
Melis’in öksürük krizine girip beni az daha evlenmekten kurtardığı o andan bu yana saatler geçmişti. O anki kaosun içinde zihnime bir panik hakimdi. Ama şimdi yerine keskin bir endişeye bırakmıştı.
Güneş ve Neslihan için bir oda hazırlanmıştı. Şimdi odalarında dinleniyordular. Devran ve Kemal çalışma odasına çıkmış, ben ise Elif ve Melis’le bahçedeki koltuklarda oturuyordum. Hacer abla bize öğle yemeği yolladığında bahçede yemek istemiştik ve oturduğumuz yerde kalmıştık.
Hava yavaştan akşam serinliğine dönüyordu. Ama içimde öyle bir yangın vardı ki, ne rüzgar ne başka bir şey dindirebiliyordu.
Melis, koltuğa çöküp bacaklarını altına almıştı. Bir elinde çay, diğer eli saçlarının arasında. O gergin hâliyle gözlerini kısmış bana bakıyordu.
“Evlenmeyeceksin, değil mi?” dedi, dördüncü değil, beşinci değil… Belki de daha fazla kez soruyordu bu soruyu bugün.
Elif gözlerini kapatmış, başını koltuğun sırtlığına yaslamıştı. Gözlerini aralayıp Melis’e baktı.
“Gerçekten saydım Melis.” dedi, yorgun bir tebessümle. “Bugün bu soruyu tam sekizinci kez soruyorsun. Bir tek ‘Yemin et evlenmeyeceksin. Ya benimsin ya da hiç kimsenin’ demedin, onu da de istersen bitsin bu iş.”
Melis gülmeye çalıştı ama sesi buruk çıktı. Elif’in lafı komikti ama gülecek hâlimiz yoktu. Ben gözlerimi gökyüzüne diktim. Sonra başımı koltuğa yaslayıp bir of çektim.
“Ne yapacağım ben ya?” dedim kendi kendime. Ama yeterince yüksek sesle dedim ki ikisi de duysun istedim.
Elif döndü bana, kaşlarını kaldırdı.
“Sen niye Melis’e bakıyorsun öyle? Devran kendisine yardım ettiğin sürece işin sonunda özgürsün demedi mi? Konu kapandı gibi bir şeydi yani.”
Başımı salladım.
“Öyle değil işte.” dedim ve gözlerim uzaklara daldı. Bahçenin ucundaki söğüt ağacının altındaki taşlara, ordan gökyüzündeki bulutlara. Orada bir yerde kendi hayatımın iplerini tutan biri varmış da, ben sadece izliyormuşum gibi hissediyordum. Gözlerimi kaçırmadan fısıltıyla konuştum.
“Geçenlerde babamın sağ koluyla konuştuk.”
Elif ve Melis bana çevrildi. Konuşmamı bekliyorlardı. Yutkundum.
“Babam iş namus davasına dönecek demiş. Babam Devrana biat ederse... Devran, namusu temizlemek için Defneyle evlenirim dedi.” dedim.
Melis’in gözleri kocaman açıldı. Elif’in bakışları dondu. Sessizlik... O an havadaki tüm kuşlar bile susmuş gibiydi.
Elif sonunda konuştu, sesi yavaş ama netti.
“O zaman... evlenme ihtimaliniz de var yani?”
Yavaşça başımı onlara çevirdim. Dudaklarımı sıkıp bakışlarımı yere indirdim. Sonra tekrar başımı kaldırdım, bu defa gözlerinin içine baktım.
“Eskiden bir babamın olmasını isterdim.” dedim. Sözlerim boğazımda düğümlendi ama durmadım. “Şimdi... onun ölmesini istiyorum. Hatta hiç var olmamış olmasını istiyorum.”
Melis’in gözleri dolar gibi oldu. Elini uzatıp elimi tuttu.
“Haklısın be canım...” dedi. “Senin başına gelen şey her insanın başına gelecek bir şey değil.”
Elif, Melis’e katılarak kafasını salladı.
“Ama sen yine de abinle bir konuş, Defne.” dedi. “Belki o bir şey yapabilir. Belki seni bu işten kurtarır.”
Başımı salladım. Hiç tanımadığım, varlığından daha yeni haberdar olduğum abimden medet ummak tuhaftı ama... elimde kalan tek ihtimal de oydu.
“Her türlü yolu denemek zorundayım.” dedim usulca. “Bakalım o ne diyecek.”
Sonra gözlerimi tekrar gökyüzüne diktim. Sessizlik... bu defa içinde çaresiz bir umut serpintisi vardı.
Ama Devran ve Kemal’in adımlarının yaklaşmakta olduğunu duyduğumuz an, sanki ortamın sıcaklığı birkaç derece düşmüş gibi oldu. Bahçedeki rüzgar bile o an durdu sanki. Kızlarla oturduğumuz koltukta hafifçe doğrulduk. İçgüdüsel bir şeydi bu.
Devran’ın adımları sert, kararlıydı. Gelişi her zaman bir şeyi haber verirdi. Bir karmaşayı, bir sessizliği, bir kararın gölgesini... O an ne getirdiğini bilmiyordum ama bakışları üzerime kilitlendiğinde, içimdeki tüm denge alt üst oldu.
Yüzündeki sert ifade, sabahki o kısacık yumuşak Devran’dan eser bırakmamıştı. Gözleri benim üzerimdeydi ama dudakları hiçbir şey söylemiyordu. Kızlar da farkındaydı. Sessizlik, onunla birlikte daha da büyüdü.
Kemal arkamızdan yaklaştı ve bir adım geri durarak, “Elif Hanım.” dedi.
Elif şaşırmış gibiydi, gözlerini Kemal’e çevirirken hâlâ sesi duyduğuna inanmaz gibiydi. Göz göze geldiklerinde biraz afallamıştı sanki.
“Efendim?” diye sordu, sesi ince ve temkinliydi.
Kemal yavaşça başını eğdi. “Melis hanım ile sizi geç olmadan evinize bırakayım.” dedi nazikçe.
O an Melis atıldı. “Aslında iyiydi böyle.” dedi gülümseyerek.
Ama gözleri hemen Devran ve Kemal’e kaydı. İkisi de aynı anda ona baktı. Sert, sorgulayan bakışlarla. Melis’in gülümsemesi suratında yarım kaldı.
“Şey… oldu o zaman.” deyip hızla ayağa kalktı.
Gülümsemek istedim ama içimden gelmedi. O an, kızların gitmesini istemediğimi fark ettim. Çok güzel bir gündü. Belki haftalardır ilk kez bu kadar normal, bu kadar “ben” hissediyordum kendimi. Ama veda vakti gelmişti. Elif’e ve Melis’e sıkıca sarıldım. Elif’in omzunda biraz fazla kaldım belki, bir kelime bile etmeden.
Kızlarla kapıya kadar gitmek istedim, ama tam adım attığım anda Devran’ın sesi arkamdan tok ve net bir şekilde geldi:
“Defne, sen kal.”
Ayaklarım yere çakılmış gibi oldu. Gidemedim. Döndüm, ama arkama değil. Kızlara bakmadan bir vedaya tutundum göz ucumla. Elif’in bana bakışı “üzülme” der gibiydi. Melis, yutkundu sadece. Onlar gidiyordu. Ben yine kalıyordum.
Bahçede Devran’la yalnız kaldığımda birkaç saniye hareketsiz kaldım. Kuş sesleri, ağaçların hışırtısı... Her şey gerçekti ama ben bir rüyanın içine düşmüş gibiydim. Bugün mutluydum, gerçekten. Ama sanırım her güzel şeyin bir sınırı, bir süresi vardı.
Arkama döndüm. Devran hâlâ oturuyordu. Gözleri sanki en başından beridir bendeydi. Kaçmıyordu, saklamıyordu. O bakışlar sanki içimde bir yerlere ulaşmak ister gibiydi. Sanki beni çözmek, okumak, belki de yoklamak istiyordu.
“Yanlış bir şey yapmadın, değil mi?” dedi.
Sesi sert değildi ama ciddi ve ölçülüydü. Kalbim bir anlığına duraksadı.
“Ne gibi yanlış bir şey?” dedim, sesim hafif titriyordu.
“Arkadaşlarından yardım istemek gibi… Ya da onlara polise haber vermelerini söylemek gibi…”
Tüm vücudumda bir gerilim oluştu. Ama dışıma yansıtmamaya çalıştım.
“Hayır.” dedim hızla. “Yanlış bir şey yapmadım.”
Ama içimden geçirdiğim cümle bambaşkaydı.
“Daha kötüsünü yaptım, Devran. Düşmanın olan abime ulaşmak için gizlice yine başka bir düşmanından yardım alarak telefon temin ettim.”
Ama bunu ona söylemeye yüreğim yetmedi.
Devran’ın gözleri benden bir an bile ayrılmıyordu. Sanki gözlerimin içine bakarak ruhumu arıyordu. İtiraf bekliyor gibiydi. Sessizlik uzadıkça içimdeki gerginlik artıyordu. Nefes almak bile ağırlaşmıştı.
Yerime oturdum. Gözlerimi kaçırmaya çalışmadım ama onun o yakıcı bakışları karşısında savunmasız hissediyordum.
Birden uzaklara çevirdi gözlerini. Sanki kendi iç dünyasına döndü bir anda. Dalgınlığı farklıydı. Düşünüyordu belli ki. Belki bir şeyleri çözmeye çalışıyordu. Belki de bir karar vermek üzereydi.
Ben o an farkında olmadan onu izlemeye başladım. Alnındaki çizgiler, ellerinin dingin ama tetikte hali... Ve sonra o gece geldi aklıma. Merdivenlerden düşerken beni tuttuğu o anı düşündüm. Birbirimize sadece bir nefes kadar mesafe kalmıştı. O anki karmaşa ve içimdeki garip hisler bir anda geri döndü.
Kendime kızdım. Onu bu şekilde düşünmemeliydim. O, benim için tehlikeydi. Ama kalbim başka bir şey fısıldıyordu sanki. Bu düşünceyle başımı iki yana sallayıp şimdiki zamana döndüm.
Devran bana doğru döndü. Yüzümdeki değişimi fark etmiş gibiydi. Belki de içimdeki karmaşayı sezmişti. Ama hiçbir şey demedi. Sadece baktı. Sessizliğiyle varlığını daha da ağır hissettirdi. Ben de ona baktım. Artık gözlerimizin arasında sadece sessizlik değil, söylenmemiş bir şeyler vardı. Ama hangimizin önce söyleyeceğini ikimiz de bilmiyorduk.
Devran’ın sessizliği, içimi oyuk oyuk eden bir belirsizlik gibiydi. Bakışları üzerimdeyken kalbim sanki her nefeste yer değiştirdi. Tam o an, sesini duyduğumda içimden bir ürperti geçti.
“Abin ortalığı yakmış.”
Kalbim hızla çarpmaya başladı. Abim... O kelimeyi söylediği an, sanki tüm sırlarım yüzüme çarpılmış gibi hissettim. Abimle ilgili sakladıklarım… O telefondan, Akdeniz Belası ile iletişime geçerek numarasını yollamasından… Bir an Devran’ın bunu anladığına, şimdi üstüme yürüyeceğine yemin edebilirdim. Ama hiçbir şey demedi. Bakışları sükûnetliydi.
“Ne yapmış ki abim?” dedim. Sesim çatallaştı ama toparlamaya çalıştım.
Devran ellerini koltuğun kollarına bıraktı. Gözlerini hiç kaçırmadan anlatmaya başladı:
“Abin şerefi olan bir adam. Rıfat’a da söyledim bunu. Duymuşsundur.”
Başımı hafifçe salladım. Boğazımda düğüm vardı. “Evet… hatırlıyorum.” dedim. O gece, o konuşmayı… Hepsi zihnimde hala taze duruyordu.
Devran devam etti.
“Abin Çetin, seni istiyormuş. Dün gece adamlarımdan biri onunla konuştu. Babasını ikna edeceğini söylemiş.”
Bir an yutkundum. Kalbim mideme indi sanki. O ihtimal… Yutkunmak bile zor geliyordu.
“Sence… Sence ikna edebilir mi?”
“Bir fikrim yok.”
Başımı kaldırdım, gözlerine baktım.
“Senin her zaman bir fikrin vardır Devran.”
Bir an dudakları tebessümle kıvrıldı. O kadar kısacık sürdü ki neredeyse hayal ettim sandım.
“Ne çabuk tanımışsın sen beni öyle?”
“Bir fikrin var mı?” dedim yine. Bu kez sesim daha netti.
Birkaç saniye sustu. Bakışları ufka kaydı, sonra derin bir nefes aldı.
“Var.”
“Ve?” dedim. Kalbim göğsümü delip çıkacak gibiydi.
Gözlerini yeniden bana çevirdi. O koyu bakışların içine bir ciddiyet yerleşmişti.
“Çetin… adı gibi çetin. Her türlü zorlukla başa çıkabilecek biri. Söylediğini yapabilir.”
O an içimde bir şey büzüldü. Abimin iyi biri olabileceği ihtimali için değil… Babamın ölmeyip de biat etmesi ihtimali için… O zaman geri dönüş olmayacaktı. Bu batağın içine tamamen batacaktım.
Devran beni baştan aşağı süzerken bir an durdu. Sanki beni tartıyor, tartışıyor, ölçüyordu. Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı.
“Bu kadar mı istemiyorsun beni?” diye sordu.
Ne? Ne demekti bu? Kaşlarım çatıldı. “Ne?” dedim, gerçekten anlamayarak.
Devran gözlerini devirmedi. Kaçırmadı. Sadece bakmaya devam etti.
“Baban biat eder diye… Ben seninle evlenirim diye… Korkudan tir tir titriyorsun.” dedi. Sesi sakindi ama kelimeler diken gibi battı.
Yutkundum. Kaçamak bir yalan söyleyebilirdim. Ama neye yarardı? Bir yalan daha, bir yük daha… O yüzden dürüst olmayı seçtim.
“Korkmadığımı söylesem… yalan olur,” dedim. “Çünkü ben bir an önce eski hayatıma dönmek istiyorum Devran. Silahlar… intikamlar… bunlar benlik değil.”
Yüzü bir an asıldı. Sanki kabuğu çatlamış gibiydi. Ama hemen toparlandı. Dudaklarının kenarı alaycı bir eğriyle kıvrıldı.
“Demek sorun bende değil yani.”
İçimde kırık bir hüzün kabardı. Başımı hafifçe eğdim. “Ben onu mu demek istedim sence?” diye mırıldandım.
Gözlerimi kaldırdım, tam kalbine bakıyormuşum gibi hissettim. “Hayatım tepetaklak oldu. Ben canımı kurtarmak için senin… senin şahın olmayı kabul ettim.”
Bir an nefesim düğümlendi. “Ama bu satrancın sonunda masadan kalkıp gitmek istiyorum.”
Sözlerim havada asılı kaldı. Sonra sessizlik… O upuzun, ağır sessizlik. Devran başını eğip bir an düşündü. Sonra gözlerini tekrar kaldırdı ve bana baktı.
“Benim şahım...” diye tekrar etti alçak sesle.
Sanki o iki kelimeyi başka bir yerinden duymuş, orada saklamış gibiydi. Gözlerinde alıştığım karanlık değil, başka bir şey vardı. Belki bir hayret...
Ben de kendi sözümü o an fark ettim. Ben onun "Şah" ıydım, o "Mat" edebilmek için. O ise benim "Mat" ımdı, onun "Şah" ı olarak hayatta kalabilmem için. Biz farklı iki taraftık ama bir arada olmadan bu oyunu kimse kazanamazdı.
Nefes almaya bile korkarak göz göze kaldık. Ve ben içten içe biliyordum. Bu satranç ya uzun sürecekti, ya da oldukça kanlı bitecekti. Ama masadan ilk kimin kalkacağını… henüz kimse bilmiyordu.
“Peki sen ne yapacaksın?”dedim ona.
Sanki içimde duran tüm sorular, tek bir cümlede yer bulmuştu. Sesim yumuşaktı ama içinde yankılanan şey sessizlikten çok öfkeydi.
Devran başını hafifçe yana eğdi. Yüzünde her zamanki gibi okuması zor bir ifade vardı.
“Seçenekleri değerlendireceğim.” dedi. Ne fazlası, ne azı.
Kaşlarımı çattım. İçimdeki sabır incecik bir ip gibi gerilmişti artık. Derin bir nefes aldım ve konuyu irdeledim.
“Yani diyelim ki...” dedim, “Babam sana boyun eğdi, her şeyi bıraktı. Ve sonra da benimle evlenmeni istedi. Kabul edecek misin?”
Bir an durdu. Ne gözlerini kaçırdı ne de yüzündeki sakinliği bozdu. Ama sesindeki netlik o an tokat gibi yüzüme çarptı.
“Yarının ne getireceğini bilemeyiz.”
Bir şey koptu içimde. Beni serbest bırakacağını düşündüğüm o adam, hâlâ belirsizliklerle konuşuyordu.
Ayağa kalktı. Sanki konuşma bitmişti onun için. Ben de hiç duraksamadan ayağa kalktım. Dik durdum. Gözlerim onun gözlerindeydi. Korkum yoktu. En azından öyle görünüyordum.
“Doğru,” dedim. Sesim eskisinden daha soğuktu.
“Ben de eskiden gerçekten beni serbest bırakacağını düşünüyordum. Ama görüyorum ki sözünden dönmüşsün.”
O an gözlerini kıstı. Kaşlarının arasında derin bir çizgi oluştu. Düşünüyordu. Kendi içinde bir şey tartıyordu. Anlayamıyordum. Sadece bekledim.
Bir adım attı. Sonra bir adım daha. Bana yaklaştıkça içimde bir şeyler sıkışıyordu ama geri adım atmadım. Kuyruğu dik tuttum. Olduğum yerde durdum.
“Biliyor musun…” dedi yavaşça, sesi alçak ama ürpertici bir netlikteydi.
“Ben de ilk başta diyordum ki, bırak… bırak Devran öldürsünler bu kızı. Ne gerek var Dante ve Bülent’le uğraşmaya?”
Sözleri, içimdeki bütün güven kırıntılarını kazıyıp attı. Ama yine de dimdik durdum.
O sırada eli yavaşça yüzüme uzandı. Aniden değil. Tehditkâr değil. Nazikçe çenemi tuttu. Parmakları ince bir kelepçe gibi duruyordu. Ne baskı uyguladı ne çekti. Sadece dokundu.
Bakışları yüzümde gezinmeye başladı. Kaşlarımdan dudak kenarıma, elmacık kemiğimden çenemin kıvrımına… Sanki beni ezberliyordu. Sanki benmişim gibi değil, ilk defa görüyormuş gibi bakıyordu.
Sonra dudaklarını hafifçe araladı.
“Sonra bir gün…” dedi fısıltıyla, “Ormana atılmış bir kedi yavrusu gibi kucağıma düştün.”
O an gözleri benimkinde sabitlendi. Nefesim göğsümde kilitlendi. Ve bir anda eli boynuma gitti. Ne bastırdı, ne acıttı. Sadece orada durdu. Tenimde, derimde, nabzımın üstünde.
Beni susturdu. Beni yerime çiviledi. Kalbim göğüs kafesimi yaracak gibiydi. Ama dışarıdan tek bir mimik oynamadı yüzümde. Ne gözlerimi kaçırdım, ne de geri çekildim. Çünkü biliyordum, en ufak bir geri adımda beni parçalara ayıracak kadar güce sahipti. Ve benden beklediği de tam olarak buydu: korkmam, sinmem, boyun eğmem. Ama yapmadım. Göz göze kaldık. Elini boynumda tutarken nefesim sıkıştı, evet, ama yine de dik durmaya devam ettim.
Sonra usulca çekti elini boynumdan. Gözleri hâlâ benimkilerdeydi. Bir süre sessizlik oldu, ama o sessizlik bağırmaktan daha gürültülüydü. Ardından hafifçe geriye çekildi, sanki az önce söylediklerini toparlamış gibi.
Dudaklarının kenarında ince, sinir bozucu bir tebessüm vardı.
“Senin gibisini ilk kez görüyorum.” dedi. “Hem benden korkuyorsun, hem de bana kafa tutuyorsun. Bu... alışılmadık bir şey.”
“Ben de ilk kez böyle birine esir düşüyorum.” dedim, sesim kısıksa da kelimeler netti. “Hem nefret ediyorum, hem ona kazanması için yardım ediyorum. Bu da alışılmadık bir şey.”
Gözleri daraldı. Kafasını hafifçe yana eğdi. “Peki neye varıyor bu ikilem?”
Derin bir nefes aldım. “Hiçbir şeye. Çünkü her ne olursa olsun, işin sonunda ben bu masadan kalkıp gitmek istiyorum.”
Bir anlık sessizlik daha… Sonra küçük bir tebessüm etti, neredeyse burun kıvırır gibi. Ama ardından yüzündeki tüm ifadeler silindi. Ciddi bir ifadeyle, “Peki sen tırmalamayı kesersen, ben de elimdeki kediyle oynamaktan vazgeçer miyim dersin?” diye sordu.
Bilmiyordum. Cevabım yoktu. O yüzden susmayı seçtim. Bir şey söyledikçe daha çok batıyordum. İçimde hâlâ kalbimin sesini bastırmaya çalışan bir korku, bir çığlık vardı. Ama ona asla göstermeyecektim. Bu oyunun kuralları yoktu çünkü. Kazananın da kaybedenin de hayatta kalma ihtimali bile yoktu.
Aramızda soğuk bir rüzgâr esiyormuş gibi uzaklaştı benden. Adımlarının sesi taşın üzerinde hafifçe yankılandı. Gidiyordu. Ama biliyordum ki, gitmek onun için sıradan bir oyun hamlesiydi sadece.
Ama ben de içimden bir cevap fısıldadım:
“Senin elini ısırırsam, kanarsın Devran. Ben “Şah” isem sen hiçbir zaman ben olmadan “Mat” olamazsın. O zaman kim kimden korkacak, göreceğiz.”
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |