
Kocaman evin içinde ben ve acılarım tek başımıza kalmıştık. Ateş o konuşmadan sonra çekip gitmişti. Nazlı ve Ayaz'ın ise ne zaman gittiklerini bile bilmiyordum. Odama geçmiş camdan dışarıyı boş gözlerle izliyordum. Gitmem gerekiyordu ama kalbim kalmam için beni ikna etmeye çalışıyordu. Ama kalbimi dinlemeyecektim. Bu sefer olmazdı iş Nazlı Ateş olayından çıkmıştı. Ateş ve Ayaz'ın canıydı söz konusu o masum çocuğa cehennemi yaşatamazdım. Sevdiğim adamı yıllar sonra bulsam da bu onun canına mâl olmamalıydı. Evin iç kapısında ve bahçe kapısında ikişerli halinde dört koruma vardı. Bahçenin içerisinde ise sürekli dolaşan beş koruma vardı. Ben bu kadar korumanın içinde nasıl çıkacaktım. Ateş ortalıklarda yoktu. Büyük ihtimal dediklerime sinirlenmişti ve gitmişti. Bu işime bile gelirdi. Zaten pek bir eşyamda yoktu. Sabaha karşı dört otuza bilet almışmıştım. Hangi ülke olduğunu bile bilmeden ilk uçuşa almıştım. Ateş benim için giysi dolabını doldursa da hiçbirine dokunmadım. Kabanımı ve çantamı aldım ve aşağıya indim. Her bir adımda canımdan can çıkıyordu. Ama buna mecburdum sevdiğim adamın ölüm yasını tutmaktansa bir yerlerde yaşıyor olduğunu bilmek daha iyiydi. Ağır adımlarla merdivenlerden indim. Salona geçtim yanıma alacağım tek birşey vardı. Tabi birde son anda aklıma gelen planı devreye sokmak vardı. Üçlü koltuğa ilerledim ve kendimi koltuğa bıraktım. İki gündür içmediğim ilaçlarımın etkisiyle olmalı ki anlık ruh halimin değişmesi beni yoruyordu. Ağlamak istesemde bir anda öfke esir alıyordu ve ağlayamıyordum.
Elim çantamda ki telefona gitti ve rast gele bir yemek siparişi verdim. Not kısmına da özellikle kadın kurye olsun demiştim. Ama bundan pek bir ümidim yoktu. Gecenin birinde böyle bir yere kadın kuryenin geleceğini sanmıyordum.
Siparişi verdikten sonra başımı geriye yasladım ve cam kenarında duran menekşeye takıldı gözüm. Oradaydı ve biraz solmuştu sanki. Aynı benim gibi hayatta kalmaya çalışıyordu sanki.
Gözümü bir saniye olsun çiçekten ayırmıyordum. Aklıma geçmiş gelince gözlerim doldu. Saatlerdir akmayan o göz yaşım şimdi akmaya başlamıştı. Ateş ile olan o anılar beni hep ağlatırdı zaten.
Menekşeye bakarken dudaklarım titredi.
Parmaklarım istemsizce koltuğun kumaşını sıkarken zihnim beni yıllar öncesine sürükledi.
On yaşındaydım… Ateş ise on dört
O gün ona çok kızmıştım. Sebebini şimdi bile tam hatırlamıyordum. Çocuk aklı işte… Bazen bir söz, bazen bir bakış bile dünyayı yıkmaya yeterdi. Üç gün boyunca onunla konuşmamıştım. Peşimden gelmesine, adımı çağırmasına rağmen başımı çevirip yürüyüp gitmiştim.
Dördüncü gün okul çıkışında yine karşıma çıkmıştı.
Yolumu kesmişti ama bu sefer hiç konuşmamıştı. Sadece elimi tutup beni mahallenin arkasındaki boş arsaya götürmüştü. Küçük bir yerdi orası… otların arasında birkaç taş, birkaç kırık tahta parçası vardı.
Sonra cebinden küçücük bir saksı çıkarmıştı. İçinde mor bir menekşe vardı.
Kaşlarımı çatmıştım. “Ben çiçek mi severim sanıyorsun?” diye homurdanmıştım. Ateş başını kaşıyıp utangaç bir şekilde gülmüştü. “O yüzden koparmadım zaten.” Anlamamış gibi yüzüne bakmıştım. Menekşeyi bana uzatmıştı. “Toprağıyla getirdim. Koparırsam ölür.” Gözleri bir anlığına benim gözlerime değmişti. “Sen de bana kızgın kalırsan ben de böyle olurum.” O an hiçbir şey diyememiştim. Çocuk kalbim ilk kez o kadar tuhaf atmıştı. Çiçeği elimde evirip çevirirken ona bakmadan sormuştum. “Bunu öldürürsem ne olacak?”
Ateş hiç düşünmeden cevap vermişti.
“Sen öldürmezsin.” Başımı kaldırıp ona bakmıştım. “Niye?” Omuz silkmişti.
“Çünkü kırık şeyleri yaşatmayı iyi biliyorsun.” o gün söyledikleri çok hoşuma gitmişti ama şimdi hatırlayınca canımı çok yakmıştı. Gözüm cam kenarındaki menekşeye tekrar kaydı. Yaprakları biraz daha solmuş gibiydi. Boğazım düğümlendi. “Yanılmışsın Ateş…” diye fısıldadım neredeyse duyulmayacak bir sesle.
“Ben hiçbir şeyi yaşatamadım.”
Ne seni…
Ne bizi...
Kapının çalmasıyla irkildim. Bir an kalbim yerinden fırlayacak sandım. Saatlerdir beklediğim şey buydu ama yine de içimde garip bir tedirginlik vardı. Ateş ortalıklarda yoktu. Gerçekten benden bıkmış olabilirmiydi? Aklımda bin bir türlü düşüncelerle bitkin olan vucudumu zor da olsa doğrulttum.
Ayağa kalktım ve kapıya doğru yürüdüm.
Kapının önündeki kamerayı gösteren küçük ekrana baktım. Gerçekten bir kurye vardı.
Ve… kadındı. Bir an donup kaldım. Böyle bir şeyin gerçekten olacağını hiç düşünmemiştim. Derin bir nefes aldım ve kapıyı açtım. Karşımda yirmili yaşlarında, ince yapılı bir kadın duruyordu. Üzerinde turuncu kurye montu vardı. Elindeki paketi uzattı. “Siparişiniz.” Paketi alırken gözlerim onun üzerindeki montta takılı kaldı. Tam aradığım şey, kalbim hızlanmaya başladı.
Kapıyı kapatmadan önce ona tekrar baktım.
“Bir dakika beklermisin?”
Kadın kaşlarını hafifçe çattı ama başını salladı. “Tabii?” dedi, korkuyordu görebiliyordum tedirginliğini. İki koruma beş adım ileride bize bakıyordu dikkatli bir şekilde.
"İçeri gelirmisin merak etme benden zarar gelmez. Sadece bahşiş vermek istiyorum ama hava malum soğuk dışarıda beklemeni istemedim." Kadın kurye etrafına bakındı. O da üşümüştü evde ki sıcaklık tenine işlemiş olacak ki tereddüt etsede içeri çekingen adımlarla girdi. Kapıyı aralık bıraksa da ben aceleyle kapattım. Korkuyla kapıya yönelince kolundan tuttum. Çaresizce ve dolu dolu gözlerle ona baktım.
"Lütfen gitme yardımına ihtiyacım var benden sana zarar gelmez lütfen inan bana." Kadın bu çaresizliğime şaşırmış olmalı ki bir anda hareketleri durdu.
Komodinin üzerinde ki çantamı aldım ve açtım. İçinden bir miktar para çıkardım ve ona uzattım.
Kadının bakışları anında değişti.
“Bu ne için?” Boğazımı temizledim.
“Montunu çıkarıp bana verir misin?”
Kadın bir an donup kaldı.
“Ne?” Etrafına bakındı. “Dalga mı geçiyorsunuz?”Başımı iki yana salladım.
“Hayır. Çok ciddiyim.” Parayı biraz daha ona doğru uzattım. “Sana zarar vermeyeceğim. Sadece buradan çıkmam gerekiyor.” Kadının gözlerinde ki tereddüt açıkça görülüyordu. “Ben… işimi kaybedebilirim.”
“Kaybetmezsin.” Sesim sandığımdan daha kararlı çıkmıştı. “Elbiselerinin ücretini fazlasıyla verdim sana. Yarım saat sonra seni zorla alı koyduğumu elini bağladığımı korumalara söyle. Kendi çabanla ipleri çözdüğünü söylersen sana zarar vermezler evine kadar bırakırlar seni hatta. Arabanı da yarın havaalanından alırsın. Ve sana bunun iki katını daha vereceğim. Bana hesap numaranı atman yeterli.”
Kadın dudaklarını ısırdı. Belli ki düşünüyordu. Sonunda derin bir nefes verdi. Gözleri komodinin üzerinde ki kağıt kaleme takıldı. Aldı ve ibanını yazdı bana uzattı.
“Bu gerçekten çok saçma bir fikir…”
Sonra elini uzatıp parayı aldı. “…ama tamam.” Böyle bir hayatan kaçmamı saçma bulmuştu. Herkesin istediği hayat para içinde yaşamaktı değilmi. Bu kız yerimde olmak için herşeyi yapardı ama benim neler yaşadığımı bilse kendi haline şükür ederdi buna emindim. Onu yadırgamıyorum. Onun yerinde olsaydım bende öyle düşünürdüm. Aklına birşey gelmiş olmalı ki kurye çantasından bir kar maskesi çıkardı.
"Madem yardımı kabul ettim tam olsun değil mi al bunu tak seni fark etmeleri biraz zor bununla saçlarını da kamuflaj etmiş olursun benim ki sarı senin ki kızıl direk yakalanırsın." Gülümseyerek bana uzattığı kar maskesini elinden aldım.
"Bana nasıl bir iyilik yaptığını bir bilsen."Dedim tebessüm ederek elinde ki kar maskesini aldım.
Birkaç dakika sonra üstümde turuncu kurye montu vardı. Kar maskesini başıma geçirirken aynaya baktım kendimi tanıyamıyordum. Saçlarıma daha özen göstererek tek bir saçımın telinin gözükmeyeceği şekilde kar maskesinin içine gizledim.
Kadın benim hırkamı giyerken hâlâ şüpheli gözlerle bana bakıyordu.
“Başına bir şey gelirse beni karıştırma.” dedi. Başımı salladım. “Kimse seni karıştırmayacak.” Elime kurye çantasını aldım. Son anda akılıma gelmesiyle hızla cam kenarına gidip menekşeyi saksısından çıkarıp bir poşete koyup kızdan aldığım yemek paketinin içine dikkatlice koydum. Beni teselli edecek tek şey bu menekşe olacaktı. Yoksa onusuzluk katlanılmaz bir hal olacaktı.
Kapıyı açtığımda kalbim öyle hızlı atıyordu ki korumaların bunu duyacağından korktum. Yavaş adımlarla bahçeye doğru yürüdüm koruma beni fark etti.
“Hey sen kurye?” Başımı hafifçe evin giriş kapısında duran korumalara çevirdim. Başımda kar maskesi olduğu için beni fark etmeseler de korkuyordum.
“Evet.” dedim sesimi incelterek. Koruma beni kısa bir süre inceledi. Elimdeki paketi gösterdim. "Yemek siparişini teslim etmek için gelmiştim."
Adam sıkılmış bir ifadeyle bahçede kapısında ki korumaya işaret verdi ve kapilar açıldı. Nöbet tutmak onları baya yoruyor olmalıydı.
“Geç.” dedi. Normalde kar makesini çıkar demesini bekledim ama uykusuzluktan olmalı ki es geçmişlerdi. Bende sırf bu yüzden geceyi seçmiştim zaten. Dikkatlerini en dağınık olduğu zamanlar uykusuz olduğu zamanlardır.
Kapıdan çıktığım an ciğerlerime dolan hava beni sersemletti başarmıştım. Bahçenin dışında bekleyen kurye arabasına doğru yürüdüm. Arabaya bindim ve hiç beklemeden arabayı çalıştırdıme arkamda kocaman evi, korumaları… Ateş’i bırakarak yola çıktım. Ama gideceğim ilk yer havaalanı değildi. Başımda ki kar maskesini çıkardım. Arabayı mezarlığa doğru sürdüm. Evin konumu o kadar uzak ve ıssız bir yerdeydi ki ben kurye motoru beklerken arabayla gelmesine şimdi şaşırmıyordum. Ormanlık alan ve sehirden uzak bir yerdi. Umarım Ateş sinirini kızdan çıkarmazdı.
Arabanın camını açtım. Rüzgâr yüzüme vururken içimdeki boşluk daha da büyüyordu.
Otuz kırk dakikalık yolculuktan sonra arabayı mezarlığın önünde durdurdum.
Yavaş adımlarla içeri girdim. Etraf çok karanlıktı. İrem yanlız kalmaktan nefret den biriydi. Sessizliğe bile tahammülü olmayan birinin şimdi benim yüzümden burada sessizliğe gömülmesi canımı yakıyordu. Keske onun yerine ben olasaydım burada. İrem’in mezarını bulmam uzun sürmedi.
Taşın önünde durduğumda dizlerimdeki güç çekildi sanki yavaşça çömeldim.
Parmaklarım soğuk mermeri okşadı.
"Kardeşim ben geldim. Özür dilerim iki üç gündür gelemedim. Ama neler oldu bir bilsen. Babam babam sandığım o kişi değilmiş. Boran'ı başımıza bela eden babammış. İrem benim aklım bu dönen oyunları almıyor. Sen benim yüzümden buradasın ve benim yüzümden canından olacak insanlarda var. Masum bir çocuk ve Ateş. İrem ben ne yapacağım. Canım yanıyor İrem." Dudaklarımın arasından bir hıçkırık koptu.
"Nefes almaya son vermek istiyorum ama sana verdiğim sözden dolayı yapamıyorum. Sen benim yaşamam için çok çabaladın kardeşim." Elim toprağını buldu. Sanki onun yüzünü okşuyormuş gibi buruk bir tebessümle okşadım toprağını.
“Gidiyorum… kızma olurmu? Ya ölecektim ya gidecektim bu ülkeden. Boran öldü ama onun amcası varmış Kemal. İntikam alacak, hedefi benim. Benim yüzümden Ateş vuruldu İrem canım o kurşun yarasından çok yandı. Gitmeliyim değil mi İrem. Evet evet gitmeliyim. Yoksa çok kan dökülecek.” diye fısıldadım sesim titriyordu.
“Belki çok uzaklara… belki bir daha hiç dönemeyeceğim bir yere.” Aklıma gelenlerle ağlamam şiddetlendi. Bu acı hiç geçmeyecekti.
"Babam yüzündenmiş. Onun benden gitmesi babam yüzündenmiş. Beni ondan koparan babammış kardeşim. Ateş'i ailesiyle tehdit edip başka ülkeye sürgün etmiş." İç çeke çeke ağlıyordum artık.
"Sö-söyle sene İr-em ben nasıl yaşayacam. Ben bu gerçeklerle nasıl nefes almayı başaracam." Çıkmaz bir sokakta sıkışıp kalmıştım. Nereye dönsem yönümü bulamıyordum.
“Beni affet İrem.” Bir damla gözyaşı mermerin üzerine düştü. “Sevdiğim adamı korumanın başka yolu yok.”
Başımı eğdim. “Eğer kalırsam… Ateş ölecek.” Rüzgâr mezarlığın içinde sessizce dolaşıyordu ve yüzüme sert bir şekilde çarpıp gidiyordu. Boğazım düğümlendi tarif edemediğim o acı beni her bir saniye ölüme sürüklüyordu adeta.
“Onu seviyorum… ama bazen sevmek gitmek demektir. İrem özür dilerim senin katilini bulacağıma söz verdim. Ama bu halde kendime bile yararım yok. Sa-sana söz kardeşim. Gücümü toplamış bir şekilde geri gelecem ve ilk işim seni-" devamını getiremedi dilim.
Titrek bir nefes soludum. "Annen babana veda edemedim. Onların yüzüne bakacak bir yüzüm yok kardeşim. Ancak intikamını alınca yüzlerine bakabilirim." Boğazımda oluşan o yumru dikenli bir tel gibi boğazımı sarmıştı adeta ve bu nefes almamı engeliyordu. Buz gibi toprağını okşuyordum. Soğutan nefret eden canımın diğer yarısı şuan buz gibi toprağın altındaydı. İçimi kaplayan intikam ateşi ya beni yok edecekti yada buna sebep olanları başka yolu da yotu zaten. "Ama sana söz veriyorum intikamını alacam kardeşim." Ayağa kalktım bacaklarım titriyordu ,son kez mezar taşına baktım.
“Hoşça kal birtanem." Dedim,buruk bir tebessüm oluştu dudaklarımda.
Mezarlıktan çıktığımda içimde tuhaf bir boşluk vardı. Sanki yıllardır taşıdığım bir yükü geride bırakmıştım ama aynı zamanda kalbimin bir parçasını da o toprağın altında bırakmış gibiydim.
Arabaya binip göz yaşları içerisinde mezarlıktan uzaklaştım.
Havaalanına sürdüm arabayı bu sefer.
Yol boyunca hiçbir şey düşünmemeye çalıştım. Çünkü düşünürsem geri döneceğimi biliyordum. Kalbim beni tekrar o eve, tekrar Ateş’e götürürdü ve ben bunu göze alamazdım. Yaklaşık yarım saat sonra havaalanının önünde durmuştum.
Arabayı park ettim ve bir kağıda kurye kadının ismini ve sipariş verdiğim yerin adresini yazıp koydum. Yolda gelirken kadına ibanına para atarken ismi aklımda kalmıştı. Kurye montunu üzerimden çıkarıp arabanın arka koltuğuna koydum kurye çantasından menekşe çiçeğimi alıp çantama dikatlice koydum. Arabanın kapısını kapattıp derin bir nefes aldım,
“Bitti.” diye fısıldadım kendi kendime. Havaalanının giriş kapısına doğru yürüdüm.
İnsan kalabalığı, anons sesleri, valiz tekerleklerinin zeminde çıkardığı o metalik ses… hepsi birbirine karışıyordu.
Sanki başka bir dünyanın içindeydim.
Check-in işlemlerimi yaptıktan sonra uçağa binilecek kapıya doğru ilerledim.
Saatime baktım uçağın kalkmasına on dakika vardı. Ve benim uçak anansum yapılmıştı. Kalbim deli gibi atıyordu birazdan bu şehirden… bu ülkeden… Ateş’ten gidecektim. Tam o sırada hoparlörlerden bir anons duyuldu.
“Sayın yolcularımız, olumsuz hava koşulları nedeniyle tüm uçuşlarımız iki saatlik bir rötar oluşmustur. Yeni bilgilendirme kısa süre içerisinde yapılacaktır.”
Bir an olduğum yerde kaldım.
Sanki biri kulağımın içinde bir bomba patlatmıştı. Ne? Yanımdaki insanlar da kendi aralarında konuşmaya başlamıştı.
“Nasıl yani?”
“Tüm uçuşlar mı iptal olmuş?”
“Benim aktarmam var!”
Ama ben hiçbirini duymuyordum.
Kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi.
Bu… bu olamazdı. Aklıma gelenlerle korku tüm bedenimi sarmıştı.
Tam arkamı dönüp görevlilere bir şey sormak üzereyken biri bileğimden sertçe tuttu. Öyle sertti ki canım yandı, donup kaldım. O dokunuşu tanıyordum kalbim o an duracak sandım. Yavaşça arkamı döndüm ve karşımdaki adamı gördüğüm an nefesim kesildi.
Ateş...
Gözleri öfkeyle kararmıştı. Çenesi kilitlenmişti sanki günlerdir uyumamış gibiydi elimi hâlâ sıkıca tutuyordu.
“Beni bu kadar kolay bırakıp nasıl gidersin?”
Sesi alçaktı ama içindeki öfke herkesin hissedebileceği kadar yoğundu. Bileğimi biraz daha sıktı. “Nasıl?” Gözlerim doldu ama konuşamadım. Ateş bir adım daha yaklaştı artık aramızda neredeyse hiç mesafe yoktu. “Yıllarca seni aradım.”
Sesi titremişti ama gözlerindeki öfke hâlâ sönmemişti.
“Sana tam kavuştum derken de kaçıyorsun benden.” Derin bir nefes aldı.
Sonra dişlerinin arasından fısıldadı.
“Beni böyle bırakıp gideceğini gerçekten sandın mı Eflin?”
Ateş’in bakışları üzerimde ağır bir yük gibi duruyordu konuşmamı bekliyordu ama kelimeler boğazıma düğümlenmişti.
“Konuş.” dedi sertçe. “Niye kaçıyorsun?” Başımı iki yana salladım. “Kaçmıyorum.”
Ateş acı bir kahkaha attı. “Gerçekten mi?”
Kolumu elinden kurtarmaya çalıştım ama izin vermedi.
“Gecenin bir yarısı kurye kılığına girip evden çıkıyorsun… sonra ilk uçağa bilet alıyorsun.” Gözleri öfkeyle parladı. “Buna kaçmak denmiyor mu?” Gözlerim doldu.
"Eflin ben senin o almadan önceki nefesini nasıl alacağını senden iyi biliyorum." Sesi o kadar kısık bir o kadar da korkunçtu ki git gide o bastırmaya çalıştığı öfkesinin kontrolünü kaybediyordu sanki. Boynunda ki ve yüzunde ki damarlar belirginleşmişti.
Kolumu ondan bir ümit yoney kurtarmaya çalıştım ama olmadı. “Bırak gitmem gerekiyor.” dedim. İleride ki güvenlikten geçtiğim an bana engel olmayacağını iyi bildiği için beni sıkıca tutuyordu. Ateş bir adım daha yaklaştı. “Hayır.” Ses tonu kesindi. “Hiçbir yere gitmiyorsun.”
Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım.
“Gitmeliyim.”
“Niye?” Sesi bu sefer daha sertti. “Niye Eflin?" Bir an gözlerimi kapattım kalbim parçalanıyordu. Ona karşı gelmek onun bu kadar acı çekmesini sebebi olduğumu bilmek canımı yakıyordu.
“Çünkü…” Sesim titredi. “…başka çarem yok.” Ateş’in sabrı tükenmişti.
Bir anda omuzlarımdan tutup beni kendine çevirdi. “Benimle oyun oynama!”
Sesi havaalanının gürültüsünü bile bastırmıştı. “Yıllarca seni aradım!” Gözleri kan çanağı gibiydi. “Bulduğum gün de benden kaçıyorsun!” Nefesim hızlandı. “Ben senden kaçmıyorum…” Fısıltı gibi çıkmıştı sesim. “…senin için anlasana Ateş benim yüzümden hep zarar göruyorsun.”
Vücudu bir anda taş kesildi kaşları çatıldı dediklerimi idrak etmeye çalışıyordu.
“Ne?” Artık gözyaşlarımı tutamıyordum.
“Anlamıyor musun Ateş? Ben sana hep zarar verim ben herkese zarar veriyorum. İrem benim yüzümden öldü. Sıra sana geldi ve ben buna izin vermeyecem. Ben gidince herkes güvende olacak.”
Başımı çaresizce iki yana salladım.
“Ben kalırsam sen öleceksin Ateş!”
Ateş’in yüzündeki ifade bir anda değişti.
Ama ben duramadım içimde biriken her şey taşmıştı.
“Senin o dünyanı biliyorum! Düşmanlarını biliyorum! Nazlı’yı… Ayaz’ı…”
Sesim kırıldı.
“Benim yüzümden o çocuğa bir şey olursa buna dayanamam!”
Etrafımızdaki insanlar yavaş yavaş bize bakmaya başlamıştı ama umurumda değildi. "Senin ölmeni izleyemem.”
Bu cümleyi söylerken sesim tamamen kırılmıştı. Gözlerimin içine baktı donup kalmıştı.
“Bir gün karşımda vurulmanı… kanlar içinde yere düşmeni…” Başımı çaresizce salladım. “Buna dayanamam.” Gözyaşlarım yanaklarımdan durmadan akıyordu.
“Ben yıllarca seni kaybettim zaten.” Boğazım düğümlendi. “Bir daha kaybedemem.” Bir adım geri attım kolumu ellerinden kurtarmıştım. “Gitmem gerekiyor.” Sesim neredeyse bir fısıltıydı artık. “Çünkü seni seviyorum." Bana öyle bir bakıyordu ki acıyla, çaresizlikle, bırakmam dercesine daha fazla bakamadım gözlerine başımı eğdim bakarsam gidemezdim.
“Ve bazen sevmek… gitmektir Ateş.” Bir süre hiçbir şey olmadı Ateş kıpırdamadı zaman durdu sanki. Ağlamaktan omuzlarım sarsılmaya baslamıştı. Sanki söylediklerim ona ulaşmamış gibiydi. Neden geldi ki tam kendimi getmeye ikna etmişken neden gelmişti. Neden o bakışlarıyla beni yakmaya beni bu yaptığıma pişman etmeye gelmişti.
Bir kaç dakika belki de bir kaç saniye sonra... parmakları bir anda çenemi kavradı ve başımı yukarı kaldırdı.
Bakışlarıyla kaçmama izin vermiyordu.
Gözleri hâlâ öfkeliydi ama o öfkenin altında başka bir şey vardı… kırılmışlık. “Sevmek gitmek mi?” Sesi alçaktı ama içindeki fırtına açıkça hissediliyordu. Acı bir gülüş dudaklarında belirdi. “Demek sen böyle seviyorsun.” Başımı iki yana salladım.
“Ateş ben—”Sözümü bitirmeme izin vermedi.
“Ben sana yıllarca ulaşmaya çalıştım Eflin.”
Sesi bu sefer daha sertti.
“Yıllarca o karanlık düyada daha da güçlenip babanın bana kurduğu o hapishane duvarlarını kırıp sana kavuşmak için yaşadım ben. Beni hayatta tutan tek şey senin beni bekleyeceğini bilmemdi. Ama sen en ufak sorunda arkandaki insanın ne hale geleceğini düşünmeden çekip gidiyorsun öyle mi?” Bir adım daha yaklaştı.
Artık aramızda neredeyse hiç mesafe yoktu. “ Baban seni benim hayatımdan söküp aldı.” Çenesi gerildi. “Ben yine de vazgeçmedim.”Gözleri gözlerime kilitlendi.
“O kadar zamandan sonra bulmuşum seni…” Sesi tehlikeli bir şekilde alçaldı.
“…ve sen bana diyorsun ki gidiyorum.”
Bileğimi tekrar yakaladı bu sefer daha sıkı tuttu.
"Anlamıyorsun Ateş gitmezsem hedef sen olacaksın. O masum çocuk olacak. Bunca yıl benim yüzümden acı çekmişken buna bir daha müsade edemem." Yalvarırcasına bakıyordum. Ama onda etki bile etmiyordu.
“Benim kaderimi sen yazamazsın. Beni sensizliğe tekrar mahkum edemezsin. Buna izin vermem." Gitmeme izin vermeyecekti. Kalbim göğsümde çırpınıyordu. “Ateş bırak—”
“Hayır.” Sözümü kesmişti. “Beni korumak için gidiyormuşsun.” Başını hafifçe yana eğdi. “Ben senden koruma istemedim.” Eğilip yüzüme biraz daha yaklaştı. Sesini neredeyse fısıltıya indirdi.
“Benim tek ihtiyacım sensin.” Bu cümle kalbime bir bıçak gibi saplandı. Gözlerim tekrar doldu. “Ama sen öleceksin…” Sesim titredi. “Bir gün o düşmanların—”
Ateş bir anda sözümü kesti. “Elbette ölebilirim.” Bu kadar sakin söylemesi beni daha çok sarstı. “Bu benim hayatım Eflin”
Gözleri karardı. “Ben o hayatı sen yokken de yaşıyordum.” Anlamıyordu alamayacaktı da beni.
Sonra dudaklarından çıkan cümle beni tamamen susturdu. “Ama şunu bil…”Parmakları hâlâ bileğimdeydi. “Ben sensiz yaşamaktansa ölmeyi tercih ederim.”Nefesim kesildi Ateş bir an da beni kendine doğru çekti ve sıkıca sarıldı.
“Ve sen…”
Sesi tekrar o tanıdık sertliğe bürünmüştü.
“…beni böyle bırakıp hiçbir yere gidemezsin Eflin.” Öyle bir sarılıştı ki bu kollarının arasında eriyip yok olacaktım sanki.
Ateş’in kolları etrafımda daha da sıkılaştı.
Göğsüne yaslanmıştım. Kalbinin sert ve hızlı atışları kulağımın dibinde yankılanıyordu. Sanki göğsünün içinde bir savaş kopuyordu da ben o savaşın tam ortasında kalmıştım. Bir anlığına gözlerimi kapattım. O an… sadece bir saniyeliğine… her şeyi unutmak istedim.
Babamı…
İrem’i…
Kanı…
Tehditleri… her şeyi.
Sadece onun kollarında kalmak istedim.
Ama zihnim bana izin vermedi İrem’in mezarı gözümün önüne geldi. O soğuk mermer… o sessizlik… toprağın altındaki kardeşim… Boğazım düğümlendi nefes almak bile zorlaştı yavaşça geri çekildim.
Ateş bunu hemen fark etti kolları bir an gevşedi ama tamamen bırakmadı. Sanki beni bıraktığı an kaybedeceğini biliyordu.
Başımı kaldırdım göz göze geldik. Gözleri… yorgundu ama içlerinde korkutucu bir kararlılık vardı. “Ateş…” diye fısıldadım.
Sesim o kadar zayıf çıkmıştı ki kendi kulaklarım bile zor duydu. “Gitmem gerekiyor zorlama lütfen.”
Bu cümle dudaklarımdan çıktığı an Ateş’in yüzündeki kaslar gerildi. Sanki biri içinden bir parça koparmıştı.
“Yine mi… izin vermem veremem Eflin.” dedi kısık bir sesle.
Başını hafifçe iki yana salladı.
“Eflin… yeter." Kalbim göğsümde paramparça oluyordu ama geri adım atmak zorundaydım bir adım geri çekildim.
Aramızdaki mesafe küçüktü ama bana uçurum gibi geliyordu. “Bu oyun değil Ateş.” dedim. Gözlerim dolmuştu.
“Ben kaldığım sürece insanlar ölüyor.”
Ateş’in gözleri karardı. “Saçmalama.” dedi hayretler içerisinde.
“Saçmalamıyorum!” dedim bir anda sesim sitemli çıkmıştı ama sona doğru kısıldı ve titredi sesim. Yanımızdan geçen birkaç kişi durup bize baktı ama umurumda değildi.
Artık hiçbir şey umurumda değildi.
Kollarımı iki yana açtım “İrem öldü!” dedim.
Sesim kırıldı boğazımdan çıkan o kelime sanki cam kırıkları gibiydi.
“Neden biliyor musun?” Gözlerimden yaşlar akmaya başlamıştı.
“Benim yüzümden.” Bir adım daha geri çekildim. "Benim canımın yarısı benim yüzümden o soğuk buz gibi toprağın altında Ateş. Ve biliyormusun o soğuk olan herşeyden nefret eder." Kollarım bitince iki yanıma düştü.
“Sen vuruldun Ateş.”Gözlerimi ondan kaçırdım. Çünkü o an onun yüzüne bakarsam asla gidemeyeceğimi biliyordum.
“Ben kalırsam…” dedim titreyen bir sesle.
“…sıradaki kişi yine sen olacaksın. Ve ben sevdiğim bir kişinin daha ölümüne şahit olmak istemiyorum." Havaalanının gürültüsü kulaklarımda uğuldamaya başlamıştı.Anons sesleri… insanların konuşmaları… valizlerin yerde sürtünmesi…
Hepsi birbirine karışıyordu.
Ama ben sadece kalbimin kırılma sesini duyuyordum. “O yüzden yapma dur artık. Gitmeliyim Ateş hoşça kal Ateş.” Kalbim cayır cayır yanarken ona veda etmek ne zordu. Dumura uğramıştı ne yapacağını bilemez bir halde öylece gözlerimin içine bakıyordu. Bu cümleyi söylemek…
Sanki ciğerlerimi söküp yere bırakmak gibiydiama söyledim çünkü başka çarem yoktu arkamı döndüm ve yürümeye başladım.
Her adım… Biraz daha canımı yakıyordu.
Bir.
İki.
Üç adım… Gözlerimden yaşlar akıyordu ama silmiyordum çünkü durursam... dönersem… bir daha gidemem. Tam güvenlik kapısına birkaç metre kalmıştı ki—
Bir anda kolum sertçe tutuldu. O kadar ani ve güçlüydü ki dengem bozuldu bir adım geri savruldum ve elimde ki çantamı yere düşmesiyle içinde ki her şey yere savruldu.
“Ateş—” Beni kendine doğru çekti.
Nefesim kesildi gözlerimi kaldırdığımda yüzü birkaç santim önümdeydi.
Ve o anda gördüğüm şey beni korkuttu.
Ateş’in gözleri… artık öfkeli değildi daha kötüydü kontrolünü kaybetmişti. Gidecek olmam onu deliye döndermişti.
“Hayır.” dedi. Sesi boğuk ve tehlikeliydi.
“Bu kadar kolay değil.” Kolumu bırakmadı.
Aksine daha da sıkı tuttu.
“Bırak!” dedim. Sesim çaresiz bir çırpınıştan ibaretti. “İşleri zorlaştırıyorsun!”
“Hayır.” Tek kelime kesin ve soğuk.
Bir anda cebinden telefonunu çıkardı ve bir numarayı aradı. Ne yaptığını anlamaya çalışıyordum, kalbim hızla çarpıyordu.
Telefonu kulağına götürdü. “Buldum.” dedi.
Sesi buz gibiydi. Gözleri hâlâ benim üzerimdeydi. Karşı tarafı dinliyordu. “Evet.” dedi tekrar. Bir an durdu.
Sonra söylediği şey kanımı dondurdu. “Uçuşları iptal edin.” Nefesim kesildi.
“Ne…?” Ateş konuşmaya devam etti.
“Hayır.” dedi tekrar. Bu her hayır deyişi içime daha fazla korku salıyordu.
“Bugün bu havaalanından hiçbir uçak kalkmayacak.”
“ATEŞ!” dedim dehşetle. Telefonu kapattı ve bana baktı.
O bakış… Kaçamayacağımı söylüyordu.
“Sen gitmek istiyorsun ya…” dedi.
Yavaşça bana doğru bir adım attı. “…o zaman kimse gitmeyecek.” Başımı iki yana salladım. “Ne yaptın sen?” Kalbim deli gibi çarpıyordu. Ateş yüzüme doğru eğildi.
Sesi neredeyse bir fısıltıydı. “Bütün havaalanını kapattım Eflin.” Tam o anda hoparlörlerden bir anons duyuldu.
“Sayın yolcularımız dikkatine… Güvenlik sebebiyle tüm uçuşlar ikinci bir duyuruya kadar durdurulmuştur. Anlayışınız için teşekkürler.” Bacaklarımın gücü çekildi gerçekten yapmıştı.
Gerçekten…
Benim gitmemi engellemek için bütün havaalanını durdurmuştu. Ateş hâlâ kolumu bırakmıyordu. “Sen delirdin mi? Tüm havaalanını kapatmak ne demek? Restoran mı kapatıyorsun sen!” dedim öfkeyle. Gözlerini gözlerime kilitledi.
“Benim olan her şeye istediğimi yaparım.”
Sesi sakindi ama o sakinliğin altında korkutucu bir kararlılık vardı. “Burası da benim.” Bir an durdu. Sonra dudakları hafifçe kıvrıldı. “Ve sen de…” Parmakları bileğimi biraz daha sıktı. “…benimsin Eflin.”
Kanım çekilmişti. Bu şehirden kaçmak sandığım kadar kolay değildi.
Çünkü bu şehir… Ateş’indi. Ve ben ilk defa şunu fark ediyordum. Bu şehirden kaçmak demek… Ateş’ten kaçmak demekti.
Ve Ateş… Buna asla izin vermeyecekti.
Gözlerim yerde ki menekşe çiçeğine kaymıştı. Ezilmişti... gözlerimi doldu Ateş baktığım yere bakmasıyla bileğimde ki eli gevşedi.
Hayal kırıklığıyla Ateş’e baktım.
"Bak Ateş ben hiç bir şeyi iyileştiremiyorum. Bana verdiğin bir çiçeğe bile bakamayan biriyim ben." Ateş ne diyeceğini bilemez bir halde dona kalmıştı. Bu çiçeğin o çiçek olduğunu anlamıştı. Ondan bir parça götüreceğimi anlaması onu sarsmıştı.
Birkaç dakika, belki de sadece birkaç saniye sessizlik oluştu… Sonra derin bir nefes aldım ve menekşeye bakarak fısıldadım. “Bak, bu çiçek gibi biz de çok yıprandık… Belki de geri dönüşü olmayan bir ayrılığa mahkumuzdur, Ateş.”
Yutkundu. Bu yutkunuş o kadar derin ve acı doluydu ki, benim ne kadar kararlı olduğumu anladığı andı.
Belki de biz, hiç bir araya gelmemesi gereken imkansız aşklardandık...
Veee bölüm sonu...💥💞
Yeni bölümde görüşmek üzere canlarım...🦋🩷
SEVİLİYORSUNUZZZ..🌸❤️
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |