
Çok uzun, biraz dram ve aksiyonlu bir bölüm oldu. Oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin canlarım. İyi okumlar.🌼
💫💥💞
Gitmem gerektiğini söylüyordum, ama kalbimi bir türlü buna ikna ettiremiyordum. “Gitmeliyim…” diyebildim sadece, nefesim titriyordu. Sürekli aynı cümleyi kurmaktan yorulmuştum. Ama anlamıyor anlamak istemiyordu. Ona zarar verdiğimi anlamak istemiyordu. Yorulmuştum tıpkı artık yaşamayan o menekşe gibi ölüyordum ve kendimden önce sevdiklerim son nefesini veriyordu. Ve ben artık buna şahit olmak, benim yüzümden sevdiklerimin canının yanmasını izlemekten yorulmuştum.
Ateş bir adım attı, o bakış… gözlerindeki sertlik, kararlılık ve aynı anda içinde ki kırılmışlık… bana hem korku hem güven veriyordu. Sesi düştü ama her kelimesi kulağımda yankılandı.
“Gitmek ne fayda, Eflin? Adam bizim bir adım önümüzde… Görmüyor musun? Sana zarar verecek. Ve ben… seni hiçbir yere bırakmam, anla artık! Şu inadından vazgeç çocuk gibi inatlaşmayı bırak."
Kalbim deli gibi çarpıyordu. Ağlamak mı, kaçmak mı… bilmiyordum. Her kelimesi içime işliyordu, ama yine de durumu kabul etmek istemiyordum. Çocuk gibisin diyordu ama ben zaten hiç büyümedim ki yine o sevdiğini korumaya çalışan küçük Eflin'dim.
"Beni an-" kelimem yarım kalmış tam o anda cebindeki telefon titremişti. İkimiz de istemsizce sustuk.
Ateş telefonu çıkarıp ekrana baktı. Arayanın kim olduğunu bilmiyordum ama yüzündeki ifade bir anda değişmişti. Az önceki öfkenin yerini soğuk bir ciddiyet almıştı gözlerini benden ayırmadan aramayı açtı.
“Konuş.” Karşı taraf bir şeyler söyledi.
Ateş’in kaşları çatıldı.
“Ne diyorsun lan sen? Ben size ne dedim. İş işten geçtikten sonra mı haber veriyorsunuz. Bunu hesabını soracam size.”
Bir süre daha dinledi. Ben ise kalbimin göğsümü parçalayacak gibi attığını hissediyordum.
Sonunda Ateş kısa bir cevap verdi.
“Tamam kapat.” Telefonu yavaşça cebine koydu.
Ama bakışları bir anda benden uzaklaşıp boşluğa takılı kalmıştı. Birşey düşünüyordu, birşey olmuştu ama bana söylemeyecekti biliyordum.
“Ateş…” dedim endişeyle. “Ne oldu?”
Başını bana çevirdi gözlerinin içindeki karanlığı görmek içimi ürpertmişti. Gözlerinde ölümü görmüştüm. Bir azrailin o can almadan önceki o hali gibi.
“Hiçbir şey.” dedi. Yalan söylediğini anlamak zor değildi.
“Ben o yalanı yemem biliyorsun bunu Ateş ne oldu kimdi o? Ne dedi ki böyle yüzünün rengi gitti.” dedim.
Tam o sırada Ateş’in telefonu tekrar titredi.
Bu sefer arama değil mesajdı, ekrana baktı.
Ve o an yüzündeki ifade tamamen değişti.
Sanki içindeki bütün kaslar gerilmişti. Öfkeden yüzü kıpkırmızı oldu. Gözlerini öfkeyle kapayıp derin bir nefesi soludu. Elinde ki telefonu öyle bir sıkıyordu ki neredeyse telefon kırılacaktı.
“Ne oldu?” diye fısıldadım ama cevap vermedi. Sadece telefonu bana doğru uzattı. Telefonu elinden alıp ekrana bakmamla beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Fotoğrafta ki bendim İrem’in mezarı başında diz çökmüş halde duruyordum fotoğraf uzaktan çekilmişti.
Demek ki bizi izliyordu. Boğazım kurudu bir mesaj vardı fotoğrafın altında.
"Bir şah damarı kadar yakınım Ateş, peki sen ne kadar yakınsın sevdiğin kadına. Tik tak tik tak zaman azalıyor vedalaş bence sevdiğin kadınla. Zamanı doluyor."
“Bu…” dedim güçlükle. “Bu ne demek?”
Ateş telefonu tekrar eline aldı çenesi kilitlenmişti. “Şerefini siktiğimin puştu. ” dedi ağır bir sesle. “Sana anlatmaya çalıştığım buydu işte Eflin. Ama Eflin hanım yine o kafasının dikine gidecek." Gözlerinde ki o saf korkuyu çok net görmüştüm. Korkuyordu bunu bu kadar net görmek beni şoka sokmuştu. Korkusu öfkeye dönüşüyordu ve öfkesini kontrol etmeye çalıştıkça deliye dönüyor kendini kontrol etmekte zorlanıyordu.
"Anla be kızım anla bizim bir adım önümüzde." Mideme bir yumruk yemiş gibi oldum. "Seni benden almaya çalışıyor ve sende buna izin veriyorsun... yapama Eflin!"
Anlamıyordu asıl o tehlikedeydi.“Asıl sen anla ben senden uzaklaştığım sürece sana zarar gelmeyecek. Ateş ben senin en ufak bir incinmende bile canım on misli yanarken benim yüzümden ölüm ile burun buruna gelmen... işte ben buna dayanamıyorum. Bu zamana kadar benim yüzümden yeterince zarar gördün zaten. Bırak beni izimi kaybettire-"
"Yeter sus artık Eflin sus. Bana ikide bir gitmekten bahsetme artık." Sözümü sert bir şekilde kesti.
“Hayır dedim sana nokta.” Bir adım daha yaklaştı. Öyle bir bağırmıştı ki irkilmiştim. Korktuğumu anlamasıyla arkasını döndü ve elleriyle saçlarını karıştırdı. Sakinleşmeye çalışıyordu. Bana döndü tekrar sakin kalmak için çaba veriyordu ama nafileydi. Şuan çok korkutucu duruyordu.
“Tam tersine.” dedi. “Artık hiçbir yere gitmiyorsun. Çünki hedef çoktan belliydi sen ve senin bağlantı kurduğun herkes. Gitsen bile ilk sevdiklerinden başlayacak. Ailen kendilerini koruyabilecek güçte bende öyle ama sen Eflin sen savunmasızsın. Benim yanımda daha güvende olacaksın.” Şaşkınlıkla ona baktım, sen ciddimisin dercesine.
Ateş başını hafifçe yana eğdi. Hâlâ ikna olmadığımı anlayınca öfkeyle ofladı. Haklı olabilirdi ama sevdiklerimin ölümünü izlemek istemiyordum. Belki ilk hedefi bendim beni bulamadıkça aileme ve ona zarar vermezdi.
Gözleri etrafı tarıyordu. Sanki kalabalığın içinde birini arıyormuş gibiydi.
Sonra sesi alçaldı. "O da burada Eflin anla artık belki de seninle o uçağa binecekti. Sen benden gittiğin an onun eline geçecektin." Kalbim hızlandı. “Ne demek istiyorsun?”dedim titreyen sesime engel olmayarak. Bu olabilirmiydi cidden, o uçakta o da olabilirmiydi? Yüzünü bile görmediğim birini fark edemezdim ki. Bu olasılık soluğumu kesmişti.
Ateş’in dudakları ince bir çizgi haline geldi.
“Kemal sabırlıdır.” dedi. “Avını uzaktan izlemeyi sever.” Bir an durdu ve öfkeyle derin bir nefes alıp sert bir şekilde o nefesi geri verdi.
Sonra bana baktı. “Ve avını yakaladığında…”
Cümlesini tamamlamadı. Ama tamamlamasına gerek yoktu.
Çünkü içimdeki korku çoktan cevabı vermişti. Ve beni kullanarak ona ve aileme zarar verecekti. Ama ondan gidersem derdi ben olduğum için kimse zarar görmezdi. Önceliği beni bulmak olurdu. Ama zaten beni çoktan bulmuştu değilmi? Ben ne yapacaktım şimdi?
Onunla o eve dönemezdim zaten evi bile bilen birinden herşey beklenirdi. Ondan gitmeliydim hemde hemen. Yoksa bir daha ki sefere hedef ben değil Ateş olacaktı. Canımı yakmak için onun canını yakacaktı. Şuan buradaysa bizi izliyorsa bile her an bir kaos çıkabilirdi. Yapabilirsin Eflin uzak durmalısın onun için. Bana ne olacağı umrumda değildi yeter ki o iyi olsun. Ateş’in gözlerine öfkeyle baktım.
"Off saçmalamaya başladın artık. Ben gideceğim ve sende beni durduramazsın. Bu dediklerine de inanacağımı mı sandın. Uçağımı iptal mi ettirdin otobüsle giderim onu da mı iptal ettirdin bu sefer de deniz yoluyla giderim ona da mı engel olacaksın o zaman kaçak yollarla giderim Ateş." Güldü hemde kocaman kahkaha atarak güldü. Ben şok olmuş bir şekilde ona bakıyordum. Bir anda gülüşü soldu ve bana tehditkar bir şekilde baktı.
"Yemezler güzelim. Başka numaralar bul bence. Seni sendeniyi tanıyorum bunu unuttun galiba. " Ters ters bakmakla yetindim. Bırakmayacaktı ne yaparsam yapayım o inatçı damarı tutmuştu yine.
O an bana doğru eğildi, sesi fısıltı gibi ama yine de ağır geldi.
“Kemal zamanını kolluyor. Ve sen… o zamanı kendi ellerinle ona veremeye niyetlisin. Seni koz olarak kullanacak… çünkü sana olan zaafımı biliyor. Ama şunu bil…” Bir an durdu, gözlerindeki öfke bana çarpıyordu. Gözleri dudaklarıma kaydı sonra gözlerime tırmandı bakışları. Tüylerim diken diken oldu. Kalbim sanki duracak gibiydi.
“…ben senin tek bir saç telin için bile tüm dünyayı cehenneme çevirebilirim.”
O an ne yapacağımı bilemedim. Kalbim yerini sevmemiş gibi o kadar hızlı atmaya başladı ki bir an göğüs kafesimi kırıp çıkacak sandım. Söyledikleri beni öyle bir mutlu etmişti ki yıllardır hasret kaldığım, hayal ettiğim o anlar gerçekleşiyordu. Ama yanlış zaman ve yanlış yerlerde gerçekleşiyordu. Bu da canımı ve o hayallerimin yanıp kül olmasına neden oluyordu.
İçimde buruk bir sevinç vardı ama en çokta korku, öfke, çaresizlik… hepsi birbirine karıştı. Gözlerim dolmuştu ama bakışımı ondan ayıramıyordum. Bunu istemiyordum işte benim yüzümden kendinden vazgeçmesin istemiyordum.
Bakışları dudaklarıma kaydı sonra gözlerime, dudaklarım ve gözlerim arasında gidip geliyordu. İstemsizce yüzümün yandığını hissetim. Beni bu kadar çabuk aptala çevirmesinden de nefret ediyordum.
“Bu yüzden… yanımdan ayrılamazsın anladın mı beni." Sesi o kadar sessiz ve hipnoz ediciydi ki sadece gözlerine bakıyordum. Bir anda geri çekildi ve başını dikleştirerek konuştu. "Yada dur anlamasanda olur her türlü seni yanımdan bir saniye bile ayırmayacağım.”
Onun kararlılığı karşısında kaçacak bir yerim yoktu. Beni bu kadar sevmesi işte bu beni ona itiyordu. Ama kalbim… kalbim hâlâ gitmemi istiyordu. Ve ben… yapamamıştım. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Dayanamıyordum artık güçlü gibi davranmak istemiyordum. Gitmek istiyordum herkesten ve herşeyden. Çaresizlikle gözlerine baktım yalvaran bakışlarım onu şaşırtmıştı.
“Artık… artık yoruldum, Ateş!” dedim, sesim titrek ama sertti. “Hep aynı şey… hep aynı uyarılar… Hep… hep… aynı tehlike! Dayanacak gücüm kalmadı!”
Ateş’in gözlerinde ki yıkımı gördüm. Birseyleri düzeltmeye çalıştıkça sonuç alamayınca öfkesi artıyordu. Ama gözlerimden akan yaşlar onun ökesini arka plana atıyordu bakışların da ki yumuşamayı görmüştüm. "Artık ben varım güzelim sana söz veriyorum saçının teline bile-"
"Sorunda bu zaten benim için kendinden vazgeçiyorsun. Ben bunu istemiyorum neden anlamıyorsun. Ne geldiyse başına benim yüzümden geldi. Ben sevdiklerime ölüm getiriyorum Ateş. Görmüyormusun İrem de benim yüzümden öldü. Sende yıllarca evinden yuvandan uzak kaldın. Benim yüzümden ailen dağı-" Bir andan dudakları dudaklarımı buldu bu ani hareketiyle dumura uğramıştım. Beni susturmak için yapıyordu haklıydım çünki o da biliyordu. Verecek bir cevabıda yoktu. Öpüşü ağır ama derindi. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Göz yaşlarım birleşen dudaklarımızın arasında kayboluyordu.
Onu kendimden istemesemde uzaklaştırdım. Ellerimi göğüsüne bastırarak ittirdim.
"Yapamam sana ölüm getiririm Ateş anla beni. Ben buna-"
“Sen çok oldun, Eflin… tatlı dille anlamıyorsun.” dedi ve bir hamlede beni omzuna aldı. "Benim yöntemlerimi deniyoruz o zaman. Benden gidemezsin varsın ölümüm senin elinden olsun. Bundan şeref duyarım." Kalbim deli gibi çarpıyordu. Hem korkudan hemde az önceki öpüşünden kaynaklıydı bu. “Ateş! Bırak beni dedim. Ne diyorsun sen ya Allah korusun. Ne olur bak yapma yaşayamam anla beni.” diye isyan ettim onun bu kararlılığı karşısında çaresizdim. Başım aşağıya doğru sarktı, saçlarım omzumdan yüzüme düştü.
"Bende sensiz yaşayamam o ne olacak."
"Bak yanlış yapıyorsun yine kaçacam bunu biliyorsun ben senin yanında kalmak istemiyorum."
"O da senin sorunun güzelim." Öfkeyle sırtına yumruklar atıyor çırpınıyordum. Herkes bize bakıyordu, rezil olmuştum.
Havaalanının kalabalığı ve anons sesleri arasında sürüklendiğimi fark ettim. İnsanlar bana bakıyor ama ben sadece Ateş’in güçlü kollarına ve omzundan aşağıya sarkmış bir şekilde çırpınarak inmeye çalışıyordum. Her adımda kalbim çarpıyor, direnç göstermeye çalışsam da onun gücü karşısında hâlâ savunmasızdım.
“Zamanını kolluyor, Eflin artık bunu o beynine kazı. Ona kendi ellerinle koz vermeyeceksin. Seni kullanmasına izin vermeyeceğim,” dedi. Sesi sertti, ama kelimelerinin ardında hem öfke hem de koruma arzusu vardı.
Gözlerim doldu, direncim kırılmamıştı ama bedenim onun gücüyle hareket etmek zorundaydı. Sesinde tek bir şeyi hissettim o da beni hiçbir şekilde bırakmayacağını. Etten örülmüş korumaların arasından beni ite kaka arabanın ön koltuğuna otutturup kendi de sürücü koltuğuna geçti. İnmek için çabalamam saçma olurdu çünki etrafı saran korumalar bir adım atmama bile izin vermezdi. Somurtarak ve ters ters ona baktım. Ama onun keyfine diyecek yoktu. Pislik herif ne olacak. Başımı benim olduğum cama çevirdim. Onun burnundan getirecektim. Beni bırakmak zorunda kalacaksın Ateş Kurt.
Araba uzun bir süre hiç konuşmadan ilerledi. Motorun uğultusu ve lastiklerin yola sürtünme sesi dışında hiçbir şey yoktu. Ateş direksiyona öyle sert tutunuyordu ki parmaklarının kemikleri neredeyse beyazlamıştı. Camdan dışarı bakıyordum ama gördüğüm her şeyi zihnime kaydetmeye çalışıyordum. İçimde tek bir düşünce vardı… kaçmak. Ama arkamızda iki düzüne arabayla bunu denemek bile çok aptalca olurdu.
Tam üç defa araba değiştirmiştik. Ama o kadar hızlı hareket ediyorduk ki ben bile istemsizce ayak uydurmak zorunda kalmıştım. Arkada bıraktığımız arabalara hemen korumlaardan biri geçmiş ve diğer korumalarda ikiye bölünerek o arabaları takip etmişti.Her değiştirdiğimiz arabada korumaların bir kısmı arkamızda bıraktığımız arabayı alıp ayrılıyorlardı.
Eski tip bir arabayla yola devam etmiştik. Ve diğer korumalar arkamızdan gelmemişti bu sefer.
Bir süre sonra araba ana yoldan ayrıldı. Dar bir orman yoluna girdik. Akşam olmak üzereydi. Ağaçlar o kadar sıklaşmıştı ki gökyüzü neredeyse görünmüyordu. Farların ışığı karanlığı yararak önümüze ince bir yol açıyordu. Etraf öyle sessizdi ki insanın içini ürpertiyordu.
Ormanın ortasında durduk Ateş telefonundan bir kaç tuşa basınca araba bir anda yer altına çekilmeye başlayınca kokudan yan koltuklara tırnaklarımı geçirdim. Yer altına bir asansörle inmiştik. Ağzım açık bir şekilde olanları izliyordum. Ateş arabayı beş dakika daha o yer altında ki dar tünelde sürünce geniş bir alana çıktık arabayı park ettikten sonra arabadan indi. O kadar ürkütücü bir yerdi ki istemsizce onun arkasından hızlıca indim. Karşı duvarın belirli bir yerine ritmik bir şekilde parmaklarını vurunca kare şeklinde küçük bir alan açıldı. Ateş hızla şifreyi girdi ve yanımızda ki duvarda sesler çıkmaya başlayınca korkuyla Ateş’in koluna yapışmam bir oldu. Bu hareketim onun hoşuna gitmiş olacakki gülümsemesini gizlemek için başını eğmişti. Öfkeyle onu iterek kolundan çıktım.
"Sen nasıl bir insansın yaa bu olanlarda ne böyle sürekli gizli kapılardan geçiyoruz ve-" Dedim ve korkuyla etrafıma bakındım.
"-böyle korkunç tünellerden geçiyoruz. Sen nesin Ateş böyle korkunç bir yer altında bizim ne işimiz var?"
"Benim dünyam buradan ibaret Eflin. Korkma ben varken kimse sana birşey yapamaz. Burası korkacağın vir yer değil tam tersi kendini güvende hissedeceğin bir yere geldik. Senin güvenliğin için bir yer ayarladım. Burayı sadece sen ben ve Hakan'dan başka kimse bilmiyor. Hadi gidelim kapı kapanacak yoksa." Elini belime atıp beni açılan o kapıdan içeri yürüttü. Şok içerisinde olanları sindirmeye çalışıyordum. Cidden bu kadar karanlık birine mi dönüştün Ateş?
Asansöre bindik ve kendimizi tekrar ormanın ortasında bulduk. Bizi bekleyen arabaya ilerlerken her detayı aklımda tutmaya çalışıyordum. Arabaya zorluk çıkarmadan bindim. Çünkü istesem de kaçamazdım. Şu an Ateş’in her hareketimi dikkatle izlediğini biliyordum.
Bu kadar huysal olmama o da şaşırmıştı. Ama benim kararım hâlâ aynıydı. Sadece, onun arkamdan gelemeyeceğinden emin olduğum an gidecektim. Bu yüzden yolları ezberlemem gerekiyordu.
Buraya gelirken şifreli kapılar vardı, ama çıkış kısımlarında o şifreli kapılar yoktu. Buraya girmek o kadar imkânsızdı ki… Girişi ne kadar zorsa, çıkışı da bir o kadar kolay gibi görünüyordu.
Ama o anda fark ettiğim şeyle dilim tutuldu.
Alarm sistemi vardı. Bunu biliyordum alarm çaldığı anda tüm kapılar kapanıyor ve olduğun yerde kilitli kalıyordun.
Yani burası… sadece bir saklanma yeri değildi. Burası, kaçmayı düşünen biri için kurulmuş bir tuzaktı. Kalbim bir anlığına duracak gibi oldu. Demek ki… Ateş sadece beni korumuyordu.
Beni burada tutmak için her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlamıştı.
Ne kadar sürdü bilmiyorum ama nihayet araba yüksek demir bir kapının önünde durdu. Ateş kumandaya bastı. Kapı ağır ağır açıldı.
Başımı yavaşça ona çevirdim. Tam o anda… göz göze geldik Ateş hiçbir şey söylemedi. Ama bakışları… her şeyi biliyordu.Sanki ne düşündüğümü anlamış gibi, dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldı.
O an içime soğuk bir şey oturdu.Kaçmayı düşündüğümü biliyor olabilirmiydi? Bu düşünce beynimi kemirmeye başlamıştı bile.
Ormanın ortasında kocaman duvarlarla çevrili bir ev vardı. Duvarları sarmaşıklarla kamuflaj edilmiş. Hatta demir kapı bile öyleydi.
Villamı desem yalı mı ama etrafı kameralarla doluydu. Pencerelerdeki camlar normal cam gibi değildi. Kalın ve koyu renkliydi. Kapı ise neredeyse bir kasa kapısı kadar ağır görünüyordu.
İçime kötü bir his çöktü.
Ateş arabayı evin avlusunda durdurup motoru kapattı. Birkaç saniye hiçbir şey söylemeden oturdu. Sonra bana dönmeden konuştu.
“İn hadi.” dedi ve arabadan indi.
Kapıyı açıp arabadan indim. Ormanın kokusu burnuma doldu. Hava serindi ama içimdeki huzursuzluk yüzünden üşüdüğümü bile hissedemiyordum.
Evin içine girdiğimizde ilk yaptığım şey etrafa bakmak oldu. Ev sade döşenmişti. Gereksiz hiç eşya yoktu. Her şey düzenliydi. Soğuk bir yerdi burası sanki yaşamak için değil kısa bir süre saklanmak için yapılmış gibiydi. Ama bu Kemal belası yüzünden pek kısa kalacakmışız gibi de durmuyorduk.
Ateş telefonuyla birilerine mesaj yazarken ben yavaşça arkamı döndüm.
Ayaklarım hâlâ titriyordu ama içimde bir direnç vardı. "Denemek zarar vermez,” dedim kendi kendime sadece benim duyacağım bir fısıltıyla konuşmuştum. Kalbim delice çarpıyordu ama kaçmak için tüm gücümü toplamaya çalıştım. Daha sistemi tam kurmamışken kaçmanın tam zamanıydı. Pes edip onunla kaldığımı düşünüyor olmalıydı. Yani öyle umuyorum, ne kadar erken o kadar iyiydi benim için burada kaldıkça herşeyi unutacak yine ona sığınacaktım. Telefonu çekmiyor olacak ki ileride ki odaya doğru telefonu havaya kaldırarak yürümeye başladı. Gözden kaybolduğu an önce masaya bıraktığı arabanın anahtarını aldım ve evin arka bahçesine açılan cam kapıya doğru sessizce yürüdüm. Kapıya ulaştım, kulpu demir soğuktu, kilidi çevirdim… açılmadı. Pes etmedim pencereye doğru yöneldim. Cam kalın ve koyu ve kurşun geçirmez olduğunu fark ettim. Öfkeyle elimi yumruk yaptım.
Lanet olsun ama hayır pes etmeyecektim. Denemekten vazgeçmedim. Arka tarafta başka bir kapı vardı, o da ön bahçeye açılıyordu. Adımlarımı sessiz tutarak oraya yöneldim. Kalbim göğsümü parçalayacak gibi atıyordu. Evet işte bu, açıktı hızla balkon kapısını açtım ve bahçenin demir kapısına doğru koşmaya başladım.
Kapının koluna elimi attığım gibi sert bir şekilde kulpu indirdim ama kilitliydi. Allah kahrersin öfkeyle elimi saçlarıma daldırıp sert bir şekilde çekistirdim. Otomatik kilitlenmiş olmalıydı. Gitmeliydim hemde hemen! Bir anda kolumda tutulup çekilmesiyle dengemi kaybedip dengesiz bir şekilde sendeledim ve sert bir göğse çarptım.
“Bitti mi?” Ateş’in sesi kulağımın dibinde yankılandı. Donup kaldım. Ellerini hâlâ kolumdan çekmemişti, nefesi boynuma çarpıyordu.
“Bırak beni!” diye bağırdım. Ona doğru öfkeyle döndüm.
Kaşını kaldırdı, gözlerinde sinir ve… bir şey daha vardı, açıklaması zor bir duyguydu bu sanki.
“Buradan kaçamazsın, Eflin,” dedi.
Başını hafif yana eğdi, gözlerime derin bir bakış attı.
“Bu evi o yüzden seçtim zaten.”
Etrafıma baktım yüksek duvarlar, demir kapı, ormanın ortasında kaybolmuş bir ev… Her yer sessiz ve soğuktu. Geç oldu ama o an anladım kaçmamın imkânsız olduğunu. Ateş, her adımımı, her hareketimi önceden hesaplamıştı.
İçimde bir öfke yükseldi, hayal kırıklığı ve çaresizlik birbirine karıştı. Ama aynı zamanda istemesem de hissettiğim bir güven vardı. Sadece onun burada olduğunu bilmek bile içimde öfke ile karışık bir huzur bırakıyordu. Ama diğer yanım ise bu huzuru hep bozuyordu. 'Ona ölüm getiriyorsun Eflin çık git hayatından diyordu.'
“Beni ne-neden buraya getirdin?” diye sordum, sesim titrek ama güçlü olmaya çalışan bir tondaydı. Ama kekelememe engel olamamıştım. Tükenmiştim ağlamak, bağırmak, isyan etmek istiyordum.
“Kaçacak bir yerin olmasın diye. Seni kimseler bulamasın, kimseler canını yakamasın diye anla be kızım benden başka kimse seni koruyamaz.,” dedi bakışlarında 'yapma' dercesine bakıyordu. Neyi yapmayayım sevdiğim adamı mı yaşatmamayım istiyordu ama yanılıyordu ben onun için onu bile gözden çıkarabilirdim ki bunu da yapacaktım. Gözleri delip geçer gibi bakıyordu. “Senin bunu deneyeceğini biliyordum kendi gözlerinle görmeni istedim. Kaçmanın imkânsız olduğunu. Çünkü burası bundan sonra ne senin ne de benim çıkamayacağımız bir yer. Ve sen... istesende çıkamazsın buradan. Tüm bu kaos bitene kadar buradayız sevgilim.”
Kalbim hâlâ deli gibi çarpıyordu. Kaçmak istedim, ama gerçekleri tokat gibi çarpmıştı yüzüme. Benim buradan kaçmam mümkün değildi. Ateş’in planı kusursuzdu ve o, her zaman benden bir adım öndeydi. Peki bu kaos ne zaman bitecekti o bile belli değildi. Ve bu savaşta mutlaka kayıplar olacaktı. Her türlü canımız yanacaktı.
Gözlerim doldu ama bakışımı ondan ayıramıyordum. İçimde bir şey daha vardı… istemesem de hissettiğim bir güven. Kaçmak istesem de, onun yanında olmanın verdiği hüzün ve huzur… birbirine karışmıştı. Kaçmak istememekle, onun yanında olmak arasındaki çizgi hiç bu kadar keskin olmamıştı.
"Ben eve geçiyorum kaçmayı denemekten yorulursan gel eve bende birşeyler hazırlayayım bize." Bunda ki rahatlık kimsede yoktu.
"Koca bir savaş başlattın ve şimdi gidip yemek mi yapacam diyorsun Allahını manyağı." Diye bağırdım arkasından.Öfke ve acıyla. Ne desem boştu beni dinlemiyor dediklerimi ciddiye bile almıyordu. Delirecektim az bir akıl sağlım vardı onu da kaybetmek üzereydim.
Kapıyı açıp eve girmeden önce bir an durdu.
Ateş başını bana çevirdi. “Hava çok soğuk inadın bitince gelirsin.” Ve hiç beklemeden kapıyı çarpıp içeri girdi.
Soğuk rüzgar ve ormanın sessizliği arasında yalnız kaldım. Öfke içimi yaktı. O… beni tamamen çaresiz bırakmıştı. Her şeyi önceden planlamış, beni tamamen kontrol altına almıştı.
“İnanamıyorum!” diye fısıldadım kendi kendime. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Sinir, korku ve çaresizlik… hepsi bir anda üstüme çöküvermişti. Ama kalbimin bir köşesinde ki o duygu İşte o duygu herşeyi altüst ediyordu. Allah kahretsinki onunla olmak bana inanılmaz bir huzur veriyordu ve ben bunu görmezden gelemiyordum. Ben ona deliler gibi aşıktım. Zaten gitmemde bu yüzden değilmiydi. Ama o işleri zorlaştırıyordu.
Hava buz gibiydi ve daha fazla dayanamadım ve eve doğru yürüdüm. Kapı aralıktı zaten içeri girdiğimde kapı arkamdan kendiliğinden kapandı. Bildiğin akılı bir ev yaptırmıştı. Gelen seslerle Ateş'in mutfak olduğunu anladığım. Ikerden ikinci oda mutfak olmalıydı.
Benim yüzümden öleceğini bile bile benden vazgeçmiyordu aptal tam bir aptaldı. Ama öfkem, korkum ve çaresizliğim öylesine büyüktü ki, ne yapacağımı bilemiyordum. Göğüsüm sıkışıyordu.
Eve girdim ama bir kaç adımdan sonra adımlarım durdu. Daha fazla istesemde adım atamadım. Ateş’in sözleri kulaklarımda yankılanıyordu: 'Kapılar kilitli… İstesende çıkamazsın.'
İçimden bir şey kırılmıştı. Öfke damarlarımı yaktı. Bir anda gözlerimin önünde o hücre canlandı. Anlık hatta saniyelik bu an bile benim nefesimi kesmeye yetmişti.
Zorda olsa bir kaç adım ilerledim ve mutfağın önünde durdum. Ateş hiç bana bakmadı. Ya da ben bakmadım, bilmiyorum. Umurumda da değildi zaten.
Sessizce salona geçtim. Adımlarım ağırdı ve sasraktı. Koltuğun kenarına oturdum. Ne televizyonu açtım ne de başka bir şey yaptım. Ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Sadece sustum. İçimde kopan fırtınayı bastırmak için sustum.
Dakikalar geçti… belki daha fazla. Zamanın bir anlamı yoktu artık. Kendimi orada olmadığıma ikna etmeye çalışıyordum. Evet çıkamazdım ama sevdiğim adam yanımdaydı. Bu sever acı çekmemek için canımın yanmaması içindi bu.
Sonra onun sesi geldi. Arkamdan.
“Yemek hazır.”
Gözlerimi kapattım. Cevap vermedim.
“İlaçlarını içmen lazım.” İçimde ki o korkuyu bastırmaya çalışıyordum.
Sanki konuşursam her şey daha kötü olacakmış gibi.
Bir süre daha bekledi. Biliyordum… hâlâ oradaydı. Gitmemişti gitmesinde zaten onun varlığı iyi geliyordu bana.
Sonra adımlarını duydum. Yavaş… ağır… bana doğru geliyordu. Kalbim hızlandı ama belli etmedim.
Yanımda durdu.
Ama dokunmadı.
“İnat ediyorsun.” dedi. Sesi alçaktı… ama içindeki sabır tükenmek üzereydi.
Gözlerimi açmadan cevap verdim. Biraz daha iyi hissedince zorda olsa konuşabilmiştim.
“Sen de.”
Kısa bir sessizlik oldu. O sessizlik… bağırmaktan daha ağırdı.
“Bu böyle çözülmeyecek Eflin.”
Gözlerimi açtım. Karşı duvara baktım. Ona bakmadım. Bakarsam kırılacaktım çünkü.
“Zaten çözülmesini istemiyorum.” dedim. Sesim düz çıktı ama içim paramparçaydı.
Bir anda havanın değiştiğini hissettim.
Sanki odadaki oksijen çekilmişti.
“Ölmek mi istiyorsun?” dedi dişlerinin arasından.
Başımı yavaşça ona çevirdim. Göz göze geldik. O bakış… öfke doluydu ama altında başka bir şey vardı. Korku, içim acıdı.
Ama geri adım atmadım.
“Ben zaten yaşıyor sayılmam.” dedim.
Sözler ağzımdan çıktığı anda… bir şey kırıldı onun gözlerinde. Gözleri bir anlığına dondu. Sanki ne diyeceğini bilemedi sanki bu gerçeği ilk defa duyuyordu. Halbuki bunu biliyordu.
Ve ben… ilk defa onu böyle gördüm.
Güçlü, kontrollü değil çaresizdi.
Kalbim sıkıştı. Ama yüzümü çevirdim çünkü eğer bir saniye daha bakarsam
vazgeçecektim.
Biraz daha o gözlere bakarsam yumuşayacağımı ve ona sıkıca sarılacağımı biliyordum.
Ve ben… yumuşamak istemiyordum. Arkasını döndü ve mutfağa geri gitti. Konuşup anlaşamıyorduk ne kadar konuşsak o kadar birbirimizi yaralayacaktık çünkü.
Peşinden tabikide gitmedim ta ki bir kaç dakika sonra büyük bir gürültü duyana kadar. Mutfaktan geliyordu ve dayanamayıp koşarak mutfağa gittim. Bardak kırılmıştı Ateş hiç önemsemeden arkası dönük birşeyle uğraşıyordu.
Sinirden kırmış olmalıydı
Tam geriye gidecekken dedikleriyle atacağım adım havada kaldı.
“İlaçlarını iç.” dedi arkamdan.Sesindeki sabır artık incelmişti. Gözlerimi devirdim.
“İçmeyeceğim.” dedim net bir şekilde.
Bir an sessizlik oldu sonra omuzunu silkti bu seferde o bana bakmıyordu hayla arkası dönüktü. “Sen bilirsin.” dedi. Kaşlarım çatıldı ama devam ettiği her cümlede daha da şaşırttı beni.
“O zaman sana ne su var ne yemek.”
Başını yavaşça bana çevirdi göz göze geldik. İşte o an… içimdeki inat alev aldı.
“Ne demek o?” dedim sertçe. Omzunu silkti.“Gayet açık.” Kalbim hızlandı. Öfkem damarlarımda dolaşıyordu.
Bir adım attım öfkeyle. Hem beni buraya kapatsın birde aç susuz mu bırakacaktı. İstemsizce o hücrede ki aç susuz hallerim canlandı zihnimde. Buna izin veremezdim. “Sen bana karışamazsın.” dedim dişlerimin arasından. Ateş bana baktı sessizdi ama o sessizlik… meydan okumaydı.
Gözlerim tezgâhtaki bardağa kaydı.
Ve o an…inatla o bardağa yöneldim gözlerinin içine inatla bakarak yavaşça yürüdüm ve bardağı aldım. Ateş kıpırdamadı sadece izledi. Bardağı kaldırdım. “İstediğim zaman yerim…” dedim gözlerinin içine bakarak.
Bir yudum aldım. “…istediğim zaman içerim.” Bir yudum daha hiç düşünmeden ve inatla gözlerinin içine bakarak içiyordum suyu.
“Sen bana karışamazsın, Ateş.” Ve bardağı kafama diktim. Tek seferde içtim. Boğazımdan aşağı inen su… sanki ateşti.
Bardağı sertçe tezgâha bıraktım. Suyun tadı bir tuhaf geldi ama umursamadım. Ona boyun eğmeyecektim.
“Al.” dedim nefes nefese. “İçtim.” Gözlerimin içine bakıyordu. “Ne yapacaksın şimdi?” Ateş… hâlâ aynı yerde duruyordu kıpırdamadı. Sadece bana bakıyordu ama bu bakış… garipti kaşlarım çatıldı. “Ne?” dedim. Bakışların da birşey vardı. Her hareketimi dikatlice inceliyordu. İki adım ağır adımlarla yaklaştı bana.
Cevap vermedi soruma işte o an içime bir huzursuzluk düştü. Bir şey yanlış gidiyordu, birkaç saniye geçti.
Sonra başım dönmeye başladı.
Gözlerim kısıldı. “ne oldu…” dedim Dizlerim titredi. Nefesim daraldı. Elim dezgaha gitti dengemi kaybettim ve son anda tutundum. Dünya kaymaya başladı. Bir adım attım ama bacaklarımda ki güçsüzlük artıyordu. Gözlerim şokla büyüdü. Ateş’e baktım. O hâlâ sakindi ve beni dikatlice izliyordu. Bir adım daha yaklaştı. Aramızda sadece bir adım vardı. Gözleri...afet dercesine bakıyordu.
O an anladım o yapmıştı. Kalbim göğsümü parçalayacak gibi attı. “Sen…” dedim güçlükle sesim titriyordu.
“Sen ne yaptın…” Tam düşecekken kolları beni yakaladı.Bu sefer o dokunuş güven vermedi. Korkuttu beni, dizlerim beni taşıyamadı daha fazla tam yere düşecekken son anda kollarını bedenime sardı. Bşım göğsüne yaslandı. Nefesim her geçen saniye daha da yavaşlıyordu sanki. Elim boğazıma gitti.
“Şşş…” dedi kulağımın dibinde.
Sesi… ürkütücü derecede sakindi. “Başka çarem yoktu.” Gözlerim doldu.
“Bana…” dedim ama kelimelerim dağıldı.
Parmakları saçlarımın arasına girdi.
“İçmezsin diye…” Bir an durdu.
“…içirdim.” Dünya sustu gözlerim kapanıyordu. Başımı kaldırmaya çalıştım.
“Yapm-yapmadın değil-mi…” diye fısıldadım. Yalan desin benimle bir alakası yok desin bu durumumun diye yalvaran gözlerle bakıyordum.
Ateş eğildi alnımdan öptü.
“Yaptım.” dedi. Sesi alçaktı… ama kesindi.
“Gerekirse seni kendinden bile korurum.”
Kalbim yavaşladı gözlerim kapanırken…
Son gördüğüm şey onun gözleriydi.
Karanlık, acı ve çaresizlik.
“Benden kaçamazsın, Eflin.” Gözlerimi daha fazla açık tutamadım. Başımı göğsüne yasladığım o anda, Ateş parmaklarını saçlarımın arasına geçirip hafifçe okşadı. Gözlerimi açmaya çalıştım ama başım dönüyordu. Nefesim kesildikçe çırpınmalarım artıyordu.
Kolları bedenimi sımsıkı sarmalamıştı ve ben her an gidecekmişim gibi sıkaca tutuyordu beni. Ellerimle kendimi itmeye çalıştım ama nafileydi. İçimdeki öfke öylesine büyümüştü ki… acıyı bile hissetmiyordum. Kaç gündür ilaçları içmemiştim ve Ateş bunu fark etmişti. O yüzden… bu saçma sapan plana başvurmuştu. Ama ben… bu inat yüzünden, bu öfke yüzünden acıyı bile hissetmiyordum. Kendimi o kadar sıkıyordum ki kendime geldiğim zaman kaslarımda inanılmaz bir ağrı olacağına emindim.
“Kaç gündür ilaçlarını içmiyorsun ve sende ki o değişimi görüyorum. İyi değildin. Buna mecburdum.”
Sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Sözleri hem öfke hem de koruma doluydu. İçimde bir yer sarsılmıştı. Beni korumak mı? Yoksa tamamen kontrol mü diye düşündüm. Ama zihnim bile susmuştu. Ağır gelmişti bana tıpkı o ilk zamanlarda ki gibi. Bana hangi ilacı vermişti bu? Yoksa bu da mı bir sanrıydı.
Bir an gözlerimi kapadım, sonra açtım. Ateş hâlâ aynı yerdeydi. Sanki nefesimi sayıyor, her hareketimi izliyordu.
“İy-iyi değilim…” diye fısıldadım kendi kendime, boğuk ve titrek. Ama öfkem hâlâ içimdeydi. “İyi değilim ve sen… sen her şeyi biliyorsun. Ne ver-verdin bana Ateş?” bilincim git gide kapanıyordu. Nefes alışlarım bile yavaşlamıştı.
Ateş başını hafifçe yana eğdi, parmaklarını saçlarımdan çekti. Ama bırakmadı, elleri hâlâ omuzlarımdaydı.
“Doktorunla konuştum… bu inatçı ve paranoya hallerinin ilaçları bıraktığın için olduğunu söyledi. Birkaç değişiklik yaptı. Ama merak etme… böyle sürmeyecek, zamanla alışacaksın.” Ne diyordu bu? Ne paranoyası. Kalkmaya çalıştım son gücümle ama izin vermedi. “Ve ben buna rağmen seni bırakmayacağım Eflin.”
Allah’ım delireceğim, ne saçmalıyordu bu?
Tam cevap verecektim ki. Bir anda göğsüm sıkıştı. Nefesim kesildi sanki biri ciğerlerimi avucunun içine almış da sıkıyordu. Nefes almaya çalıştım.
Olmadı bir daha denedim yine olmadı.
Elim boğazıma gitti. Tırnaklarım tenime geçti. Sanki biri gerçekten boğuyordu beni.
“Ne saç—malıyorsun sen…” dedim güçlükle, sesim titriyordu. “Ateş… ne—fes… alamıyorum…”Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Ateş ilk başta kıpırdamadı.
Sadece baktı kaşları çatıldı… sanki hâlâ anlamaya çalışıyordu. Yada inanmıyordu bilmiyordum çünki yüzünü tam net göremiyordum.
“Eflin…” dedi numara yapmış olmamı diler gibiydi ses tonu. “yapma bana bunu ne olur. ” Ama ben nefes alamıyordum ve benim bu halim onunda nefesini kesiyordu sanki. Bir nefes daha almaya çalıştım. Ama o nefesi alamadım. Ciğerlerim yandı gerçekten yandı. Vücudumu bir titreme sardı. O an… bakışları değişti, bir anda gözleri büyüdü. Yüzündeki o sert ifade kırıldı.
“Eflin?” dedi bu sefer. Sesi farklıydı omuzlarımda ki elleri sıkılaştı. Beni kendine çekti.
“Hey… bana bak.” Ama bakamıyordum.
Her şey bulanıklaşıyordu. Nefesim kesiliyordu. “Yavaş… yavaş al…” dedi bu sefer aceleyle. Ama alamıyordum başımı hafifçe iki yana salladım. Yapamıyordum parmaklarım kasıldı, göğsüm parçalanıyordu sanki, Ateş’in nefesi hızlandı. "Allah kahretsin dozunu mu ayarlayamadım." Kendini suçluyordu. Sesi çok derinden gelemeye başladı bana.
“Kurbanın olayım nefes al hadi nefesim sakin ol ve nefes al…” dedi ama sesi artık eskisi gibi değildi titriyordu. “Eflin… yapma…” Yüzümü tuttu. Zorla kendine çevirdi. “Bana bak.”Gözlerimi araladım ve o an… benim yüzümde ne gördüyse yüzünün kreç gibi olduğunu gördüm.
Gözlerimdeki korkuyu, nefes alamadığımı görmüşmüydü? "Eflin…” sesi kırıldı. Bir an ne yapacağını bilemedi sonra bir anda panikledi. “Eflin! Nefes al!” diye bağırdı. Alamadım, gözlerim kaymaya başladı, bedenim ağırlaştı.
“Yavaş yavaş gücünü toplaman gerekiyordu…” dedi aceleyle. “Nasıl nefes alamıyorsun!" Yüzünde acıyla karışık bir tebessüm oluştu. İnanmak istemiyormuş gibiydi sanki. Ama benim son gördüğüm yüz onun o korkudan deliye dönmüş o soğuk gülüşü ve o yarım kalan konuşmasıydı.
"Bak intikam almak için yap—”
Cümlesi yarım kaldı. Çünkü o an gözlerim tamamen kapandı, başım geriye düştü.
Bedenim kollarının içinde gevşedi.
Sesler uzaklaştı… “A—” Kelimesi dudaklarında asılı kaldı. Bilincim kapandığında geride acıdan feryat eden bir adam bırakmıştım.
Vee bölüm sonu...🌼
Sizce Ateş’in verdiği ilaç ne olabilir?
Bende bilmiyorum çünki bunun sonu böyle değildi. Şuan gecenin üçü cumartesi ve ben bu saate son sahneyi ani gelen ilham ile değiştirdim. Daha doğrusu düzenleme yaparken diğer sahne hoşuma gitmedi. Eflinin inat yapmaya karar verdiği bir sahne vardı orada bitiyordu. Beğenmedim ve böylesi daha çok hoşuma gitti. Yeni bölümde Ateş’ten okuma olasılığınız yüksek arkadaşlar ama net değil bölümü yazmadım daha bakalım Ateş kızın başına ne belalar açmış inşallah kurtarır Eflin'i bende bilmiyorum ne olacak çünki her an başka bir kaosa sürüklenebiliriz.😅
Görüşmek üzere canlarım....🦋
SEVİLİYORSUNUZZZ....🌸💞
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |