedim buruk bir tebessümle.

 

“İlaçlarını aksatmayacaksın,” diye devam etti. Ses tonu biraz yumuşamıştı. “Unutursan ben hatırlatırım. Her gün ve saatinde. Her aradığımda ne olursa olsun o telefon açılacak. Açmadığın an kapıya dayanırım Eflin ne olursa olsun o telefon açılacak tamam mı?”

Boğazım düğümlendi. Bu adam benim en büyük yangınımdı ama aynı zamanda tek sığınağımdı.

“Tamam,” dedim fısıltıyla. Bir an susup bana baktı. Sanki ezberliyormuş gibi. Yüzümü, gözlerimi, varlığımı.

 

Ayağa kalktım bir kaç adım uzaklaştığım anda sesi yankılandı evin salonunda. “Eflin…” O ses tonunu biliyordum. Gideceğimi kabullenememiş içi parçalanan bir adamın sesiydi. Çünki kolay kolay görüşemeyecektik oda biliyordu bunu. Babam onunla olmama daha biz çocukken karşıydı. Şimdi yine bizi ayırmaya çalışacaktı. En iyisi bunu saklamaktı. Bunu ikimizde biliyorduk. Konuşmasakta sessiz bir anlaşmaydı bu aramızda.

Yönümü ona çevirdim, bir kaç adımı hızlı adımlarla kapattım ve hiç düşünmeden sadece kalbimin sesini dinleyerek ona sıkıca sarıldım. Beynimde ki o çığlıklara kulaklarımı kapadım. Tüm kabuslara gözlerimi kapayıp sadece onun tenini onun kokusunu hissetmek istedim. Ona sarılmaya o kadar çok ihtiyacım vardı ki göreceğim sanrılar bile umrumda değildi. Ona ihtiyacım vardı.

Kolları kısa bir an havada kalsada oda bu sarılmama karşılık verdi. Sırtımda ki baskısı güçlüydü. Sanki bırakırsam dağılacaksın der gibi. Yüzümü göğsüne gömdüm. Kalbi hızlı atıyordu, benimki daha hızlı. Uzun çok uzun zamandır bunu yapmak istiyordum. Onunda benimle aynı duyguyu yaşadığına adım kadar emindim. Saçlarımın arasında ard arda buseler kondurdu.

“Bir şey olursa…” dedi kulağıma doğru eğilerek.

“Olmayacak,” dedim.

“Olursa,” diye ısrar etti, sesi sertleşti, “ben orayı yakarım Eflin.” Gözlerimi kapattım.

İşte Ateş buydu sevdiğini korumak için dünyayı karşısına alabilecek bir adam.

Başımı kaldırdım, yüzüme baktı. Elini yanağıma koydu. Başparmağı gözümün altındaki nemi sildi.

“Korkuyorum,” dedi ilk kez açık açık.

Bu cümle beni parçaladı. “Ben de,” dedim. Ama geri adım atmadım. Alnımı alnına yasladım. Nefeslerimiz birbirine karıştı. O an zaman dursa razıydım. Çünkü bir sonraki adımda ondan uzaklaşacaktım.

“Gitmem gerekiyor,” dedim. Kolları biraz daha sıkılaştı. Sonra yavaşça gevşedi.

“Telefon,” dedi tekrar.

“Hep açık.”

“İlaçlar.”

“Unutmam.”

“Eflin…”

“Biliyorum,” dedim.

Beni son kez alnımdan öptü. Bu bir veda öpücüğü değildi.

Bu, “geri dön” öpücüğüydü.

Arkamı dönüp yürümeye başladığımda omuzlarım ağırlaştı. Her adımda içimde bir şey geride kalıyordu.

Ama bu kez kaçmıyordum. Bu kez yüzleşmeye gidiyordum. Ve içimde küçük bir ses fısıldıyordu. Ya emin değilsen? Tam dış kapının kulpunu tutmuştum ki bir el elimin üzerine kapandı. Korkuyla geri çekildim. Bu refleks benim farkında olmadan yaptığım bir şeydi. Ateş yaptığı şeyi fark eder etmez hemen elini çekti o da.

 

"Ben korkutmak istemedim özür dilerim." Sesinde ki o ton beni maf etmişti. Ama bilerek yapmamıştım. İçimde ki o korkuyu ne kadar bastırmak istesemde kontrolüm altında olmayan şeylerde ortaya çıkıyordu.

 

"Sorun değil alışmam gerekiyor artık." Dedim gülümsemeye çalıştım ama olmadı.

 

"Gitme Eflin. En azından bugün kal. Geç oldu. Çok ağır şeyle yaşıyorsun zihnini yorma bu kadar." Ne diyeceğimi bilemedim. Çok yorgundum hem bedenen hem zihnen. Ama bir şeyleri de netleştirmem gerekiyordu. Beynimde ki o sesleri susturmak istiyordum kaldıramıyordum artık.

 

"Ama gitmem gerekiyor." Dedim fısıltıyla.

"Sadece bu gece olurmu? Benim için." Onun için! Konu kendisiyse zamanı bile durdurabilirdim.

 

"Sadece bu gece ama o da senin için." Dedim.

 

"Benim için." Dedi gülümseyerek. Onu böyle içten gülerek görmek içimde ki ölü kelebekleri canlandırıyordu. Rahatladığını omuzlarının gevşemesinden anladım.

 

Oturma odasına geçtik. Televizyonu açtı ama ne izlediğimizi ikimiz de bilmiyorduk. Sadece ses olsun istedik sanırım. Ev tamamen sessiz kalmasın diye.

Yan yana oturduk, ilk defa rahatsız etmedi beni. Önceden aramızda hep üç adım olurdu. Aramızda bir mesafe yoktu ama dokunacak kadar da yakın değildik. Garip bir dengeydi bu. Halbuki az önce sarılmıştık. Galiba o mesafeyi kapatıyorduk yavaş yavaş. Çok dengesiz davranıyordum. Ama o da bunu hor görmüyor bana anlayış gösteriyordu.

Bir süre sonra üşüdüğümü fark ettim. Aslında ev soğuk değildi. İçimdeki boşluk üşütüyordu beni.

Ateş anında fark etti. Kalktı bir kaç saniye sonra elinde iki kupa bardak çay ile geri geldi. Önümüzdeki sehpaya bıraktı.

Hiçbir şey demeden başka bir odaya girdi. Odadan çıktı, onun gittiği yeri gözlerimle takip ediyordum. Bir an bile gözümün önünde kaybolsa içimi huzursuzluk kaplıyordu.

 

Döndüğünde elinde battaniye vardı. Sessizce omuzlarıma bıraktı önce. Sonra bir an durdu. Tereddüt etti. Ardından battaniyenin diğer ucunu kendi üzerine çekti. Bu hareketi beni sevindirmişti. Onunla aynı battaniyenin altında olmak, bu çok farklı ve güzel bir duyguydu.

 

Kupalar elimize aldık avucumun içini ısıtan kupa bardak iyi gelmişti. Çayın buharı yüzüme vuruyordu. Televizyonda bir film oynuyordu ama ben sahneleri seçemiyordum. Sadece Ateş’in yanımda oluşunu hissediyordum.

Omzum hafifçe onun omzuna değdi. Çekilmedim. O da çekilmedi.

Elim titrediğini fark etti. Parmaklarımı kupanın altına uzatıp daha sıkı tutmamı sağladı. Küçük bir temas. Ama içimde bir yer sakinleşti. Vücudum farkında olmadan ara ara böyle tepkimeler veriyordu.

 

Sessizce çaylarımızı içtik. Ara ara televizyonda ki filme baksamda zihnim algılamıyordu.

Çayım bitmişti kupayı masaya bıraktım ama bir süre daha kıpırdamadım. Battaniyenin altındaki sıcaklık hoşuma gitmişti. Güvende hissetmek… uzun zamandır yabancı olduğum bir duyguydu. Bu sıcaklık beni mayıştırmıştı. Yarın olacakları düşünmek istemiyordum. Sadece zihnimi bedenimi dinlendirmek istiyordum.

Filmde birileri bir şeyler söylüyordu ama kelimeler bana ulaşmıyordu. İçim ağırdı.

Başımı geriye yasladım. Gözlerim yanıyordu.

“Ben biraz uzansam iyi olacak,” dedim sonunda. Sesim yorgundu, kaçmak ister gibi değil… sadece tükenmiş. Belkide ilk defa zihnim sustuğu içindi. Ateş hemen başını çevirdi.

"Ben yardım edeyim odana gitmende. İyi gözükmüyorsun zaten." Başımı kaldırdım yasladığım yerden. Bana endişeli bakan gözlere ufak bir tebessümle baktım.

 

"Yok kendim giderim teşekkürler." Aklıma gelenlerle biraz dikildim uzandığım yerden.

"İrem için birşey yapmak istiyorum. İhtiyaç sahiplerine yardım gibi yada çocuk esirgeme kurumunda ki çocuklara kıyafet ve oyuncak gibi. Bence ikisini de yapalım daha güzel olur." Ateş anlayışla başını olumlu anlamda salladı.

 

"Sonra da onun adına kuran okutup hatim indirtmekte istiyorum. Bende biliyorum kuran okumayı ama biliyorsun zihnim bu aralar bulanık."

 

"Hepsini yaparız sen yeter ki iyi ol nefesim." Gülümsedim. Onun her bir cümlesi o kadar iyi geliyordu ki. Yüreğimde ki o ağırlığı yok ediyordu. Ama İrem aklıma her geldiğinde gülümsediğim için kendimden utanıyordum. Onun katilini bulmadan bana gülümsemek haramdı.

Battaniyeyi omuzlarımdan indirirken içim üşüdü bir an. Sıcaklığı geride bırakmak gibi.

Ayağa kalktım, o da kalkacak gibi oldu ama durdu zorlamadı.

"İstersen yanında kalabilirim uyuyana kadar."

 

"Alışmam lazım tek uyumaya artık teşekkür ederim." Evet onusuzluğa değil ama o kabuslarla baş etmeye alışmam gerekiyordu. Bir yerden başlamam gerekiyordu.

 

"Nasıl iyi hissedersen birtanem, iyi geceler. Birşey olursa bana seslenmen yeterli biliyorsun." dedi alçak bir sesle. Silik bir tebessüm ve onaylar bir baş sallayışla karşılık verdim.

 

Koridora çıktım. Adımlarım yavaştı. Kapıma geldiğimde bir an durdum. İçimdeki karmaşa hâlâ yerindeydi. Ona döndüm. Bana bakıyordu. "İyi geceler." Dedim. Gülümsedi ilk defa onun bu dediğine karşılık vermiştim. Odama girdim ve kapıyı aralık bıraktım. Yatağa uzandım ama uykum kaçmıştı. Galiba bana iyi gelen beni saran o uyku onun kokusu sayesindeydi. O kokudan ve sıcaklıktan uzaklaşınca uykumda kaçmıştı. Acaba gitsemiydim? Yok ya o kadar cesaretim yoktu. Nedense ona karşı bir çekingem vardı ona yük oluyormuşum gibi hissediyordum.

 

O gece uyumak istemedim.

Çünkü gözlerimi kapattığımda karanlık sadece karanlık olmuyordu artık. İçinden sesler çıkıyordu. Yatağa uzandım. Tavanı izledim. Mezarlığın soğuğu hâlâ içimdeydi. Sevdiğim birini toprak altında görmek... tarifi olmayan bir acıydı. Gözlerimden yaşlar yanaklarımdan aşağıya aktı.

Ateş’in söyledikleri kulaklarımda dolaşıyordu. Herşey zihnimde birbirine girmişti yine.

 

“Şüphe et.” Şüphe etmek ihanet gibi hissettiriyordu. Ben daha yaşadıklarımı atlatamamışken yeni bir darbe beni yıkar yok ederdi. Bir yanım öğrenmek istemiyor diğer yanım ise öğren gerçeği ve beyninden ki o karmaşanın bir kısmından kurtul diyordu.

Ne zaman uykuya yenildiğimi hatırlamıyorum. Ama gördüğüm rüya çok netti.

 

Küçüğüm...Sekiz ya da dokuz yaşındayım. Evdeyim salon karanlık. Annem mutfakta. Işık yanıyor ama sesi yok. Sanki camın arkasında. Babam koltuğa oturmuş. Kravatı var üzerinde. Her gün hiç üşenmeden titizlikle taktığı o kıravat. Bana bakıyordu, ağlıyorum. Neden ağladığımı bilmiyorum ama korkuyorum bunu çok net hissediyordum. Babam eğiliyor yüzü gölgede kalıyor. “Elini ver,” diyor. Bende veriyorum. Beni ayağa kaldırdı.

“Bazı şeyleri bilmemek seni korur, Eflin. Sormaktan ve inatla öğrenmekten vazgeç.” Neyi soruyordum?

Aynı ton, aynı sakinlik ama bu kez yüzü netleşiyor gülümsüyor.

O gülümseme… sevgi değil.

"Baba Ateş nerede?" Babamın yüzü sertleşti.

"Sus dedim sana o piçi sormaktan vazgeç öldü anladın mı gelemeyecek." Babamın söyledikleriyle içimde bir yerlerde bir yangın başlamıştı. Attığım çığlık bir anda evin ortasında koca bir kasırga çıkmasına neden olmuştu.

 

İrkilerek uyandım. Nefes nefeseyim. Oda karanlık ama rüyadaki karanlık gibi değil. Bu daha gerçek, daha ağır.

Elim hâlâ birinin elini tutuyormuş gibi açık kalmıştı.

“Bazı şeyleri bilmemek… sus öldü o anladın mı?"

Aynı cümle! Çocukken bu yeni bir şüphe değildi. Hatırlayamadığım şeyleri neden rüyamda görmeye başlamıştım. Bana o zamanalar Ateş'in öldüğünü söylediği o andan sonrası yoktu zihnimde, son hatırladığım bayılmamdım.

 

Sabah olduğunda içimde tuhaf bir sakinlik vardı. Ağlamadım, paniklemedim ama içimde kabuk tutan o yara tekrar kanamaya vaşlamıştı. Sadece hazırlanıp evden çıktım. Ateş'in uyanmasını beklersem yine beni bırakmayacaktı. Bir kağıda gittiğime dair not yazıp yatağımın üzerine koydum.

 

Korumalar beni bırakması için ısrar etselerde onları dinlemedim. Önceden çağırdığım taksi çoktan beni bekliyordu. Belki de korumalar çoktan haber vermişlerdir. Vakit kaybetmeden taksiye binip zor hatırladığım annem ve babamın yaşadığı o evin adresini verdim.

 

Evin önünde tam on dakikadır dikilmiş girmekle girmemek arasında kalmıştım. Ama girmek zorundaydım. Ellerim kabanımın cebinde ağır ağır eve doğru yürüdüm. Düşünmeden zili çaldım.

Annem kapıyı açtığında yüzünde ilk şaşkınlık hemen ardından özlemenin verdiği buruk bir tebessüm oluştu.

“Eflin kızım sen!" Bana tam sarılacakkken benim bir adım geri gitmemle elleri havada asılı kaldı. Sarılmak istedim ama yapamadım. Ellerini indirdi. Anlayışla tebessüm etti. Eliyle içeri gösterdi.

"Gir kızım burası senin evin en çok güvende hissetmen gereken yer." Dudaklarımda silik bir tebessüm oluştu ve içeri girdim. Ev kokusu… çocukluğumun kokusu. Çay. Sabun. Annemin parfümü.

Salona geçtiğimde babam kendi koltuğunda oturmuş gazete okuyordu. Benim geldiğimi anladığı an başını okuduğu gazeteden kaldırdı. Beni görünce gözlerinin içinin güldüğünü görmek içimde ki o şüpheyi az da olsa azaltmıştı.

“Günaydın kızım.”O kelime yine kızım!Gözlerine baktım bugüne kadar o gözlerde hep güven görmüştüm. Şimdi ilk kez başka bir şey aradım.

Bir iz.

Bir gölge.

Bir kaçış.

“Baba,” dedim.

Sesim beklediğim kadar titremedi.

“Evet?” dedi o mekanik sesi bazen bir robot olduğunu düşünmüyor değildim.

Gazeteyi katladı. Tam gözlerimin içine baktı kaçmadı.

“Sen… beni korumak için hiç yalan söyledin mi?” Eve girer girmez bu soruyu sormam babamı afalatmıştı ama bunu çok iyi gizliyordu. Benden saklayamazdı çünki onun kızıyım. Her bir mimiğinin ne anlama geldiğini en iyi ben bilirdim.

Kahvaltı saatine denk geldiğim için annem masayı hazırlıyordu dediklerimin üzerine ennem mutfaktan çıktı. Elindeki bardakla olduğu yere çakılı kaldı adımları bir anda kesildi. Babamın yüzünde değişim olmadı. Yada çok iyi gizliyordu kendini.

“Bu soru nereden çıktı?”

“Cevap ver.” Gözlerini gözlerimden ayırmadı.

“Ben seni her zaman korudum.” Yine aynı cevap. Ama yine soruma değil.

Kalbim hızlanmadı bu kez. Yavaşladı.

Annem araya girdi. “Eflin, iyi misin? Yüzün çok solgun.”

Ona baktım. Annemin yüzünde korku vardı. Ama o korku benim psikolojim için miydi… yoksa başka bir şey için mi?

Orta sehpada ki çay tabağının üzerinde duran çay kaşığına gözüm takıldı. Metal ışığı yansıttı. Bir anlık bir görüntü çaktı zihnimde. Karanlık oda. Fısıltı.

“Bilmemek seni hayatta tutar.” Bir kaç adım daha yaklaştım masaya doğru elim kaşığa gitti.

“Baba,” dedim. “Eğer bir gün bir şey öğrenirsem… ve o şey seni benden alırsa… beni yine korumuş olur musun?” Gözlerimi kaşıktan ayırıp onun gözlerine kilitledim.

Bu kez gözleri bir saniyeliğine kaydı.

Sadece bir saniye ama gördüm.

İşte o bir saniye, rüyadan daha gerçekti.

 

Babam hiçbir şey olmamış gibi çayından bir yudum aldı. Gazeteyi tekrar açtı. Konu kapanmış gibiydi.

Ama annem… annemin elinde ki tabaklar....

Eli titremiyordu ama sıkıyordu. Parmak uçları beyazladı.

“Anne?” dedim yumuşak bir sesle.

Gözleri babamdan bana kaydı. O gözlerde panik vardı. Ama bana değil… soruma.

“Saçmalama Eflin,” dedi aceleyle. “Baban seni hep korudu.” Hep! Korudu!

Bu kelimeler birden ağırlaştı.

Babam oturduğu koltuktan kalktı. “Ben çıkıyorum,” dedi sakin bir tonla. Ceketini aldı. Kravatını düzeltti. Kapıya yürüdü.

Tam çıkarken bana baktı.

“Bazı kapılar açıldığında geri dönüş olmaz,” dedi. Kapı kapandı, ev sessizleşti saatin tıkırtısı duyuluyordu. Annemin nefesi. Benim kalbim, yavaşça ona döndüm.

“Anne.” Cevap vermedi. “Bana bak.” Bakmadı. Yaklaştım elinde ki tabakları aldım ve kenardaki koltuğun üzerine bıraktım. Fısıldayarak konuştum.

“Rüyamda aynı cümleyi duydum. Çocukken de duydum. O karanlık geceyi hatırlıyorum. Sen mutfaktaydın. Ağlıyordun.”

Annemin gözleri bir anda doldu.

İşte orada gerçek, gözyaşının kenarında duruyordu.

“Eflin…” dedi. Sesinde yıllardır taşınan bir yorgunluk vardı.

“Ne oldu o gece?” Cevap gelmedi.

Ama suskunluk cevaplardan daha yüksek konuştu.

“Anne…” Sesim ilk kez kırıldı. “Babam ne yaptı?” Bir damla yaş düştü. Babam ne yaptıysa o gece başlamıştı herşey.

Annem bir kaç adım attı ve ikili koltuğa oturdu ama bu oturuş bir kılılıştı sanki. Sanki dizlerinin bağı çözülmüştü.

“Baban kötü bir adam değil,” dedi hemen. Refleks gibi, savunma gibi. “O sadece… güçlü olmak zorundaydı.” Güçlü!

Bu kelime mideme oturdu.

“Güçlü olmak için ne yaptı?” diye sordum.

Annem başını iki yana salladı. “Bilmek istemezsin.” Ateş’in sesi zihnimde yankılandı: “Şüphe et.” Etmelimiydim. Evet etmeliydim. Annemin bu halini gördükten sonra. O haklıydı! Gerçekler tokat gibi çarptı suratıma.

 

“Hayır,” dedim. “Bu kez bilmek istiyorum.”

Annem gözlerimin içine baktı. Ve ilk kez beni çocuk gibi değil… gerçeğe yaklaşan bir kadın gibi gördü.

Fısıltılı çıktı sesi, “O gece biri geldi.”

Nefesim kesildi. “Babanın düşmanı değildi,” dedi. “Ama önünde engeldi.”

“Kim?” Sesim ilk defa bana yabancıydı.

Annem dudaklarını ısırdı. “Soruların cevaplarını ararsan… babanı kaybedebilirsin.” bir anda öyle bir ciddileşti ki yutkundum. Ama hayır ben bunun için gelmiştim.

“Ya aramazsam?” dedim. Annem gözlerini kapadı. “O zaman kendini kaybedersin.”

O an her şey netleşmedi ama artık tek bir şeyden emindim, annem korkuyordu.

Ve annem babamdan korkuyorsa… benimde korkmam gereken konular vardı. Daha doğrusu korkmam gereken biri. Ve acısı da korkmam gereken kişinin babam olması. Kalbim sıkıştı.

 

Annemin dudakları aralandı. Ama sanki söyleyeceği şey ağzında diken olmuştu.

“Kimdi?” dedim.Sessizlik hemde çok uzun bir sessizlik oluştu.

“Anne.” dedim uyarı dolu bir sesle. İrkildi ama bu benimle ilgili değildi sanki. Derin bir nefes aldı.

“Bu… yıllar önceydi,” dedi kısık bir sesle. “Sen küçüktün. Hatırlamazsın.”

“Hatırlıyorum,” dedim. “Karanlığı hatırlıyorum. Senin ağlamanı hatırlıyorum.”

Gözleri büyüdü.

“Eflin, bazı şeyler geçmişte kalmalı.”

“Geçmişte kalmıyor,” dedim. “Benimle geliyor.” Bu her neyse beni de ilgilendiriyor gibi anne.

Annem ellerini birbirine kenetledi. Sanki bir karar vermesi gerekiyordu.

“Onun adı…” dedi ve durdu.

Kalbim kulaklarımda atıyordu.

“Anne, lütfen.”

“Rauf.” İsim odaya düştü. Rauf! Yabancı ama bir o kadar tanıdık. Dilimin ucunda kalmış gibi. “Kim bu Rauf?” dedim.

Annem hemen başını kaldırdı. “Babanın eski ortağı.” Bu kelime her şeyi değiştirdi.

“Ne oldu ona?” Annem bir anlığına kapıya baktı. Sanki babam geri dönecekmiş gibi.

“Kayboldu,” dedi. “Kayboldu mu… yoksa?”

Cümleyi bitiremedim annem gözlerimin içine baktı ve o bakışta inkâr yoktu.

Sadece korku vardı. “Baban o gece çok geç geldi,” dedi fısıldayarak. “Gömleğinde kan vardı. ‘Kaza oldu’ dedi. ‘Rauf bize ihanet etti’ dedi.” Dünya bir saniyeliğine sesini kaybetti. “Polis?” dedim.

“Dosya kapandı,” dedi annem. “Rauf ortadan kayboldu. Ceset bulunamadı.”

Ceset bulunamadı derken? Demek ki Rauf da bulunamadı. Aklıma dolaşan gerçekler kanımın dolmasına sebep olmuştu.

“Ve sen sustun,” dedim. Annem ağladı sessizce. “Seni korumak için.” Yine aynı kelime koruma! Herkes beni koruyordu.

Ama kimse bana gerçeği vermiyordu.

“Rauf’un soyadı?” dedim. Kendim araştıracağım bu adamı. Kim olduğunu hatırlamıyordum ama araştırınca öğrenecektim.

Annem başını iki yana salladı. “Bilmiyorum.”

Yalan gözleri sola kaydı gözlerinde ki yalanı gördüm.

“Anne.” dedim inanmadığımı anlaması için.

“Rauf Karaca,” dedi sonunda. Sanki yıllardır taşıdığı bir yükü bırakmış gibi ama rahatlamadan. Karaca! Çok tanıdık geldi bu soy ad. Bu isim içimde bir yere çarptı.

Karaca?Bir anlık bir bağlantı çaktı zihnimde. Boran’ın soyadı… Karaca

Nefesim kesildi. Hayır hayır yok yaa olmaz değil mi? Bu tesadüf olmalıydı. Zihnimi susturmak için istemesemde o soruyu sordum anneme.

“Anne…” dedim yavaşça. “Rauf Karaca’nın bir oğlu var mıydı?” Annemin yüzü bembeyaz oldu. Gözlerini kaçırdı, bu hareketi bile düyamı başıma yıkması için yeterliydi.

Ve o an anladım. Bu sadece bir kayıp ortak hikâyesi değildi. Bu, yıllardır büyüyen bir intikamın başlangıcıydı. Ve ben bu intikam oyununun piyonu olduğumu öğrenmiştim.

 

 

 

VEEE BÖLÜM SONU...🌸

 

YENİ BÖLÜMDE GÖRÜŞMEK ÜZERE..❤️

 

SEVİLİYORSUNUZZZ..🥰💫

Bölüm : 14.02.2026 19:11 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...