10. Bölüm

10

Missyazarr
missyazarr

Şu an yaşadığım şeyin gerçek olup olmadığını hâlâ algılayamıyordum. Sanki masanın etrafındaki herkes gitmiş, dünya sessizliğe gömülmüştü… Ama konuşmalar sürüyordu. Sesler, uzak bir tünelden yankılanıyor gibiydi.

 

Devran bir lokma aldıktan sonra çatalını tabağına bıraktı. Sesi keskin ama soğukkanlıydı:

 

“Rıfat... Küçük Bey'e selam söyle. Onda olan şeref, hepinizi toplasak etmez.”

 

Rıfat’ın yüzü gerildi. Gözleri hafif kısıldı, çenesindeki kaslar belli belirsiz oynadı. Ama bu kez karşılık veremedi. Başını yavaş yavaş, sanki duyduğu her kelimeyi sindirmeye çalışır gibi salladı. İçindeki öfke, çaresizliğe dönmüştü.

Bir adamın çöktüğü anı ilk defa bu kadar net görüyordum.

 

Rıfat masadan kalkarken sadece boğuk bir “Aleyküm selam.” diyebildi. Ve çekip gitti.

 

Ama ben... hâlâ oradaydım. Hâlâ şoktaydım. Baş başa kalınca, içimde tutamadığım o kelimeler dudaklarımdan döküldü:

 

“Evlenmek mi? Doğru mu duydum ben?”

 

Devran, çatalını tekrar eline almıştı. Gayet sakin, hiçbir şey olmamış gibi, iştahla yemeğine dönmüştü.

 

“Evet,” dedi. Sadece bu kadar.

 

Ben sabır çekiyormuş gibi içimi çeken uzun bir nefes aldım. Kendimi tutuyordum, ama içimdeki volkanın lavları dudaklarıma dayandı.

 

“Hani iş bitince serbesttim?” dedim, gözlerimi ondan ayırmadan.

 

Bu kez başını kaldırdı. Bakışları hâlâ o dinginlikteydi.

 

“Evet.”

 

Delirmemek için zor tutuyordum kendimi.

“Ee?” dedim, sesi yükselmeye başlayan bir ‘ee’ sesi ile.

 

Devran, çatalını masaya bıraktı. Ellerini birleştirip bana baktı.

 

“Ben sana daha önce ne dedim?”

 

Kaşlarımı çattım.

“Ne dedin?”

 

Gözlerini gözlerime sabitledi.

“Baban asla biat etmez.”

 

Sözler üzerime soğuk bir su dökmüş gibi oldu. Bir an dilim tutuldu. Kalbim bir anlığına durdu sanki.

 

“Yani evlenmeyeceğiz?” dedim fısıltıyla.

 

Devran cevap vermedi. Sadece başını yavaşça salladı. Yemeğine döndü. Bana bakmadan, bir lokmayı daha ağzına attı.

Gözlerim, onun yavaş çiğneyen dudaklarına, sonra gözlerinin ifadesizliğine takıldı.

 

Bir süre daha öylece oturdum. Ama ben de sessizce yemeğime geri döndüm. Artık lokmaların tadı yoktu. Boğazımdan geçmiyordu ama yutuyordum. Sanki hiçbir şey olmamış gibi yaparak olanları sindirmeye çalışıyordum. Sanırım Devran haklıydı, yemeğimi her zaman hızlı bitirmeliydim. Çünkü yaşadıklarımız, her an iştahımı kaçırmaya yemin etmiş gibi davranıyordu.

 

Ama sonra hiç beklenmedik bir şey oldu. Yanımdan geçen bir garson dengesini kaybetti. Elindeki büyük tepsiyle birlikte bana doğru savruldu. Metal ve camın çarpışma sesiyle irkildim. Bütün içecekler, bütün o buz gibi sıvılar üzerime döküldü.

 

Kalkmaya çalıştım ama iş işten geçmişti. Elbisem, kollarım, her yanım yapış yapış olmuştu. Üzerime yapışan o ıslaklık hissi içimi iğrendirdi. Peçeteye uzandım, hızla üzerimi silmeye çalıştım ama işe yaramıyordu. Kollarım limonlu gazoz gibi kokuyor, tenime yapışıyordu.

 

Derin bir nefes alıp kendimi toparladım. Devran’a döndüm:

“Ben bir lavaboya gideyim.” dedim, sesi sakin tutmaya çalışarak.

 

O an garson da paniklemişti.

“Çok özür dilerim! Gerçekten çok özür dilerim hanımefendi!”

 

Gülümsedim ama dudaklarım zorlanıyordu.

“Önemli değil,” dedim. Ve kalktım.

 

Yüzüm hâlâ sıcaktı, ama artık bu sefer utanmaktan değil, sinirden, yorgunluktandı. Her şey üst üste gelmeyi ne de çok seviyordu?

 

Lavabonun soğuk suyuyla kollarımı silmeye çalışırken dişlerimi sıktım. Elimle ovalamaya çalıştığım içecek lekelerinde zorlanıyordum. Her bastırışımda alçının ağırlığı bana engel oluyordu.

 

Üzerime dökülen o yapış yapış içeceğin tenimde bıraktığı his, yaşadığım son üç haftanın özeti gibiydi: rahatsız edici, kontrolüm dışında ve geçmeye niyeti olmayan bir iz.

 

Yaptığım işe odaklandığım o anda, birden adımın yankılandığını duydum:

"Defne!"

 

Sesin sahibini anladığımda, başımı yavaşça kaldırıp aynaya baktım. Serkan’dı. Tanıdığım, yıllardır her sahne öncesi elimi tutup, "Sen yaparsın!" diyen adam. Aynadaki yüzü alışık olduğumdan farklıydı bu kez. Endişeliydi. Hızlı adımlarla kabinleri kontrol etti, sonra kapının girişine döndü. Kapı yanından “Girilmez” yazılı bir tabela çıkardı ve kapının tokmağına astı.

 

Suyu kapatıp yavaşça yanına yürüdüm.

 

“Fazla zamanımız yok, Defne.” dedi Serkan.

 

“Niye böyle acele ediyorsun?” diye sordum. Sakin kalmaya çalışıyordum ama sesimdeki yorgunluğu ben bile bastıramadım.

 

Bana inanamaz gibi baktı.

“Yanındaki adam mafya, farkında mısın Defne?”

 

Bu soruyu içimde o kadar çok duymuştum ki, şimdi dışarıdan duyunca tepki vermem biraz zaman aldı. Nefes aldım, sonra gözlerimi yere indirerek başımı salladım.

 

“Biliyorum… evet.”

 

“Peki sence o adam senin etrafında birilerinin gezinmesini ister mi?”

 

Serkan’ın sesi daha da netleşmişti şimdi.

 

Dudaklarım aralandı ama kelimeler çıkmakta zorlandı. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Çünkü her şeyin farkında olup da hiçbir şeyi kontrol edememek gibi bir yerdeydim.

 

“Sen… herhangi biri değilsin ki.” dedim sonunda. “Sen benim menajerimsin.”

 

Ama Serkan susmadı, zaten susamazdı, biliyordum.

 

“Üç haftadır ortada yoksun, kızım. Farkında mısın sen? O adam seni alıkoymasa çoktan sana ulaşmış olmaz mıydım?”

 

Yutkundum.

“Doğru.” dedim. Boğazımdaki düğüm zorladı bu kelimeyi. “Ama bence… artık karışmaz.”

 

"Aynen Defne, aynen kızım."

 

Serkan yüzünü ellerine sürdü, sabır dilenir gibi. Sonra çantasını karıştırdı. Katlanmış boş bir kâğıt çıkardı ve bana uzattı.

 

“Ofisimde buldum. Sana verilmesi için bırakılmış. Kimden geldiğini bilmiyorum.”

 

Kâğıdı açtım. Sadece iki harf vardı:

A.B.

 

Gözlerim büyüdü. Kalbim sıkıştı. Bu harflerin ne anlama geldiğini biliyordum. Akdeniz Belasıydı bu.

Elimi koluma götürdüm, alçının arasına kâğıdı dikkatlice sıkıştırdım. Gizlemek zorundaydım. Ama şimdi Serkan’a bunu açıklayamazdım.

 

“Bu ne?” diye sordu Serkan.

 

“Boş ver.” dedim hızlıca. “Kötü bir şey değil.”

 

Yalan söylemek boğazımı daha da daraltmıştı. Serkan birkaç saniye şüpheyle baktı ama sonra vazgeçti.

 

“Bu Devran seni ne zaman salar, sence?”

 

Yüzümdeki ifade değişti. Bakışlarımı yere sabitledim.

 

“Ben de bilmiyorum.”

 

Serkan’ın sesi acı içinde titredi:

“Nasıl bilmiyorsun Defne? Turneye çıksan… milyonlar kazanırız. Ne milyonu, milyarlar! Herkes seni bekliyor. Yok oldun. Herkes soruyor.”

 

Başımı ona çevirdim, gözlerim dolu doluydu ama belli etmemeye çalıştım.

 

“Şu an en büyük derdim para değil, Serkan. Canımla uğraşıyorum ben.”

 

Bu laf ona tokat gibi geldi. Çünkü o an fark ettim, o da fark etti. Saha ‘nasılsın’ bile dememişti. Bana sadece ne zaman geri döneceğimi, ne kadar para kazanacağımızı, sahneye ne zaman çıkacağımı sormuştu.

 

Gülümsedim. Yorgun, kırık, biraz da sitemkâr bir gülümsemeydi bu.

 

“Boş ver be, Serkan,” dedim. “Hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmayacak zaten.”

 

Kapıya yöneldim. Serkan arkamdan yaklaştı, “Özür dilerim.” dedi. Ama artık çok geçti.

 

Elim kapı kolundaydı. Arkamdan onun sesini duyarken başımı çevirdim.

 

“Olur da yaşarsam… ve Devran beni salarsa sana haber veririm.”

 

Kapıyı açtım ve çıktım. Arkamda kalan şey sadece bir erkek sesi değildi. Arkamda kalan eski ben'di. Ya da en azından bir parçamdı. Şimdi önümde bambaşka bir hayat vardı.

 

Masaya geri döndüğümde nefesim hâlâ düzensizdi. Lavaboda Serkan’la konuştuktan sonra zihnim darmadağın olmuştu ama bunu Devran’a belli etmek istemedim. Ona güçsüz görünmek istemiyordum.

 

“İyi misin?”

 

O yüzden yüzüme ufak bir tebessüm yerleştirip, “İyiyim.” dedim.

 

Başarılıydım. En azından öyle sandım.

Devran bana biraz daha dikkatli baktı, sonra başka bir şey sormadı. Ben de soğumuş yemeğimden son lokmayı ağzıma atıp, sırtımı sandalyeye yasladım. Boğazımdan geçmekte zorlanan yemeği yutarken, içerideki gürültüye kulak verdim; garsonların koşuşturması, çatalların tabaklara değme sesi, ortamdaki kısık klasik müzik, insanların fısıldaşmaları… hepsi bana çok uzaktaymış gibi geliyordu.

 

Restorandaki hesap işleri bitip otelden birlikte çıktığımızda, dışarıda flaşların gözümü almasıyla bir anda irkildim. Kalabalık bir basın ordusu önümüzdeydi.

 

“Defne hanım, sağlık durumunuz nasıl?”

 

“Defne hanım, babanız hakkında çıkan iddialar doğru mu?”

 

“Defne hanım, Devran Bey’le ne tür bir ilişki yaşıyorsunuz?”

 

Sorular art arda yağıyordu. Sanki her biri silah gibi tenime çarpıp canımı acıtıyordu. Konuşacak gücüm yoktu.

 

Ama Devran’ın adamları, hepsi organize bir şekilde kalabalığı dağıttı. Birkaç saniye sonra kendimi yeniden korunaklı bir kafesin içinde buldum, Devran’ın arabasında.

 

Arabada sessizliğe gömülmeyi tercih ettim. Gözümü camdan ayırmadım. Şehir ışıkları, akan trafikte sanki hiç bana ait değilmiş gibi yanıp sönüyordu. Bu dünyada hâlâ yerim var mıydı, ondan bile emin değildim.

 

Devran, bir süre sonra bana dönüp baktı.

“İyi olduğuna emin misin, gerçekten?” diye sordu.

 

Yine aynı cevabı verdim:

“İyiyim.”

 

Ama sesim bile inandırıcı gelmedi bana. Devran da hala göz ucuyla bana bakıyordu zaten. Sonra toparlamaya çalıştım.

 

“Yaşadıklarımız normal şeyler değil Devran. Durgun olmam çok normal.”

 

O an Devran’ın yüz ifadesi değişti; ikna olmamıştı ama ısrar da etmedi.

 

Yaklaşık beş dakika boyunca kimse konuşmadı. Yalnızca motorun sesi, lastiklerin yol üstündeki uğultusu vardı. Sonra dayanamayıp seslendim:

 

“Devran…”

 

“Hı?” dedi, gözünü yoldan ayırmadan.

 

“Arkadaşlarımla görüşebilir miyim?”

 

Soru masumdu ama Devran’ın yüzü sertleşti.

 

“Neden?”

 

“Beni merak etmişlerdir.” dedim. Gerçekten öyleydi, özlemiştim onları.

 

Devran birkaç saniye düşündü, elleri direksiyon üzerinde gerildi.

“Çok mu gerekli?” diye sordu.

 

Sabrım taşmıştı. “Sence?” dedim, biraz gergin çıkan sesimle.

 

Devran kısa bir nefes aldı. “İyi. Bir ara ayarlarım.” dedi sadece.

 

“Ne zaman mesela?” diye üsteledim.

 

Ama Devran bu kez uyarıcı bir tonla ismimi söyledi.

 

“Defne.”

 

Bir şey diyemedim. Sessizlik ortama yeniden çöktü. Yolun geri kalanında farklı bir şey yaşanmadı.

 

Eve geldiğimizde hiç konuşmadan merdivenlerden çıktık. Bu ıssız evde adımlarımız her zamanki gibi yankılanıyordu. Yorgundum, hem de çok yorgun. Kolumdaki alçı her adımda ağırlaşıyor gibiydi. Bu yüzden dalgın bir halde yürüyordum.

 

“Defne-”

 

Tam çatı katına ulaştığımızda, Devran birden durdu ve bana döndü. O an ne olduğunu anlayamadım, dengesizce geriye doğru kaydım. Alçılı kolum yüzünden kendimi toparlayamadım. Bedenim geriye düşmek üzereydi ki Devran beni kolumdan yakalayıp kendine doğru çekti. Kalbim duracak sandım. Bir anda göğsüne yaslandım, nefesim kesildi.

 

Gözlerim gözlerine kilitlendi. O da bana bakıyordu, bakışlarında hem korumacı hem de sert bir şeyler vardı. O an nefes almayı unuttum.

 

İçimde tuhaf bir şey yükseldi, tarif edemediğim, başımı döndüren bir şey. Bu adamdan korkuyordum, evet. Ama… başka bir şey de hissediyordum.

 

Kendi kendime sordum:

“Bu his de ne?”

 

Cevap yoktu. Bedenim Devran’ın bedeni ve kolu arasında kalmıştı. Bu yakınlık kalbimde istemsiz bir titreme yarattı. Bu da aklımı bulandırdı, mantığım devredışıydı.

 

O sırada Devran’ın bakışları bir an korkudan açık kalmış dudağıma kaydı, sonra tekrar gözlerime döndü. Nefesimiz birbirine değiyordu. Ve ortamda sadece nefeslerimizin sesi vardı. Elim göğsüne yaslanmıştı. Yani kalp atışlarını hissedebiliyordum. Yavaş bir ritim değildi bu. Tıpkı sahibi gibi sertti.

 

Göz göze geldik, sadece birkaç saniye… ama o birkaç saniye sanki zamanın akışını durdurdu. Gözlerinde tuhaf bir şey vardı; sanki içimde ne varsa bir bir çözüyordu.

 

İşte tam o anda, Devran yavaşça beni normal pozisyona getirdi. Artık ona yaslanmıyordum. Ama hâlâ çok yakındık.

 

Birkaç saniye boyunca kimse bir şey söylemedi. Havada hâlâ o anın ağırlığı vardı. Göz göze gelmekten bile çekiniyordum. Nefesimi tuttum, sonra hafifçe verdim. İlk konuşan ben oldum.

 

“Teşekkür ederim.”

 

Sesim kısık ama netti. Devran gözlerini kaçırmadan, dudaklarını araladı.

 

“Düşecektin Defne. Teşekkür edecek bir şey yok. Kim olsa aynısını yapardı.”

 

O an, ağzımdan düşünmeden çıkan bir kelime oldu:

 

“Yapmazdı.”

 

Bakışları değişti. Ne demek istediğimi anlamamıştı, yüz ifadesinden belliydi. Gözlerinde hafif bir belirsizlik vardı. O yüzden açıklamak zorunda hissettim kendimi.

 

“Yani, bu ilk elimden tutuşun değil...” dedim.

“Bu gece aklıma geldi. Bir şeyi yapmayı unutmuşum.”

 

Kaşları hafif çatıldı. “Neyi?” diye sordu.

 

Gözlerimi yere indirdim bir an, sonra yeniden ona döndüm. Minnetle, biraz da dürüst bir tebessümle baktım.

 

“Teşekkür ederim.” dedim.

“Gerçekten, teşekkür ederim. İntikamın için yapmış da olsan sayende hayattayım.”

 

Devran’ın yüzünde ilk defa bir bocalama gördüm. Yutkundu. Gözleri kaçamak bir şekilde etrafı taradı.

 

“Bana teşekkür etme.” dedi. Ses tonu alıştığım o sertlikten uzaktı.

 

“Neden?” dedim. Gerçekten anlamamıştım.

 

Cümlesini biraz bekleyerek kurdu:

“Henüz hayatını tam anlamıyla kurtarmış değilim. Bülent ve Dante hala seni istiyor.”

 

Gözlerimi kaçırmadım.

“Olsun...” dedim. “Ben senin onları yeneceğine inanıyorum. Ve tabi sonra beni özgürlüğüme kavuşturacağına da inanıyorum.”

 

Devran uzun süre bana baktı. Öylece durdu. Gözlerinin içinde dalga gibi bir şey vardı; duygularını bastırmaya çalışan bir adamın çatışması belki de…

Ama anlamadım. Ne düşündüğünü, o bakışların neye karşılık geldiğini anlayamadım. Sadece yüreğimde bir kıpırtı bıraktı.

 

Sonra… “İyi geceler.” dedi.

 

Ve cevap beklemeden döndü. Kapısını kapatıp gözden kaybolduğunda yavaşça gülümsedim. Dudaklarımdan sadece bir fısıltı döküldü.

 

“İyi geceler, Mat.”

 

Topuklu ayakkabılar… Gece boyunca ayağımı sıkan, her adımda bana ne kadar gergin olduğumu hatırlatan o lanet şeyler… Odaya girer girmez, zor da olsa, ilk işim onları çıkarmak oldu. Ayaklarım sanki bana dillenip teşekkür edecekti, öyle rahatlamıştım.

 

Yavaşça yatağın kenarına oturdum.

Ellerim dizlerimdeydi, başım hafif öne eğik. Gözlerim kapanmadan birkaç saniye bekledim. Kalabalığın sesi, flaşların gözümde bıraktığı beyaz patlamalar… hepsi hâlâ kulağımda uğulduyordu.

 

Ama şimdi daha önemli bir şey vardı.

Yavaşça sol kolumu kaldırdım, alçının iç kısmına doğru parmaklarımı uzattım. Parmaklarımın ucuyla hissettiğim o sert, kıvrık kenarı bulunca derin bir nefes aldım. Not kağıdı oradaydı, Akdeniz Belası’nın bana bıraktığı o küçük not.

 

Küçük kâğıdı çıkarıp elime aldım. Kat yerlerinden neredeyse parçalanacak gibiydi. Notu açmadan önce boynuma dokundum. Zinciri parmaklarımın ucuyla izleyerek kolyeme ulaştım. Bu kolye Akdeniz Belası’nın bana verdiği o kolyeydi. Sayesinde gönderdiği notları yalnızca ben okuyabilecektim. Çünkü gizli bir işlevi vardı. Küçücük, neredeyse fark edilmeyen düğmesine bastım.

Küçük bir klik sesiyle birlikte kolyenin ucundaki minicik taşın altından solgun mavi bir ışık süzüldü.

 

Kâğıdı dikkatlice açtım. Satırlar titrek bir yazıyla yazılmıştı ama okunabilirdi:

 

"Defne,

Bu numarayı ara: **** *** ** **

Bu senin abin. Seni bulmak için benimle temasa geçti. Babandan ve Devrandan kurtulmak için bu çok iyi bir fırsat. Abin babanı biat etmesi için ikna edebilir. Lütfen dikkatli ol. Kendine dikkat et.

- Akdeniz Belası"

 

Gözlerim numarada takılı kaldı. Abim…

Yıllardır varlığından bile haberdar olmadığım, belki de onun da benim varlığımdan haberdar olmadığı abim.

Gerçekten benimle temasa mı geçmek istiyordu? Neden şimdi? Ve neden Akdeniz Belası üzerinden?

 

Kâğıdı alçının içine geri sıkıştırırken zihnimde bin bir düşünce dolaşıyordu.

Devran’ın bana anlattıkları… Ve şimdi başka bir el, öz abim bana uzanıyordu. Bütün bu karmaşanın içinde ne yapmalıydım?

 

Birden yerimden kalkmadan yüksek sesle bir “Off…” çektim.

 

Yatağa öylece kendimi sırtüstü uzanmak üzere bıraktım. Gözlerim tavana dikiliydi. Aklım ise bambaşka bir yerdeydi.

 

“Elimde bir numara var.” dedim kendi kendime. Duraksadım.

“Ve benim bir telefonum bile yok.”

 

Bir kahkaha atacaktım neredeyse ama sadece yorgun bir nefes çıktı. Ellerimi yüzüme kapattım.

 

“Harika. Gerçekten harika… Nereden bulacağım ben şimdi telefonu?”

 

 

Bölüm : 20.08.2025 12:52 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...