14. Bölüm

14

Missyazarr
missyazarr

Yalnız kaldığım an, içimdeki her şeyin gerginliği bedenime saplandı. Hiç düşünmeden doğruca odama döndüm. Kapıyı kapattığımda gözüm refleksle kilide gitti—ama yoktu. Lanet olsun...

Bunun anlamı belliydi: telefon ile konuşmam gerekiyorsa, hemen yakalanamayacağım bir yer seçmeliydim.

 

Dolabımı açtım. Hızlıca göz gezdirip gerçekten duş alacakmışım gibi eşyaları çekip çıkardım. Tişört, havlu, bir iç çamaşırı takımı... Hareketlerim hızlıydı ama panik halinde değil, bilinçliydim. Duş alıyor gibi görünmeliydim.

 

Sonra dikkatlice iç çamaşırlarımın olduğu yere, sırrımı sakladığım yere uzandım. Telefon kutusunu elime aldığımda kalbim gırtlağıma tırmandı. Ellerim titriyordu ama kontrol etmeye çalıştım.

 

Banyoya girdim. Kapıyı kapattıktan sonra ilk yaptığım şey duş başlığını sonuna kadar açmak oldu. Suyun sesi hemen yankılanmaya başladı. Kulağa basit bir fikir gibi geliyor ama bu benim hayatımda öğrendiğim en önemli şeydi: klişeler her seferinde işe yaradığı için tercih edilirdi. Ayrıca eğer biri içeri girerse, duşta olduğumu sanırdı. Kimse kapıyı pat diye açmazdı.

 

Derin bir nefes aldım ve kutuyu açtım.

İçinden yine katlanmış bir not çıktı. Her zamanki gibi, görünmez kalemle yazılmıştı. Kolye ucuma gizlenmiş ışığını açtım. Harflere ışık vurdukça satırlar birer birer ortaya çıktı:

 

“Bu telefonu kullan. Merak etme, içindeki program sayesinde kimse sinyaline ulaşamayacak. Şifre: 562721117.”

 

Notu geri katlayıp kutunun içine bıraktım. Telefonu elime aldım.

Kapalıydı. Açma tuşuna bastım. Ekran titredi, sonra parladı. Sim kartı içindeydi. Şarjı %100’dü.

 

Sonra diğer koluma baktım. Alçının iç kısmına sıkıştırdığım küçük kağıdı dikkatlice çıkardım. Abimin numarası, varlığını yeni öğrendiğim ama hayatımdaki en büyük belirsizliklerden biri olan kişinin numarası elimdeydi.

 

Rakamları tek tek girdim:

05...

 

Ama elim arama tuşunun üzerinde asılı kaldı. Kalbim hızlı atıyordu. Bu konuşma bana ne kazandırır, ne kaybettirirdi? Beni gerçekten korur muydu yoksa kendi amaçları doğrultusunda kullanır mıydı? Onu tanımıyordum. Bu zamana kadar kimse bana bir abim olduğunu bile söylememişti. Peki o beni daha önce neden aramamıştı?

 

Ama sonra kendi kendime fısıldadım:

“Yapmak zorundayım.”

 

Belki sadece sesini duymam yeterdi. Yada belki o benim kurtuluşumdu. Ama ne olursa olsun, sessiz kalmak artık bir seçenek değildi. Arama tuşuna bastım.

Ve nefesimi tuttum.

 

Telefonu titreyen ellerimle kulağıma götürdüğümde, kalbim sanki göğsümde değil de boğazımda atıyordu. İki kez çaldı yalnızca. Sonra aniden açıldı.

 

“Defne!”

 

Hem heyecanlı hem tedirgin bir tını taşıyordu. Bir yabancının sesiydi ama garip bir biçimde o bana yabancı değildi.

 

“Alo?” dedim boğazım düğüm düğümken.

 

“Defne sensin değil mi?”

 

Panik vardı sesinde. Umutla korku arasında bir yerde asılıydı.

 

“Evet, benim. Ama fazla zamanım yok.” dedim, gözüm hâlâ banyonun kapısında. Su hâlâ akıyordu ama zaman benim aleyhime çalışıyordu.

 

Karşıdan derin bir nefes sesi geldi. O an onun da ne kadar gergin olduğunu fark ettim. Sonra konuştu:

 

“Benden sakın korkma. Ben babam gibi biri değilim, Defne...”

 

Adımı söylediğinde içim ürperdi.

 

“Senin, babamız tarafından öldürülmeye çalışıldığını çok sonra öğrendim. Dante’yle birlikte seni… seni ortadan kaldırmak istemişler. Haberim olsa böyle bir şeye asla izin vermezdim...”

 

Sözleri mideme taş gibi oturdu. Benim sessizliğimi, yutkunmamı fark etti.

 

“Öğrendiğim anda babama çok kızdım. Hatasını telafi etmesini istedim, ama… Özür dilerim kardeşim, bizim babamız tam bir şerefsiz.”

 

Yutkundum. Kelimeler boğazımda düğümlendi. Ama sonunda bir şekilde çıkmayı başardılar:

 

“Peki şimdi ne olacak?” dedim fısıltıyla.

 

Ve o an, bilmiyorum nasıl oldu ama… kelimelerindeki içtenlik, telaffuzundaki samimiyet beni ikna etti. Bu adam kötü biri değildi.

 

“Babama, Pantera Nera’ya biat etsin diye baskı yapıyorum...” dedi. Bundan haberim vardı ama yine de üzüldüm.

 

“Devran sadece el öptürmekle kalmayacak. Babamın yıllardır tuttuğu, tüm kirli işlerinin yazılı olduğu defteri de istiyor. Ama babam ihanet ederek tüm bunları hak etti zaten.”

 

O an içim buz kesildi. Bir şeyi çok iyi biliyordum: Babam asla boyun eğmezdi.

 

“O zaman kabul etmez.” dedim kararlı ve soğuk bir sesle.

 

“Edecek. Etmek zorunda...”

 

Çetin’in sesi netti, tereddütsüzdü.

 

“Etmezse de gider, ben biat ederim.” dedi kendinden emin.

 

Kelimeleri anlamam zaman aldı.

 

“O da ne demek şimdi?!”

 

“Her iki tarafın da istediği olacak demek. Babam ölecek ve yerine ben geçerek Devran’a biat edeceğim.”

 

Sanki biri kafama kurşun sıkmış gibiydi.

Ayaklarımın altından zemin kaydı ve dizlerimin bağı çözüldü. Duvarı tuttum düşmemek için. Bu… Bu ne biçim bir çıkmazdı böyle?

 

“Sakın yapma.” dedim. “Sakın.”

 

Sesim kimse duymasın diye kısıktı. Ama boğazımdan öfke dolu bir uyarıyla çıkmıştı.

 

“Bu artık sadece intikam değil, Defne. Aynı zamanda namus meselesi. O adam haftalardır seni alıkoyuyor. Bunu herkes biliyor. Bu racona ters.”

 

“Ama bana bir şey yapmadı!” dedim hemen. “Aksine… Devran beni iyileştirdi. O olmasaydı ölmüştüm.”

 

Bu itiraf içimden öylece döküldü. Ve onu söylerken içimde çatışan duyguların yüzeye vurduğunu hissettim.

 

Çetin’in sesi değişmedi, ama içten içe incindiğini sezdim:

“Yine de bu olanı değiştirmiyor...”

 

Bir şey diyecektim… ama lafımı kesti:

“Umalım ki babamız ikna olsun. Ben de baba katili olmak istemiyorum ama yapmak zorundayım.”

 

“Hayır!”

 

Çaresizce çıkan bir hayırdı bu. Kelimeler yetmiyordu. Kapının arkasından bir ses gelecek korkusuyla fısıldamak zorundaydım ama içimde çığlıklar kopuyordu. Çaresizlik ilk kez bu kadar gerçek, bu kadar yakıcı, bu kadar ağır geldi.

 

Hiçbir şey kontrol altına alamıyordum. O an, ellerimle saçıma tutundum. Suyun sesi her şeyi bastırıyordu ama içimdeki fırtınayı susturamıyordu. Ben kelimenin tam anlamıyla bir savaşın tam ortasında kalmıştım.Dudaklarımı ısırarak boğazıma düğümlenen hıçkırığı bastırmaya çalıştım.

 

“Ben evlenmek istemiyorum.” dedim nihayet, o cümle boğazımı yakarak çıktı. “Hayatınıza hiç girmemişim gibi çıkıp gitmek istiyorum.”

 

Karşımdaki sessizlik bir an sürdü, sonra Çetin’in sesi hüzünlü ve kararlı bir tonla geldi:

“Sen istemesen bile en doğru yol bu.”

 

Bu sefer kendimi tutamadım. Sırtımı fayansa yasladım. Sessizce ama derinden ağlamaya başladım. Nefes seslerim, boğukluğum, hepsi belli oluyordu.

 

Telefonun diğer ucunda bir iç çekiş duydum. “Ağlama,” dedi Çetin, sesi boğuklaştı. “Bak, Devran bu karanlık dünyada olmasına rağmen... o adam şerefli, onurlu biridir. Bu çevrede, bu koşullarda... en iyi seçenek Devran’la evlenmen olur.”

 

“Beni feda mı edeceksin yani?”

 

“Defne...” dedi uyarırcasına. “Sence tek feda edilen sen misin? Ben burada babamı öldürmekten bahsediyorum. Biat edersem Devran’ın o belgelerle beni dışarıda tutacağı bile belli değil. Ailecek ateşe yürüyoruz kızım. Ben seni kurtarmaya çalışıyorum asıl. Ben olmasam, Devran olmasa... Sence Dante sana ne yapar, haberin var mı?”

 

“Ama ben hak etmedim bunları.” diyebildim çaresizce. Artık onu ikna edemeyeceğimi anlamıştım.

 

Ama Çetin’in sesi bir anda karardı. “Defne boşver şimdi bunları da beni iyi dinle.” dedi ağır ağır, “Sen yine de Devran’a karşı dikkatli ol.”

 

O an kulaklarım uğuldamaya başladı. Ne söylediklerini anlıyor ama kabullenemiyordum. Kalbim defalarca defa kırılmış bir ayna gibi hissediyordu, her kelime içimde yeni bir kesik açıyordu. Yine de susup onu dinledim. Çünkü bu hayatta ailemden kalan ve beni düşünen tek kişi oydu.

 

“Devran panter gibi güçlü ve cesaretlidir. Ama aynı zamanda yılan gibi de sinsidir. Her şeyini açık oynamaz. Ben bile hâlâ onu tam olarak çözemedim.”

 

Dudaklarım kıpırdadı, boğazım acıdı. Fısıltı gibi çıktı sesim:

 

“Abi...”

 

Sessizlik oldu. Bir anlığına ikimiz de sanki aynı karanlıkta birbirimize el uzatmaya çalıştık. Sonra onun sesi geldi, yumuşak ama sağlam:

 

“Sen beni hiç tanımasan, yüzümü hiç görmesen de... bil ki kardeşim seni seviyorum.” dedi içtenlikle.

 

İçimden geçen onca şeyin kelimeye dökülmediği bir andaydım. Telefonu sımsıkı tutuyordum. Çetin o an konuşmadı. Ben de konuşmadım. Sadece sessizce birbirimizin nefesini dinledik. Sanki ilk defa bir kardeşliğin doğduğu o an, telefonun ucunda, görünmeyen bir bağ gibi gerildi aramızda.

 

O an sadece o sesi… bana “kardeşim” diyen bir yabancının sesini duydum. Ve ilk defa aile ne demek, bunu hissettim.

 

Kapıya gelen ayak sesleriyle içimde bir panik büyümeye başladı. O an, beynimden sadece “ne yapacağım?” düşüncesi geçti. Telefon hâlâ elimdeydi. Bu yüzden ilk iş çağrıyı sonlandırdım.

 

Ama sonra sessizliği yırtan tıklama sesini duydum. Telaşla kutuyu aradım, telefonu içine sıkıştırdım ve kapağını kapattım.

 

Duş kabinine doğru yönelirken, sesi duvarın ötesinden geldi:

“Defne?”

 

Hacer ablaydı.

 

“Duştayım!” diye bağırdım. Kalbim sanki göğsümden dışarı fırlayacak gibiydi.

 

Hacer abla, “Akşam yemeği hazır, Devran Bey seni çağırıyor.” dedi usulca.

 

Boğazımda düğümlenen nefesle “Tamam, hemen geliyorum.” dedim.

 

Ama sonra… başka bir ses daha işittim. Derinden gelen, tok bir ses.

 

“Sen git Hacer abla,” dedi Devran. “Ben alırım Defne’yi.”

 

Bir anlığına zaman durdu. Gözlerim korkudan irice açıldı. Ayaklarım yerinden kalkmıyordu ama beynim emrediyordu: hareket et!

 

Kıyafetlerimi aceleyle çıkardım. Duşun altına girdim. Akan suyun altında saçımı, bedenimi ıslattım. Sanki gerçekten duş almış gibi davranmaya çalışıyordum.

 

“Defne!” diye seslendi Devran.

Sesindeki ton, bu sefer bambaşkaydı. Sertti, emrediciydi.

 

“Çık dışarı Defne!”

 

Dizlerim zangır zangır titriyordu. Suyu son bir kez saçlarıma geçirip vanayı kapattım.

 

“Tamam... çıkıyorum.” dedim. Sesim ne kadar normal çıkmaya çalışsa da, içimdeki korku kelimelerimin altını oyuyordu.

 

Devran’ın sesi tekrar geldi:

“Giyinmeden. Hemen çık.”

 

O an içime bir şey çöktü. Sanki ciğerlerime nefes değil, taş doluyordu. Havluyu kaptım, bedenime sardım.

Sonra kutuyu elime aldım ve bir refleksle havlunun arasına, kaburgalarımın altına sıkıca gizledim.

 

Titreyen ellerimle kapıya yürüdüm. Elim tokmağa uzanırken, durdum. Derin bir nefes aldım. Elim, kulpun üzerindeydi. Açmak zorundaydım.

 

Kapıyı araladığımda Devran’ı karşımda buldum. Gözleri tam üzerimdeydi. Yüzü ifadesizdi ama bakışlarında bir yoğunluk, bir hesap vardı. Sanki gözleriyle zihnimi arıyordu.

 

Söz söylemeden yanımdan geçti. Varlığı o dar alanda tüm havayı ele geçirdi. Banyonun içine girerken ben hâlâ kapının eşiğinde, titreyen parmaklarımla havlunun içindeki kutuya baskı yapıyordum.

 

Devran, banyoya adım attı ve birkaç saniye sadece etrafa bakındı. Sonra lavabonun altına eğildi. Dolaplara, havlu raflarına baktı. Şampuan şişelerinin yerini değiştirerek dolabın arkalarına uzandı. Sanki bir şey arıyordu. Sanki... her şeyin farkındaydı.

 

Ben kapının gerisinde onun çaresizce izlerken, sahte polis baskısından sonra ilk defa çok korktuğumu fark ettim. O gün gözümün önünde silahlar doğrulmuştu ama bu sefer... bu sefer farklıydı. Şimdi silah yoktu, ya da henüz silah yoktu.

 

Ama can güvenliğimin olmadığı kesindi. Sakladığım bir şey vardı. Yakalanırsam bitebilirdim. O kutu canımı kurtarmak için elimdeki son dayanak gibiydi, bu yüzden ona sıkı sıkı tutundum. Beni ilk defa böylesine köşeye sıkıştırdığını hissediyordum.

 

Sadece bekliyordum. Ellerim hâlâ havlunun içinde gizlediğim kutuda, parmaklarım sımsıkı kenetlenmişti. Sonra sonunda Devran banyodan çıktı. Hiçbir şey bulamamıştı. İçimde kısa bir ferahlama hissettim: İyi ki telefonu banyoya saklamamıştım.

 

Ama bu rahatlık, çarpan bir kapı gibi aniden kapandı. Çünkü Devran’ın yüz ifadesi, içeride bir şey bulamasa da içinde şüphe kaldığını açıkça gösteriyordu. Bana öyle bir bakıyordu ki sanki zihnimi delip geçiyordu.

 

Adımlarını attığında ve bana yaklaştığında, ben içgüdüsel olarak geriye doğru yürümeye başladım. Sırtım odaya dönüktü. Kalbim göğsümden çıkmak üzereydi. O sessizdi, ama adımları çok şey söylüyordu. Ben her geri adımda onun bana bir adım daha yaklaştığını duyuyordum.

 

Sonunda sırtım duvara dayandı. Kaçacak yerim kalmamıştı. Devran önümde durdu. Artık çok yakındaydı. Beni duvarla kendi arasında sıkıştırmıştı. Vücudu o kadar yakındı ki nefes alışını bile hissedebiliyordum. Bir şey yokmuş gibi davranmaya çalışmam, Devran’ın bakışlarında boğulup gitti. Çünkü o, bir şey varmış gibi davranıyordu.

 

Gözlerimi kaçırmak istesem de yüzünde gezinen bakışlarını hissediyordum. Sonunda dayanamayıp, neredeyse fısıltıyla sordum:

“Ne yapıyorsun?”

 

Sorum aramızda asılı kaldı. Devran yüzüme hiç cevap vermeden baktı önce.

Sonra yavaşça bana doğru eğildi. Ve beni kokladı.

 

İçime bir ürperti yayıldı. Tüm kaslarım gerildi. Gözlerim, korkudan refleksle hızlıca kırpıştı.

 

Devran, boğuk ve neredeyse fısıltı halinde konuştu:

“Şampuan kokmuyorsun.”

 

Bildiğim tüm kelimeler boğazımda düğümlenmişti. Ama bir şey söylemeliydim. Adrenalin bedenimde çığlık atarken, dudaklarımdan şu cümle döküldü:

 

“Henüz saçımı yıkayamamıştım. Sen öyle hemen çık deyince...”

 

Devran yüzünü boynumdan yavaşça uzaklaştırdı ama bana hâlâ çok yakındı.

Gözleri tekrar üzerime, sanki bir dedektif gibi, baştan aşağı taramaya başladı. Sonra… Bakışları havluma takıldı.

 

Ve o an… Ben de fark ettim. Havlunun içinde tuttuğum kutu biraz belli oluyordu. Sanki küçük bir çıkıntı gibi varlığını belli ediyordu. Ellerim hızla onu daha sıkı kavradı. Avuçlarımda nabzım atıyordu.

 

Ama Devran’ın elleri yavaşça uzandı. Önce omzumda gezindi elleri, sonra oradan yavaşça kayarak havluma… Ve hiçbir şey demeden, hiçbir uyarı vermeden, havluyu kavrayıp indirdi.

 

Bedenim titreşimler içinde, iç çamaşırlarımla Devran’ın önünde dikiliyordum artık. Utanmak ne kelime… Kendimi yok etmek istedim o anda. O an sadece karanlık olmasını istedim. Elektrikler bir anda kesilsin, hatta ay bile ışığını kaybetsin istedim. Sadece görünmemekti derdim. Tenim alev alev yanıyor, nefesim düzensiz, gözlerimse sımsıkı kapalıydı. Çünkü göz göze gelirsem, daha da çıplak hissedecektim.

 

Sonra parmaklarını hissettim, havlumun artık saklayamadığı kutuyu çekip aldı. Gözlerimi hâlâ açamadım.

Ama kutunun kapağının o hafif gıcırtılı açılma sesi… O an gözlerimi hemen açtım.

 

Devran kutunun içinden telefonu çıkardı. Sahip olduğum o küçük umut parçası, şimdi onun elindeydi. Birkaç saniyelik durgunluktan sonra… O an şiddet birdenbire patladı.

 

“BU NE DEFNE?!” diye bağırdı.

 

İlk hamlesinde olduğu yerde irkildim. Sadece bağırışından değil, o anki öfkesinin yoğunluğundan korktum. Korkunçtu. Önce sertçe duvara vurdu telefonu. Sonra yere düşen telefonu ayaklarının altında ezdi. Telefonun cam yüzeyi çatırdarken, ben nefes alamıyordum.

 

“DEFNE!” diye yeniden bağırdı. Bir kez daha yerimde irkildim.

 

Titreyerek konuştum:

“Ben… kötü bir şey yapmadım. Gerçekten yapmadım…”

 

Devran bir adım daha yaklaştı. Duvara, başımın hemen yanına elini koydu. Diğer eliyle çenemi hafifçe tuttu. Nazikti ama içindeki bastırılmış öfke o kadar hissediliyordu ki, nefes almak zordu.

 

Gözlerime baktı, öyle bir baktı ki… içimde sakladığım her şey o bakışla gün yüzüne çıktı.

 

“Sen sadece akşamları, yemekten sonra duş alırsın.” dedi.

“Bu yüzden bir şeyler karıştırıyorsun diye senden ilk kez şüphelendim. Ve ilk şüphelendiğim anda seni gerçekten yakaladım.”

 

Sözleri beynime kazındı.O an... şok oldum. Beni bu kadar yakından izliyor olduğunu bilmiyordum. Hareketlerimi, rutinimi… o kadar dikkatle takip etmişti ki, birden her anımın gözetlendiğini fark ettim. Ve bu bende derin bir korku uyandırdı.

 

Sonra gözlerini bir an bile kaçırmadan devam etti:

“Fırsatını bulduğun ilk an bana ihanet ettin. Ben sana nasıl güveneceğim şimdi?”

 

Boğazım düğümlendi. Sesim çıkmakta zorlandı.

 

“Ben… ben gerçekten kötü bir şey yapmadım. Polisi aramadım.” dedim, sesim fısıltıdan hallice.

 

Devran bir an durdu. Derin bir nefes aldı.Sesi bu defa daha sakindi ama tehdit doluydu:

“Kimi aradın?”

 

İşte o an... İçimde bir kararsızlık koptu. Doğruyu mu söylemeliyim? Yoksa bir yalan daha mı? Saniyeler geçmiyor, düşüncelerim yarışıyordu. Ama sonra…

 

“DEFNE!”

 

Bir kez daha o bağırış... Bu kez neredeyse dizlerimin bağı çözüldü.

Gözlerim büyüdü, kalbim duracak sandım. Ve kelimeler döküldü dudaklarımdan:

 

“Abimi… Abimi aradım.”

 

İşte o bakış, ölümü gördüğüm andı. Bir an için gerçekten bu odada, bu duvarın önünde beni öldüreceğini düşündüm.

Gözleri o kadar karanlıktı ki içinde hiçbir insani parıltı kalmamış gibiydi. Sanki bana değil, içimdeki ihanete bakıyordu.

 

 

Bölüm : 29.08.2025 21:08 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...