
Abime ulaşarak her şeyin içinden sıyrılabileceğimi düşünmüştüm. Ama abim istemediğim şey olan Devran ile evlenme yolunu seçmişti. Üstelik Devran'a bu telefonu yakalatmıştım. Şimdi Devran'ın bakışlarının tam hedefinde çıplak, savunmasız ve köşeye sıkışmıştım. İçimdeki korku tüm tenime yayılmıştı.
"Doğru mu anladım?" dedi, sesi taş gibi sert, gözleri alev gibi yakıcı.
"Abini arayarak hiçbir şey yapmamış mı oluyorsun?"
Yutkundum. Bedenim titriyordu. Sesim fısıltı gibi çıkan haliyle konuşmaya başladım.
"Önemli bir şey konuşmadık. Yemin ederim, sadece o konuştu. Ben sadece dinledim..."
Gözlerimin içine delici bir şekilde bakarken, ses tonunu sorgulamaya çevirdi:
"Ne anlattı sana?"
Yutkundum. Kafamı hafifçe eğdim ama çenemdeki eli hâlâ beni dik tutuyordu.
"Senin söylediklerini anlattı..." dedim boğuk bir sesle.
"Babamı ikna etmeye çalışacağını söyledi."
"Başka?"
O tek kelimeyle içime tekrar korku saldı.
Kaşlarımı hafifçe çattım, hatırlamak için zihnimi zorladım.
"Namus..." dedim usulca,
"Bu evlilik meselesinden bahsetti."
Bir an sessizlik oldu. Ama hemen ardından, daha net ve daha soğuk bir sesle sordu:
"Tunç ne yapmayı düşünüyormuş?"
İşte o an içimde gerçek bir ikilem başladı. Söylemeli miydim? Yoksa gerçeği saklamalı mıydım?
Ama Devran cevabımı beklemedi. Çenesindeki parmaklarıyla başımı biraz daha yukarı kaldırdı. Parmaklarının baskısı artmıştı. Gözlerim gözlerine sabitlenmişti. Kaçacak yerim yoktu.
"Anlatmaktan başka çaren yok, anlamıyor musun?" dedi.
İşte o an... boğazımda yutkunamadığım kelimeler düğümlendi. Bir damla yaş gözümden aktı ama yine de titreyen sesimle söyledim:
"Abim gerekirse... babamı bile öldürebileceğini söyledi. Sonra da... namus meselesi için, yani benimle evlenmen için, sana biat edeceğini söyledi."
Cümlemi bitirdiğimde nefesim kesildi.
Kelimelerin gücünü ben bile fark etmiştim. Ama Devran'ın bakışları sabit kaldı. Bir düşünce geçti gözlerinden...
Ne olduğunu anlayamadım. Ama belli ki, bu cümle hoşuna gitmişti. Yüzüne belli belirsiz bir ifade yerleşti, memnuniyetle tedirginlik arasında bir yerde.
"Başka bir şey oldu mu?" diye sordu.
Kafamı hafifçe sağa sola salladım.
"İşine yarayan şeyler bunlardı..." dedim.
O an sessiz kaldı. Cevabımı kabul ettiğini düşündüm. Çenemdeki elini çekti. Tenime bastıran baskıdan kurtulunca bir an hafifledim ama rahatlamaya fırsat yoktu. Çünkü onun asıl meselesi daha yeni başlıyordu.
"Gelelim asıl meselemize..." dedi.
"Telefonu Elif'ten ve Melis'ten mi aldın, yoksa Neslihan'dan mı?"
Donup kaldım. Eğer Akdeniz Belası'nın adını söylersem... Devran beni burada, şu an, gözümü bile kırpmadan öldürürdü. Bunu hissediyordum. Onun adı bile bir sınır çizgisi gibiydi. Ve o çizgiyi geçersem hayatta kalamazdım.
Devran bekliyordu. İlk defa sessizdi.
Ama o sessizlik, bir fırtınanın tam ortasındaki ölümcül durgunluk gibiydi.
Zaman geçtikçe kalbim daha hızlı atmaya başladı.
"Defne..." dedi. Sesinde bir uyarı tonu vardı.
"Tekrar soruyorum... Telefonu nasıl buldun?"
Bir yol aradım, yalanın içine gizlenmiş bir kurtuluş. Başka çarem yoktu. Ve sonunda söyledim:
"Elif ve Melis'ten."
"Elif ve Melis'ten?" diye tekrar etti, kaşlarını kaldırarak.
Kafamı yavaşça salladım.
"Adamlarım onları buraya getirirken telefonlarını ellerinden almışlardı. Nasıl oldu bu?"
Yutkundum. Gözlerim yere kaydı. Ama hemen toparlandım.
"Evet, almışlardı..." dedim.
"...Ama Elif geçenlerde yeni bir telefon almış. Bu eski telefonu da hâlâ çantasında duruyormuş. Onu verdi bana."
Devran gözlerini kısarak yüzüme baktı.
Bir süre inceledi.
Sonra sadece "Anladım..." dedi.
Ardından sesi normale döndü ama o normalliğin içinde ince bir tehlike gizliydi:
"Demek ki sana iyilik yapmak yaramıyormuş."
"Hayır..." dedim hemen. Sitem dolu, yalvarır gibi.
"Yemin ederim bir daha arkandan iş çevirmeyeceğim. Yeter ki... yeter ki kızlarla görüşmemi engelleme, lütfen Devran."
Gözlerimi ona dikmiştim. Ona kendimi inandırmak istiyordum. Ama o sadece yüzüme baktı ve soğuk bir şekilde söyledi:
"Sen kızların canını bağışladığıma dua et."
İçimden geçen feryat, dudaklarıma ulaşamadan boğazımda kaldı. Sadece gözlerimle, sadece bakışlarımla yalvardım. Ama... O gözlerde şefkat yoktu. Bir kez daha anladım ki, Devran'ın dünyasında doğruyu söylemek bile kurtuluş demek değildi. Sözler değil icraat önemliydi.
Devran'ın yüzü, kendi yüzüme bu kadar yakındayken zamanı hissedemez oldum. Nefesleri birbirine değen iki düşman mıydık, yoksa başka bir şeye mi evriliyorduk bilmiyorum. Sadece bildiğim, kalbimin göğsümden dışarı fırlayacak gibi çarptığı ve bunun sadece korkudan olmadığıydı.
Devran'ın gözleri hiç kıpırdamadan gözlerimin içine bakıyordu. Sanki orada, ruhumun en karanlık köşesinde bir şey arıyor gibiydi. Korkumu mu? Sadakatimi mi? Yalancılığımı mı? Yoksa tüm bunların ötesinde başka bir şey mi...
"Benim inandığım bir şey vardır, Defne." dedi sesi sabit. "O ne biliyor musun?"
Yutkundum. Yine de sormam gerekiyordu. Belki olacağı geciktirmekti amacım, belki o cevabı duymaktan kaçınmak.
"Ne?" dedim fısıltıyla.
"İkinci şansa inanmam." dedi. "İnsanlar bir hatayı bir kez yapıyorsa, ikincisini de muhakkak yapar."
Sözler boğazımda bir diken gibi saplandı. Hakkımda verdiği karardı bu. Beni affetmemişti. Affetmeyecekti. Oysa o anlarda umutlanmıştım az da olsa. Sanki değişen bir şeyler vardı aramızda. Sanki beni öldürmeyecekmiş gibi davranıyordu. Sanki gözlerinde beni çözmeye çalışan bir ifade vardı. Ama hayır. Bu cümleyle her şeyi yıktı.
Yüreğim korkudan değil, netlikten sıkıştı. Sıra gelmişti. Beklenen oydu.
Cesaretle değil, kabullenişle sordum: "Beni öldürecek misin?"
Devran sustu. Gözlerini gözlerimden ayırmadı. İçinde bir hesap vardı. Hesabın sonucunu söylemek istemiyor gibiydi. Beni bu dünyadan silip silmemek arasında kalmıştı, bunu hissettim. Bir süre düşündü, sonra birden eli boğazıma çıktı. Yine o hareket. Ne boğuyordu ne de geri çekiliyordu. Sadece oradaydı. Avuç içi, nabzımın attığı yere yaslıydı.
Hatırladım... daha önce de yapmıştı. Sanki bana istediği zaman hayatımı alabileceğini hatırlatmak ister gibi yapıyordu bunu. Bu bir güç gösterisiydi. Ama artık bu gösteri bana sadece korku değil, başka bir his de veriyordu. Ve bu, beni dehşete düşürdü.
Eğildi. Kulağıma yaklaşırken teni tenime değdi. "Seni öldürmeliyim." dedi. Sanki bir itiraftı bu.
O an içimdeki her şeyin çığlık attığını hissettim. Beynimde sirenler çalıyordu. Kalbim hızlandı. Ama dışım sakindi. Çünkü eğer paniklersem, gerçekten öleceğimi biliyordum. Refleksle elimi kaldırdım, boğazımda duran eline tutundum. Beni boğacaksa bile yalnız bırakmak istemedim. Belki ellerim bir anlamda "lütfen" diyordu, belki "bak buradayım" diyordu.
Devran sormaya devam etti: "Bana ihanet edecek misin?"
O an zihnimde tek bir cevap vardı. Gerçekti bu.
"Hayır."
Gerçekten de etmeyecektim. Artık etmeyecektim. Çünkü kaderimi değiştirmek için onun tarafında olmaktan başka çarem yoktu. Beni bu kafesten çıkaracak tek anahtar, onun elindeydi. Ve o anahtarın avucuma düşmesi için güvenini kazanmam gerekiyordu. Babam Devranın elinde ölmeliydi.
Bunu söylediğimde, Devran'ın bakışları değişmedi. Ama eli kıpırdamadı da. Orada öylece kalmaya devam etti.
Yüzü, kulağımdan çekildi. Göz göze geldik yeniden. O kadar yakındık ki... Nefesimiz birbirine değiyordu. O an, garip bir sıcaklık yayıldı içime. Çünkü bu yakınlıktan rahatsız olmadığımı fark ettim. Ve bu duygu yüzünden kendimden utandım.
Devran'ın gözlerinde de bir huzursuzluk sezmedim. Belki de o da bu yakınlıktan rahatsız olmuyordu. Belki de bu, sadece benim savaşım değildi. O da başka bir savaşın içindeydi. Göz göze kaldık. Sessizlik... Sadece nefeslerimizin ritmi vardı.
Bir şey söylemedi. Ama söylenmeyen o şey, göğsümün ortasında yankılandı. Ne yaşamıştık biz o anda? Ölümle hayat arasındaki o kıl payı boşluk muydu? Yoksa bambaşka bir eşiğe mi geldik?
Devran'ın elini hâlâ boğazımda hissediyordum. O an, ne yaparsa yapsın bana sürpriz olmayacağını anladım. Ve bu özgürlüğümün başlangıcı mıydı, yoksa sonunun kabulü mü bilemedim.
Devran, sessizliğini bölen tek cümlesiyle beni uçurumun kenarına çekti:
"Seni öldürmemem için bana bir sebep ver."
Kalbim öyle bir attı ki, sanki kaburgamın içinden çıkacak, onun avuçlarına düşecek gibiydi. Cümle son derece yalındı, ama içinde karar anının kesinliğini taşıyordu. Bir sebep... Ne olabilirdi ki? Aklım karışık, zihnim bulanıktı. Ölümle yaşam arasındaki ipte yalınayak yürüyordum ve önümdeki adam... jilet gibi keskin bakışlarıyla beni süzüyordu.
Gözlerine baktım. Sanki kendi kaderimi orada okuyacakmışım gibi. Ama gördüğüm şey, beklediğimden farklıydı. Koyu, neredeyse zifiri gözlerinde bir çatlak vardı. Belirsiz, ince, ama oradaydı. Sertlik perdesinin arkasında bir şey daha bakıyordu bana.
Her şeyin bu kadar yanlış olduğu bir anda, bir tek o gözler... Evet, yalnızca o gözler tuhaf biçimde tanıdıktı. Ve ben, bunu fark ettiğimde tüylerim ürperdi. Acaba, dedim içimden... O gece, beni ilk önce Akdeniz Belası değil de Devran bulsaydı ne olurdu? Hayatım mahvolur muydu, öldürür müydü beni? Yoksa yine bu altın kafesin içinde mi yaşardım?
O an Devran'ın eli boğazımda sıkılaştı. Gerçekliğe döndüm.
"Devran..." dedim neredeyse nefesim kesilirken.
Ama bir şey daha dememe gerek kalmadı. Elinin baskısı, artık şakaya yer bırakmayacak kadar ciddiydi. Benim de elim, onun bileğini tutan koluma daha da sıkı sarıldı. Bir şey yapmam gerekiyordu. Şu an, tam bu saniyede.
"En acil müdahale ne olurdu?"
Bir öğretmen gibi sordum kendime. Çünkü hayatta kalmak istiyordum. Hayatta kalmam gerekiyordu. Ama bu adam, karşısındakinin korkusuyla besleniyordu. Ona bir korkak gösteremezdim.
Ve sonra içgüdülerim, belki de bambaşka bir şey, beni yönlendirdi. O an hiçbir şey düşünmeden Devran'ı öptüm. Evet, dudaklarımı onun dudaklarına götürdüm. Ölümle yaşam arasında, kalbim bir bomba gibi göğsümde çarpıyordu. Boynumdaki kelepçeyi çıkarmak için dudaklarımı onun dudaklarına kilitlemiştim.
Hiçbir şey planlı değildi. Hiçbir anlamı yoktu. Hayatımı kurtarmak için dudaklarımın yaptığı şeyi, aklım anlamaya çalışmadı. Aklım olan biteni anlamakta yavaş kaldı. Bilmiyordu ki kalbimi cehennem kadar sıcak bir yangın yerine çevirecekti.
Devran'ın dudakları hareketsizdi. Şaşırdı, bunu hissedebiliyordum. Elleri boğazımdaydı hâlâ ama artık baskı yoktu. Sadece oradaydı. Artık tepkisizdi.
Gözlerimi kapatmadım. Onun gözleri açık mıydı bilmiyorum ama ben onun tepkisini ölçmek istedim.Ve o an içimden geçen düşünce şuydu:
"Lütfen... bu seni durdursun."
Bu bir öpüşme değildi. Bu temas bir yalvarış gibiydi. Sadece dudaklarımı onun dudaklarına bıraktım, başka hiçbir şey yapmadım. Ve o da hiçbir şey yapmadı.
Ama işte… Hiçbir şey yapmayarak, o kadar çok şey yapmıştı ki...
Ne geri çekildi, ne daha çok yaklaşarak karşılık verdi. Sadece durdu. Sanki içinde bir şeyler çatırdadı ama o çatlağın içinden sadece sessizlik aktı. Ve o sessizlik, çığlık kadar gürültülüydü.
Hiçbir şeyin olmamasıyla her şey olmuş gibi hissettik. Birkaç saniye, belki bir ömür süresi kadar uzun gelmişti. Sonra ben yavaşça geri çekildim.
Onun soluğunu hâlâ dudaklarımda hissediyordum. Ve tam uzaklaşacakken, Devran’ın alnı benim alnıma yaslandı. İşte o an… Gözlerimi utançla kapattım. Bir nefes aldım ama göğsüm değil, midem daraldı.
“Evlenmekten kaçtığım adamı nasıl öperim?” Diye geçirdim içimden.
“Ne yapıyorum ben?”
Ama sonra… başka bir ses konuştu içimde: “Başka ne yapabilirdin Defne?”
Ölmemek için yapacak başka ne kalmıştı? Sözcüklerin tükendiği yerde, nefesimle ikna etmeye çalıştın. Evet, belki bu bir aşk değildi. Ama bir çığlıktı.
Ve Devran, hâlâ o çığlıkta dinleniyordu.
Alnı benimkine değiyor, soluğu benim nefesimde dalgalanıyordu. O an gözlerimi açmaya cesaret edemedim. Bir tarafım hâlâ korkuyordu. Diğer tarafım kendinden utanıyordu.
Devran fısıltıyla konuştu:
“Aptalsın Defne… Çok aptalsın.”
Sesinde öfke yoktu. Sadece… karışık hissediyordu. Sanki bana değil, kendine söylüyordu bunu. Ve hâlâ alnımdaydı.
Sonra, biraz geri çekildi. Onu artık görmem gerekmişti. Gözlerimi yavaşça açtım. Kendimi zorlayarak ona baktım.
Ve gördüm. O eski sertliğinden eser yoktu. O bildiğim Devran, karşımdaki adamla aynı kişi değildi o an. Bakışları dalgın, tepkileri tereddütlüydü. Sanki bocalıyordu. Sanki içindeki Devran ile dışındaki Devran birbirine düşmüştü.
“Özür dilerim.” dedim fısıltıyla.
Gerçekten mi özür diliyordum bilmiyorum. Belki de sadece sessizliği bozmaya çalışıyordum. Ama o hiçbir şey demedi.
Arkasını döndü. Ve hiçbir ses çıkarmadan odanın kapısını açtı. Ve sonra da çekip gitti.
Geride kalan sadece dudaklarımdaki iz ve içimde bir türlü geçmeyen o titremeydi. Ve ben kendime şu soruyu sormaktan alamıyordum:
“Beni kurtaran şey öpücüğüm müydü… Yoksa onun içindeki çatlaktan sızan o belirsiz şey mi?”
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |