14. Bölüm
Medine Gürpınar / ÜÇ ADIMLA AŞK / 13.BÖLÜM

13.BÖLÜM

Medine Gürpınar
medoscummm

Selam ballarım YKS26 öğrencisi olduğum için ve artık bir şeylerin ciddiye binmeye vakti geldiği için bölümlerin düzeni bozulabilir. En başından söyleyeyim bunu çünkü sonra bölüm neden gelmedi oluyor. Gerçi 12. Bölüm okunmadı hiç. Bölüm atsam da atmasam da birinin bölüm beklediği yok zaten istediğim zaman atabilirim. Duyuru bu kadardı ballar.

Sizi fazla sıkmadan bol heyecanlı bir bölüme aktarıyorum.

 

...............

Oturduğum koltukta sıkıntıdan bir ileri bir geri sallanırken beni on beş dakikadır burada sorulara boğan kadına baktım. Kendi kendine bir şeyleri not ediyor, gözlüğü ile oynuyordu.

Alımlı ve hoş bir kadındı. Muhtemelen 25-30 arasındaydı. Sarı kısa katlı kesim saçlarını tokayla dağınık bir biçimde toplamıştı. Fazla belirgin olmayan bir yüze sahipti. Bu ona yumuşak ve nahoş bir hava katıyordu. Şu anlık oturduğumuz için masanın altını göremiyordum. Sadece üstünde bir korse ceket takımı vardı.

Ela gözleri bana ilgi ile bakıyordu. Bazen o kadar kadının dudaklarına odaklanıyordum ki konuştuklarını duymuyordum çünkü baya dolgun dudakları vardı. Yüzünün aksine kemerli bir burnu ve uzun kirpikleri vardı.

Benden daha güzeldi.

Evden zorla getirildiğim için benim üstümde pijama takımım vardı.

Kim evde ışığın öfkesi pijaması giymez ki?

“Şimdi bir bakalım. Aileyi, hayatı ve hobileri tanımayı bitirdik. Sırada seni buraya sürükleyen asıl şeyi bulmaya yönelik sorular var. Hazır mısın?” On beş dakikadır o kim, bu kim, şu kim demekten bıkmamış yeni sorulara geleceğimizi söylüyordu.

Bıkmışlığın da ötesindeydim.

“Beni buraya sürükleyen şey çok açık aslında.”derken iğneleyici tavrımdan ödün vermiyordum. Ama kadın hala yüzüme gülümsüyordu. “Açık derken, neyi kast ettin?” Oflayarak gözlerimi devirdim. “Annem.”

Kadın suratıma anlamaz bir ifadeyle bakınca açıkladım. “Beni buraya sürükleyen şey annem. Aslında sevgilim olacak o sünepe herifin de bunda büyük rolü olabilir ama beni buraya kolumdan tutup getiren şey, yani kişi annem.”

Anladım dercesine kafasını salladı. “Peki o zaman şöyle sorayım. Buraya gelmekten memnun gibi görünmüyorsun. Korkuyor musun? Yoksa başka bir şey mi var?”diyince daha fazla dayanamayıp patladım.

“Bakın doktor hanım, siz çok güzel, alımlı, bakımlı ve anlayışlı biri gibi görünüyorsunuz. Beni de anlarsınız diye umuyorum. Aslında burada ben değil de annemin oturması gerek. Alt tarafı bayıldım diye beni buralara kadar sürükledi. Fazla evhamlı, onunla konuşmanız lazım benimle değil.” Uzun uzun kendimi açıklamaya giriştiğimde dikkatle dinledi. Bir ara kaşlarını çatar gibi olduğunda hemen kendisini toparladı.

“Anladım Ayla. Ben seni anlamak için buradayım. Ama ben annen ile görüşmeyeceğim ve onunla konuşmayacağım. Ben ilk önce seni dinleyeceğim. Anlaştık mı?” Yanaklarımın içini doldurarak ofladım. Asla anlaşılamayacaktım.

“Peki, ben kendimi size anlattıktan sonra ne olacak? Ben söyleyeyim. Siz ben buradan çıkar çıkmaz annemi çağıracaksınız, ona benim anlattığım özel şeyleri anlatıp neler yapılması gerektiğini açıklayacaksınız ve en önemlisi elime belki bir kağıt tutuşturup bana deli tanısı koyacaksınız. Aynen böyle olacak ama ben deli değilim.” Özel kelimesini bilerek vurgulayıp sesimi yükselterek konuşmuştum. Bunu gözdağı vermek için değil benim aklı başında biri olduğumu anlaması için yapmıştım.

Salak değildik. Deli hiç değildik.

“Düşündüğünün aksine Ayla, söylediğin hiçbir şeyi yapmam yapamam. Tanı koymak benim değil psikiyatri doktorunun işi. Sana deli demek ise benim lügatimde yok. Ve benim için en önemlisi buradan koşarak çıkıp annene konuştuklarımızı anlatmayacağım. Ben seni dinleyip anlayacağım.”

Israrcı olmasını anlamıyordum. Alt tarafı bayılmıştım ve bu bence abartılacak bir şey değildi. Herkes hayatında bir kere bayılmıştır zaten.

Gerçekten acildeki o doktoru bulursam ekstra nöbet için başhekime gidebilirdim.

“Şimdi bana bayıldığın esnada neler olduğunu ve neler hissettiğini anlatır mısın?”

Ona anlatıp anlatmama konusunda tereddüt ettim birkaç saniye ama sonra ne olacaksa olsun artık deyip anlatmaya başladım.

Lakabım her an gerçek olabilirdi.

Ona babamdan başlayıp Lara’ya kadar olan her şeyi anlattım. “O an hissettiğim tek duygu onu öldürmekti. Biliyorum çok uç bir düşünce ama sevdiklerim söz konusu olduğu zaman içimdeki deli kızı tutamıyorum ve öfkem çoğu zaman beni bu gibi durumlarda ele geçiriyor.”diyip son sözümü de söylediğimde kadın defterine birkaç şey daha yazdı.

Aklıma gelenlerle tekrar konuşarak “Son hatırladığım şey Kerem’in beni kollarına alıp sakinleştirmeye çalışmasıydı. Sonrasında onun o güzel kokusu beni kendine çekti ve karanlık. Gerisi yok.”

Ona hastanede annemin, arkadaşlarımın ve doktorun konuştuğu şeyleri de anlatmıştım. Kısacası her şeyi biliyordu artık. Birkaç not yazdıktan sonra bana baktı.

“Yaşadığın şeyler hiç de normal değil Ayla. Sen olanları anlatırken şunu fark ettim ki, herkesin yaşadığı bir şeymiş gibi anlatıyorsun. Fazla rahatsın. Bana anlatmak istediğin başka şeyler de var mı?”dedi. Durup düşündüm. Gerçekten anlatmadığım bir şey var mıydı?

En sonunda bulunca “Evet aslında atladığım bir şey var.”dedim. Bakışları merak duygusunu ele alınca “Özlem abla mesaj atmıştı onu yanıtlamayı unuttum.”dedim. Gerçekten de Özlem abla mesaj atmıştı ama ben şu anda bakamıyordum.

O benim için çok önemli birisiydi.

İsmini unuttuğum kadın “Yapma Ayla dalga geçmenin sırası değil. Bana söylemediğin bir şey olduğunu hissediyorum ve genelde hislerimde yanılmam.”dedi.

“Hadi ama doktor hanım, size her şeyi anlattım yok başka bir şey ve dalga geçmiyorum. Gerçekten Özlem abla bana yazmış ve ben unutmuşum. Mesela sizin adınızı da unuttum. Bunlar normal şeyler.”diyip kestirip attım.

Ben bunlara bu kadar takılmazken doktor hanım gözlerini kıstı. “Son cümleni tekrar edebilir misin?” Ben de gözlerimi kısıp onu taklit ederken şüpheci bir tavırla “Sizin adınızı da unuttum?”dedim.

Biz neden Yeşilçam filmlerindeki gibi uzun uzun bakışıyoruz?

Ben bakmaya devam ederken o bir anda bunu bozarak gülümsedi ve defterine not aldı. Bu kadının yanakları ağrımıyor muydu? “Ayla ben sana ismimi ne kadar zaman önce söyledim?”

Allah Allah taktı bu da isime!

Hatırlamaya çalışarak düşündüm. Ama bir sonuç elde edemedim. En sonunda çirkefleşerek “Off ne bileyim ben ne zaman söylediniz? Saat miyim ben?”dedim. Kadın çıkışıma kızmayıp gülerken apışıp kalmıştım doğrusu.

Deli ben değildim, kesinlikle karşımda oturan kadındı.

Kadın gülmeyi bırakıp “Tamam, şimdi sana ismimi tekrardan söyleyeceğim ve sen bunu unutmamaya çalışacaksın. Anlaştık mı?”dedi. Kafamı evet anlamında salladım. “Benim adım İrem. İrem Ares. Unutma tamam mı?”

Buna neden bu kadar takmıştı anlamıyordum.

Ben tekrar kafamı sallayınca kolunu kaldırıp saatine baktı ardından bana birkaç soru daha sordu. Ve seansın bitimine yakın bana öfkem için nefes egzersizi ve travmalarımla nasıl başa çıkabileceğimi hangi tekniklerin beni rahatlatacağını falan anlattı.

“Unutma Ayla öfkelendiğinde…”demişti ki lafını kestim. “Anladım doktor hanım nefes egzersizi yapacağım yetmezse oradan uzaklaşacağım, tamam.”dememle memnun bir bakış attı. Masadaki seansın bittiğini belirten saat öttüğünde ayağa kalkıp beni kapıya kadar götürdü. Kapıyı açmadan önce “Ayla benim adım ne?”diye sordu.

Biraz düşündüm. Bir süre önce de bu konu hakkında konuştuğumuzu hatırladım. Ama ismini söylediği kısım bulanıktı. Hatırlayamadım. Ben uzun süre sessiz kalınca “Anlaşıldı, kendine dikkat et canım. Konuştuklarımızı unutma. Bu arada benim adım İrem Ares.”dedi ve yüzündeki bilmiş ifade ile kapıyı açtı.

Şimdi hatırlamıştım ama neden unutuyordum böyle. Bu işte bir terslik vardı. Kafama takmadım. Herkes yaşıyor sonuçta bunu benim de isim hafızam kötü ne olmuş yani.

Dışarı çıktığımda kapının önünde oturanlara bir kişinin daha eklendiğini gördüm. Kerem koridorda bir o yana bir bu yana yürüyordu. Bir yandan da kafasını yere eğmiş kendi kendine mırıldanıyordu.

Onu görünce içimdeki tüm o sıkıntı kayboldu. Kalbimde ay doğdu, denizde lotus çiçekleri açtı. İlerleyip yanında durdum. Benim geldiğimi fark edince kafasını kaldırdı. Yüzüne bakınca içim bir cız etti çünkü sağ yanağı kıpkırmızıydı.

Attığım yumruk sayesinde baya bir kızarmıştı. Kıyamazdım normalde ama çok sinirliydim ve bunu bana o yapmıştı. Tek kelime etmeden uzanıp vurduğum yanağına bir öpücük kondurdum. Ona çok yakın dururken onun da yüzü gevşemiş huzurla gülümsediğini gördüm.

Ama bu gülümsemesi çok uzun sürmedi. Yüzümdeki sırıtış silinip yok olurken sol ayağımı kaldırıp ayağının üstüne bastım. Yüzü anında şekilden şekle girerken “Bu daha başlangıç, bana zorla bir şeyler yaptıramayacağını burnun yere sürtünce anlarsın.”dedim ve sol ayağıma daha da yüklendim.

Eminim içinden nasıl birine aşık olduğunu sorguluyordur.

Garibim ses de çıkaramıyordu. Ama kırmızıya çalan suratı acı çektiğini bağırır gibiydi. Ben Kerem’e kendi çapımda işkence ederken annemler yanıma geldi. Sorularını art arda sıralarken hiçbirine yanıt vermedim.

Çünkü şu anda çok güzel ve keyifli bir şey izliyordum. Kerem’in kızarmış yüzünü!

Daha fazla burada kalmak istemediğim için ayağımı çekip çıkışa doğru yürüdüm. Bir an önce yatağıma kavuşmak istiyordum. Kendimi hazırlamam gerekiyordu çünkü o günden sonra Lara’dan bir ses gelmemişti. Bu beni daha da kuşkulandırırken aklımdaki tilkiler kuyruklarını birbirine dolamaya başlamıştı bile.

Merdivenlerden inip son hız çıkışa ilerlerken benimkiler de arkamdan koşturuyordu. Beni buraya zorla getirmelerinin hesabını hepsine çekecektim. Sinirim kaybolmadan bunu yapmalıydım yoksa kıyamazdım.

Sevdiklerim söz konusu olduğunda asit havuzuna bile atlamaktan çekinmezdim ama bu benim onlara hesap soracağım gerçeğini değiştirmezdi.

Hele bir eve gidelim hepsini teker teker sorguya alacağım.

Elimdeki masa lambasını Pınar’ın gözüne daha da sokarken “Pişman mısın?”diye sordum. Eve gelmiştik ve ben hepsini sırayla kapkaranlık yaptığım odama çağırıp masa lambamı üzerlerine tutarak hesap çekiyordum.

Sorum üzerine başından beri yaptığı gibi çenesini indirmeden “Arkadaşımın iyiliği söz konusu olduğunda asla pişman olmam.”dedi. Bunu söyleyip durmasından sıkılmıştım.

Derin bir nefes alarak doktor hanımın dediği gibi nefes alışverişi yapmaya başladım. Kadının adını yine unutmuştum.

İsim hafızam çok kötü demiştim.

“Pekala şöyle yapıyoruz, ben sana neden yaptığını soruyorum ve sen de bana ‘arkadaşımın iyiliği için’ diye başlayan bir cümle kurmadan anlatıyorsun.”dedim. Elimdeki lambayı kenara koyduktan sonra geçip karşısına oturdum ve kollarımı bağladım.

En sonunda diktiği çenesini aşağı indirip alttan alttan bana bakmaya başladı. “Çünkü çok kötü görünüyordun.” demesiyle sabrımın sınırına gelmiştim. Hızla ayağa kalkıp “Sana ne? Kötüysem kendime kötüyüm. Sana ne benim nasıl olduğumdan!”diye bağırınca irkildi.

Onu korkuttuğumu görünce arkamı dönüp daha hızlı nefesler aldım. Bu his daha önce hiç olmamıştı. Neden böyle hissediyordum? Sanki içimdeki biri her şeyi ezip geçmemi, herkesi parçalara ayırmamı söylüyordu.

Bu korkunçtu.

Kendi içimdeki savaşta ağır yaralar alırken Pınar’ın, “Önemsiyorum çünkü sen olsaydın sen de önemserdin.”dediğini duydum. Haklıydı, onlar için her şeyi yapardım. Ama bu benim için yaptıklarını değiştirmezdi.

Kendimi dizginlediğimde Pınar’a doğru döndüm. Hızlı kalkmamla birlikte devrilen sandalyeyi kaldırıp tekrar karşısına oturdum. Pınar’ın yüzüne baktığımda ise gözlerinin dolduğunu görmeyi beklemiyordum. Dolu gözlerle bana bakarak “Çünkü sen kardeşimsin. Kardeşler bunu yapar. Şimdi saçmalamayı bırak ve senin için bir şeyler yapmamıza izin ver.”dedi.

Karşısında susup kalırken o konuşmaya devam etti. “Seni önemsiyoruz çünkü sen bizim her şeyimizsin. Hem ablam hem kardeşim hem de annem oldun şu zamana kadar. Her türlü zarardan bizi korumaya çalıştın ve biz de bunun arkasına saklandık ama senin de yaralanabildiğini göremedik. Bırak kendimizi iyi hissetmek için bu sefer de biz seni koruyalım.”

Yine haklıydı. Kahretsin söylediklerinde tek bir yanlış bile yoktu. Kendimi baştan sona hata gibi hissederken Pınar’ın dolan gözlerinden birer damla art arda aktı. İşte bu dayanabileceğimin üstündeydi. Hemen ona doğru atılıp sıkıca sarılırken ben de artık muslukları açmıştım.

“Özür dilerim. Ben… Ben öyle demek istemedim. Ben kendimde değilim çok özür dilerim. Affedin beni.”diyerek ağlamaya başladığımda Pınar sırtımı sıvazlayarak beni teselli ediyordu.

“Senin bir suçun yok ki kardeşim. İnan bana başka biri olsa senin yaşadıklarından sonra ayağa bile kalkamaz. Sen çok güçlüsün bunu da atlatacağız.”diyerek sırtımı sıvazlamaya devam edince daha da kötü olmuştum çünkü on dakika kadar önce Serra’ya da bağırıp çağırmış ardından odadan kovmuştum.

O Pınar gibi değildi. Ne bir açıklama yapmış ne de başka bir şey söylemişti. Benim bağırışlarımı dinledikten sonra sabırla onu odadan kovacağım anı beklemişti.

Aman Allah’ım ben ne yapmıştım.

Pınar’dan ayrılıp gözlerimi sildim. Ardından onu da kendim ile beraber ayağa kaldırarak kapıya yürüdüm. Odadan çıkıp aşağı inen merdivenlerin oraya doğru gittik. Merdivenlerden sarsak adımlarla inerken aslında kendim ile yüzleşiyordum. Kafamdaki sesler birbirine karışırken kendimi toparlamaya çalışıyordum.

Merdivenler bittikten sonra holde bizi bekleyen kişileri gördüm. Herkes buradaydı ama Serra yoktu. Arda bile gelmişti ama Serra yoktu. İlerleyip salona doğru girdim. Serra koltukların birine oturmuş dizlerini de kendine çekmiş duvarı izliyordu.

Hızla yanına ilerleyip kollarımı sıkıca ona sardım. Bir yandan yukarıda durduğu sandığım gözyaşlarım tekrardan akmaya başlarken “Özür dilerim, çok özür dilerim. Söylememeliydim, size çok haksızlık yaptım. Özür dilerim.”diye ağlamaya başladım.

Serra dönüp beni kendinden ayırdıktan sonra sıkıca sarıldı. İç çekişlerini duyuyordum. “Özür dilemene gerek yok Ayla. Kardeşler bu günler için var. Sen bu zamana kadar bizim arkamızda durdun korudun kolladın. Şimdi sıra bizde. İzin ver yardım edelim.”dedi.

Kafamı öne arkaya evet anlamında hızlı hızlı sallarken “Tamam. Tamam, yardım edin. Söz bir daha size bağırmayacağım.”dedim. Serra benden ayrılıp ıslak gözleri ile gür bir kahkaha attı. “Tamam, öyle olsun bakalım.”

Biz olayları tatlıya bağlamıştık ki aklıma Kerem geldi. Kapının yanına bize bakan Kerem ve Kerim kardeşlere çevirdim kafamı.

Cayır cayır yakacağım sizi.

Aklıma gelenlerle ayağa kalkıp “Benim eskisi gibi olmam şerefine hepinize benden kek.”diye bağırıp mutfağa koştum. Annemin sabah yapmış olduğu kakaolu keki kesip iki dilimini ayırdım. Kekleri tabaklara yerleştirdikten sonra yanıma gelen kızlara aldırış etmeden onlara kendi keklerini içeri götürüp beni beklemelerini sürpriz yapacağımı söyledim.

Kenara ayırdığım iki tabak keke sinsi bakışlar atarken evde neden var olduğunu bilmediğim Wasabi’yi elime aldım. Küçük bir şakadan kimse ölmezdi. Keklerin içine doğru biraz sıkıp üstlerini kapattım.

Kekleri elime alıp içeri götürdüm. Kerim ve Kerem’e kekleri uzatıp kendi kekimi almak için mutfağa döndüm. Kızlar da benimle birlikte gelmiş kola dolduruyorlardı. İçecekleri de doldurup dağıttıktan sonra herkes keklerini yemeye başladı.

Elimdeki kekimi büyük bir iştahla yerken gözüm ikizlerdeydi. Kerim keki hayvan gibi ağzına tıkınca yüzümde bir gülümseme oluştu. Kerim’in aksine Kerem gayet makul parçalara bölüp yiyordu.

Kerim ağzındaki keki çiğnedikçe yüzünün keyifli ifadesi siliniyor yerine acı çeken bir ifade geliyordu. Bozuntuya vermeden önündeki asitli koladan alıp içti ama asitli olduğu için daha fazla yakmış olmalı ki yutkunamadı. Benim gülüşüm daha da büyürken kızlar Kerim’in durumunu anlamamış ne oldu dercesine bana bakıyordu. Onlara kaş göz işareti yaparak izleyin dedikten sonra Kerim bir anda elindeki tabağı da bırakıp ayağa fırladı.

Onun ani çıkışı ile anneannem korkmuş elini böğrüne atmış dua okumaya başlamıştı. Arda da hızla Kerim’e ilerledikten sonra boğuşuyor sanıp sırtına vurarak telaşla “Çıkar, çıkar onu aşkım.”dedi. Bizim gözler fal taşı gibi açılırken kızlarla birbirimize bakıp elimizi aynı anda ağzımıza attık.

Ama bunu sormanın şimdi sırası değildi çünkü Kerim ile Kerem yanıyordu. Kerim salonda koşarken ağzı dolu olduğu için boğuk seslerle “Yandım anam. Selen abla kek değil bu nükleer bomba yapmışsın resmen. Ne koydun içine bunun?”diye bağırdı.

Annem anlamamış olmalıydı ki telaşla su getirmek için mutfağa koşarken “Ne koyacağım evladım. İçinde süt var yumurta var. Ne olsun başka?”diye bağırdı. Kerim’in ağzındaki yanma daha da artmış olmalıydı ki kenardaki akvaryuma gözü takıldı. Ne yapacağını anlayınca hemen yerimden fırladım.

Ben o telaşla elimdekileri umursamadan kalkınca hepsi yere döküldü. Umursamadan Kerim’e doğru koştum. O da bu sırada Necmeddin’in akvaryumuna doğru koşuyordu. Akvaryuma ulaşıp tam kafasını suya daldırıyordu ki ensesinden yakaladım.

“Sakın denemeye bile kalkışma. Oh olsun sana az bile yaptım.”diyip tuttuğum gibi öbür tarafa çevirdim. Annem elinde sürahi ile koşup salona girince Arda hızla anneme gitti ve elinden sürahiyi alıp Kerim’e doğru koştu. Kerim’in ağzına dökmesi gerekirken telaş yapmış olmalıydı ki bütün suyu başından aşağı geçirdi.

Yerler hep su olmuştu. Biz kızlarla gülmemizi durduramazken gözüm Kerem’e takıldı. O da elindeki tüm keki yemişti ve suratı kıpkırmızıydı. Gururundan sesi bile çıkmıyordu. Öylece kilitlenmiş bir şekilde karşıya bakıyordu. Gülmeden edemedim. Yanına gidip “Tüh ya ben kızlara şaka yapacaktım. Wasabili tabaklar size mi denk geldi?”dememle kafasını bana çevirdi.

Ağzındaki son lokmayı da zar zor yutup “Wasabi mi?”dedi. Gülümserken kafamı salladım. Ardından o da daha fazla dayanamadı ve koşarak salondan çıktı. Ben mutfağa gidiyor sanıyordum ama öyle olmadı. Arda Kerim ile ilgilenip sahte ağıtlar yakarken Kerem’in ne yapacağını merak edip beklemeye başladım.

Çok geçmeden dış kapının açılıp kapanma sesi geldiğinde hepimiz peşinden dışarı koştuk.

Bu soğuk havada üstüne bir şey almadan nereye gidiyordu acaba?

Koşarak karşı bahçeye, Özlem ablaların bahçesine girdi. Ben tam kızıp gelmesini söyleyecekken Özlem ablanın küçük ördekleri için yaptırdığı havuza kafasını daldırdı. Şaşkınlıkla elimi ağzıma atarken kimseden ses çıkmıyordu.

Ta ki anneannemin sesi “Benum bu uşağı övdiğim dilumi çiyanlar soksin”diyene kadar.

Halbuki daha bu sabah övmüştü.

Kerem rahatlayana kadar nefes bile almadan o sudan kafasını kaldırmadı. Özlem abla sesimizi duymuş olmalı ki dışarı çıktı. Rezillik diz boyuydu. Kerem’i o halde görünce ilk bir yadırgasa da bağırarak “Ayla yine benim oğlana yaptığın gibi bu çocuğun kekine de mi Wasabi sürdün?”dedi. Elimi ağzımdan çekip kafamı onaylar gibi salladım.

Özlem abla kafasını geriye atıp karnını tutarak kocaman bir kahkaha attı. “Kız ne alemsin ya? Bu kaçıncı? Sinirlendiğinde insanların kekine Wasabi sürmeyi bırak artık.”dedi.

Omuzlarımı silkip “Bana ne Özlem abla o da benimle aşık atmasaydı.”dedim. Gülerek geri içeri girdi. Annesinin dışarı çıktığını gören Adem abi dışarı çıkıp olana bitene baktı.

Kerem’in halini görünce yüzünü buruşturarak “Ah be kader ortağım ne yaptın da kızdırdın bizim deli kızı?”dedi. Adem abi Özlem ablanın ortanca çocuğuydu. Abi diyordum çünkü aramızda 2 yaş vardı. Esmerdi. Siyah saçları ve hemen hemen aynı tonda gözleri vardı. Yaşı dolayısıyla sert yüz hatlarına, heybetli bir bedene sahipti ama konumuz şu anda bu değildi. Adem abi, Kerem’e acınası bakışlar atarken Kerem de kafasını küçük havuzdan çıkarmış saçlarındaki ıslaklık gitsin diye kafasını iki yana sallıyordu.

Onu öyle görünce içimin yağları eridi. Bu halde bile gözüme o kadar güzel geliyordu ki içimden iyi ki yapmışım dedim. Uzun saçlarından sular akarken saçları önüne gelmişti. Kafasını salladıkça etrafa saçılan sular manzarama ayrı bir güzellik sunuyordu.

Kafasını suya iyice gömdüğü için ıslanan omuzlarından aşağı sular ilerliyordu ve beyaz tişörtü artık omuzlarını saklamıyordu. Kıskançlık ile kaşlarımı çatıp sağa sola bakındım. Ardından hızla içeri girip anneannemin siyah simli örgü şalını kaptığım gibi Kerem’e doğru ilerledim. Kaşlarım hala çatıktı. Hızla Kerem’e ulaşıp şal ile üstünü örttükten sonra daha o ne olduğunu bile anlayamadan yukarı zıplayıp kulağından tuttuğum gibi çekiştirmeye başladım.

Kulağından tuttuğum için eğilmiş acı ile inleyerek beni takip etmeye çalışıyordu. Bir yandan da “Özür dilerim. Valla ben bana kıyamazsın sanmıştım. Sana boynum kıldan ince yavrum ama bu biraz fazla olmuyor mu artık?”diye sızlanıyordu.

“Sus, konuşma. Senin yaptığının yanında benimki devede tüy gibi kalır. Umarım bir daha beni sinirlendirmezsin.”diyip Özlem ablaların bahçesinden çıkıp eve doğru yürüdüm. “Yavrum devede kulak olacak o. Ayrıca tövbe ettim, bir daha seni sinirlendirmenin yanına bile yaklaşmayacağım.”

“Ben sana konuşma demedim mi? Ben tüy demek istiyorum belki. Ayrıca doğru bir karar verdin.” Eve girdikten sonra sürükleyip onu misafir odasının içine fırlattım.

Kendimden iki kat büyük çocuğu da oradan oraya fırlattım ya helal olsun bana.

Kerem odaya girip kapıyı kapattı. Biz de içeri doğru gittik. Evin halini gören annem ve anneannem delirmişti. Annem hepimizi koltuğa oturtmuş eline de füzesini almış azarlıyordu. Anneannem ise anneme destek kuvvet olarak yanında dikiliyordu.

Annem bir o yana bir bu yana giderken “Bu kaçıncı Ayla? Sinirlendiğin zaman hep bunu yapıyorsun. Tabi sonra burayı kim temizler diye düşünmüyorsun.”diye şikayetlerini sıralıyordu.

Ev temizlenir ama senin yaptıkların benim hafızamdan temizlenebilir mi anne dememek için kendimi tuttum.

Zamanı değildi.

Serra daha fazla uzamasın diye “Selen abla biz temizleriz sen canını sıkma. Otur şöyle.”diyip annemi kolundan tutup koltuğa oturttu. Pınar ve bizim kollarımızı tutup ayağa kaldırdıktan sonra salondan çıkardı. Bu sırada da annem hala söyleniyor anneannem de onu onaylıyordu.

Serra bizi kilere çekip temizlik malzemelerini çıkarırken bir an duraksadı ve “Ayla sormayayım sormayayım diyorum ama içim içimi yiyor be kızım. Karşı evden çıkan o çocuk da kimdi öyle yunan tanrısı gibi.”diyince karın ağrısını anladım.

Gülerek “Ne oldu kız? İlk görüşte eros oklarını kalbine mi fırlattı? Aşık mı olduğun çocuğa?”diye dalga geçtim. Serra bana ciddi ciddi bakınca olayın dalga olmadığını anladım. “Adem abi, bizden 2 yaş büyük. Özlem ablanın ortanca çocuğu kendisini hiç sevmem. Ama iyi birisidir.”

Serra anladım der gibi kafasını salladıktan sonra “Peki sende numarası var mı?”diye sordu. Gözlerim fal taşı gibi açılırken Pınar, Serra’ya ilerleyip elini alnına koydu. Serra onu iterken “Ne yapıyorsun?”dedi.

Pınar elini çekip “Kanka, sen erkeklerden nefret etmiyor muydun? Hiç böyle bir tepki vermemiştin de ateşin mi var acaba diye baktım.”dedi. Serra elini çenesine kolunu da erzak dolabının rafına dayayıp iç çekti. “O kapıdan çıkışı, onun o siyah saçları, heybeti, yakışıklılığı beni benden aldı be kızım. Daha önce hiç bu kadar garip hissetmemiştim. Onu görünce kalbim işte bu o diye atmaya başladı sanki.”dedi.

Ağzımız beş karış açık Serra’ya bakarken telefonumu çıkarıp fotoğrafını çektim. Adem abinin numarasını açıp Serra’nın burnuna dayadım. “Al kanka, bu numarası. Madem böyle hislerin oluştu. Yaz ve tanışın. Belki de gerçekten doğru kişi odur.”

Minnet dolu bir gülümseme ile bana bakıp hemen numarayı kaydetti. Ardından Pınar ve ikimizi kendine çekip sıkıca sarıldı ve hiçbir şey söylemeden dışarı çıktı.

Alık alık bize bakıp “Ee hadi neden gelmiyorsunuz?”dedi. Elimi alnıma atıp yüzümü ovuşturduktan sonra Pınar ile birbirimize bakarak güldük. Ardından temizlik için malzemeleri alıp Serra’ya göstererek “Biz buraya bunlar için gelmiştik sen hatları karıştırdın galiba?”diyerek dalga geçtik.

Onlar gülerken ben bir anda ciddileşip “Ama eğer seni üzecek bir şey yaparsa değil kekine Wasabi sürmek, onun kafasını Wasabi kazanına daldırırım.”dedim. Serra gülerek koluma vurduktan sonra “Kız deme öyle yazıktır.”dedi.

Bana ne der gibi omuzlarımı silktikten sonra hep beraber salona girdik. Girmemle birlikte burnuma o hoş koku dolunca gözlerim hemen Kerem’i aradı. Necmeddin’in akvaryumunun yanındaki koltuğa oturmuş balığımı izliyordu.

Islak saçları, değiştirdiği üstü ve hoş kokusu banyo yaptığını gösteriyordu. Omuzlarına attığı havlu ile hoş bir görünüme sahipti.

Gerçi o ne yapsa, ne giyse bana çok hoş geliyordu.

Kafasını kaldırıp beni görünce kaşları çatıldı. Neden kızdığını anlamadığım için benim de kaşlarım çatıldı. Yanına gidip “Ne oldu? İki acı yedirdim diye bana mı sinirlendin?”diye sordum.

Kafasını iki yana sallayıp “O kadının söyledikleri aklıma takıldı. Daha önce o lavuğa da Wasabi yedirmişsin. Neden yaptın?”diye sordu.

Az önce benim başkasına Wasabi yedirmemi mi kıskanmıştı o?

Tatlılığına dayanamayıp oturduğu tekli koltuğun kenarına oturup yüzünü bana doğru çevirdim. Düşmeyeyim diye anında bir kolu belime dolanmıştı. İki elimle birden yanaklarını tutup sıkıştırdım. “Sen az önce benim başkasına Wasabi yedirmemi mi kıskandın? Çok tatlısın ya.”diyip yanakları ile oynamaya devam ettim.

Yüzünü elimden kurtarıp ters ters baktı. Sanırım herkesin için onu böyle sevmemi yadırgamıştı. “Hayır, kıskanmadım ama sen anladığım kadarıyla çok sinirlendiğinde yapıyorsun bunu. Ve ona da yapmışsın. Ne yaptı da kızdırdı seni?”diye sorusunu yeniledi.

Gülerek kafamı ıslak saçlarına dayayıp kokusunu içime çektim. “Madem çok öğrenmek istiyorsun,” Ellerim de saçlarına atılıp karıştırmaya başladı. “Bir şey yapmadı sadece bize geldikleri bir akşam ertesi gün için yaptığım saçlarımı tavuk yolmuşa döndürmüştü. O yüzden yaptım.”

Dediklerim ile derin bir nefes verdi. Onun bana sarkıntılık yapmış olmasından korkuyordu ama Adem abiye hesap soramıyordu. Benim kendimi koruyabileceğimi bildiği için ses etmiyordu.

Kerem’e doğru kalbim az daha eridi.

Rahat bir nefes verdiği yetmiyormuş gibi bir de yüksek sesle güldü. Neden güldüğünü anlamamıştım. Kafasını yukarı çevirip alttan alttan bana baktı. “Kafamı ördek havuzuna da sokturduğuna göre senden korkulacağını bir kez daha anladım.”dedi.

Tatlı tatlı güldüm. Ama o sırada aklıma bir soru gelmişti. Kerem’e merak dolu bakışlar atarken “Sahi Kerem sen o havuzun varlığını nereden biliyordun?”dedim.

Yüzündeki gülümseme yerini korurken “Her sabah ekmek almaya kim gidiyor acaba? Gidip gele gözüm takıldı işte.”dedi.

Biz kendi aramızda konuşurken kızlar salonu temizlemiş bana bir şey bırakmamışlardı. Bu sırada da anneanneme gözüm takıldı. Bakışlarını bize kilitlemiş gözlerinden lazer atıyordu. Onu görünce hemen Kerem’den elektrik çarpmış gibi ayrıldım.

Kerem ondan ayrılma nedenimi anlamadığı için bana bakınca gözlerimle anneannemi gösterip “Nenem şimdi pompalı ile götümüze sıkacak.”diyip koltuğun kenarından kalkıp diğerine oturdum. Anneannemin bakışları normale döndü ve bakışlarını bizden çekip başka yere baktı. Ama Kerem gülüyordu.

Gülmek bu çocuğa ne kadar yakışıyordu ya. Bir anda içimdeki bencil uyanıp ona başka yerde gülmeyi yasaklamamı istedi. Yapar mıydım?

Belli olmazdı.

Kızlar yerleri temizledikten sonra kalkıp gittiler. Bu sırada da annem içeri girdi. Annemin içeri girmesiyle anneannem de ayağa kalktı. Evet, kurul kararını verdi.

İdam, idam, idam.

Annem bana bakarak “Ayla Trabzon’a hala gitmek istiyor musun?”diye sordu. Hevesle başımı salladım. “Tamam o zaman. Bu akşam anneannen memlekete geri dönüyor ve ben seni onunla Trabzon’a yolluyorum.”diyince çok sevinmiştim.

Ama neden bir anda kararını değiştirmişti anlamıyordum. Önceden konuştuğumuzda pek sıcak bakmamıştı. Kabul etmişti ama hevesli değildi. Anneme bakıp “Hayırdır? Niye bir anda fikrini değiştirdin anne?”diye sordum.

Nefesini sesli verip “Burada kaldıkça kötü olacağını düşündüm. Bugün olanlardan sonra da Ankara’dan uzaklaşman gerektiğine karar verdim.”dedi.

Canıma minnetti valla.

Ayağa kalkıp dans ede ede annemin yanına gidip falso çekerek anneanneme sarıldım. Çünkü anneme hala kırgındım. Bir anda aklıma Kerem geldi. Kızlar, Kerim ve Arda burada kalacaktı. Kerem de burada kalıyordu.

Ama ben onlarsız nasıl eğlenebilirdim.

Hüzünlü hüzünlü arkadaşlarıma baktığımı gören annem “Onlar için de ailelerinden izin aldım, seninle geliyorlar. Biletleri de hallettim. Yani hazırlanmak için sadece 3 saatiniz var.”diyince kırgınlığı falan bir kenara bırakıp anneme sarıldım.

Her ne kadar kırgın olsam da yaptığı çok güzeldi.

Günler sonra ona sarıldığımı gören annem sıkıca sardı kollarını. Ardından hazırlanmak için bize sadece 3 saatimiz olduğunu söylediği geldi aklıma. Hemen annemden ayrılıp kızlara eve gitmelerini Kerem ve Kerim’in eşyalarını toplamasını söyledim.

Yukarı çıkıp hazırlanacakken koltukta oturmuş Arda’yı gördüm. Annem onun annesini tanımıyordu. Bu yüzden o gelemeyecekti. İçim burkuldu. Hemen yanına gidip annesinin numarasını alarak anneme verdim ve fazladan bir bilet daha alması için onu ikna ettim. Şimdi her şey hazırdı. Yukarı çıkıp hazırlanmaya başladım.

Beni bekle Karadeniz ben geliyorum.

Otobüsün merdivenlerinden aşağı adımımı attığım anda kollarımı yukarı kaldırarak uzunca gerindim. Her yerim tutulmuştu. 11 saat boyunca yolda olmak bedenimi kilitlemişti. Akşam 9 da yola çıkmıştık ve şimdi saat sabahın 8 buçuğuydu. Önümdeki velet yüzünden doğru düzgün uyuyamadığım için de çok uykum vardı.

Ben yine iyiydim. Benim boyumdaki biri için bile koltuklar çok rahatsızdı. Bir de Kerem ile Kerim’in halini düşünmek lazımdı.

Ben gerinirken bizim çocuklar da otobüsten inmişti. Herkes bir taraflarını esnetip sızlanırken anneannem alışıkmış gibi valizini bırakıp seke seke otogarın bakkalına su almaya gitti.

Kadın Karadenizli Ayla ne bekliyordun?

Kendi kendimde kızarken daha yolumuz olduğu aklıma geldi. Anneannem Trabzon merkezde değil ilçesi olan Of’ta oturuyordu. Yüzümü buruşturdum.

Muavin abi bizim valizleri de çıkarınca gidip aldım. Eşek ölüsü gibi çanta yapmıştım kendime. Oysa sadece iki kazak bir pijama takımı bir de üç tane eşofman altı vardı. Normal bir okul çantasına sığabilecek kadar olan eşyalarım koca valize sığmamıştı.

Valize kıyafetten çok kitap doldurduğum için de sığmamış olabilirdi.

Diğerleri de valizleri aldığında anneannem de elinde iki poşet su ile yanımıza gelmişti. Otobüs hizmeti rezildi resmen bir su bile yoktu otobüste. Allahtan yanımda her zaman su bulunduruyordum.

İki şişe suyu yol boyu altı kişi ortaklaşa içtiğimiz için çok az içmiştik ve benim dilim damağım birbirine yapışıyordu. Anneannem ben varınca içerim diyerek içmemişti ama aldığı su miktarından onun da çok susadığını anladım.

Herkes kana kana su içtikten sonra anneanneme dönüp “Daha ne kadar yolumuz var nene?”dedim. İleride bir yere bakıp “Bir saat daha yolimiz var kizum. Ha ilerudaki minibuslara binup gideceğuz.”dedi. Ağlamak istedim.

Bizim çocuklar kendi aralarında kaynaştırırken yanlarına yanaştım. Kerim ile Kerem’in arasında durup Kerem’e yaslandım. “Daha bir saat yolumuz varmış, çabuk sevinmeyin.”

Arda hayıflanarak “Ya vallahi bilsem gelmezudim. Bu nedur da.”dedi. Yapmaya çalıştığı şiveden dolayı yüzümü buruşturdum. Kerim de benimle aynı fikirde olacak ki Ardaya, “Hayatım sen en iyisi normal konuş. Şive sana yakışmadı.”dedi.

Bunları da hesaba çekme vakti gelmişti.

Kerimi dürtüp “Siz hayırdır? Canım cicim falan, ne oluyoruz?”dedim. Arda utanarak başını eğip yere bakmaya ayağıyla eşelemeye başladı.

Kerim onun o halini görünce gülümseyerek Arda’yı kolundan tutup kendine çekti ve elini omzuna attı. Ardından göğsünü gere gere “Duyduk duymadık demeyin. Peynir ekmek yemeyin. Kendime bir yar buldum. Çok tatlusun hayatum.”dedi. Onun da Arda’dan eksik kalır yanı yoktu.

Ben şaşırmıştım ama sevgili olduklarına değil de bu kadar hızlı olduklarına şaşırmıştım. Benim niyetim zaten ikisini tanıştırmaktı. Kızlar apışıp kalırken Kerem ve ben öylece izliyorduk.

Serra bir anda Kerim’e doğru atılıp sarıldı. “Ayy çok sevindim. Çok mutlu olun.” Kerim, Serra’nın tepkisine anlam verememişti. Serra’yı işaret parmağı ile alnından iterek kendinden uzaklaştırdı. “Hoşt ne oluyoruz. Bir şey mi içti bu?”

Pınar gülerek Kerim’e gidip sarıldı. Ardından Arda’ya sarıldıktan sonra “Bir şeyi yok sadece Maybel’ın iksirinden içti. Ondan böyle aldırış etmeyin.”dedi. Kerim yine anlamamıştı ama Arda elini ağzına atıp “Seroş aşık mı oldu?”dedi.

Bir anda Serra’nın yüzündeki gülümseme kayboldu. Onun yerine yanakları kızarmaya başladı. Herkes bir cevap beklerken o, “Ben bir gidip nineme bakayım. Minibüs şoförünü vuracak şimdi.”dedikten sonra uzaklaştı.

Arda ve Kerim’in bakışları bize dönünce “Biz bir şey söyleyemeyiz. Patron o. O ne derse o olur.”dedim. Aklıma okula girip sınav cevabını çaldığımız gün geldiği için gülümsedim ve Kerim’e manalı bir bakış attım.

Anlamış olacak ki “Hala mı Ayla ya. Zaten ispiyonladın beni o gün, bir ton dayak yedim. Hala mı aynı mevzu?”diyince omuzlarını silkip anneannemin yanına ilerledim. Bizimkiler de arkamdan gelirken Serra’nın dediği gibi anneannem az daha şoförü morga yollayacaktı. Adam yeterli kişi olmadığını söyledikçe anneannem tersleniyordu.

Bu gidişle eve gitmemiz akşamı bulacak gibiydi.

Zor bela minibüse binip eve doğru yola koyulduk. Gerisi zaten bilindik bir sahneydi. Serra telefonuna gömülmüş hızlı hızlı bir şeyler yazıp duruyordu. Pınar uykusuzluktan olduğu yerde uyukluyordu. Kerem saçlarımla oynuyor, Kerim ile Arda cilveleşiyordu. Kerem saçlarımla oynadıkça daha da uykum geliyor derken gözlerim kapanıverdi.

Gözümün önünde kocaman bir kuş belirdi. Bir muhabbet kuşuna benziyordu. Garip olansa sırtında eyer olmasıydı. Yürüyüp sırtına bindim. Havalanıp hızlandı. Sanırım yarış yapıyorduk. Benim binmemle bir sürü kuş ve üstünde insanlar belirdi.

Birinde Kerem’i gördüğümde daha da hızlanarak onu geçmek istedim. Hileye başvurmak için Kerem’in bindiği kuşun yanına yaklaşıp ayağımla ittirdim. Kerem dengesini sağlayamayıp yalpalayınca kuş rahatsız oldu ve Kerem’i üstünden attı. Ben Kerem’in aşağı düştüğünü görünce hemen kuşun üstünden aşağı atladım.

Diğer biniciler yanımızdan geçip gidiyordu. Kerem’in peşinden hızla yere çakılırken iyice yaklaştım. Uzanıp elini tutmaya çalıştım. Kendimi biraz zorlasam da elini tutmayı başarmıştım. Kendime çekip sarıldıktan sonra ikimizin birden hızla yere çakıldığını hissettim. Yere çakılmamızla her şey kapkaranlık olmuştu.

Bu sırada derinlerden gelen bir ses duydum. Sanki biri adımı sesleniyordu. Ardından havalandığımı hissettim. Rüya ve gerçekliği birbirinden ayıramazken bedenim hafif sallanarak gidiyordum. Biri beni taşıyor olmalıydı.

Bir süre sonra yumuşak bir yere bedenimin bırakıldığını hissettim. Gözlerimi zorlukla aralayıp etrafa baktım. Kerem başımda dikilmiş bana bakıyordu. Eğilip saçlarıma bir öpücük kondurdu. “Uyu güzelim. Yorgunsun.”diyip geriledi.

Refleksle kolumu kaldırıp tişörtünü tuttum. Arkasını dönmüş gitmek için hazırlanan Kerem bana döndü. “Gitme. Beraber uyuyalım.”

Beni uğraştırmadan yanıma geldi. Yer açmak için kayacakken beni tutup kaldırdığı gibi kollarına alıp geri yatağa yığıldı ve beni kafese hapsedilmiş bir kuş gibi sarıp sarmaladı. Canıma minnetti.

Ona daha fazla sokulurken saçlarımdaki nefesini hissedebiliyordum. Ben de kokusunu içime çektim. O rahatlatıcı koku yine burnuma geldiğinde en son “İlkbahar gibi kokuyorsun. Ve ben ilkbaharı çok seviyorum.”dediğimi hatırlıyorum. Sonrasında ise yine dipsiz bir karanlık.

Öğlene doğru uyanıp bizimkilerle bir plan yapmıştık. Anneannemin evi iki kat ahşap güzel bir evdi. Sol tarafından evi sarmaşıklar sarmıştı. Küçük bir bahçesi vardı. Bahçede iki kişilik bir salıncak ve karşısında ise çardak vardı.

Evin içinde alt katta banyo ve mutfak bulunurken üst katta 4 tane odası vardı ve epey genişti. Odaların kapısı da orta salona açılıyordu. Geldiğimde inceleme fırsatı bulamadan uyumuş kalmıştım. Salonda iki tane tekli koltuk yanlarında ise iki tane üçlü koltuk vardı. Ortada ise sehpa vardı.

Mutfak salona göre daha eski kalsa da kendine has bir dekoru vardı. Mutfak o kadar büyük değildi ama bizim hepimizi alıyordu.

Hep birlikte hazırlanıp evden çıkmıştık. Uyanır uyanmaz buraya yakın dere gölet bir şey var mı diye anneanneme sormuştum. Anneannem ise köyün aşağısında bir dere olduğunu söylemişti.

Trabzon, Ankara’ya göre biraz daha soğuktu. Kalın giyinip oraya gitme kararı almıştık. Soğuk olsa da orası çok huzur verecekmiş gibi geliyordu.

Köyün içinden geçip sora sora dereye ulaştığımızda Pınar elindeki fotoğraf makinesi ile fotoğraflarımızı çekmeye başlamıştı. Kerim ile Arda’yı inek gibi dereye eğilmiş su içerken çektiğinde sıra Kerem ile bizi çekmeye gelmişti. Pınar, “Kerem Ayla’nın elini tut. Birbirinize bakın. Hah evet böyle.”derken çekmişti. Serra bizimle gelmemişti.

İnterneti bir tek evde çekiyormuş hanımefendinin!

Pınar kameraya baktıktan sonra “Ankara’ya geri dönünce basarım ben size fotoğrafları.”dedi. Pınar fotoğraf çekmeyi, kameralarla ilgilenmeyi falan çok seviyordu. Evinde eski usul bir kırmızı odası bile vardı.

Biz Kerem ile el ele tutuşmuş yürürken dere kenarındaki çalılıkların arasına girdik. Havadan sudan konuşup sohbet ediyorduk ve günlerce onunla sohbet edebilirdim.

Saçma bilgiler kadını olduğum için Kerem’e gereksiz bilgiler veriyordum. “Biliyor musun? Kaşlarımızın birbirine benzememesinin nedeni onların da cinsiyetinin olmasıymış.” Ciddi ciddi bunu ona söylemiştim.

Merak ediyormuş gibi şaşırdı. “Alla alla öyle miymiş? Peki, hangisinin hangi cinsiyette olduğunu nasıl biliyoruz?”

“Genelde sol kaşımız kız, sağ kaşımız da erkek oluyormuş. Bu yüzden alındığında ikisi birbirine benzemezmiş. Hatta kaşlarımızın ortası birleştiğinde kavuşmuş oluyorlarmış.”dedim.

Kerem gür sesle kahkaha attı. Yerimizde daire çiziyorduk. Çalıların etrafında biraz turlayıp merak etmesinler diye dere kenarında gözüküp geri çalılara giriyorduk. Sürekli yürüdüğümüz için üşümemiştim. Ama burnumun ve yanaklarımın uyuştuğunu hissediyordum.

“Son kısmı salladın değil mi?”dedi gülerek. Evet, sallamıştım ve anlamıştı. Ama sonuna kadar inkar edecektim. “Hayır bir kere gerçek bu.” Kolunu kaldırıp burnuma fiske attı. Soğuktan uyuşmuş olan burnum haddinden fazla acıyınca elimi burnuma attım. Acıyla inledim.

Kerem hemen ciddileşip burnuma bakmaya çalışırken ağzıyla burnuma sıcak hava üfledi. Sıcağı görünce acıması geçmişti. “Geçti mi acısı?”diye sordu.

Başımı evet anlamında salladıktan sonra eğilip burnumun ucuna bir öpücük kondurdu. Bu sırada arkamdan hışırtılar geliyordu. Saniyeler sonra tanımadığım bir erkek sesi “Yuh uşağum napaysunuz?”dedi.

Kerem kafasını kaldırıp gelen kişiye baktı. Kaşları çatılırken “Sana ne lan?”dedi. Ben geleni merak edip arkamı dönünce gelenin bir değil iki kişi olduğunu fark ettim. Arkalarında da bizim çocuklar vardı.

Karşımda kumral açık kahve saçları ve ela gözleri olan uzun boylu bir adam vardı. Yanında ise benden biraz uzun sarı saçları beline kadar inen yeşil gözlü buranın yöresel kıyafetleri içinde bir kadın vardı. Küçük burnu ve tombalak yüzü onu çok sevimli yapıyordu.

Trabzonluların burunları hokka gibi olur diyenlere gelsin.

Adamın sert bakışları ve çehresi korkmama yetmişti. Adam Kerem’e doğru yürüyerek “düzgün konuş ula ben senun askerlik arkadaşun miyum? Hem utanmay misun kizi şıkıştirup öpmeye?”dedi.

Ortamı sakinleştirmek adına ortalarına girdim. “abicim sevgilim o benim ne sıkıştırması? Yanlış anladınız siz.”dedim. Adamın yüzü gevşerken “Ha bacum bu dangoz senun sevgilun midur?”dedi. Kafamı evet anlamında salladım.

Kerem arkamdan öne çıkarak “Sen kime dangoz diyorsun lan? Benim saygılı olmamı istiyorsan ilk önce sen saygı duyacaksın.”dedi. Adam Kerem’e aldırış etmeden elini uzatıp “Benum adum Tolga. Sen de Safiye Sultanumin torini olmalisun.”dedi.

Anneannemi nereden tanıyordu?

Yanındaki kadın ilk defa konuşarak “Benim adım da Açelya. Ben Safiye ninenin komşusuyum. Bu dağ ayısı öküz de nişanlım olur.”diye açıkladı. Tolga abi nişanlısının laf sokuşuna aldırış etmeden elini uzatmaya devam etti. Elini sıkmak için yeltendiğimde Kerem elimi itip Tolga abinin elini sıktı.

“Ben de kerem,” Beni göstererek “Safiye ninenin torunu sevgilim Ayla” bizi tanıttı. Tolga abi elini çekerken Açelya abla, “Biz onca yıl sonra geldiğini duyunca hemen görmek istedik ama ninem derede olduğunuzu söyleyince buraya geldik.”dedi.

Beni nereden tanıyordu?

Şaşırarak “Daha önce tanıştık mı?”dedim. Şaşkınlığımı gören Tolga abi Kerem ile bakışmasını bölerek “Elimizde büyüdün ufaklık ama sen bizi hatırlamazsın.”diyerek gülümsedi. Demek bebekliğimden beni tanıyorlardı.

Ama birkaç yıl önce de buraya gelmiştik. Ve ben onları görmemiştim.

Açelya abla ile de el sıkıştıktan sonra “Ama ben sizi neden tanımıyorum? Daha önce de buraya geldim ve sizi görmedim.”dedim. Açelya abla gülerek “Senin geldiğin zamanlarda ben üniversitede okuyordum. Tolga abin de buralı değil zaten.”dedi.

Asıl buralı olmayan oydu. Neden şivesi yoktu acaba?

Tolga abi “De hayde üşüdiniz, yolda konişirsiniz kalanlaru.”diyip bizi gitmek için hareketlendirdi. Hepimiz dere kenarından ayrılırken Açelya ablaya merak ettiğim şeyleri soruyordum. Meğersem Tolga abi Rizeliymiş.

Açelya abla da şivesinin olduğunu ama konuşmayı tercih etmediğini söylemişti. Benim geldiğim zamanlarda iki yıllık üniversite okuyormuş. Tolga abi ile de minibüste karşılaşmışlar.

Evin oraya gelmişken Açelya abla derinlere dalarak “Tolga’nın babası minibüs şoförü, babası hasta olunca Tolga çıkmış sefere. Rize’de bizim de akrabalarımız var. Onların yanına gittiğimde köyden şehre inmek için binmiştim minibüse ve hayat bana o minibüste bir yol arkadaşı verdi.”diyerek yanında yürüyen Tolga abinin koluna sarıldı.

Tolga abi eğilip nişanlısının saçlarına bir öpücük kondurunca Açelya ablanın yüzünde güller açtı sanki. Anneannemin evinin önüne geldiğimizde kapıyı çaldım. Kapı açılırken hep birlikte içeri girdik.

Dere kenarında çok fazla oyalandığımız için hemen hemen akşam olmak üzereydi. Açelya abla ve anneannem mutfağa girişip yemek hazırlarken anneannem bizim de öğrenmemiz için Serra, Pınar ve beni de yanına dikmişti.

Karmakarışık bir mutfak macerasından sonra nihayet sofrayı kurmuştuk. Hep birlikte mutfakta yerde oturmuş yemeklerimizi de yemiştik. Buranın havası kış ayı olmasına rağmen o kadar ferahlatıcıydı ki nefes alırken bile huzur buluyordum.

Yemekten sonra anneannem biz kızlara bulaşıkları kitleyip yukarı çıkmıştı. Bulaşıkları yıkarken Serra ile itiş tepiş yaşadıktan bir saat kadar sonra hepsini halletmiştik.

Arkamı döndüğüm anda telefonuna sarılıyordu ya!

Biz tam kahveleri pişirmiş yukarı çıkarırken Tolga abi ve açelya ablanın yukarıdan bağırışlarını duyduk. Bir anda endişe edip hızlıca yukarı çıktık ama Tolga abi ve açelya ablayı birbirine sarılmış zıplarken bulmayı beklemiyorduk.

Şaşkın şaşkın baktığımızı gören Kerim “Gelin kızlar gelin. Bugün çok şanslıyız ki Galatasaray - Fenerbahçe derbisi var.”dedi ve heyecanla televizyona bakıp mırıldanmaya başladı.

Kerem kenarda köşede oturmuş asık suratıyla maçı izliyordu. Tolga abi “Helal be aslanlarım. Bildirin şu kuşlara hadlerini.”diyip yumruğunu havaya kaldırdı.

Bir yandan da Kerem’e kaçamak bakışlar atıyordu. Kerem yumruklarını sıkarak “Ayıp ediyorsun ama abi.”dedi. Tolga abi ile Açelya abla geri yerlerine oturarak maçı izlemeye başladılar. Bu durumdan anlaşılıyordu ki Açelya abla ve Tolga abi de Galatasaraylıydı.

Kızlar gidip otururken ben kahveleri dağıtıyordum. Pınar’ın kahvesini verirken maçı sunan spikerin durgun sesi bir anda gürleşti. Pınar’a kahvesini vermiş Kerem’e ilerliyordum. O sırada spiker daha da bağırarak “GOOOLLLL.”dedi. Kerem’in önüne tepsiyi tutup almasını beklerken spikerin bağırışıyla bir anda Tolga abi, Açelya abla ve Kerim havaya zıplayarak “GOOOOOLLLLLL.”diye bağırdılar.

Beklemediğim için korkarak havaya sıçradım. Tabi havaya sıçramamla benim kahvem ve Kerem’in almak için yeltendiği kahvesi tepsiyle birlikte Kerem’in kasıklarına devrildi. Kerem sıcak kahvenin kasıklarına dökülmesiyle ayağa sıçrayıp “YANDIM ANAM.”diye bağırdı.

Herkes Kerem’in yanmasıyla ayağa sıçrarken ne yapacağımı bilmediğim için suçlu çocuklar gibi kenardan izliyordum. Herkes oradan oraya koştururken anneannem “Kiz yaktun damadumin hayalaruni.”diye bana kızıyor, Tolga abi Kerem’i odaya çekmeye çalışıyor, Kerim kardeşi ile gülerek dalga geçiyor, Kerem de salonun ortasında eşofmanının önünü havada tutarak tepiniyordu. Ortalık mahşer yeri gibiyken ellerimi açıp Allaha dua etmeye başladım.

Beni ancak o bunun hesabından kurtarabilirdi.

 

...................

Bölümü beğendiyseniz oy ve yorum bırakmayı unutmayın. Bu bölüm biraz uzun inşallah sıkılmamışssınızdır.

Sizi seviyorem.

 

 

 

 

Bölüm : 11.09.2025 19:05 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...