2. Bölüm
Medine Gürpınar / ÜÇ ADIMLA AŞK / 1.BÖLÜM

1.BÖLÜM

Medine Gürpınar
medoscummm

Kolumdaki çantanın askısını düştüğü için biraz daha yukarı çektim. Ya da gerginlikten bana çanta düşmüş gibi geliyor, parmaklarım uğraşacak bir şeyler arıyordu.

Daha yeni ortaokulu bitirmiş, lise hayatına ihtişamlı bir giriş yapmıştım. İhtişamlı girişten bahsettiğim şey liseye giriş puanımdı. Tam tamına dört yüz doksan üç puan ile kendimce rekor kırmıştım.

Giriş puanlarının açıklandığı gün korka korka da olsa açıp bakmış ardından ise tam üç gün boyunca evde sevinç naraları atmıştım. Ardından gelen günlerde ise puanımı soran herkese böbürlenerek puanımı söyleyip çalışarak değil dersleri dinleyip anlayarak bu puanı elde ettiğimi söylemiştim.

Yalandı! Çok büyük bir yalandı hatta. Sınava kadar bir yerlerimi yırta yırta çalışmış, bazen de yapamıyorum diye ağlama krizlerine girmiştim ama değerdi.

Tırnaklarımla kazarak kazandığım okulun önüne gelince stres tüm bedenimi sardı. Okula girmeden önce durup sadece bir saniyeliğine okulun adına baktım.

ATATÜRK ANADOLU LİSESİ

Puanım fen liselerine de yetiyordu ama ben Anadolu lisesinde okumak istemiştim. Hayalimdeki melek sayısal bir meslek olmadığı için puanı en yüksek Anadolu lisesine kaydımı yaptırmıştım.

Gözlerim tabeladan ayrılırken okulun bahçesine ilk adımımı attım.

Bekle beni lise hayatı, ben geldim. Bu okul bir Ayla Orakkan içeriyor artık.

Heyecanlıydım. Hem de çok heyecanlıydım. İleride sıra olmuş öğrencileri görünce koşa koşa oraya gittim. Müdüre hanım bu sene başlangıçta nelere dikkat etmemiz gerektiğini ve kuralları anlattıktan sonra müzik hocası olduğunu tahmin ettiğim bir adam kürsüye yaklaşıp bize istiklal marşını okuttu.

İstiklal marşı sonrasında müdüre hanım yeni gelen öğrencilerin –yani dokuzuncu sınıfların- sınıflarını söyleyeceğini diğer öğrencilerin sınıflara çıkmasını söyledi.

Yeni gelenler olduklarını düşündüğüm grubun arasına katıldım ve müdüre hanımın kâğıttan ismimi okumasını bekledim.

“Ayla Orakkan, 9C”

Hemen grubun arasından sıyrılıp sınıfımı aramaya koyuldum. İlk kat koridorunun sonundaki sınıfımı bulunca hemen geçip rastgele bir sıraya oturdum.

Sınıfa giren öğrencileri izlerken aşırı stresliydim. Kimin kim olduğunu bilmediğim için anlaşıp anlaşamayacağımı da bilmiyordum.

Cebimden telefonumu çıkarıp bizim kızların olduğu gruba mesaj attım. Onların puanları bu okula yetmediği için bu okula yakın ama farklı bir okulda beraberlerdi.

Grubun ismini Serra değiştirmiş ve ‘Çıtır Liseli Tavuk Bacılar’ yapmıştı. Kendim deli olabilirdim. Hatta deli kız diye lakabım bile vardı ama her delinin yanındaki de deli olmazdı zannımca. Ama bu Serra benden de deliydi.

Ortaokulda tanışmış dört yıl boyunca da iyice kaynaşmıştık. Serra ile ben bir araya geldiğimizde mantık kaçardı. Bir tek mantığın yakasından yakalayıp geri çekmeye çalışan Pınar vardı. Ama o da artık bıkmış gibi ikimizde de mantık aramayı bırakmıştı.

                                                                                                                                                    Ayla

 

Oh ne iyi! Aynı siz aynı okuldasınız diye şimdiden

 

unutuldum. Tüh be sizin arkadaşlığınıza!

Serra hemen cevap yazdı.

Deli Divane

Hiç olur mu öyle şey kankeytoşkom. Unutmadık tabii de.

Sadece ilk günden koridordaki peteğe kurulup okuldaki

kızlara ‘burası artık bizim mıntıkamız’ bakışı atıyoruz.

                                                                                                                                                                                                             Ayla

 

Bensiz ha! Görürsünüz siz.

 

Bende Aylaysam bu okuldan yeni kankalar bulur sizi de tarihe gömerim.

 

Duydunuz mu!

Cevap bu sefer bir dakika kadar gecikti!.

Akıl Küpüm

Serra abartıyor kanka.

Bakma sen ona. Petekte falan değiliz.

Sadece aynı sınıfa düştüğümüz için sevinçten sana yazmayı unuttuk.

 

Tam cevap yazacağım sırada hoca sınıfa adım atınca kızlara sonra yazarım size hoca geldi mesajı attım ve telefonumu kapatıp ayağa kalktım.

Hoca oturabileceğimizi söyledikten sonra oturduk ve hocanın konuşmasını bekledik.

“Evet arkadaşlar. Öncelikle okulumuza hoş geldiniz. Ben sınıf öğretmeniniz Merve Başbuğ. İlk günden ve ilk dersten sizi sıkmayı ve ders işlemeyi düşünmüyorum ama branşım edebiyat.”

Sınıf sessizce Merve hocayı dinlerken durup Merve hoca durup nefeslendikten sonra “Sormak istediğiniz bir şey var mı?”diye sınıfa söz verdi.

Kimseden yine ses çıkmayınca Merve hoca “Tamam o zaman. Biraz da sizleri tanıyalım. Cam kenarından başlayabiliriz.”dedi ve beni bir stres aldı götürdü. Çünkü rastgele oturduğum sıra cam kenarı ilk sıra ve köşeydi.

Merve hoca bana dönünce ayağa kalktım. “Adım Ayla Orakkan.”

“Annen baban çalışıyor mu?”diye sorunca ensemde soğuk bir ürperti hissettim.

“Evet hocam. Annem çalışıyor.”diyerek o adamı es geçtim.

Merve hoca “Baban?”diye ısrar edince “Bilmiyorum hocam.”dedim.

Merve hoca suratımdan da anlamış olmalı ki ısrar etmeyi bıraktı. Onun yerine “Annen nerede çalışıyor?”diye sordu.

“Annem bir teknoloji şirketinde müdür yardımcısı hocam.”

“Peki, hobilerin neler? Nelerden hoşlanırsın?”diye konuyu bana çekince en sevdiğim kısma gelmiştik.

“Hocam tipimden anlaşılmıyor olabilir ama ben tam olarak bir kitap kurduyum. Kitap okumayı, ajanda tutmayı ve şiir yazmayı çok severim.”dedim. Merve hocanın gözleri şaşkınlıkla açıldı.

Şaşkınlığı sesine de yansımış olmalı ki heyecanlı bir tonda “Evet gerçekten de bakılınca senden bunu beklemiyordum. Ama istersen seninle bu konu hakkında daha sonra konuşabiliriz.”dedi.

“Tamam, hocam konuşuruz sonra.”dedikten sonra Merve hoca oturabilirsin anlamında eli ile işaret verdi.

Diğer öğrencilerle de tanışmaya başladığında sıkıldığım için çantamdaki kitabımı çıkarttım ve okumaya başladım.

Merve hoca diğerleri ile de tanıştıktan sonra masasına geçip sınıfı serbest bıraktı.

İlk dersten sonraki derslerde hep farklı hocalarla tanışma faslı olmuş ve dersler hep boş geçmişti. Teneffüslerde ise sınıftan çıkmamış ya uyumuş ya da kitap okumuştum. Şimdiden herkes birbiri ile kaynaşmaya başlamıştı. Bir tek benim yanıma kimse gelip tanışmak istememişti.

Canıma minnet! Yeni biri ile tanışmak istemiyordum zaten.

Okul bitmiş eve doğru yürüyordum. Ev okula biraz uzak olsa da yinede yürümeyi seviyordum ve yürüyerek gitmeyi tercih etmiştim.

Kaldırımda yürürken ilerideki sahaf dikkatimi çekti. Oldum olası sahafları çok severdim. Eski kitapları ve içlerindeki o yaşanmışlıkları tatmak bana acayip zevk verirdi. Eski bir kitabın içindeki bir not ve ya altı çizili cümleler kendimi o kitabın eski sahibinin yerine koymuş gibi hissettirirdi.

Hızlanarak hemen sahaftan içeri daldım. Rafların arasında gezinirken bir yandan da bir elim kitapların üzerinde geziyordu.

İlgimi çeken bir kitap buldum. Bu bir şiir kitabıydı. İçindeki sayfalara göz gezdirirken altı çizili bir şiir buldum. Şöyle diyordu,

‘Bir kelimeye, Bin anlam yüklediğim zaman, Sana sesleneceğim’

Sayfanın çoğu boştu. Ama şiirin altında tek bir not vardı.

‘Bir gün bin kelime içeren bir sözcük bulursan bana da söyle.’

Bu kelimeler nedense beynimi derin anlamlar çıkarmaya itti. Kitabı aldım ve başka kitaplara bakınmaya başladım. Kitapların büyüsüne dalmış yürürken önüme dikkat etmedim ve bir bedene çarptım.

Yan durmuş bir şekilde kitaplara bakan birinin tam koluna kafamı vurmuştum. Tam özür dileyecekken kafamı kaldırdım ve ona baktım.

Yaklaşık benim yaşlarımda, boyu benden baya uzun, sarışın, yeşil gözlü çocuk bana üstten bakışlar atıyordu. Ben onu incelerken fazla uzun incelemiş olmalıyım ki konuşma kısmını o devraldı.

“Biraz önüne baksana. Kör müsün?”

Sert bir şekilde çıkışınca anlık olarak afalladım ama boş durmadım.

Konuşmasa özür dileyip gidecektim işte! Ne sabırsız biriymiş arkadaş.

“Asıl sen önüne bak be! Yalı kazığı gibi dikilmişsin orada bir de çemkiriyorsun.” Ona yalı kazığı demem hoşuna gitmemiş olacak ki “Geldin sen bana çarptın bir de bana yalı kazığı diyorsun. Zeytinyağı mübarek. Ben böyle üste çıkmak görmedim hayatımda!”dedi.

Sesinin tonu öfkeli bir hal almıştı. Kaşlarım çatılırken elimdeki kitabı rafın üzerine bırakıp ellerimi belime attım.

İş makinesi izleyen dayılar şu pozumu görse mutluluktan ağlardı herhalde!

“Keyifli bir gün geçirdim. Ve bu günü senin bozmana izin vermeyeceğim. Fasulye sırığı gibi dikilmişsin karşıma zaten boynum kopacak. Bugün birde seninle uğraşmak istemiyorum. Çekil!”

“Vay. Yer cücesine bak sen. Bence de sen benimle uğraşma bugün. Senin uğraşacak daha önemli işlerin var gibi görünüyor. Mesela uzamak. Hah ne dersin. Büyü de gel hadi. İkile.”

Sinirlerime horon teptirmek istemediğim için ve sahafın tadını çıkarmak istediğim için bir şey söylemeden kitabı raftan aldım ve koluna omuz atarak yanından geçtim.

Arkamdan biraz daha söylendi ama umursamadım. Tadım tuzum kalmadığı için elimdeki kitabı ödeyip evin yolunu tuttum.

Eve geldikten sonra yüzümü yıkayıp yemek için anneme yardım etmeye mutfağa inmiştim.

Şirin bir müstakil evimiz vardı. Arka tarafında bahçesi olan iki katlı küçük bir evdi. Annemle ikimize yeter de artardı. Şahsen ben olsam benim gibi birini bu evde köpek kulübesine bile koymazdım. Annem iyi dayanıyordu valla.

Elimdeki salatalığı doğramış salata tabağının içine kesme tahtasından füzeatar gibi fırlattım. Sıra soğanlara geldiğinde korkanın çocuğu olmaz diyerek başımın üstündeki çocukluğumdan kalma havuz gözlüklerini gözlerime indirdim.

Arkası dönük bir şekilde çorba karıştıran anneme doğru yol aldım. Annemi dürttükten sonra bana döndü. Döner dönmez beni görünce “Ahh!”diye bağırdı. Amacım sadece soğanların yerini sormaktı korkutmak değil.

Bir süre eli böğründe bir vahşeti izler gibi bana baktı. Ardından yandan kafama sert ama acıtmayan bir fiske attı. “Salak! Korkuttun beni. Ne bu halin yine Necmettin’e dönmüşsün.”

Necmeddin benim balığımdı. Japon balığı türünde küçük sevimli bir yavrucaktı lakin annem adını yine yanlış söylemişti.

“Ya anne Necmettin değil onun ismi Necmeddin ya! Bir öğrenemedin şunu.” Çıkışmamla birlikte kafama tekrar şamar yemem bir oldu.

Ellerini semaya açıp “Ne günah işledim de sen bana böyle salak bir evlat verdin Ya Rabbim!”diyerek yakarışta bulundu.

Çok önemli bir açıklama yapacakmışım gibi sağ elimin işaret parmağını havaya kaldırıp diğer elimi belime attım. “Annecim yalnız ben salak değilim. Bu sana lise giriş sınavında kanıtlamıştım diye düşünüyorum.”diyerek oldukça nezih bir açıklama yaptım.

“Sus geri zekâlı. O sınava katılan öğrenciler ve görevli öğretmenler senin bu halini görse bana geri getirir, üstüne bir de engelli maaşı bağlardı.”

Cilvelenerek “Ay kız öyle deme. Ne güzel fazladan paramız olurdu. Aslında iyi fikir ha. Yattı aklıma. Ben yarın okula bunlarla gideyim bari.”dememle birlikte annemin füzesi havalanarak elinde yerini aldı.

Füze de füze mübarek. Bir attı mı odaya da kaçsan dönüp dolaşıp buluyordu beni. Füze dediğim de terlik bu arada.

Hemen ellerimi kaldırıp teslim olma komutunda beklemeye başladım.

Terliğin ucunu burnuma sokarak “Hele öyle bir şey yap babanın yanına postalarım seni. Bunca yıl ben çektim biraz da o çeker artık.”diye tehdit etti.

“Öncelikle o adam benim babam değil. Sonralıkla…” parmağımın ucu ile terliği öbür tarafa ittirdim. “Giy şunu ayağına. Şeytan doldurur. Hafize sultan.”

Annemin adı aslında Hafize’ydi. Ama annem bundan üç yıl öncesinde çalışma arkadaşının ona doğum gününde okul çanı hediye etmesiyle birlikte adından nefret etmiş ve mahkeme kararı ile adını Selen yapmıştı.

Fazla uzatmadan ayağına terliği geçiriyordu ki bir şeylerin önce fokurdama sonra da bir ateşin sönme sesine benzer sesler geldi.

Annem hızla arkasını dönerken bir yandan da “Allah taştı çorba.”diye telaşlandı.

Annem hemen ocağı kapattı ve çorbanın içler acısı haline baktı. Bende parmak uçlarımda yükselerek annemin omzunun üstünden ocağa baktım.

Çorba ziyadesiyle taşmış. Yetmemiş, bir de ocağın üzerinden taşarak fırının camlarından halıya süzülüyordu. Bu görünce hemen tezgâha koşup her evin olmazsa olmazı olan sarı bezi kaptım. Fırın ve ocağı kurtaramazdık ama halıya bir damlası değsin annem beni keserdi.

Fırının altına boylu boyunca sarı bezi serdim. Annem de bu sırada fırının üzerinden akanları diğer bir bezle siliyordu. Halıyı kurtarıp fırın ve ocağı üstünkörü sildikten sonra anneme baktım. Melul melul bakarken kırmızı görmüş boğalar gibi burnundan soluyordu.

Gözlerini kapatıp “Üçe kadar sayıyorum Ayla. Üçe gelince hala burada olursan eğer hayatının dayağını yiyeceksin. Bir.”diyip saymaya başladı.

O ikiye bile gelmeden mutfaktan moleküllerime ayrılacak şekilde kaçmıştım. Nefes nefese odama gelip kapıyı kapatınca derin bir nefes verdim.

Ah be gitti canım tarhana çorbası!

Yatağıma oturup elime bugün sahaftan aldığım şiir kitabını aldım. İçindeki şiirleri okurken Özdemir Asaf’ın çok iyi bir şair olduğuna emin oldum. Şiirlerle derin bir bağ kurarken kendimden geçmiştim. Her kıtasında kendimi bulurken saatin nasıl geçtiğini fark etmemiştim.

Şiirleri okurken her şiir sonrası derin derin düşünüyor, birine böylesine derin bir sevgi nasıl olur sorguluyordum. Saatin geç olduğunu fark edince kitabı bırakıp yatağa uzandım.

Prenses bir insan evladı olmadığım için sağ elimi yastığın altına koymuş, sol bacağımı ise büküp pergel gibi açmıştım. Bu yatış zararlı olabilirdi ama dünyanın en rahat yatış pozisyonuydu.

Yaz tatilinden çıkmış olmak ve uzun zaman sonra tüm gün okulda olmanın yorgunluğu ile derin bir uykuya daldım.

 

 

 

......

Evet canlarım ciğerlerim. İlk bölüm sizlerle, umarım beğenirsiniz.

Bölüm ile ilgili yorumlarınızı bu satıra alabilirim.

Oy ve yorum atmayı unutmayın.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.🌹

                                                                                                             

Bölüm : 12.07.2025 17:02 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...