

(MEDYADA Kİ FOTOĞRAF BÖLÜMDEN UFAK BİR KARE ARKADAŞLAR.)🌸
EFLİN'DEN
Elimde hissettiğim temas ile ağrıyan göz kapaklarımı ağır ağır araladım. Başım Ateş’in dizine yaslıydı ve eli ellerimdeydi. Onun kokusuyla teninin tenime temasıyla uyanmak istemsizce yüzümde gülümsemeye sebep olmuştu. Gözlerim gözlerini bulduğu an kan çanağına dönen gözlerle bana baktığını fark ettim. Bana buruk bir tebessümle bakıyordu. Bir anda tüm olanlar beynime akın etmesiyle gülümseyen yüzüm yavaş yavaş soldu.
Beni öldürüyordu az kalsın. Onun inadı uğruna beni öldürüyordu. Başımı dizlerinden kaldırıp oturur pozisyona geçtim.
"Nasıl hissediyorsun?" Gözlerini bir an olsun üzerimden çekmiyordu. Her hareketimi dikkatlice izliyordu. Tüm kaslarım da inanılmaz bir ağrı vardı. Sanki kışın ortasında taş bir zeminde uyumuşum gibi.
Hiç birşey söylemeden ayağa kalktım. Başımın dönmesiyle yerimde sendeledim. Bir anda eli belimi buldu.
"Neden hemen kalkıyorsun ayağa daha kendine bile gelmedin!" Ona öfkeyle bakıp elini belimden çektim. Bu kadar zayıf görünmekten nefret ediyordum. Kendinden emin dediğim dedik asi birinden ne hale gelmiştim. İrem ile beraber o benliğimi de toprağa gömmüştüm.
"İyim dokunma bana!" Sesim öyle soğuk çıkmıştı ki kendi sesimi tanıyamadım.
Yüzüne bile bakmadan mutfağa ilerledim. Dilim damağım kurumuştu. Ağrıyan bedenime ilaç ve kuruyan boğazıma iyi gelmesi içinde su içsem iyi olacaktı.
Arkamdan geliyordu adım seslerinden anlayabiliyordum ama önemsemedim. Mutfağa sendeleye sendeleye girdim tüm dolapları teker teker açıp ilaç aradım. Çok halsiz hissediyordum ama tüm bedenimde ki o inanılmaz acıyla uyuyamazdım. Zaten ağırılarıma uyanmıştım. Bir anda önüme ilaç kutusu ve suyu bırakmasıyla havada kalan adımım durdu.
Ona ters ters baktım. "Ağrına iyi gelecektir bu ilaç ama ondan önce bir şeyler yemelisin aç karınla dokunabilir."
"Bu saaten sonra senin elinden bir su bile içmem. Yine öldürmeye falan çalışırsın ne malum." Yüzünde taş kesildi. Benden bunu beklemiyordu galiba. Ama ona çok öfkeli ve kırgındım. Tabi ki de bana bilerek zarar verecek biri değildi ama bu yaptığını elbet ödeyecekti.
"Sana bilerek zarar verdiğime cidden düşünüyormusun Eflin?" Gözlerinde ki o kırılmayı gördüm. Dün olanların hic birini hatırlamıyordum. Sadece suyu içtikten sonra bana 'Senin için yaptım' demişti. Bir de ara ara bilincimin açılıp kapandığını hatırlıyordum.
Hiç birşey demememin üzerine derince soludu. "Ben senin içmediğin ilacını vermek istedim ama doktor bana bir ölçek söylemedi dozunu ayarlayamadım. Bu kadar kötüleşmenin tek sebebi bu da değil panik atak geciriyormuşsun o sıra ikisi ard arda olunca başa çıkılmaz bir döngüye girdin." Evet suyu içmemin sebebi sakinleşmek içindi. Ama o ilaç benim ölümüme neden olacaktı. Gözlerine boş boş baktım. Bardağı alıp lavaboya koydum ve kemdime yeni bir bardak çıkarıp su doldurdum. İlaç kutusundan ilacı çıkarıp bir tane ağzıma attım ve içtim. Onu umursamadan salona doğru yürüdüm. Ama beni engelemedi yada kolumdan tutup zorla dediklerini dinetmeye çalışmadı.
Odaya geçip kapıyı kapattım ve yatağa uzandım. Arkamdan bile gelemesi beni şaşırtmıştı. Ondan beklenmeyecek şeylerdi bunalar. Belkide dinlenmemi o da istemişti. Kısa bir süre ağrılarım yüzünden sağa sola döndüp durdum. İlacın etkisini hissettikçe gözlerim kapanmaya başlamıştı. Dinlenmem gerekiyordu bu ağrılara bırak onunla tartışmayı kolumu bile kaldırmaya halim yoktu.
Sadece bir kaç saat uyuyabilmiştim. Göz kapaklarımda ki ağrı hafiflemişti. Gözlerimi tekrar araladığımda oda karanlığa gömülmüştü. Perdenin arasından sızan turuncu sokak lambası ışığı duvara vuruyor, odanın içinde loş bir sessizlik bırakıyordu. Başım hâlâ hafif ağırıyordu ama ilk uyandığım ana göre bedenim biraz daha toparlanmış gibiydi.
Yatağın içinde doğrulurken istemsizce gözlerim kapıya kaydı. Kapı kapalıydı. O an neden bilmiyorum ama içimde garip bir his oluştu. Sanki biri eksilmiş gibiydi. Saçma bir histi bu. Eksilen kimdi sanki? Beni az kalsın öldüren adam mı?
Dudaklarımı birbirine bastırıp yüzümü çevirdim, saçmalıyordum. Boğazım yine kurumuştu. Yavaşça ayağa kalktım. Bu sefer sabahki kadar kötü değildim ama hâlâ bacaklarımda ağrı vardı. Kapıyı açıp koridora çıktığım an evin içindeki sessizlik dikkatimi çekti. Televizyon sesi yoktu. Telefon sesi yoktu. Hiçbir şey yoktu, sadece mutfaktan gelen hafif tabak sesi vardı.
Adımlarımı istemsizce oraya çevirdim. Mutfağın girişinde durduğum an onu gördüm. Tezgâhın önünde sırtı bana dönük şekilde duruyordu. Üzerindeki siyah tişört kırışmıştı. Saçları dağınıktı. Sanki saatlerdir aynı haldeydi. Bir eli tezgâha dayanmıştı, diğer eliyle tenceredeki şeyi karıştırıyordu.
Ateş’in yemek yaptığını görmek öyle absürt geldi ki bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Benim geldiğimi fark etmiş olacak ki başını hafifçe çevirdi. Gözleri beni bulduğu an elindeki kaşık havada asılı kaldı.
Bir kaç saniye sadece birbirimize baktık. Sonra bakışlarımı ondan çekip mutfak tezgâhına kaydırdım.
Bir kase, bir bardak su, ilaç kutusu. Hepsi özenle dizilmişti, sanki bunun için geleceğimi biliyordu. Karnımda acıkmıştı zaten. İçimde küçücük bir sızı kıpırdadı ama onu da diğer bütün duygularım gibi bastırdım.
"Acıkırsın diye çorba yaptım." Sesi çok sakindi. Fazla sakin, sanki yüksek sesle konuşursa yine beni kıracakmış gibi.
Hiçbir şey demeden dolaptan bir bardak alıp kendime su doldurdum. Arkamdan yaklaşmadı. Bu garipti normalde olsa çoktan yanıma gelir, kolumdan tutar, zorla kendini dinletirdi. Şimdi ise aramızda görünmez bir çizgi varmış gibi olduğu yerde duruyordu.
Suyu yudumlarken gözlerim bir an tezgâhtaki kaseye kaydı. Çorbayı kaseye döküp tezgaha koydu, içimde alaycı bir gülüş yükseldi. Demek ki mesele bu kadar basitti. Bir çorba, bir ilaç, bir kaç açıklama. Sonra her şey düzelecekti öyle mi?
Bardağı yavaşça tezgâha bıraktım. "Ben aç değilim." Sesim ne yüksek çıkmıştı ne de titrek. Sadece dümdüzdü. Belki de en kötüsü buydu Ateş bir şey demedi.
Sessizlik uzadıkça mutfağın içindeki hava ağırlaştı. "İlaç saatini geçirme diye." dedi sonra, bakışlarını ilaç kutusuna kaydırarak. "Yemeden içersen miden bulanabilir." Başımı yavaşça ona çevirdim. O an ilk defa gözlerinin içine tam anlamıyla baktım. Uykusuzdu bitkindi ve en kötüsü de korkmuş görünüyordu.
Ama içimde zerre yumuşama olmadı. Olmadı çünkü o gözlerde gördüğüm şey beni teselli etmeye yetmiyordu. Benim canım yanmıştı. Hem de en güvendiğim yerde.
"Düşüncelisin." dedim, dudaklarımın kenarı acı bir tebessümle kıvrılırken. "Ne kadar inc–."
"Eflin—"
"Sana bir şey soracağım." Sözümü kestiği anda ben de onun sözünü kestim. Sesim bu sefer daha keskindi. Çenesi hafifçe gerildi ama sustu. Ona bir adım yaklaştım gözlerimi gözlerinden ayırmadan baktım. "Ben sana güvenmeyeceksem kime güveneceğim Ateş?" O an yüzündeki ifade değişti.
İlk defa gerçekten pişman ve üzgün gibi baktı bana. Sanki bütün söylediklerim arasında en ağır gelen cümle bu olmuştu.
Hayır şimdi değil Eflin affetme o sana acımadı. Senin üzerinde kurduğu baskıyı ve onun sonunda yaşadıklarını unutma! Beni o hücreyi hatırlatan bu eve getirim o anları tekrar yaşamama sebep oldu. Benim kilitli kalmaktan korktuğumu bile bile beni kilitledi bu koca zindana. O yüzden bir kere konuşmaya başlamışken artık susmak istemiyordum.
Gözlerim doldu. "Herkes canımı yakabilirdi." dedim, sesim istemsizce titrerken. "Herkesten bunu beklerdim. Ama senden..." Gözlerim dolduğunu hissetsem de başımı dik tuttum. "Senden beklemezdim."
Mutfaktaki sessizlik bir anda boğazıma düğümlendi. "Benim kapalı alandan ne kadar korktuğumu bile bile sen... beni bu koca zindana hapis ederek o kaçtığım anları tekrar yaşamama neden oldun." Son dediklerim onda tokat etkisi yaratmıştı. Bunu akıl edememişti değilmi?
Ateş’in boğazı hareket etti. Gözleri yüzümde dolaştı. Sanki söyleyecek bir sürü şeyi vardı ama hangisinden başlayacağını bilmiyordu. Ben ise onun açıklamasını duymaya hazır değildim.
Çünkü bazen niyetin kötü olmaması, yapılan şeyi daha az acıtmıyordu.
"Ben senin daha iyi olmani istedim. Onca kaosta zihninin etkilenmesini istemedim Eflin'im. İlaçlarını uzun zamandır kulanmıyorsun ve cidden iyi degildin." dedi sonunda. Sesi öyle kısıktı ki ilk anda zar zor duydum. "Sana zarar vermek için yapmadım."
"Sonuç değişti mi?" Bu kez cevap vermedi veremedi çünkü değişmemişti.
Bir anda gözlerimdeki yaşlar daha fazla ağırlaşınca yüzümü ondan çevirdim. Onun karşısında ağlamak istemiyordum. Hele şimdi... hiç istemiyordum.
"Benim o an yaşadığımı sadece ben bilirim Ateş. Ben o hücrede ki ölüm anımı tekarar yaşadım." Bu cümleyi söylerken sesim ilk kez çatladı. Parmaklarımı tezgâhın kenarına geçirdim güç almak ister gibi.
"Ve sen bana 'Benim için yaptım' dedin." Dudaklarımı ısırdım. "O an ne hissettim biliyor musun? Sana rağmen değil... senin yüzünden gidiyormuşum gibi hissettim."
Derin bir nefes soludu ve Ateş bir adım attı. Ben hemen geri çekildim, bu hareketim ikimizden de çok şeyi alıp götürdü.
Çünkü onun yüzündeki ifade... sanki biri göğsünü söküp eline vermiş gibiydi.
Gözlerini bir an kapattı. Çenesindeki kas seğirdi. "İlaç konusunu benimle konuşabilirdin. Ben ilaç konusunu unutmuştum çünkü. Ama sen benimle konuşmak yerine kafana göre hareket etmeyi seçtin." Haklıydım ve o da bunun farkındaydı. Söyleyecek tek bir kelimesi dahi yoktu.
"Haklısın." Bu tek bir kelime canımı öyle bir yaktı ki keşke ben haksız olsaydım. Kaşlarım istemsizce çatıldı bunu ondan duymak istemsizce canımı yakmıştı.
Kendini savunmasını, sesini yükseltmesini, inat etmesini bekliyordum. Ama o sadece karşımda durmuş, bütün ağırlığı omuzlarına çökmüş halde bana bakıyordu.
"Ben..." dedi, sesi çatallandı. Başını hafifçe eğdi. "Ben seni kaybetmekten korktum."
Bu cümle kalbimin tam ortasına oturdu. Çünkü sesindeki kırılma gerçekti ama gerçek olması, canımı daha az yakmıyordu.
"İşte sorun da bu zaten." dedim fısıltıya yakın bir sesle. "Beni korumaya çalışırken bile mahvediyorsun. Ben... ben bizi böyle hayal etmemiştim Ateş!" O da böyle beklemiyordu bunu bakışlarında ki çaresizlik ve hüzünden anlıyordum.
Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.Sanki söyleyeceği her şey boğazında düğümlenmişti.Ben daha fazla orada duramadım. İlaç kutusunu tezgaha birakıp çorbanın yanından geçtim. Ne kaseye baktım ne de ona. Kapıya yöneldiğim sırada arkamdan sesi geldi.
"Eflin."
Adımlarım durdu ama arkamı dönmedim. Bir kaç saniye boyunca konuşmadı. Sonra çok daha kısık, çok daha yorgun bir sesle konuştu.
"Bu gece yine ağrın artarsa... beni çağır. Yanında istemiyorsun ama en azından acılarını dindirmeme izin ver."
Gözlerimi sıkıca kapattım, içimde bir yer sızladı ama hiçbir şey demeden odama geri döndüm. Kapıyı kapattığımda sırtımı kapıya yasladım ve gözlerimi tavana diktim.
Kalbim öyle yorulmuştu ki ağlayacak gücü bile kendinde bulamıyordu. En büyük acım sensin diyemedim. Çünkü ben o acıya bağımlı olmuştum.
Yatağa geçip uzandım. Odanın içi yine sessizliğe gömülürken gözlerim kapıya takıldı. Gelmedi, kapıyı çalmadı, zorlamadı.
İlk defa beni kendi halime bıraktı. Ve nedense bu... canımı daha çok yaktı. Onun inatla yanımda olmasına öyle alışmıştım ki şimdi ona nasıl güvenip gel diyecektim ki. Ona yanımdan bir saniye bile ayrılmanı istemiyorum demek sana tekarar güveniyorum demekti. Ama Ateş canımı öyle bir yakmıştı ki sanki geri dönüşü yoktu, sanki kalbimin acısı hiç geçmeyecekmiş gibiydi. Ne kadara ağladım öyle bilmiyorum ama. Ağlayarak uyuduğumu yanan gözlerimi açamadığımda anlamıştım.
Gece yarısı susuzluktan uyandığımda ev tamamen sessizdi. Gelmemişti yine gelmemişti.Yorganı üzerimden itip yavaşça kalktım. Kapıyı açıp salona doğru yürüdüm.
Salonun loş ışığında ilk gördüğüm şey koltukta oturan Ateş oldu. Uyumamıştı, dirseklerini dizlerine yaslamış, ellerini birbirine kenetlemiş şekilde öylece oturuyordu. Başını hafifçe öne eğmişti. Saçları dağılmıştı. Üzerindeki tişört hâlâ sabahki gibiydi.
Sanki saatlerdir aynı pozisyonda kalmış gibiydi. Benim geldiğimi fark edince başını kaldırdı.Göz göze geldik, ne ben bir şey söyledim ne o ama ilk defa o an şunu anladım...
Benim içimde kopan kıyametin bir benzeri, onun içinde de susarak yaşanıyordu ve işin en kötü yanı bunu görmek, ona kızmamı kolaylaştırmıyordu. Onu böyle gördükçe gidip sarılasım geliyordu. Ama içimde ki o yaralı kız buna şiddetle karşı çıkıyordu. Bana bakamayı bırakıp önüne döndü. Ona doğru bir adım attım ama devamı gelmedi.
Adımlarımı hızlıca mutfağa çevirdim. Bıraktığım gibiydi. O da yemek yememişti. Allah kahretsin ki ona olan aşkım öfkemi ve kırgınlığımı bastırıyordu. O bir bardak su bile boğazımda kezzap etkisi yaratmıştı.
Acıkmıştım ama yemek yemek istemiyordum. Gözüm mutfağın penceresinden gökyüzüne takıldı. Ne güzel parlıyorlardı. Şehrin ortasında hiç görünmüyorken burada ne de güzel gösteriyorlardı kendilerini. Bakışlarım istemsizce mutfağın balkon kapısına kaydı. Kilitliydi biliyordum ama nedense içimden bir ses dene diyordu. Bu güzel manzaranın o temiz havayla tadını çıkarmayı dene bu ölüm gibi kokan zaman diliminde bir nebze olsun iyi hissetmek istedim. Ama kilitliydi bunu kendime yapmak istemedim. Ya yine atak geçirirsem. Pencereyi açıp öylede izleyebilirdim. Ama diğeri yanım balkon diyordu. Ve düşünmemeyi tercih ederek balkon kapısına yöneldim. Vücudum titremeye başladı. Diğer yanım 'hapissin işte açılmayacak' Diyordu ama bir diğer yanımda 'pes etme' Diyordu.
Hızlıca balkon kapısını tüm gücümle asılmamla sert bir şekilde kulpu indirip kendime doğru çekemem bir oldu.
Açıldı... kapının açıkmış. Yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu.
"Ben seni hiç bir zaman kilitlemedim Eflin. Seni hep özgür bıraktım. Ama senin zihnin hep o zondanda hapis olduğu için her yeri oraya benzetiyorsun. Bu kadar basit aslında. Deneyip görmek herşeyi açıklığa kavuşturur." Ateş'in sesiyle bir anda irkilip ona döndüm.
Bana hayal kırıklığıyla bakıyordu. "Ben seni kendi canımdan bile çok severken nasıl isteyerek canını yakacağımı düşünürsün? İşte bunu anlayamıyorum. Özgürsün hep özgürdün Eflin. Ben sadece sana güvenli alan oluşturmak istedim o güvenli alanda korkmadan yaşa istedim."
Bu da neydi şimdi? Hiç birşey söylemedim sadece yüzüne bakmakla yetindim. Kısa bir süre bana bakıp mutfaktan çıktı. Ne yani kapılar kilitli değilmiydi. Ama ilk geldiğim zaman kilitliydi. Bunu ona söylemek için salona gidecekken vazgeçtim ve balkona geri döndüm. Söylesem ne fayda ki olan olmuştu zaten.
Balkona geri çıktığımda gece yüzüme serin serin çarptı. İçeride boğazıma dolanan o ağır hava burada biraz olsun dağılıyordu. Gökyüzü simsiyah bir örtü gibiydi ama üzerindeki yıldızlar… sanki o karanlığı delmek için inatla parlıyordu.
Yavaşça balkonun köşesindeki koltuğa oturdum. Dizlerimi karnıma çektim. Başımı geriye yaslayıp gözlerimi gökyüzüne diktim.
Ne kadar zamandır böyle duruyordum bilmiyordum. Belki birkaç dakika… belki saatler içimdeki karmaşa dinmiyordu.
Ateş’e kızgındım, kırgındım, canım yanıyordu ama işin en berbat tarafı neydi biliyor musunuz? Bütün bunlara rağmen… onu hâlâ seviyordum.
Bazı insanlar canınızı en çok acıtan kişi olur ama aynı zamanda o acının içinden çıkmak için ilk aradığınız da yine onlar olur ya işte Ateş benim için tam olarak öyleydi.
Gözlerim doldu ama bu sefer ağlamadım. Yorulmuştum sürekli ağlamaktan, sürekli kırılmaktan, sürekli güçlü durmaya çalışmaktan yorulmuştum. Ve bunu bir karma gibi sürekli dile getirmekten de yorulmuştum. Omuzlarımda hissettiğim sıcaklıkla irkildim. Düşüncelerim bir anda dağıldı.
Başımı hafifçe çevirdiğimde Ateş’i gördüm. Elindeki battaniyeyi sessizce omuzlarıma örtmüştü. Parmakları battaniyenin ucunu omzuma çekerken bana değdi. O küçücük temas bile içimde tarifsiz bir sızı bırakmıştı.
Hiçbir şey demedi sadece karşımda ki boş koltuğa değil de bulunduğum koltuğun diğer ucuna oturdu.
Aramıza mesafe bırakarak sanki artık bana nasıl yaklaşacağını bilmiyordu.
Sanki yanlış bir nefes alsa bile beni yeniden kırmaktan korkuyordu.
Bu hali… tarif edemediğim bir şekilde acıyı kat ve kat arttırarak canımı acıtıyordu.
Bir süre ikimiz de konuşmadık sadece gece konuşuyordu sanki. Uzaklardan gelen rüzgâr sesi, ağaçların hafif hışırtısı ve aramızdaki o yarım kalmış cümleler.
“Üşürsün.” dedi sonunda. Sesi çok kısıktı, yorgun, kırılmış ama hâlâ benim için endişelenen o tanıdık Ateş’ti işte.
“Üşümem.” dedim ama sesimde bile yorgunluk vardı.
Başını hafifçe salladı. “Sen hep üşüdüğünü geç fark edersin Eflin.” Bu cümle o kadar tanıdıktı ki kalbim istemsizce sızladı.Benim bu üşümemin onun yokluğundan dolayı olduğunu bilmiyordu.
Çocukluğumuz canlandı gözlerimin önünde. "Eflin bak yine montunu giymemişsin. Başıma bela olmaya ne meraklısın sonra annen bana kızıyor niye montsuz çıkmasına izin veriyorsun diye kar yağıyor Eflin git montunu giy gel."
"Ben üşümüyorum Ateş hem kar çok güzel yağıyor eve gidersem annem çıkmama izin vermez." Oflayarak yanıma gelip montunu çıkarıp bana giydirdiğini anımsıyorum.
"Başımın belasısın ne yapacam ben seninle. Üşüdüğünü ne zaman fark ettin de şimdi fark edeceksin ellerin dudakların mosmor olmuş şu haline bak." Dedi sitemli sesi hayla kulaklarımda yankılanıyordu.
"Ama sen üşüyeceksin." Demiştim üzgün bir sesle.
"Sen üşümediğin sürece bende üşümem menekşem." O an ki o duyguyu hayla hissediyordum. Sadece zor durumlarda bana iyi davranırdı. Diğer zamanlarda görmezden gelirdi beni. Bende bilerek kendimi zor durumlara sokardım.
O anlar gözlerimin önünde canalnınca gözlerim dolmuştu. Çünkü bunu bilen adam… benim en çok güvendiğim adamdı.
Ve tam da bu yüzden en çok o canımı yakmıştı. Bakışlarımı yıldızlara çevirdim. “Kapı ilk geldiğimde kilitliydi.” dedim bir anda. Geçmişe gidersem toparlanamazdım çünkü.
Yanımdan derin bir nefes sesi geldi, bir süre sustu.
“İlk gün…” dedi, sesi boğuk çıkmıştı. “Evet. Kilitliydi.” Başımı ona çevirmedim ama bütün dikkatim ondandı. “Çünkü kendine zarar vermenden korktum.”Bir an durdu. “Sonra açtım. Hepsini açtım. Ama sen hiç denemedin.” Bu cümle içime ağır ağır oturdu çünkü haklıydı. Ben gerçekten denememiştim. Kilitli sandığım her şeyi sadece korkum yüzünden kapalı sanmıştım ama yine de bu, yaşadığım şeyi hafifletmiyordu.
“Yine de korktum.” dedim kısık bir sesle. “Hem de çok.” Ateş bu sefer hemen cevap vermedi. Sanki kelimelerini dikkatle seçiyordu. “Biliyorum.” dedi sonunda. “Ve bunu sana ben yaşattım.” İlk defa savunmaya geçmedi. İlk defa yaptığı şeyi açıklamaya çalışmadan, olduğu gibi kabul etti.
Bu daha çok canımı yaktı dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Beni anlamadın Ateş.”
“Biliyorum.”
“Canım çok yandı.”
“Biliyorum.” Başımı ona çevirdim.
Bu kadar kolay kabul etmesi… beni hazırlıksız yakalamıştı. Gözleri gözlerimi bulduğunda nefesim bir an aksadı.
O mavi gözlerde ilk defa inat değil, öfke değil, savunma değil… sadece yorgunluk vardı ve suçluluk.
“Keşke senin yerine ben yaşasaydım.” dedi aniden.
Kaşlarım istemsizce çatıldı. “Ne?” Bakışlarını benden kaçırmadan, çok daha kısık bir sesle devam etti.
“Keşke o an senin yerinde ben olsaydım da sana bunu yaşatmasaydım.” Çenesi kasıldı. “Çünkü seni o halde görmek…” Derin bir nefes aldı, sesi çatallandı. “Beni mahvetti Eflin.” Kalbim sanki biri tarafından sıkıca avuçlanmış gibi ağrıdı. Çünkü bu cümlede yalan yoktu. Ama gerçek olması her şeyi düzeltmiyordu.
“Ben hâlâ kızgınım, istesemde seni affedemiyorum.” dedim dürüstçe.
“Ol.” dedi hiç düşünmeden. “Haklısın.”
“Ve hâlâ da kırgınım.” Bu sefer gözlerini bir an kapattı.
“Biliyorum.”
"Ve sana hemen güvenebileceğimi sanmıyorum.” Bu cümle aramızda öyle ağır asılı kaldı ki nefes almak bile zorlaştı.
Ama Ateş yine kaçmadı. “Ben de senden hemen affetmeni beklemiyorum.” dedi sonunda.
“Sadece…” sesi hafifçe düştü. “Yanında kalmama izin ver.” İşte bu cümle… tam kalbimin en zayıf yerine dokundu. Çünkü o, ilk defa benden bir şeyi zorla almıyordu. İlk defa sadece izin istiyordu. Sınırlarıma saygı duyuyordu.
Gözlerimi ondan kaçırıp tekrar gökyüzüne çevirdim. Uzun süre bir şey demedim.
O da üstelemedi sonra battaniyenin altındaki parmaklarım istemsizce kıpırdadı.
Koltuğun üstünde duran eline çok yakındı. Sadece birkaç santim dokunsam… her şey değişir gibi geliyordu.
Dokunmasam… sanki içimde bir şey eksik kalacaktı. Parmaklarım tereddütle hareket etti tam değecekken durdum Ateş elini bana uzatmadı, elimi tutmadı sadece olduğu yerde bekledi. Kararı bana bıraktı ve belki de beni en çok sarsan şey buydu.
Derin bir nefes alıp parmaklarımı yavaşça elinin üzerine koydum Ateş kıpırdamadı.
Sadece parmakları elimin altında hafifçe titredi. Başımı ona çevirmedim o da konuşmadı. Ona çok ihtiyacım vardı ona kızgın kırgın olsamda yine beni sevsin yanımdan gitmesin istiyordum. Onu sevdiğimi bilsin ve ona olan kırgınlığımın, öfkemin geçmesini beklesin istiyordum.
O küçücük temas bile içimde kopan bütün fırtınayı bir anlığına susturmaya yetmişti.
Bir süre öylece oturduk yıldızlara baka baka, essizce, kırık dökük ama aynı gökyüzünün altında, aynı acının içinde.
Başım bir süre sonra ağırlaşmaya başladı.
İlaç hâlâ etkisini sürdürüyordu. Göz kapaklarım yavaş yavaş birbirine değmeye başladı.
Ne zaman yana kaydığımı bilmiyorum ama bir noktada başım Ateş’in omzuna yaslandı.
Bu sefer geri çekilmedim o da kıpırdamadı.
Sanki en ufak hareketinde beni uyandırıp bu anı bozmak istemiyordu. Uzaklardan gelen rüzgâr sesi, omzunun sıcaklığı ve battaniyenin altında yayılan o tanıdık güven hissi… bedenim ilk defa gerçekten gevşedi.
Tam bilimcim kapanırken başımın üstünde onun dudaklarından dökülen o fısıltıyı duydum.
“Ne olursa olsun…” dedi çok kısık bir sesle.
“Yine de seni sevmekten vazgeçmeyeceğim.” Ve ben o cümlenin ağırlığıyla, kalbimdeki bütün yaralara rağmen, onun omzunda uykuya yenik düştüm.
Kalbim hâlâ ona kırgındı… ama bedenim, en güvenli yerin hâlâ onun omzu olduğunu inkâr edemiyordu....
VEE BÖLÜM SONU...❤️🩹
BU BÖLÜMÜ YAZARKEN İKİSİNDE ÇOK ÜZÜLDÜM. MESAFELİ AMA ONSUZ YAPAMAYAN EFLİN, SEVDİĞİ KADINA ZARAR VERDİĞİNİ BİLDİĞİ HALDE ONDAN KOPAMAYAN ATEŞ... SİZCE BUNLARIN SONU NE OLACAK. FİNAL YAKLAŞIYOR ARKADAŞLAR TAHMİNLERİ ALAYIM..💫
YENİ BÖLÜMDE GÖRÜŞMEK ÜZERE..🌸🦋
SEVİLİYORSUNUZZZ...❤️🌼
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |