
Roma’dayım. Bunu hâlâ kendi kendime tekrarlayıp duruyorum: Ben Roma’dayım. Tıpkı hayallerimdeki gibi… Başarı basamaklarını birer birer tırmanmış, dünya turumun ilk durağı olarak bu şehri seçmiştim.
Sanki az sonra uyanacak, o taş sokaklar, balkonlardan sarkan kırmızı sardunyalar bir anda silinip gidecek gibiydi. Ama hayır… Bu bir rüya değil, gerçeğin ta kendisiydi.
Buraya geleli iki gün olmuştu ve biz, Roma’nın altını üstüne getirmiştik. Şimdi ise kahkahaların yükseldiği kalabalığa karışmış haldeydik. Elimde plastik bir kadeh vardı; içinde azıcık prosecco. Elif ve Melis önden gidiyordu. İkisinin de gözleri ışıl ışıldı, İtalya’ya âşık oldukları her hâllerinden belliydi. Benim gözlerim de parlıyordu elbette, ama içinde başka bir şey daha vardı: biraz boşluk, biraz da derin bir iyi ki. İyi ki gelmiştik.
“Defne, çabuk! Bak, burası işte!” diye seslendi Melis.
Sözlerini son anda duydum. Çünkü o an, ağzı açık bir turist gibi etrafı izliyordum; güneş gözlüklerimin ardından, bir elim boynumdaki fularla oynarken…
Önümüzde eski taş bir bina yükseliyordu. Kapısının üzerinde, zar zor okunan kırmızı neon harflerle yazılmış bir isim: La Luna Notte. Yani Ay Gecesi… İçeriden hafif bir caz melodisi süzülüyordu.
Kapıdan içeri girdiğimizde ilk hissettiğim şey, havadaki sıcaklık ve terle karışmış yoğun parfüm kokusuydu. Kızların neden burayı seçtiğini hâlâ anlamış değildim. Loş ışık, derin kırmızı koltuklar, cam duvarlara yansıyan sarı parıltılar… Ve o sahne. Küçük ama dikkat çekici. Mikrofon oradaydı, ama sahne boştu.
Yanımıza yaklaşan garson, sıcak bir gülümsemeyle gözlerimizin içine baktı. Konuşmaya başladığında, kelimeler biraz kırık dökük İngilizceydi ama melodisi bariz şekilde İtalyancaydı.
“Tonight singer cancel. No show. But music play. Enjoy.”
(Bu akşam şarkıcı iptal edildi. Sahne yok. Ama müzik çalıyor. İyi eğlenceler.)
Hepimiz, o an, farkında olmadan aynı anda yüzümüzü buruşturduk. Beklentilerimiz bir anda yere çakılmış gibiydi. Yine de siparişlerimizi verdik; kahveler, kokteyller, ufak atıştırmalıklar…
Garsona gülümseyerek “Grazie.” dedim.
Loş ışıkların altında, fonda çalan caz tınıları eşliğinde yaklaşık bir saat kadar vakit geçirdik. Sohbet ettik, güldük, müzik ritmine ayak uydurduk. Ama işte tam sıkılmaya başlamıştık ki, Melis bana doğru eğilip gözlerini şeytanca kısarak fısıldadı:
“Defne… sahneye sen çıksana?”
Kahkaha attım. İçimden işte, yine başlıyoruz diye geçirdim. Çünkü bu, onların klasik numarasıydı. Hep yaparlardı.
“Saçmalama. Burası yabancı bir ülke. Ben sadece Türkçe şarkılar söylüyorum.”
Elif hemen araya girdi, sesi yumuşak ama ikna edici bir tondaydı:
“Ne olacak ki? Müziğin dili evrenseldir. Zaten çok iyi bir şarkıcısın. O sesin… Emin ol, herkes bayılacak.”
O sırada gözlerim istemsizce sahneye kaydı. Mikrofonun üzerinde asılı duran o beyaz spot ışığı, adeta beni çağırıyordu. Kalbim hızlandı. O tanıdık duygu… Sahneye çıkmadan hemen önce yaşadığım o anlık sessizlik hissi… Tüm salonun, nefesini tutmuş gibi beklediği o an. İşte o his, yıllar öncesinden kalkıp gelip tam kalbime yerleşti.
Ve farkına bile varmadan, kendimi sahnede buldum. Müzik ekibine yaklaşıp ufak tefek ayarlar için ricada bulundum. Mikrofonu elime aldığımda, kulaklarımda kendi kalp atışlarımı net bir şekilde duyuyordum. İçimde garip bir karışım vardı; hem korku hem de tarifsiz bir heyecan.
Derin bir nefes aldım. Sesim, mikrofondan yankılanarak bütün salona yayıldı:
“Ciao guys! I’m Defne… But you can call me Daphne. Everyone’s been saying that name for the last two days, so I’m used to it. Anyway… with your permission, I’d like to perform a Turkish song for you. Have fun!”
(Merhaba millet! Ben Defne… Ama siz Daphne diyebilirsiniz. Son iki gündür herkes bu ismi söylüyor, ben alıştım. Neyse… izninizle sizin için bir Türkçe şarkı seslendirmek istiyorum. İyi eğlenceler.)
Spot ışıkları üzerime düşerken, salondaki uğultu yavaşça kesildi. O an, Roma’da olduğumu unuttum; tek bildiğim, müziğin kollarında olduğumdu.
Ve başlıyorum:
"Hayat sende durmam diyor
Her nefeste son geliyor
Bildiğin sende kalsın
Sen yalancı baharsın
Artık senin olmam diyor
Sen yalancı bir sonbahar
Ben sevdalı koca çınar
Kaç mevsim benden aldın?
Kaç sevda geri verdin?
Ruhum sana kanmam diyor
Hayat sende durmam diyor
Her nefeste son geliyor
Bildiğin sende kalsın
Sen yalancı baharsın
Artık senin olmam diyor..."
Gözlerimi kapatıyorum. Sesimle salonun içinde yankı buluyorum. Alkışlar olmasa bile hissediyorum; insanlar dinliyor. Gerçekten dinliyorlar.
"Söyle kaç bahar oldu?
Penceremde gül soldu
Belki de zaman doldu
Sevdiğim dönmüyor
Söyle kaç bahar oldu?
Penceremde gül soldu
Zaman doldu
Sevdiğim dönmüyor..."
Tam o anda, gözlerim hâlâ kapalıyken, salonda belli belirsiz bir kıpırtı hissettim. Önce önemsemedim. Ama sonra… o kıpırtı büyüdü. Arka tarafta, kapı girişinde bir hareketlenme vardı.
Gözlerimi açtığımda manzara eskisinden başkaydı. İzleyici yüzlerin yerinin yanında, loş ışıklar altında parlayan siyah üniformalar almıştı. Polisler…
Kalabalık önce ne olduğunu anlayamadı. Ama o tiz, keskin düdük sesi havayı yırtıp geçti. Ardından tok ve otoriter bir ses duyuldu:
“Tutti fermi! Polizia!”
(Herkes sessiz olsun! Polis!)
Bir anda her şey tersine dönmüştü. Sesim boğazıma takılmıştı. Mikrofon elimden düşecek gibiydi. Arka plandaki müzik de o an aniden susuverdi. Salonda bir uğultu, karışık adımlar, şaşkın bakışlar…
Ve ben sahnenin üzerinde, spot ışıklarının tam ortasında, bütün bu hengâmeyi seyrediyordum. Herkes sırayla kenara çekilip kimlik kontrolünden geçiyordu.
Ama sonra… İki polis memuru doğrudan bana yöneldi. Bakışlarında, kalabalığın arasında aradıkları kişiyi bulmuş olmanın keskin kesinliği vardı. Kimlik kontrolü yapma gereği bile duymadılar. Biri, sertçe kolumdan kavradı. Ve hiç tereddüt etmeden sahneden indirdi.
“Signorina, viene con noi.”
(Hanımefendi, bizimle gelin.)
Ne dediklerini tam olarak anlamıyordum. Kulaklarım uğulduyor, kelimeler anlamını yitiriyordu. Arkadan Elif’in bağırdığını duyuyordum; sesi hem yakın hem uzak geliyordu. Melis ise donmuş gibiydi. Salonun tamamı bana bakıyordu, ama o bakışlarda yardım yoktu. Sadece merak, şaşkınlık…
“Ben… ben hiçbir şey yapmadım.” dedim, farkında bile olmadan Türkçe konuşarak. Hangi dilde söylediğim önemli değildi; zaten kimse anlamayacaktı.
Polislerden biri yüzüme dikkatle baktı, ardından cebinden katlanmış bir fotoğraf çıkarıp bana uzattı. Kağıdın üzerinde gördüğüm yüz… benimkine benziyordu. Fazlasıyla. Çünkü bu bendim. Sonra o sert ses, havayı keserek tekrar konuştu:
“Tu sei la persona che stiamo cercando.”
(Aradığımız kişi sensin.)
O an, bileklerimde kelepçenin soğuk metali kapandı. İncecik bir “çıt” sesi… Ama bu, sadece bir metalin kapanma sesi değildi. O çıtırtıda hapsolan şey, koca bir hayatın özgürlüğüydü.
“Beni yalnız bırakmayın!” diye bağırdım. Sesim çatladı, kelimeler titredi.
Elif’in gözleri yaşla doldu, dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı. Melis bir adım atar gibi oldu, sonra geri çekildi. İnsan bazen en yakınına bile ulaşamazdı. İşte o an, çaresizlik karşımda değildi… doğrudan gözlerimin içine bakıyordu.
İtalyan polislerin yüzleri taştan oyulmuş gibiydi; ne bir duygu, ne de en ufak bir empati izi vardı. Tek kelime etmeden, sert bir hareketle beni arkama döndürdüler. Kulübün içindeki kalabalığın bakışlarına aldırmadan, bileğimdeki kelepçelerin ağırlığıyla dışarı sürüklediler.
Sokakta, müzikten uzak, soğuk bir sessizlik vardı. İnsanlar adımlarını durdurmuş, başlarını çevirip olan biteni izliyordu. Kimi fısıldaşıyor, kimi telefonuna sarılıyordu. O bakışlarda merak da vardı, yargı da. Sanki ben basit bir şarkıcı değil, tehlikeli bir suçlu… hatta bir canavar gibiydim. İçimde yükselen öfke ve kırgınlık, çaresizliğin buz gibi soğuk eliyle boğuşuyordu.
Polis arabasının kapısı açıldığında dizlerimdeki titreme artık saklanamaz olmuştu. İçeri oturduğum anda gözyaşlarımın zinciri koptu.
“Please… I didn’t do anything… I’m innocent, please…”
(Lütfen… Ben bir şey yapmadım. Ben masumum, lütfen…)
Sesim, ağlamaktan boğuk ve çatallıydı. Gözlerimden akan yaşlar yanaklarımı yakıyordu. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki sanki göğsüme değil, bütün bedenime sığmıyordu.
Ama karşımdakiler buzdan birer heykeldi. Ön koltuktaki polis, yüzünü bana çevirmeden, tek bir mimik bile göstermeden İngilizce konuştu:
“Shut up.”
(Kapa çeneni.)
Sesi, Roma’nın en soğuk gecesinden bile soğuktu.
Araba hareket etti. Pencereden baktığımda, birkaç saat önce özgürce dolaştığım Roma sokakları birer birer geride kalıyordu. O taş kaldırımlar, altın rengi ışıklar, dar ve kıvrımlı sokaklar… Hepsi şimdi bana uzak, yabancı, soğuk.
Bu şehir, daha birkaç saat önce bana özgürlüğü, hayalleri ve yaşamın tadını hissettiriyordu. Şimdi ise boğazıma dolanmış, nefesimi kesen görünmez bir ip gibi hissettiriyordu.
Dakikalar ağır ağır ilerliyordu. On dakika… on beş… yirmi… Zaman uzadıkça içimdeki huzursuzluk büyüyordu. Gidiyorduk, ama nereye?
Binalar yavaş yavaş yerini ağaçlara bıraktı. Caddeler karardı, sokak lambaları seyreldi. Camın ardından, şehrin tanıdık ışıkları tek tek sönüp kayboluyordu. Bir ara fark ettim ki, yolda neredeyse başka hiçbir araç kalmamıştı.
İçimde bir ses, keskin ve kesin bir tonda fısıldıyordu:
“Bu bir karakol yolu değil.”
Ama o sesi kelimelere dökemedim. Boğazımda kocaman bir düğüm vardı. Nefes almak bile riskli geliyordu; sanki fazla bir hareketim her şeyi daha kötü yapacaktı.
Sonra araba durdu. İçimdeki alarm artık sessiz fısıltı değil, çığlık çığlığa bağıran bir sirene dönüşmüştü.
Pencereden baktığımda gördüğüm tek şey, yoğun bir orman ve onun boğucu sessizliğiydi. Burada bağırsam, insanlar değil, ancak ağaçların gölgesine sığınmış hayvanlar duyabilirdi.
Kapım aniden açıldı. Soğuk gece havası yüzüme çarptı. Polislerden biri - ya da her kimse - kolumdan yakalayıp sertçe dışarı çekti.
“Aa—!”
Ayağımı yere atar atmaz dengemi kaybettim. Vücudum yan tarafa savruldu ve dirseğim sert toprağa çarptı. O acı, bir anlığına nefesimi tamamen kesti.
“Ne yapıyorsunuz?! Ne oluyor?!” diye bağırdım, Türkçe. Onların anlamayacağını biliyordum ama bu artık dil meselesi değildi; bu, boğazımdan kopan saf bir çığlıktı. Bir kadının korkusu, her dilden daha yüksek konuşurdu.
Sonra… acı.
İçlerinden biri ayağını kaburgama bastırdı. Sert, acımasız, nefesimi kesen bir darbe. Kim olduğunu göremiyordum; gözlerim yaşla bulanmış, görüşüm kararmıştı. Bir başka el ise yüzüme inip başımı yana savurdu. Yüzüm, soğuk ve nemli toprağa yapıştı.
“Durun! Ne yapıyorsunuz?! Durun, ne olur!”
Dudaklarım toprağın içindeyken bile, nefes bulabildiğim anda, son gücümle bağırdım. Ama bağırışım, ormanın içine karışıp kayboldu.
Kollarım başımı koruyamıyordu. Ellerim hâlâ kelepçeliydi, dengemi sağlayamıyor, yere daha da gömülüyordum. Çaresizlik, artık sadece hissettiğim bir şey değil, bedenimin her yerine işleyen bir ağırlıktı.
Ayak sesleri sıklaştı o an. Bazı metal sesleri kulağıma kadar geldi. Silah kullanabilme ihitmallerine karşı daha çok korktum. Ama yumruklar, tekmeler hep devam ettikçe acıdan başka hissedemez oldum. Acı içime değil, beynime doluyordu. Ve tüm sinirlerim acı içinde olduğumu kanıtlar gibi bana zulmediyordu.
Bu gerçek miydi? Ben... ben sadece basit bir şarkıcıydım. Kimseye zararım dokunmazdı. Geçmiş yıllara inat sevenim çoktu artık. Yine mi kaybetmiştim?
"Ben suçsuzum..." demek istedim.
Ama hiçbir şey diyemiyordum artık. Ağzımda kan tadı vardı. Aldığım hasarın haddi hesabı yoktu.
Bahar... Bu gece yalancı değildi. Bu gece acı kadar gerçekti. Belki de ölüm kadar...
Ve ben bu gece özgür kanatlarımın hepsini cani eller tarafından kırılarak kaybetmiştim. Tüm vücudum titriyordu. Derim değil, kemiğim sızlıyordu. Kafamın bir yanında kuru yaprakların serinliği, diğer yanında manasız bir sıcak vardı. Islak bir iz gibi hissettiren bu sıcaklık kan mıydı, bilmiyorum.
Gitmişlerdi. Onları göremiyordum ama aceleyle seslerinin uzaklaşmasından dolayı emindim. Gittiklerinden emin olduğum o anda derin bir inleme çıktı ağzımdan. Acı, bir dil gibi konuşuyordu artık.
Sonra… başka bir ses işittim. Yakın değildi, ama yabana atılacak kadar da uzak sayılmazdı.
“Ehi? C’è qualcuno lì?” (Hey? Orada kimse var mı?)
İtalyanca konuşan bir erkek sesi… Tonunda tuhaf bir karışım vardı; tedirgin, ama bir o kadar da kararlı.
Buradayım demek istedim. Dudaklarım aralandı, ama ağzımdan yalnızca güçsüz bir nefes çıktı. Boğazım çöl gibi kuruydu, ciğerlerimse sanki parçalanmıştı. Kıpırdanmak istedim, fakat bedenim bana ihanet etti; en küçük hareket bile gelmedi.
O ses yeniden duyuldu.
“Chiunque tu sia, sei nei guai! Se hai un’arma, lasciala! Subito!”
(Kim olursan ol, başın belada! Elinde silah varsa bırak! Hemen!)
Ne dediğini tam anlamasam da, bir tür uyarı olduğunu hissediyordum. Ama zihnimde asıl soru başkaydı: Düşman mıydı, yoksa dost mu? Az önce bana saldıranlar gibi acımasız mıydı, yoksa yardım edecek kadar iyi mi? Sesin altındaki telaş bana umut fısıldıyordu, ama hâlâ emin değildim.
Toprakta kuru dallar çatırdadı. Adımlar yavaş ama temkinliydi. Yaklaştıkça, kalbim göğüs kafesime sığmaz oldu. Vücudum hâlâ felçli gibiydi, ama içim çırpınıyordu.
Derken...
"Allah kahretsin..." diye bir şey duydum.
Donakaldım. Gerçekten de Türkçe duyduğumu anlamaya çalıştım. Ama hayır, adam gerçekten de Türk'tü. O an içimde bir şey titredi. Korkuyla karışık bir umut gibi. Bir Türk'ün bana yardım edeceğini düşünüyordum.
Önce nefes alışlarını duydum. Ardından dizlerinin yanımda çöktüğünü hissettim. Parmakları, fularımın altına, boynuma dokundu. Nabzımı kontrol ediyordu. Görünüşüm öylesine kötü olmalıydı ki, onun gözünde bir ölüden farkım yoktu.
Adam derin bir nefes verdi, sanki gördüğü manzarayı yutkunarak sindirmeye çalışır gibi. Sonra kollarını altıma yerleştirdi ve beni kaldırdı. Vücudum neredeyse hiç tepki vermese de, kucağına alınmak içimde minik bir kıvılcım yaktı; sanki bana can suyu olmuştu.
Gözlerim, ağır bir kapı gibi yavaşça aralandı. Bütün gücümü toplayarak ona bakmaya çalıştım. Yüzü neredeyse tamamen kapalıydı; siyah bir kapüşon ya da maske gizliyordu hatlarını. Ama geceye rağmen gözlerini gördüm… Derin, koyu, karanlığın bile daha koyusu.
Göz göze geldik. Bir saniyelik kısa ama yoğun bir an. Ben kan içinde, yaralı… O ise hâlâ bir yabancı. Ama içime bir şey çöktü. Bu his güven miydi, yoksa sadece yorgunluğun getirdiği bir teslimiyet mi? Bilmiyordum.
Bedenim, daha fazla acıya direnemedi. Gözlerim kapanırken zihnimde tek bir cümle yankılandı:
"Bu adam beni gerçekten yaşatabilecek miydi?"
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |