29. Bölüm
Maviş / SEVDA ZİNDANI / 29.BÖLÜM

29.BÖLÜM

Maviş
mavissrgt

 

(MEDYADA Kİ EFLİN VE ATEŞ SON BÖLÜMDEN BİR KARE ARKADAŞLAR.)🌸

 

🥀🥀🥀

 

ATEŞ’TEN

İnsanın en korktuğu şeyin başına gelmesi nasıl bir histi biliyor musunuz?

Ben biliyordum. Çünkü sevdiğim kadın… şu an benim kollarımın arasında can çekişiyordu. Ve ben bu kaybetme acısını daha ne kadar yaşarım ki derken daha beterini yaşıyor olmak işte bu... boktan bir duyguydu.

Eflin…benim ömrüm. Benim nefesim. Benim bu cehennemim de ki sığındığım limanımdı ama ben o limanı kendi ellerimle yok ediyordum. Ve bunu düzeltmeye çalıştıkça dahada batırıyordum. Böylede boktan bir adamdım.

 

"EFLİN...!" Sesim ilk başta sandığım kadar panik çıkmadı. Belki de beynim hâlâ bunun gerçek olduğunu kabul etmiyordu.

Belki de birazdan gözlerini açıp bana o inatçı bakışlarını atacak, beni delirtmeye devam edecekti.

Ama açmadı, başının geriye doğru düşmesiyle içime öyle bir şey oturdu ki…

Sanki biri göğsümün ortasına elini sokup kalbimi sıkmıştı.

“EFLİNN..!”

Bu sefer sesim daha sert çıktı. Daha korkmuş. Daha çaresiz, yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Gözleri yarı aralıktı ama bana bakmıyordu. Dudakları hafif aralanmıştı. Nefes almaya çalışıyordu ama alamıyordu. Göğsü düzensiz inip kalkıyordu. Vücudu o kadar kasılmıştı ki

ve ben…

O an ne bok yediğimi anlamıştım.

“Hayır… hayır…” dedim dişlerimin arasından.

Parmaklarımı boynuna götürdüm. Nabzını bulmaya çalışırken ellerimin titrediğini fark ettim. Kasılmış ve kıpırdamıyordu.

 

“Bana bunu yapma.” dedim bu sefer daha kısık bir sesle. “Sakın bana bunu yapma güzelim.” Cevap vermedi. Geriye düşen başını kaldırdım, başını bir anda göğsüme doğru düşürdü.

İşte o an dünya sustu. Kasılan vücüdü bir anda gevşedi. "Lan yok… yok. Güzelim şaka yapama bak bu hiç güzel bir şaka değil. Benden böyle intikam alamazsın!"

Böyle bir şey olamazdı. Hayır beni bırakmaz o beni bırakamaz!

Az önce hâlâ bana bağırıyordu. Az önce hâlâ inatla gözlerimin içine bakıyordu. Az önce hâlâ benden kaçmaya çalışıyordu.

Şimdi ise… kollarımın arasında eriyip gidiyordu.

“Eflin!” diye bağırdım tekrar. “Bana bak dedim!” Yüzünü hafifçe salladım. Gözlerini açsın istedim. Bana sövsün istedim. Benden nefret etsin istedim. Ama yeter ki böyle kalmasındı.

Nefesi kesiliyordu. Gerçekten kesiliyordu. Ve bunun sebebi… bendim. Çok zayıf ve kesik kesik nefes aldığını anladığım an başımdan aşağıya kaynar su döküldü sanki. Beynime bir şok dalgası yayıldığını hissettim.

 

İçime öyle sert bir korku oturdu ki ilk defa ne yapacağımı bilemedim ben hep bir yol bulurdum, hep bir çözümüm olurdu, hep kontrol bendeydi. Ama şimdi?

Şimdi sevdiğim kadın gözlerimin önünde gidiyordu ve ben...ben sadece korkuyordum. Beynimde durmuş gibiydi sanki işlevini yitirmişti.

“Allah kahretsin!” diye bağırdım.

Hiç düşünmeden onu kucağıma aldım.

Bedeni hafifti, çok hafifti bu bile canımı yaktı sanki kollarımda bir insan değil de elimden kayıp gitmek üzere olan bir can taşıyordum.

“Dayan…” dedim nefes nefese. “Dayan bana…”

Ayaklarım beni otomatik olarak salona götürdü. Kanepeye yatırır gibi oldum ama vazgeçtim. Ya bırakınca tamamen giderse? Ya elimden kayarsa? Ya bir saniye bile dokunmazsam nefesi tamamen kesilirse?

“Hayır…” dedim kendi kendime. “Hayır hayır hayır…”

Masadaki telefonu öyle sert kaptım ki ekranı neredeyse kırıyordum.

Hakan’ı aradım bir kere, iki kere ard arda çalan telefon sonun da açıldı.

“Abi—”

“Doktoru bana gönder. Şimdi.” dedim.

Sesim o kadar sert çıkmıştı ki karşı tarafta bir an sessizlik oldu.

“Abi ne oldu?”

“Nefes alamıyor.” dedim bu sefer sesim daha düşüktü. Daha boğuk. “Eflin nefes alamıyor Hakan.”

Karşı tarafın nefesi kesildi.

“Ne diyorsun sen—”

“Doktoru buraya getir dedim!” diye bağırdım. “Şimdi!”

Telefonu kapatır kapatmaz tekrar Eflin’e döndüm. Ellerim yüzüne gitti. Başını hafifçe kaldırıp nefes yolunu açmaya çalıştım.

“Eflin…” dedim. “Güzelim hadi bak bana.”

Gözleri kayıyordu boğazına giden ellerini tuttum. Tırnakları tenine geçmişti. Kendini çiziyordu farkında bile değildi.

“Şşş…” dedim ama kendi sesim bile beni sakinleştirmiyordu. “Tamam tamam.”

Tamam değildi hiçbir şey tamam değildi.

Bir nefes daha almaya çalıştı ama alamadı.

O an içimdeki bütün damarlar gerildi.

“Lanet olsun!” diye bağırdım ve onu daha sıkı kollarıma çektim.

Saçlarını yüzünden çektim. Gözlerindeki korkuyu gördüğüm an dizlerimin bağı çözüldü sanki.

Korkuyordu acı çekiyordu ve ben ben buna sebep olmuştum.

“Bana bak.” dedim sesi titreyen biri gibi değil, resmen parçalanan biri gibi. “Bana bak Eflin. Nefes al hadi… ne olur…” Dudakları kıpırdadı. “A-teş”

İsmimi öyle güçsüz söyledi ki kalbim göğsümün içinde paramparça oldu.

“Buradayım.” dedim hemen. “Buradayım güzelim. Bak buradayım.”

Gözlerini açmaya çalıştı ama başaramadı. Sonra tekrar nefes almaya çalıştı. Göğsü bir kez daha düzensiz kalktı. Ama o nefes yine yarım kaldı.

“Yapma…” dedim kısık ama kırılmış bir sesle. “Yapma bana bunu…” devamını gelmedi git gide kötüleşiyordu ve benim elimden birşey gelmiyor.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama nefesi kesilmek üzereydi ve ben üst üste Hakan'ı arıyordum. Yüzü solmuştu göğsümde olan başı arkaya düşmesiyle nefesinin kesilmesi aynı anda oldu. Vücudum taş kesildi, dehşetle kollarımda ölü gibi yatan kadından gözlerimi ayıramıyordum.

Kapı sesi duyduğum an başımı sertçe çevirdim. Doktor içeri girdiği gibi yanımıza koştu. Hakan da arkasındaydı ama ben sadece doktora baktım. Hakan Eflini kucağımdan alıp koltuğa yatırdı ve beni sertçe kenara itti.

“Bak!” dedim öfkeyle. “Nefes almıyor!”

Doktor hemen diz çöktü. Eflin’in göz kapaklarını kontrol etti, nabzına baktı, çenesini yukarı kaldırdı. Ben bir adım bile geri çekilemedim.

“Ne verdin?” dedi hızlıca.

Dişlerimi sıktım. “İlacını.”

“Ne kadar?”

Söyledim.

Ve doktor bir anda yüzüme baktı.

“Sen ciddi misin?”

Kaşlarım çatıldı. “Ne demek istiyorsun?”

“O ilacı böyle tek seferde veremezsin!” dedi sert bir şekilde. “Vücudu günlerdir ilacı almıyorsa bir anda bu kadar yüklenemezsin! Üstüne panik atağı da tetiklenmiş!” Kanım dondu.

“Panik atak mı?”

Doktor sinirle nefes verdi. “Evet panik atak! Ama normal bir panik atak değil bu. İlaçtan dolayı vücudu baskılanmış, zihni zaten gergin, üstüne senin yaptığın şeyle kriz büyümüş. Şu an hem bedeni hem zihni aynı anda alarm veriyor.”

Başımı yavaşça Eflin’e çevirdim.

Yüzü bembeyazdı, gözleri kapalıydı ve ben onu sakinleştireceğime daha beter hale getirmiştim.

"N-nefes alıyor mu?" Titreyen sesime bana ait değildi sanki.

 

"Evet ama zamanla yarışıyoruz şuan." Uzun süredir tuttuğum nefesimi doktorun yaşıyor demesiyle sesli bir şekilde verdiğimde aladığım. Ellerimi saçlarıma daldırıp öfkeyle çekiştirdim. "Allah benim belamı versin. Ne boka yarıyorsun Ateş ne boka yarıyorsun!"

Doktor çantasını açıp bir şeyler hazırlarken ben hâlâ olduğu yerde taş kesilmiş gibi duruyordum.

“Bana bak.” dedi doktor sertçe. “Şu an değil kendine gel. Eğer burada panik yaparsan onu daha da kötü etkilersin.”

Panik mi? Ben mi? İçimden acı bir şekilde gülesim geldi.

Ben zaten şu an içimde çoktan yıkılmıştım.

Doktor Eflin’e müdahale ederken ben sadece izliyordum. Parmaklarım yumruk olmuştu. Çenemi öyle sıkıyordum ki dişlerim kırılacak sandım. Ama kasılan vücudumu rahatlatamıyordum. Benim canım, can çekişiyordu nasıl rahatlardım.

Hakan bana baktı. İlk defa yüzümde ne gördüyse sustu. Tek kelime etmedi.

Çünkü ben de ne halde olduğumu bilmiyordum.

Doktor birkaç dakika sonra biraz geri çekildi. Eflin’in nefesi hâlâ düzensizdi ama az önceki kadar kötü değildi.

“Krizi kırmaya başladı.” dedi.

Ben Eflin'e bakıyordum. Gözlerimi bir saniye bile ayırsam nefesi duracaktı sanki. “İyi mi?”Sesim o kadar pürüzlü ve kısık çıkmıştı ki doktor bile zor duymuştu.

Doktor bana döndü. “Şu an ölümcül bir şey görünmüyor.” Göğsümdeki baskı biraz gevşedi ama tamamen geçmedi.

“Ama…” dedi doktor.

İşte o “ama” kelimesi insanın içine bıçak gibi saplanıyordu.

Kaşlarım çatıldı. “Ama ne?”

“Böyle devam ederse düzelmez.” dedi net bir şekilde. “Bu kızın sadece ilaç problemi yok. Travması var. Bastırılmış korkuları var. Panik eşiği çok yüksek. Üstüne kontrol edilmeye çalışıldığında daha kötüleşiyor.”

Sözleri direkt yüzüme çarpıyordu.

“Yani?” dedim boğuk bir sesle.

Doktor bana uzun uzun baktı.

“Yani onu zorlayamazsın.” dedi. “İlaçlarını da, sakinleşmesini de, iyileşmesini de baskıyla yaptıramazsın. Hele böyle bir psikolojide asla.” Boğazım düğümlendi çünkü yaptığıma bakınca tam olarak bunu yapmıştım.

Doktor tekrar Eflin’e döndü. Nabzını kontrol etti. Sonra battaniye istedi. Hakan hızla gidip getirdi. Battaniyeyi alıp ben örttüm üstüne. Parmaklarım battaniyeyi omuzlarına çekerken titriyordu. Sanki sadece bir battaniye değil de, ona zarar veren bütün dünyayı üstünden örtmeye çalışıyordum. O kadar küçülmüş görünüyordu ki canım yandı. Koltuğun içinde adeta kaybolmuş gibiydi. O güçlü durmaya çalışan kızdan geriye, yorgun, kırılmış ve suskun bir beden kalmıştı.

Doktor ayağa kalktı. Odadaki ağır havayı yaran tek şey ayakkabısının zemine çıkan boğuk sesi oldu.

“Bir süre uyuyacak.” dedi. “Vücut kendini toparlamaya çalışıyor.”

“Ne kadar?”

Sesim boğazımdan zor çıktı. Kendi sesim bile bana yabancı gelmişti.

“Belli olmaz.” dedi. “Bir iki saat de olabilir, daha fazla da.”

Gözlerim Eflin’in yüzüne kaydı.

Solgun tenine, kirpiklerinin hareketsizliğine, dudaklarının cansız duruşuna takılıp kaldım. Sanki birazdan gözlerini açıp yine bana bağıracakmış gibi bakıyordum ona. Kaşlarını çatacak, nefretle yüzüme bakacak, beni kovacak sanıyordum. İçimde hâlâ o umutsuz beklenti vardı.

Ama kıpırdamıyordu.

Ne bir nefesin sertliği, ne bir huzursuzluk, ne de o tanıdık öfke… hiçbir şey yoktu.

Bu sessizlik beni delirtmeye yetiyordu. Odanın içindeki her şey fazla sakindi. Fazla durgundu. Sanki hayat bile burada yavaşlamıştı. Ve ben, onun bu sessizliğine bakarken içten içe parçalanıyordum.

"Lütfen onun iyiliği için bu iki üç gün strese sokmayın yoksa geri dönülmesi zor bir evreye girebilir."

Doktorun sesi bu kez daha ciddi, daha sert çıkmıştı. Sözleri odanın içinde yankılanırken çenem istemsizce sıkıldı. İçime kötü bir his çöktü.

"Ne demek istiyorsun doktor açık konuş!"

Sesim bu kez daha yüksek, daha keskin çıktı. Öfkemden çok korkum konuşuyordu. Ellerim yumruk olmuştu. Göğsümün tam ortasına biri görünmez bir taş koymuş gibiydi, nefes almak bile zorlaşıyordu.

"Bakın Ateş bey durumunuzu az çok anlattı Hakan bey. Ama bu şartlar altında Eflin hanımı zorlarsanız ilk günlerine geri döner ve geri döndürülemez bir yola girebiliriz. Eflin hanım tam iyileşmedi ve biz sizinle bunu hastaneden çıkmadan önce de konuştuk. Tedavisi devam ediyor ve ilaçlarını red etmeye başlaması tedavisinin gerilediğini gösterir. Ve böyle stresli ortam ani bir atakla başa dönmesine neden olabilir. Bir daha ki atakta geri dönülmez yola girmeniz çok yüksek."

Doktor konuşurken odadaki hava daha da ağırlaştı. Her kelimesi sanki tek tek kafamın içine çakılıyordu.

“Geri döner…”

“Geri döndürülemez…”

“Yüksek…”

Bu kelimeler yankı yapıyordu beynimde. Gözlerim istemsizce tekrar Eflin’e kaydı. O hiçbir şey duymuyordu belki ama ben, onun yerine her şeyi hissediyordum. Onun adına korkuyor, onun adına boğuluyordum. İçimde yükselen suçluluk boğazıma düğümlendi. Sanki ona yaklaşan herkes değil de, en çok ben zarar veriyordum.

Doktor çantasını kapatırken bir anda durdu. Metal tokaların sesi odanın içindeki sessizliğe sertçe çarptı. Sonra bana döndü.

Bakışları bir anlığına sertleşti. Söyleyeceği şeyin iyi olmadığını, daha ağzını açmadan anlamıştım. O birkaç saniyelik sessizlik bile içimi kemirmeye yetmişti.

 

“Bir şey daha var.” dedi.

Kaşlarım çatıldı. İçimde zaten dağılmak üzere olan ne varsa, o tek cümleyle biraz daha çöktü.

“Ne?” daha fazla duyacaklarımı kaldıramayacaktım. Dizlerim titriyordu, tüm bu olanlar benim yüzümden olması... bu çok ağırdı.

Doktor kısa bir nefes aldı. Sanki söyleyeceklerini seçmeye çalışıyordu ama hangi kelimeyi seçerse seçsin canımı yakacağını ikimiz de biliyorduk.

 

“Eflin hanımın şu an en çok ihtiyacı olan şey güven hissi.” dedi. “Kendisini tehdit altında, baskı altında ya da sıkışmış hissederse zihni tekrar savunmaya geçer. Bu da hem ataklarını hem de gerçeklik algısındaki bozulmayı tetikleyebilir.”

Çenem sertçe kasıldı gözlerim istemsizce Eflin’e kaydı. Yüzü hâlâ aynıydı sessiz, solgun, uzak.

Ama doktorun söylediği her şey, sanki onun suskun bedeninden çıkıp bana suçlama gibi çarpıyordu.

 

“Yani?” dedim dişlerimin arasından. Doktor bakışlarını kaçırmadı.

“Yani…” dedi ağır ağır. “Onun yanında ne söylediğinize, nasıl davrandığınıza, ne hissettirdiğinize çok dikkat etmeniz gerekiyor. En ufak bir baskı bile şu an onun için büyük bir yıkım olabilir.”

Parmaklarım istemsizce yumruk olmuştu. Tırnaklarım avucumun içine kanatacak kadar sıkıyordum ama yinede kendime olan öfkemi bastıramıyordu.

Ben ne zaman yanında doğru davranmıştım ki zaten? Ne zaman ona zarar vermeden yaklaşabilmiştim?

Ne zaman onu sevmenin yolunu doğru bulabilmiştim? Doktor son kez Eflin’e baktı. Sonra daha alçak bir sesle konuştu.

“Ve açık konuşacağım…” dedi. “Bir sonraki kırılma, bu sefer toparlanamayacağı bir yerden olabilir.” Başımı yavaşça kaldırıp ona baktım.

Sanki biri göğsümün tam ortasına yumruk indirmişti. İçimden geçen tek şey

Ben onu kaybediyordum ve buna izin veremezdim. En kötüsü de bunu sadece izliyorum.

Doktor birkaç saniye daha sustu. Sonra başıyla hafifçe selam verip kapıya yöneldi. Kapı açıldığında koridordan gelen soluk ışık kısa bir anlığına odanın içine vurdu. Ama o ışık bile bu odanın içindeki karanlığı dağıtmaya yetmedi.

Kapı kapandığında içeride sadece ben ve Eflin kalmıştık. Hakan doktoru götürmek için gitmişti. Kalmak istesede kalamadı ilk defa baka bağırmadan sorgulamadan o da evden sessizce çıkıp gitmişti.

Sessizlik yine çöktü öyle ağırdı ki insanın göğsüne oturuyordu.

 

Yavaşça koltuğun kenarına oturdum Eflin’in eline baktım o ince, cansız, hareketsiz ele.

Bir zamanlar bana dokunan, benden kaçan, bana öfkeyle titreyen o el şimdi bomboş duruyordu. Sanki ruhu çoktan bedeninden çekilmiş de geriye sadece kırılmış bir kabuk bırakmış gibiydi.

Titreyen parmaklarımla eline dokundum.

Soğuktu, içim ürperdi parmaklarımı avucunun içine usulca yerleştirdim. Belki hisseder diye, belki beni duyar diye, belki nefret etse bile bir yerlerde hâlâ beni tanır diye.

“Ben ne yapacağım seninle…” diye fısıldadım. Sesim o kadar kısıktı ki, sanki kelimeler bile odanın içinde kayboldu.

Başımı eğdim gözlerim onun elinden yüzüne doğru çıktı.

Saçlarının dağınık hâline, kapalı gözlerine, solgun yanaklarına baktım ve canımı en çok yakan şey de bu halde bile canımın en çok ona yanması.

 

Beni nefretle izlediği zamanlarda bile, kırdığı zamanlarda bile, beni delirtip tükettiği her anda bile içimde onu bırakmayan bir şey vardı. Ama şimdi… şimdi onu böyle görünce, o şey acıya dönüşüyordu.

“Uyan da yine bağır bana…” dedim kısık bir sesle. “Yeter ki böyle susma.” Sesim son cümlede kırıldı çünkü insan en çok, sevdiği kişinin sessizliğinden korkuyordu.

 

Benim tek korkum Eflin'di onu kaybetmek, sadece onu kaybetmekten değil… o daha gözümün önündeyken, ona bir daha asla ulaşamamaktan korkuyordum.

 

Evin içi öyle bir sessizliğe gömüldü ki insanın kendi nefesi bile rahatsız ederdi bu sessizliği.

 

Gözlerim bir saniye bile Eflin’in yüzünden ayrılmıyordu sanki gözümü kırpsam kaybolacaktı, sanki bir anlığına bile bakmayı bıraksam elimden kayıp gidecekti. Bu döngü beynimde dönüp durdu. Hiç susmayan bir haykırışa dönüştü.

 

'Senin yüzünden! Ya ölürse! Gözünü sakın bir saniye bile ayırma!' Diyordu bana sanki onu dinlemesem dedikleri gerçekleşecekti.

 

Özlem ve pismanlıkla bakıyordum koltukta yatan yaralı kadına. Saçları yanağına dağılmıştı, yüzü hâlâ solgundu, kirpikleri hareketsizdi.

Ve ben hayatımda ilk defa bir insana bakarken bu kadar korkuyordum yavaşça kanepeye daha çok yaklaştım. Dirseğimi dizime dayadım.

Bir elimle yüzümü ovuşturdum başım zonkluyordu ama içimdeki şey baş ağrısından çok daha beterdi. Kendi kendime bin defa aynı şeyi söylüyordum.

Sen yaptın.

Sen yaptın.

Sen yaptın.

Kemal değil.

Geçmiş değil.

Kader değil.

Ben... ona zarar gelmesin diye bütün dünyayı karşıma alırken en büyük zararı yine ben vermiştim. Başımı kaldırıp tekrar ona baktım o kadar sessizdi ki bu sessizlik beni delirtmeye yetiyordu.

Yavaşça elimi uzattım saçının yanağına düşen telini geri çekmek istedim.

Ama tam dokunacakken elim havada kaldı.

Çünkü kulağımda hâlâ o tek kelime çınlıyordu.

“Dokunma…”

Parmaklarım yavaşça geri çekildi.

Boğazım düğümlendi. Hastane de ki o anı canlandı ya o haline geri döndüyse! Gözlerimi acıyla kapattım.

"Ne olur Allahım ne olur bana o günleri tekarar yaşatma dayanamam bu sefer dayanamam." Gözümden akan bir damla yaşı sert bir şekilde sildim.

Hayatımda ilk defa birine dokunmaktan korkuyordum.

Ona, sevdiği kadına, hayatımda var olmasını dilediğim tek kadına.

Benden korkarmıydı bu gerçeği kabullenmek bile ciğerime taş gibi oturuyordu.

Başımı koltuğun arkasına yasladım gözlerimi kapattım ama ne zaman kapatsam az önceki hali geliyordu gözümün önüne boğazına giden elleri…nefes alamayışı… gözlerindeki o korku…

Bir anda gözlerimi açtım. Yok! Yok ben bu görüntüyle yaşayamam. Dişlerimi sıktım ellerimi yumruk yaptım. Kendime engel olamadım, başımı öne eğip küfür ettim.

“Allah belamı versin…” Sesim öyle kısık çıkmıştı ki kendi kulağıma bile yabancı geldi. Uzun süre sadece öyle oturdum.

Saat kaç oldu bilmiyordum. Dışarıda hava çoktan kararmıştı. Evin içindeki loş ışık onun yüzünü daha da solgun gösteriyordu.

Sonra benim güneşim doğduğunu hissettim.

Kirpikleri kıpırdadı, ilk başta gördüğüme emin olamadım ama kaşları hafifçe çatıldı. Bir anda doğruldum. “Eflin?” Sesim istemsizce yumuşamıştı.

Yavaşça başını oynattı sanki boynu bile ağır geliyordu ona. Kirpikleri tekrar aralandı bakışları bulanıktı, bunu yüzünden ifadesinden anlayabiliyordum.

Nereye baktığını bilmiyor gibiydi önce.

Sonra gözleri beni buldu ve o an bakışlarında ilk hissettiğim şey ne öfkeydi ne de korku.

Kırgınlıktı...

İşte o daha çok canımı yaktı. “Güzelim…” dedim hemen. Bana donuk bir şekilde bakıyordu “Panik atak geçirmişsin. Birde ilaç yan etki yapmış dozunu ayarlıyamadım. Ama iyisin değil mi? Bak iyi değilsen hemen gidelim hastaneye.”

Dudakları hafifçe kıpırdadı ama sesi çıkmadı.

Hemen öne eğildim.

“Su ister misin?” dedim. “Ya da başka birşey ister misin?”

Gözlerini birkaç saniye yüzümde gezdirdi.

Sanki ne kadar gerçek olduğumu anlamaya çalışıyordu.

Sonra çok zorlanarak konuştu.

“Bana…”

Sesi o kadar kısıktı ki duyabilmek için daha çok eğildim.

“…bunu nasıl yaparsın?”

İçimde bir şey bıçak gibi döndü.

Bir an cevap veremedim çünkü vereceğim her cevap suçtu, çünkü ne dersem diyeyim onu benden daha da uzaklaştıracaktı.

Yutkundum. “Ben bilmiyordum.” dedim sonunda. “Sana zarar vermek istermiyim hiç. ” Devamını zor da olsa getirdim. Gözleri bir anda daha net bakmaya başladı. Yüzünde güçsüz ama sert bir ifade vardı.

“Beni…” dedi nefesini toparlamaya çalışarak. “Öldürüyordun.” Bu bir soru değildi düz bir gerçekti. Ve ben o gerçeğin altında eziliyordum.

“Hayır Eflin seni iyileştirmek istedim.” dedim boğuk bir sesle. Kaşları hafifçe çatıldı. Gücü yoktu ama bakışları hâlâ meydan okuyordu.

“Hayır” dedi çok yavaş. “Benim… kararlarıma saygı duyabilirdin."

Sözleri… Öyle sert değildi belki ama tokat gibi indi yüzüme bir an hiçbir şey diyemedim çünkü onunla inatlaşamazdım. Nasıl bir durumda olduğunu bilmiyordu.

Başımı hafifçe eğdim. İlk defa gözlerine uzun süre bakamadım. “Ölmeni izleyemezdim.” dedim sonunda.

Sesim çok düşüktü ama o duydu. Beni anlaması gerekiyordu. Benden uzaklaşmasına, benden nefret etmesine kalbim dayanamazdı.

Gözleri birkaç saniye boyunca bana takılı kaldı. Sonra dudakları acı bir şekilde kıvrıldı.

“Yaşatmayı da bilmiyorsun ama.”

İşte bu, bu cümle direkt göğsüme saplandı nefesim bozuldu kaşlarım çatıldı ama öfkeyle değil canım yandığı için.

 

“Öyle konuşma.” dedim hemen.

Gözlerini kapattı yorgundu çok yorgundu. Ama yine de fısıldadı.

“Doğru ama." O an ilk defa ne kadar kırıldığını tam olarak gördüm.

Bağırmıyordu, ağlamıyordu ama kırılmıştı. Ve en kötüsü o kırgınlığın sebebi bendim. Yavaşça ona biraz daha yaklaştım.

Bu sefer dikkatliydim sanki en ufak yanlış harekette tamamen dağılacaktı.

“Elfin…” dedim kısık bir sesle.

Gözlerini açmadı. “Bak bana.” Açmadı. Sadece nefes aldı sonra çok yavaş, neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle konuştu.

“Yoruldum Ateş…” O kadar yorgun söyledi ki pes etmiş gibiydi, yenilmiş gibi!

 

“Biliyorum.” dedim hemen.

“Hayır.” dedi bu sefer gözlerini açmadan. “Bilmiyorsun.” Boğazım düğümlendi.

Devam etti. “Benim bu yaptığın senden kaçmak değil… ben senden kaçarken bile seni düşünmekten yoruldum.”

Kalbim bir anlığına durdu sandım.

“Gitsem canın yanacak diye korkuyorum… kalsam benim yüzümden öleceksin diye korkuyorum…” dedi. “Ben artık ne yapsam suç gibi hissediyorum.” Her kelimesi tek tek içime oturuyordu. Sustum çünkü ilk defa onu gerçekten dinliyordum.

Savunmadan, sinirlenmeden, kesmeden sadece dinliyordum.

 

“Ben…” dedi, gözlerinden iki damla yaş süzüldü. “Ben artık nefes almak bile istemiyorum bazen.”

“Kes şunu.” dedim anında. Sesim sert çıkmıştı ama bu öfke değildi bu korkuydu.

Çünkü o cümle bile beni çıldırtmaya yetmişti. Gözlerini açtı yavaşça bana baktı.

“Gerçek bu.” dedi. “Hoşuna gitmiyor diye değişmiyor gerçekler.” Bir anda ayağa kalktım.

Yerimde oturmaya devam edersem ya bağıracaktım ya da diz çöküp ağlayacaktım. İkisini de yapamazdım ellerimi saçlarımdan geçirdim.

Sırtımı ona döndüm. “Öyle şeyler söyleme.” dedim dişlerimin arasından.

“Niye?” dedi arkadan. “Duyunca mı zor geliyor?”

Gözlerimi kapattım Allah kahretsin zor değil öldürücüydü. Yavaşça ona döndüm bu sefer bakışlarım daha sertti ama sesim… sesim bitikti.

“Çünkü senin ölmene dayanamam. Ben sensiz bir saniye bile nefes alamam anlamıyormusun?” dedim.

İlk defa bu kadar açık, ilk defa bu kadar çıplak, hiç süslemeden, hiç saklamadan. Gözleri bana kilitlendi bir an konuşmadı sanki o cümleyi ilk defa gerçekten duyuyordu.

 

Devam ettim. “Sen beni anlamıyorsun.” dedim. “Seni kaybetme düşününcesi bile beni delirtiyor."

Yutkundum. “Senin başına bir şey geldiği an ben de bitiyorum Eflin.”

Sessizlik oldu, uzun, ağır, can yakan bir sessizlik. Başını hafifçe çevirdi bakışları tavana kaydı.

“Ben de seni kaybetmekten korkuyorum zaten.” Acı bir nefes soludum.

 

“Elfin…” dedim boğuk bir sesle. “O zaman niye beni kendinden uzaklaştırıyorsun? Neden beni kendine yasaklıyorsun?”

Gözleri doldu.“Çünkü…” dedi. “Çünkü ben kimi seversem ona bir şey oluyor.”

Kaşlarım çatıldı. “Saçmalama.”

 

“Bu saçmalık değil!” dedi bu sefer sesi biraz yükseldi. “İrem öldü Ateş! Sen yıllarca acı çektin! Ben nereye gitsem ölüm peşimden geliyor!”

 

“Yeter.” dedim sertçe.

“Hayır yetmez!” dedi bu sefer daha da kırılarak. “Ben senden uzak durursam en azından sen yaşarsın! Bunu anlamak istemiyorsun Ateş.”

İşte o cümle… Beni hem öldürdü hem de kendime getirdi.

Çünkü ilk defa onun gitmek istemesinin sebebini sadece aklımla değil kalbimle de anladım. Onu kaybetme düşüncesi beni öyle köreltmişti ki bencilce yapıyor sanıyordum ama öyle değilmiş. Ben bunu bugün onu kaybetmenin eşiğine geldiğimde anladım.

 

Onun iyi olmasını istersin ve bunun bedelini sevdiğinden uzak durarak ödermiş insan.

O benden kaçmıyordu beni korumaya çalışıyordu.

APTAL ATEŞ...

Benim kadar o da aptal. Yavaşça elimi kaldırdım bu sefer izin ister gibi baktım ona, kaçmadı titreyen parmaklarımla yanağındaki yaşı sildim.

“Ben sensiz yaşamak istemiyorum.” dedim kısık ama net bir sesle.

Gözleri yeniden doldu.“Bunu çözüm sanıyorsan-” dedim titrek bir nefesi soluyarak. Nesef alamadığımı hissetim.“Yanılıyorsun.” dedim devamını zorda olsa getirebilmiştim.

Alnımı çok yavaş bir şekilde onun eline yasladım.

“Sen gidince ben yaşarmıyım sanıyorsun menekşem.” O an hiçbirimiz konuşmadık.

Sadece birbirimizin nefesini duyduk.

Ve o sessizlikte bile o kadar çok şey vardı ki bir ömre yeterdi.

 

Sözlerimden sonra bir süre hiçbir şey söylemedi sadece bana baktı o bakış…

öyle kırgın, öyle yorgun ve öyle çaresizdi ki insanın içine işliyordu. Sonra gözleri doldu ama bu sefer ağlamadı. Sanki artık ağlayacak gücü bile kalmamıştı.

Yavaşça bakışlarını benden kaçırdı. Tavana çevirdi gözlerini nefesi hâlâ tam düzene girmemişti.

Göğsü yavaş ama düzensiz inip kalkıyordu.

Elimi hâlâ yanağında tutuyordum.

İlk defa çekmeye kıyamadım.

Çünkü sanki çekersem yine uzaklaşacaktı benden, yine o duvarı örecekti aramıza.

Ve ben o duvarın arkasında yaşamaktan yorulmuştum Eflin dudaklarını hafifçe araladı.

“Çok yorgunum…” dedi fısıltı gibi.

Kalbim sıkıştı. “Uyu ömrüm ben buradayım.” dedim hemen. Yanına çekti beni. Hiç ikiletmeden oturdum. Başını dizlerimin üzerine koydu. Gözlerini kapatı

ama birkaç saniye sonra tekrar açtı.

Bu sefer bakışları daha ürkekti, daha kırılmış.

“Yanımdan gitme olur mu?” dedi öyle kısık söyledi ki ilk başta gerçekten duyup duymadığımdan emin olamadım.

 

Ama onun dudaklarından dökülmüştü. O cümle içimde bir yere öyle derin saplandı ki nefes almayı unuttum bir an. Gözlerimi yüzünde gezdirdim belki gerçekten söylemedi sandım, belki yarı uykudaydı, belki farkında bile değildi.

Ama hayır bunu gerçekten söylemişti.

Ve ben o an hayatımda ilk defa güçlü görünmeye çalışmadım, yavaşça eğildim alnımı alnına yasladım gözlerimi kapattım.

“Gitmem.” dedim boğuk bir sesle. “Hiçbir yere gitmem.”

 

Nefesim titredi. “İstesem de gidemem zaten.” Parmaklarım saçlarının arasına kaydı. Bu sefer çok dikkatliydim.

Korkutmadan, incitmeden sadece orada olduğumu hissettirmek ister gibi. Kirpikleri hafifçe titredi sonra bir damla yaş süzüldü göz kenarından. Baş parmağımla sildim göz yaşını.

Gözlerimi kapattım, canım öyle yandı ki…

Keşke biri gelip beni vursaydı da bunu hissetmeseydim dedim içimden.

Çünkü bu kurşun yarasından bile beterdi.

Yavaşça geri çekildim battaniyeyi omuzlarına kadar örttüm saçlarını yüzünden ayırdım sonra sırtımı koltuğa yasladım başımı geriye bıraktım.

Gözlerim tavana dikildi ama aklımda sadece o vardı.

Her hali..

Her bakışı...

Her yarası...

Ve hepsinin içinde bir şekilde ben vardım.

Bu düşünce insanı içten çürütüyordu.

Dakikalar geçti belki saatler bilmiyorum ev sessizdi dışarıda rüzgar vardı sadece. Ara sıra dalların cama sürtünme sesi geliyordu.

Ama içeride başka bir sessizlik vardı daha ağır daha boğucu ben gözlerimi ondan ayıramıyordum anlık yada bir ac saniye ayırsam bile o an her nefes alışını sayıyordum resmen. Göğsü kalkıyor mu diye bakıyordum sonra, kirpikleri oynuyor mu diye bakıyordum, parmakları kasılıyor mu diye bakıyordum.

Bir an bile dalmaya cesaret edemiyordum.

Ya yine nefesi kesilirse? Ya gözlerimi kapattığım o bir saniyede elimden giderse?

Hayır ben o riski alamazdım telefonum birkaç kere titreşti bakmadım bile dünya yıkılsa umurumda olmazdı şu an, tek baktığım şey onun yüzüydü bir ara uykusunda hafifçe kıpırdandı. Kaşları hafifçe çatıldı, dudakları çok hafif kıpırdadı. Kabus görüyor olmalıydı öne doğru biraz daha eğildim ne dediğini anlamaya çalıştım.

Ve sonra çok kısık, neredeyse nefes kadar hafif bir sesle ismimi söyledi.

“Ateş…” Kalbim durdu gerçekten durdu. Bir anda elim onun eline gitti.

Parmaklarını avucumun içine aldım.

“Buradayım.” dedim hemen. “Buradayım güzelim.”

Uyanmadı gözlerini açmadı ama parmakları benimkilerin arasında çok hafif kıpırdadı.

O minicik hareketle bile darmadağın oldum.

Başımı eğdim elini dudaklarıma götürdüm.

Uzun uzun öpmedim sadece değdirdim.

Sanki çok yaparsam kırılacakmış gibi.

Sonra elini yavaşça geri bıraktım. Saçlarını okşamak istedim ama yapamadım ya korkarsa diye. Gözlerimi tavana diktim. Bu durum beni mâf ediyordu.

 

“Beni delirteceksin…” dedim kısık bir sesle. “Sen benim sonumsun.” Yutkundum boğazım düğümlendi. “Ve ben buna rağmen senden vazgeçemiyorum.”

Gözlerimi tekrar yüzüne diktim o an ilk defa şunu bu kadar net fark ettim.

Ben bu kadını sadece sevmiyordum. Ben ona bağımlıydım.

Nefes gibi.

Yara gibi.

Lanet gibi.

Ve en kötüsü bunu değiştirmek gibi bir niyetim de yoktu başımı koltuğa yasladım tekrar.

Ama bu sefer gözlerimi kapatmadım.

Sadece onu izledim sabaha kadar, bir saniye bile ayrılmadan çünkü artık biliyordum Eflin gözlerini her açtığında ilk beni görmek isteyecekti.

Ve ben gözlerini her kapattığında bile başında olmaya devam edecektim istesede istemesede.

 

 

Çünkü o benim en zayıf yerimdi. Ve ben zayıf olduğum şeyi kimseye bırakmazdım. Gerekirse dünyayı yakardım.

 

Ama işin en acı tarafı şuydu, bu kez en çok korkmam gereken şey, yine bendim. Çünkü Eflin’in felaketi olmakla, ona sığınak olmak arasında artık yalnızca ince bir çizgideydim.

 

 

🥀🥀

 

 

 

 

 

VEEE BÖLÜM SONU...🥀💥

 

YEMİNLE ŞUAN GECENİN KÖRÜ VE BEN ÇOK KÖTÜ HASTAYIM. BÖLÜM YARIM KALMIŞTI YARIN DEVAMINI YAZAR DÜZENLER PAYLAŞIRIM DEDİM AMA

BU GİDİŞLE YARIN HASTANELİK OLACAĞIM GİBİ. O YÜZDEN TAMAMEN MÂF OLMAMIŞKEN BÖLÜMÜ BİTİREYİM DEDİM.

O YÜZDEN CANLARIM BOL YORUM VE BEGENİZLERİNİZİ EKSİK ETMEYİN EMEKLERİME DEYSİN LÜTFEN...🦋💞

 

YENİ BÖLÜMDE GÖRÜŞMEK ÜZERE..🌼🌹

 

SEVİLİYORSUNUZZZ...🌸💫

Bölüm : 29.03.2026 20:02 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...