
Sabah odadan çıktığımda ev sessizdi. Her sabah olduğu gibi... Devran ortalıkta yoktu, hizmetliler ise yalnızca göz ucuyla beni süzüyor, sonra hemen başlarını çeviriyorlardı. Yine yalnız kahvaltı yapacağımı düşünerek merdivenleri ağır ağır indim. Aslında aç bile değildim. Uyandığımdan beri içimde hafif bir sızı vardı. Huzursuzdum.
Ama salonun köşesinden gelen tanıdık sesler, o boşluğu bir anda parçaladı. Adımlarım yavaşladı. Yanılmak istemiyordum. Sonra birkaç adım daha attım… ve gördüğüm an gözlerim doldu.
Masada oturan iki kişi vardı. Biri başını bana doğru çevirirken kahverengi küt saçları omuzlarına döküldü, Elif.
Diğeri masaya yayılmış, bir yandan kahvaltılıkları süzüyordu. Sarı uzun saçlarıyla örtülmüş örten yüzünü kaldırmamıştı henüz.
“Elif…?” dedim fısıltıyla.
Elif’in gözleri bana kilitlendiğinde ve Melis şaşkınlıkla yüzünü bana çevirdiğinde içimde bir şey titredi.
Elif hemen ayağa fırladı. “DEFNEEE!”
Koştu, hiç düşünmeden boynuma sarıldı. Ardından Melis de kalktı, alçılı koluma biraz tereddüt etti ama sonra o da bana yaklaştı ve sıkıca sarıldı.
İki kolumda kalbimin iki parçası vardı. Kokuları tanıdıktı, dokunuşları tanıdıktı… Beni ben yapan iki isimdi onlar. Gözlerimi kapattım. İlk kez, uzun zaman sonra, gerçekten mutluymuş gibi hissettim.
“Demek ki Devran, sözünü tuttu…” dedim içimden. Yüksek sesle söylemedim. Ama yüzümdeki minnet dolu gülümsemeden anlaşılıyordu.
“Beni nasıl buldunuz?” dedim, sarılmalar bitip de oturduğumuzda. Sesim çatallıydı. Yutkunurken bile boğazım yanıyordu.
Elif göz devirdi. Anlaşılan kötü bir sabah geçiştirmişti.
“Bulmadık ki! Alıkonulduk resmen! İki adam sabahın köründe kapımıza geldi. ‘Defne hanım sizi görmek istiyor’ dediler. Başta anlamadık ama sonra Devran’in adını verdiler. Öylelikle anladık.”
Melis usulca konuştu. “İtiraf edeyim… ben gelmek istemedim önce. Korktum, tuzak falan sandım. Ama sonra seni görmek istedim. Adamlardan Devran beyi arayıp bizimle konuşturmalarını istedim. Öyle ikna oldum. Çünkü malum tehlike altındasın. Seni de sadece televizyonda görebiliyoruz, haberlerde.”
O an, onların da hissettiği kötü hisleri duyunca içim sıkıştı. Onlara döndüm, gözlerinin içine bakarak söyledim:
“İyi ki gelmişsiniz. Gerçekten. Şu an nefes alabildiğimi hissediyorum.”
Masada domatesler, zeytinler, küçük kavanozlarda reçeller, sıcacık çıtır ekmekler vardı. Ama bizim için hiçbirinin tadı, yan yana oturmanın sıcaklığına yaklaşamıyordu.
“Ne zamandır buradasınız?” diye sordum, otururken.
Elif omzunu silkti. “Daha yeni geldik sayılır.”
“Siz iyi misiniz?” dedim, gözlerinin içine bakarak.
Melis, çatalını tutarken başını salladı.
“İyiyiz… Şimdi seni gördük ya, daha da iyiyiz.”
O an dayanamayıp elini tuttum. “Korkmuşsun.”
“Sen olsan korkmaz mıydın?” diye sordu Melis, gözleriyle etrafı işaret ederek.
Elif söze girdi. “Burası başka bir dünya gibi. Havası çok farklı.”
Sadece burukça gülümsedim. Onlara hâlâ gülümseyebiliyor olmak bile güzeldi. Sonra Elif hiç bekletmeden asıl meseleyi masaya koydu.
“Bize anlatacaksın, değil mi?”
“Ne?”
“Her şeyi anlat. Bu evde ne işin var? Devran kim? Tam olarak neyin içindesin?”
Melis bir anda kafasını kaldırdı. Sesi neredeyse duyulamayacak kadar kısıktı.
“Serkan söyledi. Mafya bunlar…”
İkisi de merakla bana bakıyordu şimdi. Boğazım düğüm düğüm oldu. Yalan söylemek istemiyordum. Ama her gerçeği de anlatamazdım. O yüzden en doğrusu dürüstlükle seçilmiş kelimelere sığınmaktı.
“Kızlar, başıma öyle şeyler geldi ki… Ben bile hâlâ tam anlayamıyorum.”
Elif’in gözleri daha bir endişeyle parladı. "Ne oldu?" Diye sordu yine.
İki elimle fincanımı kavradım. Aklım yine olanlara gittiği için bir an duraksadım ve aşmaya çalıştım.
“O sahte polis baskını gecesinde saldırıya uğradım. Meğer amaçları beni öldürmekmiş. Gözümü açtığımda Devran’ın evindeydim. Sonra öğrendim ki… o beni kurtarmış.”
Elif’in kaşları çatılmıştı. Melis nefesini tutmuş gibiydi.
“Aslında beni Akdeniz Belası denen halk kahramanı gibi bir adam bulmuş. Ama iyileşmemi sağlayan kişi Devran olmuş.”
“Peki neden hâlâ buradasın?” dedi Elif.
“Yani… gitmek isteseydin kaçardın. Sen güçlü birisin Defne. Hiçbir zaman başkasına bağımlı olmadın.”
Başımı iki yana salladım.
“Elif, burası öyle bir yer değil. Bu dünya bizim dünyamızdan çok farklı. Devran’ın bazı düşmanları var. Onlardan biriyle... Dante’yle yollarım çakıştı. Babam, Dante ve Devran’ın işlerini bozduğu için kendi canı karşılığında benim canımı sunmuş. Devran benim canımı değil, babamın canını istiyor. Ama Dante ve babam yine hala beni istiyorlar. Bu yüzden Devran’ın yanında olmalıyım.”
Sözümü bitirdiğim an Elif elini kaldırdı ve “Bir dakika...” dedi, sanki bir şeyin altını çizmek için. “Baba mı dedin sen?”
Başımı olumlu anlamda salladım.
“Evet, baba. dedim. Maalesef ki biyolojik babam İtalyan ve Türk mafyalar arası işbirliği sağlayan bir mafya. Ve kendi canını kurtarmak için öz kızının canını satacak kadar kötü biri.”
Melis’in sesi titredi. “Yani tehlikedesin... hâlâ.”
“Evet.” dedim başımı eğerek. “Ama Devran beni koruyor. Garip bir ikilem bu. Güvende ama tutsak gibiyim.”
Elif gözlerini kısmıştı. “Peki ona güveniyor musun?”
O soru... içimde yankılandı. Uzun süre cevap vermedim. Sonra fısıldadım:
“Bazen... fazlasıyla.”
Melis dudaklarını ısırarak bir parça ekmeğe uzandı.
“Buradan birlikte kaçalım mı?” dedi aniden.
Elif birden ona döndü. “Melis?”
“Hayır yani… üçümüz de buradayız. Bir yolunu bulsak?”
Gülümsedim.
“Elimi tutup buradan çıkaramazsınız kızlar. Ama burada olduğunuz sürece… bana nefes aldırıyorsunuz. Bunu yapmaya devam edin, yeter.”
Elif göz kırptı. “Sen iste, seni sırtımızda bile taşırız.”
İçimde bir şey ısındı. O an odaya taşınan bu samimiyet, evin o soğuk duvarlarını delip geçmişti. Ve o an, onların sesini dahi özlemiş olduğumu fark ettim. Üçümüzün neşeli kahkahaları günlük hayatımızın en normal sesiydi. Hayatımda uzun süredir ilk kez, gerçekten hala yaşadığımı hissettim.
Yaralı, tutsak belki… Ama asla yalnız değil.
Daha sonra Elif aklına yeni gelmiş gibi, az önceki konulardan birini açtı.
“Şu şey neydi... Akdeniz neyi?”
“Akdeniz Belası.” dedim hatırlatmak için.
“Hah!” dedi aradığı şeyi bulmuş gibi. “Kimin nesi o?”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Yutkundum. Ama sonra içimdeki düğüm çözüldü.
Kahvaltı masasından kalktım.
“Gelin.” dedim sessizce. “Odamda konuşalım. Daha rahat olur.”
Arkamdan usulca geldiler. Çatı katına çıktığımızda kızlar etrafı şaşkınlıkla inceledi. Elif pencerenin kenarına geçti. Melis hemen yatağa oturdu, elleri kucağında. Ben ise tam ortalarında durdum. Koltuğa oturup bir Elif'e, bir de Melis’e baktım.
“Size her şeyi anlatacağım.” dedim. “Ama baştan söyleyeyim… bu anlatacaklarım gizli. Benim ve onun dışında kimse bilmiyor.”
Elif’in kaşları çatıldı. Melis ise başını salladı.
Derin bir nefes aldım. Ve başladım.
“Akdeniz Belası Türk ve İtalyan mafyalarının işbirliğini engelleyen bir isim. Kim olduğunu kimse bilmiyor, ben bile.”
Kolumdaki alçıya uzandım. Küçük bir kıvrımı araladım. Not kâğıdını çıkardım. Kızların gözleri elimdeki boş kağıda gitse de önce anlatmam gereken başka şeyler vardı.
“Bir hastanede Devran ile çıkan haberimi görmüşsünüzdür... O gün hastanede Akdeniz Belası geldi ve yalnızken benimle konuştu. Beni kurtaracağını söyledi. Bana zaman zaman bazı notlar göndereceğini söyledi.” dedim ve elimdeki not kağıdını gösterdim.
“Ve bu elimdeki Akdeniz Belası’ndan gelen not.”
Gözleri şaşkınlıkla açıldı. Elimdeki not kağıdı şimdi onlar için daha değerliydi.
“Nasıl?... Bu adam seni gerçekten kurtarabilir mi?”
Elif'in sorusundan sonra huzursuzca derin bir nefes alıp verdim. Yüzümde çaresiz bir ifade vardı.
“İnan ki ben de günlerdir bunu düşünüyorum.”
Melis şaşkınlıkla, uzun süredir aralık ağzı ile bana bakıyordu.
“Güvenmiyor musun? Ama o seni bularak kurtarmış.”
Bir an durdum ve “Bilmiyorum.” diyerek sesli düşündüm. “Şu son günlerde öyle şeyler oluyor, öyle şeyler öğreniyorum ki... Kafam karmakarışık. Yönümü şaşırdım.”
“Defne, canım... ” diyerek gelip yanıma oturdu Elif. “Neler oluyor? Anlat bize.”
Bakışlarımı pencereye doğru çevirip bir saniyeliğine de olsa derin bir nefes almak istedim. Sonra tekrar Elif'e döndüm.
“Akdeniz Belası iyi bir adam. Beni gerçekten kurtarabilir. Ama Dante ve babam gibi mafyaları bitirmek için de beni feda edebilir. Sanırım onun kafasında bir iyilik terazisi var. Devran’ın dediğine göre eğer Akdeniz Belası o gece beni bulduğunda Dante ile karşılaşsaymış, kendi canını kurtarmak için beni ona verirmiş. Kendini bir nevi kahraman gibi görüyor. Yani şöyle söyleyeyim... Onun öncelik sırasının tepesinde herkesin iyiliği, sonra kendisi, sonra da diğerleri var. Ben sonuncu kategorideyim. Eğer üsttekilere zarar gelmeden beni kurtarabilirse kurtarır.”
Melis mızmız çocuklar gibi yüzünü astı. “Oho...” dedi uzatarak. “Ölme eşeğim ölme. Bu Akdeniz Belası’nın ipiyle kuyuya inilmez o zaman.”
Bu söylediğim ile kızların da kafası karışmıştı. Saniyeler boyunca sessiz kaldılar. Belli ki benim için doğru yol ne, onu düşünüyorlardı.
En sonunda Elif bu sessizliği bozdu ve bir eliyle omzuma dokunarak sordu.
“Ne yapacaksın?”
“Akdeniz Belası ile iletişim kurmaya devam edeceğim. Belki gerçekten kurtulmam için bana yardım edebilir. Ama o ışığı görene kadar Devran’ın tarafındayım.”
Kızlar bir şey diyemediler. Çünkü onlar da doğru olan ne bilmiyorlardı. Bu yüzden söylediğimi sessizce kabullendiler.
Sonra Melis gözleriyle işaret ederek “O alçından çıkardığın not ne?” diye sordu.
“Akdeniz Belası’nın dediğine göre kurtulmam için bir umut varmış. Bana ulaşmak istiyormuş. Bu numara…”
Bir an duraksadım. Gözüm onlara değil, kâğıda kaydı.
“…abime aitmiş.”
Melis’in ağzı açık kaldı. Elif’in kaşları çatıldı.
“Defne.” dedi, Elif. “Senin abin yok sanıyorduk.”
“Ben de öyle sanıyordum…”
Elif yaklaşarak dizime dokundu.
“Peki şimdi ne yapacaksın?”
Bakışlarım elimde tuttuğum kâğıttaydı.
Dudaklarımdan usulca döküldü:
“Sanırım… onu arayacağım. Ama önce bir yerden telefon bulmam gerek.”
Elif’in kaşları hemen çatıldı.
“Telefon mu? Senin telefonun yok mu Defne? Devran telefonunu da mı aldı?”
Gözlerini kaçırdım. Cevap vermek istemiyordum, ama vermeliydim.
“Maalesef aldı.” dedim. Kelimeler ağzımdan dökülürken içim bir kez daha acıdı.
“Kaçmamı engellemeye çalışıyor çünkü… çünkü ölmemi istemiyor. Benim yerime babamı öldürmek istiyor.”
Melis’in nefesi aniden daraldı. Elif’in göz bebekleri büyüdü, kaşı havaya kalktı. O an, onların da dünyasının çatladığını gördüm. Gerçekten işin ciddiyetini anlıyorlardı artık.
“Defne…” dedi Elif usulca. “Buraya gelirken bizim telefonlarımızı da aldılar. Biz de verip geldik. Yanımda olsa kendi telefonumu sana veriridim ”
Odayı sessizlik kapladı. Herkes kendi içine gömüldü birkaç saniyeliğine.
Derken Melis, sanki bir ampul yanmış gibi, başını birden kaldırdı.
“Telefon!” dedi bir anda.
Elif şaşırdı. “Ne?”
“Telefon!” dedi bu kez daha ısrarcı.
Elif’in gözlerinde bir anlam kıvılcımı çaktı. “Aaaa! Telefon!”
Koşarak çantasına gitti, telaşla fermuarları açtı, içinden bir şeyler çıkardı… Derken kutuya benzer bir şeyi çıkardı ve elinde tutarak bana uzattı.
“Al!” dedi, nefes nefese. “Bu telefon!”
Elim telefona uzanırken gözlerim şaşkınlıkla büyüdü.
“Bu da ne şimdi?”
Elif güldü. “Ben de bilmiyorum valla.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Nasıl bilmiyorsun Elif?”
Tam o anda Melis araya girdi.
“Bu telefon birkaç gün önce ofise geldi. Senin adına bir kargoyla. Biz de önceden sipariş ettiğini sanmıştık.”
Elif başını salladı. “Biz de o yüzden hiç sorgulamadık. Hatta ben otomatik olarak çantama atmışım herhalde. Çantamdaki varlığını bile unutmuşum.”
Şaşkınlıkla kutuya baktım. Telefonu yollayan ben değildim. Kutu siyah, zarif bir tasarıma sahipti. Hatta kutuyu açtığımda telefonun yanında küçük bir not vardı ama notun tamamını okuyamadım. Çünkü kapı çaldı.
Panikle kutuyu kapadım. Telefonu ve Akdeniz Belası’nın notunu koltuğun arkasındaki yastıkların altına sıkıştırdım.
“Gel!” diye seslendim, sesim olması gerekenden bir tık yüksek çıkmıştı.
Kapı yavaşça açıldı. Gelen Kemaldi. Onu son gördüğümdeki halinden zıt olarak ciddi, hatta biraz da mesafeli ifadesiyle içeri girdi. Doğrudan bana baktı.
“Defne Hanım, günaydın.”
“Günaydın Kemal.”
“Bölüyorum, kusura bakmayın. Ama Devran Bey kendisini salonda beklemenizi istiyor.”
Yüzüm bir an dondu. Devran’ın bu kadar erken saatlerde beni çağırması pek sık olmazdı. Ama belli ki önemli bir şey vardı.
“Tamam.” dedim sessizce.
Kemal, başını kızlara doğru eğerek selam verdi. Hatta bir an tebessüm bile etti. Sonra sessizce kapıyı çekip çıktı.
Kapı kapanır kapanmaz odada bir nefes boşalması oldu.
Elif eğilip fısıltıyla, “Ucuz kurtulduk.” dedi.
Derin bir nefes aldım. Hemen koltuğun arkasına gidip kutuyu ve notu çıkardım.
Notu tekrar alçının içine yerleştirdim. Telefonu ise çekmeceyi açarak iç çamaşırlarımın arasına gizledim. Bu evde kimseye güvenemezdim. Eşyalarımı karıştıran biri olursa diye önlem almak zorundaydım.
Arkamı döndüğümde Melis gülümseyerek sordu:
“Kimdi bu yakışıklı?”
Donakaldım. Elif de bir an tepki veremedi. Sonra Elif’in sesi yükseldi:
“Yakışıklı mı?! Melis ne diyorsun sen?”
Melis gözlerini kıstı, hafif omuz silkti.
“Ne yani? Yakışıklı işte. Biz yakışıklıya yakışıklı deriz.”
Elif sinirle ellerini havaya kaldırdı.
“Ayy! Melis saçmalama. Elin mafyasını mı beğendin şimdi cidden?!”
Melis kahkahayı patlattı.
“Yoo, tabii ki! Ne alaka? Yani daha adını bile bilmiyorum. O yüzden lakap olarak yakışıklı dedim ben de. Gerçekten kötü bir niyetim yok.”
Elif hâlâ memnuniyetsizce bakıyordu.
Havayı biraz yumuşatmak istedim.
“Devran’ın sağ kolu olduğunu düşünüyorum.”
Melis kafasını yana eğdi ve ritimle:
“Yani şey diyorsun: Mama, I’m in love with the criminal…” diye şarkı mırıldanmaya başladı. (Anne, ben bir suçlu ile aşk yaşıyorum...)
Aynı anda hem Elif hem ben,
“Meliiis!” diye bağırdık.
Melis kahkahaya boğuldu. “Şaka yapıyorum yahu! Sizin bu anne gibi sinirlenmeleriniz beni öyle eğlendiriyor ki! Cidden, biraz relax anacım!”
O hâliyle öyle içtendi ki istemeden ben de güldüm. Elif önce homurdandı, sonra o da gülümsemeye başladı. Birkaç saniye sonra da birlikte kapıya yöneldik.
Aşağıya indiğimizde etraf sessizdi. Büyük salon bomboştu.
“Devran nerede?” diye sordu Melis hemen. Sesi biraz fazla tizdi, belli ki gergindi.
Elif ise gözlerini devirdi, sonra da perdenin ucuna öfkeyle bakarak, “Bak orada perdenin arkasında saklanıyor.” dedi alayla.
Ardından kendi kendine, “Allahım yarabbim...” diye mırıldandı. O klasik Elif'ti. Hiçbir şeyin saçmalığına fazla tahammül edemezdi.
Üçümüz de salonun farklı yerlerine geçip koltuklara yayıldık. Elif yine ayakta kaldı, salonu gözleriyle tarayıp kapıya çevirdi yüzünü.
Ben ise elimde olmadan hafifçe tebessüm ettim. “Birazdan gelir herhalde.” dedim sessizliği kırmak için.
Tam o sırada kapı açıldı ve içeri yine Kemal girdi. Ama Elif’in gözlerinin onun üzerinde bir an donup kalması, sonra hızla başka yöne çevirmesi gözümden kaçmadı.
Kemal doğrudan bana döndü. “Defne Hanım,” dedi, sesi her zamanki gibi sakindi. “Bugün eve misafirlerimiz olacak. Misafirler geldikten sonra Devran Bey de gelecektir.”
Başımı salladım. “Tamam.” dedim kısa bir sesle.
Sonra o gitmek üzereyken, “Kemal,” diye seslendim istemsizce. Geri döndüğünde, “Misafirler kim, biliyor musun?” dedim.
“Devran Bey’in arkadaşının ailesi.” dedi kısaca. Ne fazla detay, ne fazla mimik. Cevabını almıştım. Teşekkür ettim, başımla selam verip onu uğurladım.
Kemal çıkınca üçümüz kaldık yine. Ama bu defa Elif’in gözleri başka bir yere takılıp kalmıştı. Göz kapaklarının arasında belli belirsiz bir huzursuzluk vardı.
Sonra birden, “Benim bu adamı hiç gözüm tutmadı.” dedi.
Melis hemen atladı, “E çüş yani, adamı tanıyalı bir saat bile olmadı!” deyip gülmeye çalıştı. Ama Elif ciddiydi.
“Tutmadı işte. Bir şey var o adamda.”
Sonra Melisten bir gülüş yükseldi. Adeta kendimi tutamazcasına “Kemal-” dedi. Daha espri yapmadan kendine gülüyordu. “Kemal’im yapmaz.”
Melis eskilerden klasik bir Türk dizisinden alıntı yaparak şaka yapmıştı. Melis kendi şakasının üzerine büyükçe bir kahkaha atarken, Elif sinirle bir yastığı ona fırlattı. Ama dudağının bir tarafında tebessümü eksik değildi. Benim de gülesim geldi ama tıpkı Elif gibi ufak bir tebessümü tercih ettim.
“Ne ara karar verdin ki?” diye sordum. “Neden böyle düşündün?”
“Tanıdık geliyor… Ama nereden hatırlıyorum, çıkaramıyorum. Bilmiyorum. Ama his işte, içim ısınmadı.” dedi Elif kaşlarını çatıp.
Melis başını yana eğdi. “Acaba o da mı sporcu?” dedi sırıtarak.
“Bir sporcunun mafyacılık oynamaya bu kadar vakti olamaz.”
Ben iki elimi havaya kaldırıp pes ettim.
“Belki bir yerde karşılaşmışsınızdır.”
Elif omuzlarını silkti. “Belki de... Neyse ne, illaki bir gün aklıma gelir.” dedi, konuyu kapatmak ister gibi.
Sessizlik birkaç saniyeliğine içeri sızdı. Nefeslerin ve duvardaki saat tik taklarının dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Sonra Melis’in sesi duyuldu, kendi doğallığıyla.
“Ev de baya iyiymiş ama, ha?” dedi, gözleri tavana, duvara, mobilyalara kayarak. “Hollywood villası gibi.”
“Hıı, ne demezsin…” dedim, burnumun ucuyla alaycı bir nefes vererek. “Altın kafes mübarek. Kapısı var ama dışarısı yok.”
Elif bir an başını bana çevirdi, gözleri ciddileşti. “Acaba ne zaman bitecek bu iş?” dedi.
Melis hemen ardından ekledi. “Acaba bir daha ne zaman göreceğiz seni…”
Sesi çatallaştı. Elif onun dizine hafifçe dokundu, moral vermek ister gibi.
İçimde bir şey burkuldu. Kalbim sıkıştı ama yüzümde yumuşak bir tebessüm tuttum.
“Bilmiyorum kızlar. Tüm bunlar ne zaman biter, nasıl biter… gerçekten bilmiyorum.”
Sonra bir nefes aldım. “Ama sizinle tekrar görüşebilmek için Devran’ın kafasının etini yiyeceğime söz veriyorum.”
O an gülümsediler. Hem de öyle bir gülümseme ki, ağlamakla gülmek arası… İçinden geçen her duyguyu bastırmak zorunda kalan birinin gülümsemesi. Elif sarıldı önce, sonra Melis. Üçümüz bir anlık sessizlikte öylece durduk.
Her şey bu kadar karışıkken, insanın sığınacak birkaç kişisinin olması… işte o en kıymetlisiydi.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |