12. Bölüm

12

Missyazarr
missyazarr

Hala Melis ve Elif’in sıcak kucaklaşmasının etkisini taşıyordum. Bunu sonlandıran şey salonun diğer ucundan yükselen ritmik bir sesti. Tık… tık… tık… Gitgide bize yaklaşıyordu. Topuklu bir ayakkabı sesiydi. Ama ritmi bir garipti. Başımı kapıya çevirdim, içimde nedensiz bir merakla. Ve işte o an, zaman bir anlığına durdu.

 

Kapı eşiğinde beş yaşlarında, kumral saçları iki yandan pembe tokalarla toplanmış bir kız çocuğu duruyordu. Üzerinde fırfırlı, uçuş uçuş bir elbise vardı. Ayağında da oyuncak gibi duran topuklu terlikler. Gözleri heyecanla parlıyordu.

 

Arkasında ise yirmili yaşlarında, lacivert saçlarını dağınık bırakmış, burnunda piercing taşıyan genç bir kadın vardı. Sert bir güzelliği vardı kadının.

 

Küçük kız içeriye birkaç adım attı, sarıldığımızı görünce durdu. Sonra büyükçe bir gülümsemeyle kollarını iki yana açarak,

 

"Aaa kız partisi mi var? En sevdiğim!" diye neşeyle bağırdı.

 

O an hepimizin içi ısınıverdi. Elif kıkırdadı, Melis’in gözleri yumuşadı. Sarılmayı usulca sonlandırdık ama ne ben ne kızlar, gözlerimizi o minik neşeden alamadık.

 

Gülümseyerek ayağa kalktım. Küçük kıza doğru birkaç adım attım ve sesimi incelterek,

"Assolistimiz de sen olmalısın!" dedim.

 

Minik dudakları aralandı. Bir an öylece kala kaldı, olduğu yerde dondu. Sonra elindeki oyuncak ayıyı bir anda yere bıraktı ve elleriyle ağzını kapadı.

 

“Aaaa!” diye bir çığlık attı. Ardından hayranlıkla,

“Defne Aydın mısın sen?” diye sordu gözlerini kocaman açarak.

 

Kafamı usulca sallayıp eğildim.

“Evet, benim.” dedim hafifçe gülümseyerek.

 

O anda hiçbir şey düşünmeden bana koştu. Küçücük kollarını bacaklarıma doladı. Sanki yıllardır beni tanıyormuş gibi, sanki beni aylardır özlemiş gibi...

 

Arkasındaki lacivert saçlı kadın hızla seslendi:

"Güneş! Dikkat et, düşeceksin!"

 

Ama onun umurunda bile değildi. Beni bulmuştu. Daha doğrusu belki de, benim içimde çoktan kaybolmuş olan bir parçayı bulmuştu.

 

Eğildim ve ona sarıldım. Minicik kolları boynuma uzanırken yanağımı yanağına yasladım. Teninden çocukluğun kokusu geldi. O an içimde hiçbir korku, hiçbir sorgu kalmadı. Bu evde karanlık şeyler dönüyor olabilir, ama Güneş’in varlığı o karanlığa bir mum yaktı sanki.

 

Gözlerini kocaman açarak yüzüme baktı ve biraz daha yavaş bir ses tonuyla,

“Sen gerçekten Defne Aydın’sın…” dedi.

 

Gülümseyerek başımı salladım.

“Evet, ben Defne Aydın’ım.” dedim.

“Sanırım sen beni tanıyorsun.”

 

“Evet!” diye patladı sesi neşeyle.

“Benim annem arabada hep seni dinliyor. Hep senin şarkılarını açıyor. Ama ben senin neşeli şarkılarını daha çok seviyorum. En çok da... hani şey var ya... gökyüzüyle ilgili olan…”

 

O şarkıyı anlamıştım. Bir an o sözleri mırıldandım içimden. Sonra Güneş hemen elimi tuttu. Minicik elleri sıcacıktı.

 

“Beraber oturalım mı?” dedi. Gözlerinde ışıltı vardı.

 

“Olur, oturalım.” dedim ve koltuğa oturduk.

 

Fakat Güneş hemen yanımda oturmakla yetinmedi. Kucağıma çıktı ve bir eliyle sarıldı. Küçücük bedenini bana dayayıp etrafa bakındı. Gözleriyle bana az önce arkasında olan kadını gösterdi.

 

“O benim halam. Adı Nesli.”

 

Kadın bize doğru yaklaşmıştı. Yumuşak bir tebessümle başını salladı ve önümüzdeki boş koltuğa oturdu.

 

“Merhaba, ben Neslihan. Ama Nesli de derler.” dedi. Sesi beklediğimden daha sakindi, daha samimi.

 

“Memnun oldum Nesli.” dedim.

“Güneş çok tatlı bir kız.”

 

Nesli hafifçe başını salladı. Dudaklarında yorgun ama içten bir gülümseme vardı.

 

“O da seni çok seviyormuş. Sabah kalkınca hazırlanmamız tam bir felaketti. ‘Bugün Defne Aydın’ı göreceğim, Defne Aydın’ı göreceğim’ diye diye ortalığı birbirine kattı.”

 

Güneş hemen başını kaldırıp gözlerini devirdi. “Ama göreceğim dedim ve gördüm! Bak Defne Aydın, Devran abinin dediği doğru çıktı!” dedi sevinçle.

 

Gülümsedim, onun minik burnuna usulca dokundum. Kızlar da bir köşeye çekilmiş, sessizce bizi izliyordu. O an salonda bir tür huzur vardı.

 

“Bu arada...” dedim elimle kızları işaret ederek. Solumda Elif, sağımda Melis vardı. “Arkadaşlarım Melis, kendisi bir balerin. Elif de profesyonel bir sporcu. Alanı karete.”

 

Kucağımda duran Güneş bir anda merakla kıpırdandı. “Ne?” diye hayretle uzatarak konuştu. “Siz çok havalısınız. Ben de büyüyünce sizin gibi olacağım.”

 

O an hepimizin yüzünde bir gülümsemenin sebebi oldu.

 

Ona doğru eğilerek “Olursun tabi. Hatta bence daha bile havalı olursun.” dediğimde hoşuna gitti ve güldü.

 

“Elif abla.” dedi tatlı tatlı.

 

Elif “Efendim canım.” deyince gözlerinde tehlikeli bir bakış geçti.

 

“Benim sınıfımda Doruk diye bir arkadaşım var. Onu döver misin?”

 

İşte bunu hiçbirimiz beklememiştik. Herkes şaşkınlıkla susup kalmıştı. Ama Neslihan durumu toplamak ister gibi “Güneş, birtanem...” dedi. “Hani anne ve babanla da konuşmuştuk, böyle şeyler kötü şeylerdi.”

 

Güneş sanki büyümüş de küçülmüş gibi “Tamam tamam.” dedi. Elleriyle gülüşünü beceriksizce sakladı.

 

O an daha fazla dayanamadım ve Güneş’i sıkıştırarak yanağına bir öpücük kondurdum.

 

“Çok fazla tatlısın Güneş.”

 

Güneş bu dediğimle daha bir mutlu oldu. Ama “Biliyorum.” dedi. “Babam dışarı fazla çıkma, şeker gibi tatlı olduğun için erirsin dedi.”

 

Melis de daha fazla dayanamadı. Güneş’in bir kolunu kapıp ısırırmış gibi yaptı.

 

Güneş gülüyordu ama “Aa!” diye çığlık atarak kendini kurtarmaya çalıştı.

 

Herkes onu gülümseyerek izledi. Melis onu daha fazla güldürmek için ısırırmış gibi yapmaya devam etti. Geri çekildiğinde bile Güneş hala kıkır kıkır gülüyordu.

 

“Defne abla sana balerin mi demişti abla?”

 

Melis başını salladı ve “Evet” demişti.

 

Bunu duyan Güneş Melis’in koluna yapıştı ve kolunu sallayarak “Ben de istiyorum, ben de istiyorum! Bana da öğret, bana da öğret!”

 

Melis ona gülümseyerek göz kırptı ve Güneş’in kolundaki elini alıp öptü.

 

“Senin istemeni yesinler. Tabi ki öğretirim. Annenle babana söyle seni benim salonuma getirsinler.”

 

Güneş başını salladı ve “Tamam.” dedi uzatarak.

 

Sonra yaklaşık birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. Ama Güneş durmuyordu. Aniden başını kaldırdı ve bana baktı.

 

“Biliyor musun, benim halam boğa gibi.”

 

Bir an güldüm, ama ne demek istediğini anlayamamıştım.

 

“Boğa gibi mi? Neden, çok mu sinirli?”

 

Güneş başını iki yana salladı.

“Hayır yaa…” dedi sitemle, sonra Neslihan'ın burnunu işaret etti. “Burnunu görmüyor musun, boğa gibi.”

 

O anda kahkahayı koyverdim. Elif’le Melis de gülmeye başladılar. Nesli kollarını kavuşturup gizli gizli sırıtıyordu.

 

“Haa...” dedim sonunda, “Piercing yüzünden diyorsun.”

 

Güneş başını yana eğdi. “Ne?”

 

“Piercing.” diye tekrar ettim.

 

O küçük diliyle döndürebildiği kadarıyla “Pıyırsik var evet.” dedi.

 

“O kelimeyi ilk kez bu kadar tatlı duydum.” dedim başımı hafifçe yana yatırarak. Kızlar da başını sallayarak bana katıldıklarını söylediler.

 

“Sen beğeniyor musun?” diye sordu Güneş birden.

 

“Piercing’i mi?”

 

Başını evet anlamında salladı.

 

“Yani… Nesli’ye yakışmış bence.” dedim diplomatik bir gülümsemeyle. Nesli baş parmağını havaya kaldırdı.

 

Güneş bir süre düşündü, sonra ciddiyetle sordu: “Babam boğa gibi diyor. Boğa olmak iyi bir şey mi?”

 

Bir an duraksadım. Ardından yavaşça konuştum.

 

“Bence kötü değil. Ama halan piercing’ini seviyorsa, sen de onun mutlu olduğuna sevinmelisin.”

 

“O zaman ben de takıcam.” dedi aniden.

 

Tam o sırada Neslihan, ellerini dizlerine vurup araya girdi.

 

“Hayır Güneş, öyle şeyler çocuklar için değil.”

 

Güneşin dudakları büküldü. “Ama senin var.”

 

“Evet ama halan büyümüş artık, senin gibi minik değil.” dedi Elif yumuşakça.

 

“Ama ama…” dedi Güneş mızmızlanarak. “Ben de büyüdüm artık. Baksanıza Defne ablayla bile tanıştım.”

 

O kadar tatlıydı ki o hâli, hem gülüp hem Elif ve Neslihan'a baktım.

 

“Elif bırak biraz mızmızlansın, çocuk o.”

 

Neslihan göz devirdi.

“Siz şımartın sonra bana kalıyor düzeltmesi. Abimler de ortada yok zaten.”

 

Melis Güneş’in yanına eğildi.

“Sen halanın yaşına gelince sana en güzel pıyırsik’ten alalım, olur mu?”

 

“Pembeli mi?”

 

“Elbette pembeli.”

 

Güneş bir anda gözlerini açtı. “Bir de simli olsun! Ben simleri çok severim.”

 

“Simli, pembe, pırlantalı bile olur. Söz.” dedim gülerek.

 

Güneşin keyfi yerine gelmişti. Bacaklarını sallıyor, arada bir kucağımda dönüp dönüp bana bakıyordu.

 

Nesli gülerek araya girdi. “Defne Aydın bile takmıyor bak. Bence sen de onun gibi olabilirsin.”

 

Güneş hemen döndü, boynuma sarılıp yüzüme baktı. “Gerçekten mi? Senin hiç pıyrısikin yok mu?”

 

“Hiç yok.” dedim, gülerek başımı iki yana salladım. “Ama senin tokaların benimkinden bile güzel.”

 

Güneş hemen tokalarına dokundu. “Bu pembeyi dün ben seçtim. Halam mor alacaktı, ama ben pembe dedim. Çünkü pembe prenses rengi.”

 

“Prenses…” dedim gülerek. “Yani sen!”

 

Güneş minik ellerini yana açarak gururla “Ben prensesim!” diye bağırdı.

 

O an hepimiz kahkahalara boğulduk. Salonun içi sadece kahkaha değil, sanki sevgiyle doldu. O küçücük varlık, içimize yepyeni bir neşe getirmişti.

 

Sonra gözüm salonun kapısına ilişti. Hâlâ Devran ortalarda yoktu. Güneş o ara, bir anda bana döndü.

 

“Defne abla?”

 

“Efendim miniğim?”

 

“Sen hep burada mı kalacaksın şimdi?”

 

O an kalbimde garip bir sızı hissettim. Kısa bir duraksamadan sonra gülümsedim.

 

“Bir süreliğine. Ama sonra seni ziyarete gelirim belki.”

 

Güneş heyecanla zıpladı. “O zaman sana odamı gösteririm! Oyuncaklarımı da!”

 

“Sabırsızlıkla bekliyorum.” dedim.

 

O an kapı çaldı. Sanki zamanın tüm hızını bir anda yavaşlatan bir ses gibi geldi bana. Kalbim, içeriye kimin gireceğini biliyormuş gibi hızlandı. Zaten birkaç saniye sonra salonun kapısında Devran belirdi.

 

Ne zaman onu görsem içimde bir kaos beliriyor ve sonra bütün kaos duruluyor gibi oluyordu. Bu defa da farklı olmadı. Ama göz göze geldiğimizde yüzümdeki gülümseme büyüdü. O da bir an durdu, bakışları bana takılı kaldı.

 

Ama o anı bölen küçük biri oldu.

 

“Devran abi!” diye çığlık atan Güneş, sanki yerçekimi yokmuş gibi koşa koşa ona atladı.

 

Minicik ellerini havaya kaldırdı, Devran da hiç düşünmeden eğildi ve onu havaya kaldırıp kucağına aldı. İkisi de gülümsüyordu.

 

“Devran abi!” dedi Güneş bir daha, sonra başını onun omzuna yasladı. Gözlerini kısıp salona baktı, sonra bir anda ciddileşti.

 

“Halamın birsiki var, ben de istiyorum! Ama Defne ablalar büyüyünce olur diyorlar.” dedi.

 

Salonda bir sessizlik oldu. Yani öyle sıradan bir sessizlik değil. Zamanda asılı kalan bir sessizlik.

 

Ben koltuğun ucunda donup kaldım. Neslihan'ı düşünmek bile istemiyordum. Devran’ın yüzündeki o mutlu ifade, bir anda çözüldü. Ne demek istediğini tam anlayamadan sordu:

 

“Nesi var dedin?”

 

Neslihan olduğunca doğal görünmeye çalışıyordu ama alnına kadar kızarmıştı. Sanki bulunduğu yerden yok olmak ister gibi bir haldeydi. Hiçbir şey diyemedi.

 

Ve Güneş, tekrar söylemek üzere nefes aldı.

 

“Birsi-”

 

O an kalktım.

 

“Piercing!” dedim. “Piercing demek istedi, Devran abisi. Güneş halasının piercingini çok beğenmiş. Değil mi Güneş?”

 

Sesim gerginlikle incecik çıkmıştı ama yine de gülümsedim. Durumu kurtarır gibi bir gülümsemeydi bu. Güneş başını salladı, “Evet o!” dedi sanki her şey normalmiş gibi.

 

Ben derin bir nefes aldım. Devran ise hâlâ küçük bir donakalmışlıkla Güneş’e bakıyordu. Sonra kendini tutamadı ve genişçe gülümsedi. Öyle içten, öyle güzel gülümsemişti ki hepimiz dayanamayıp gülmeye başladık.

 

Güneş de neye güldüğümüzü çok anlamasa da bizimle birlikte gülmeye başladı. Minik kahkahası salonu sarınca, az önceki utanç yerini tatlı bir rahatlamaya bıraktı.

 

Ve Devran, hâlâ Güneş’i kucağında tutuyorken göz ucuyla bana baktı. O bakışta başka bir şey vardı. Anlamını çözmek istemedim. Sadece hissettim. Ve hissettiğim şey iyi geliyordu. Çok iyi.

 

Devran Güneş’i hâlâ kucağında tutarak koltuğa oturduğunda, Güneş ona sokulmuştu. Yüzünde her zamanki neşesi vardı. Ama Elif’le Melis’in bakışları Devran’ın üzerine saplanmıştı.

 

Ben de göz ucuyla onları izledim. Elif her zamanki gibi güçlü durmaya çalışıyordu. Duygularını belli etmeme konusunda üzerine yoktu ama o an bakışlarındaki dalgınlığı fark ettim. Gözlerini Devran’a dikmişti ama ne düşündüğünü tahmin etmek zor değildi. Korkuyordu.

 

Melis ise… Onunki doğrudan korkuydu. Sabah anlattıklarımdan sonra Devranın bir mafya olduğunu biliyorlardı. Ve şimdi o adam karşımızda, koltuğa oturmuştu. Güneş’i kucağına almış ve hoş bir izlenim bıraksa da bu karmaşık bir manzaraydı.

 

Ben tam Melis’in halini anlayıp rahatlatacak bir şey söyleyecek gibi olmuştum ki, Devran konuşmaya başladı.

 

“Güneş’in annesiyle babasının bu gece bir işi varmış.” dedi bana doğru bakarak. “Bu gece burada kalacaklar.”

 

Başımı sessizce salladım. Güneş burada kalacaksa, benim için sorun yoktu elbette. Zaten o minik haliyle hepimizi tavlamıştı çoktan. Ama Devran’ın ses tonundaki doğallık… beni biraz ürküttü. Sanki burası artık benim de evimmiş gibi.

 

Tam o anda Güneş, kucağındaki yerden başını kaldırdı.

 

“Defne abla burada mı kalacak?” dedi gözlerini Devran’a dikerek. “Ben Defne ablayı çok sevdim, hep burada kalsın.”

 

O an ortam dondu. Devran, bir Güneş’e baktı, bir bana. Ben nefes bile almadan ona baktım. Ağzımı bile açamadım çünkü bu soru tahmin ettiğimden daha büyük bir duvara toslatmıştı bizi.

 

Ve o anda Devran, hiç tereddüt etmeden konuştu:

 

“Defne burada benimle kalacak.”

 

Kalbim… sanırım bir anlığına durdu.

Gözlerim büyüdü, yüzümde aptal bir şaşkınlık ifadesi oluştu. Sadece ağzım değil, aklım da tamamen kilitlenmişti. Ne cevap vereceğimi bilemedim, ne düşüneceğimi de. Devran burada sadece misafir olduğumu söylemesi gerekirdi.

 

Güneş hemen ardından hevesle sordu: “Hep mi burada kalacak?”

 

Devran bu defa doğrudan bana baktı. Öyle bir baktı ki, sanki başka hiçbir şeyi duymamışım gibi oldum.

 

Ve o an, her şeyi değiştiren o cümleyi söyledi:

 

“Hep benimle kalacak.”

 

İçimde biri sanki bağırarak “NE?” diye haykırdı. Ama dışarıdan tek kelime edemedim. Donmuştum. Şoktaydım.

Ve kafamda binlerce soru dolaşıyordu.

 

“Bu neydi şimdi? Gerçekten hep onunla mı kalacaktım?”

 

“Korkmam için bilerek şaka mı yapıyordu?”

 

“Yoksa Güneş’i mutlu etmek için mi böyle söyledi?”

 

“Yoksa bu onun… en başından beri hep aynı kararı mıydı?”

 

Ve o sırada Elif’e doğru baktım. O bana çoktan bakıyormuş.

 

Bakışları netti: “İşte şimdi yandık.”

 

Melis ise sanki koltuğa gömülmüştü. Gerginliği yüzünden taşmış, gözlerini kaçırmaya çalışıyor ama bir yandan da olan biteni anlamaya çabalıyordu.

 

Tam pişmiş bir tavuk olmayacaksam “daha başıma ne gelebilir ki” diye düşünürken, Güneş bombayı patlattı:

 

“Siz evlenecek misiniz Devran abi?”

 

Yemin ederim içimden “BAŞKA?” diye bağırdım. “Başka ne kaldı? Çeyiz hazırlamaya da başlayayım mı? Ben en iyisi mehir olarak ne istediğimi düşünmeye başlayayım çünkü malum sonsuz parası olan bir adamla evleniyorum!”

 

Gözlerimi devirdim ama dışarıdan gülümsemeye çalıştım. Tabii ki beceremedim. Gözlerim hafif büyümüş, yüzüm kızarmıştı bile.

 

Ve o an... Birden Melis öksürmeye başladı. Ama bildiğimiz öksürüklerden biri değildi. Hani biri bir anda konuşmaması gereken bir şeye denk gelir, tükürüğü boğazına kaçar ya… işte öyle.

 

“Melis?” dedim endişeyle. O arada hâlâ kafamın içi uğultu gibiydi ama Melis’in sesi ciddi ciddiye boğazına bir şey kaçmış gibi çıkıyordu.

 

O karmaşanın içinde elimi uzattım ve sırtına hafifçe vurmaya başladım.

 

“Melis, öksürmeye devam et canım.”

 

Tüm salon devasa bir kaotik sıcaklığa dönmüştü. İçimde biri hâlâ “hep benimle kalacak” cümlesini tekrar ediyordu.

Diğer biri “evlilik mi, ne evliliği?!” diye panikliyordu. Ve üçüncü kişi ise Melis’i kurtarmaya çalışıyordu. Durum işte tam olarak bundan ibaretti.

 

 

Bölüm : 22.08.2025 15:25 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...