
Devran odadan çıktıktan sonra ne kadar süre ayakta kaldım bilmiyorum. Sanki kapının kapanma sesi kulaklarımda yankılandı da yankılandı… Ve ben hâlâ onun gölgesinin içinde kaldım.
O an, ayakta daha fazla duramayacağımı fark ettim. Sessizce duvarın dibine oturdum, sırtımı soğuğa yasladım. Gözlerim kapandı hemen. Sıkıntıyla bir of çekerek dizlerimi karnıma çektim ve saç diplerime tutundum. Aklım binbir düşünceyle dolu.
“Kararından yanlışlıkla döndürdüm mü acaba?”
Çünkü eğer Devran babamı öldürmekten vazgeçerse… işte o zaman başka bir kabus başlayabilirdi. O zaman sadece beni yanında tutmakla kalmaz, hatta belki de benimle evlenmeye karar verebilirdi. Ve ben bu fikri ölüm kadar korkutucu buluyordum.
Ama bir yandan da, hâlâ yaşıyor olmamın tek nedeni onun o anki kararsızlığı olabilirdi. Bu da bana daha beter bir his veriyordu. Çünkü her türlü, hayatım artık onun ruh haline bağlıydı.
***
Üç gün geçti. Ama üç gün boyunca hep aynı rutin, aynı yalnızlık ve aynı sessizlik içinde bir döngüdeydim. Yemek yedim, kitap okudum, bahçeye çıktım, odamda vakit geçirdim. Ama aklım hep aynı kişideydi: Devran.
Neden ortada yoktu? Eve hiç gelmiyor muydu? Yoksa… benden mi kaçıyordu?
Yoksa o üç gün boyunca sadece beni öldürüp öldürmeme kararını mı veriyordu?
Her gece yattığımda, onun ayak seslerini duymayı bekledim. Ama ne bir ses… ne bir kapı gıcırtısı. Sadece evin boşluğunun uğultusu vardı.
Yine klasik bir sabahın başlangıcındaydım. Tek başıma kahvaltı ediyordum. Çatalıma taktığım peynirin tadını bile alamıyordum. Gözlerim masada değil, penceredeydi. Dalınca dışarıya baktım. Ve sonra işe yarar birini gördüm: Kemal’i.
Bahçede, sakin adımlarla dolaşıyordu. Bir yandan telefonla konuşuyordu. Bir an düşündüm: “Acaba Kemal’le konuşsam mı?”
Sonra kendi kendime, “Aman ne olacak ki? İçimde kalacağına dışımda bayram olsun.” dedim. Kemal telefon konuşmasını bitirdiğinde kalktım, sandalyemi sessizce çektim ve bahçeye çıktım.
Yanına yaklaştığımda normal bir tonda sordum:
“Nasılsın Kemal?”
Kemal, o her zamanki sert görünümüne rağmen bana karşı yumuşaktır. Belki bir şarkıcı olarak bana olan hayranlığı içindi bu yumuşaklığı. Ama işime yarar bir ayrıntıydı. Kısa bir gülümsemeyle karşılık verdi, biraz havadan sudan konuştuk.
“İyiyim Defne hanım. Siz nasılsınız?”
“İyiyim ya, bugün hava çok güzeldi de dayanamadım seni görünce yanına geldim.”
“İyi yapmışsınız. Temiz hava iyi gelir.”
Sonra ben, hafif tereddütle:
“Şey, sana bir şey sormak istiyordum. Sorabilir miyim?” dedim.
O da “Tabi, sorabilirsiniz.” dedi.
“Devran eve gelmiyor mu?”
Kemal’in kaşları hafifçe çatıldı.
“Neden? Bir şey mi oldu?” dedi.
“Yok, bir şey olmadı… sadece merak ettim.”
“Devran Bey’in işi var, o yüzden gelmiyor.”
Yüzüne baktım, doğruyu mu söylüyor anlamaya çalıştım. Kahve gözlerinde hiçbir ipucu yoltu. Ama ne düşündüğümü belli etmeden:
“Anladım, teşekkür ederim.” dedim.
Tam gidecekken aklıma başka bir şey geldi. Biraz duraksadım, sonra dönüp sordum:
“Ben seni daha önce bir yerlerden tanıyor olabilir miyim Kemal?”
Kemal’ın cevabı netti:
“Hayır. Öyle olsaydı, ben çoktan ayrıntılı şekilde anlatmıştım.”
O an, Elif’in bana söyledikleri geldi aklıma. Acaba Kemal, Elif’i daha önceden tanıyor olabilir miydi?
Bu sefer başka bir açıdan sordum:
“Peki, arkadaşlarımı… Yani Elif’i ya da Melis’i daha önceden tanıyor olabilir misin?”
Kemal, sanki refleksle cevap verdi:
“Yok, hayır. Neden ki?”
“Gözüme bir yerlerden tanıdık geldin de… acaba bir yerden çıkarabilir miyim diye anlamaya çalışıyorum.”
Bu kez onun dikkatinin arttığını hissettim.
“Arkadaşlarınız bir şey mi söylediler?” diye sordu.
Tonundaki o ince değişiklik ilgimi çekti. Ve ben de karşı hamle yaptım:
“Hayır, söylemedi. Söylemesi gereken bir şey mi var ki?”
Kemal, “Yok, olmadığı için sordum zaten.” dedi profesyonel bir soğukkanlılıkla. O an ikna bile olmuş olabilirdim.
“Anladım Kemal… İyi günler sana.” dedim. Uzatmanın âlemi yoltu. Arkamı dönüp tekrar içeri girdim.
Ama içeri adımımı attığım an, kafamın içinde tek bir şey vardı: Kemal’in gözlerindeki o yarım saniyelik gerilim…
O, sakladığı bir şeyin işaretiydi. Ve ben, bu evdeki herkesin tehlikenin ayrı bir tonu olduğunu gayet iyi bilirdim. Ortada bilmediğim bir çok şey vardı. O da bunlardan biriydi.
Diğer şey ise Devran’ın nerede olduğu ve neden eve gelemediğiydi. Devran’ın nerede olduğunu bilmiyordum.
Sabahın sessizliği… Aslında sessizlik bile değildi; evin içinde sanki görünmez bir uğultu dolaşıyordu. Onun yokluğu bile varlığından daha gürültülüydü.
Bir yerlerde işler mi çeviriyordu?Yoksa… yoksa bana söylemediği başka şeyler de mi vardı? Kemal'in doğruları söylediğine elbette ki inanmamıştım. Dışarı çıkıp çıkmadığını bile bilmiyordum. Bazen günlerce gözümün önünden kaybolup ansızın geri dönebilen bir adamdı o. Ama şimdi… bu boşluk, bana fırsat gibi görünüyordu.
“Hazır ortada yokken…” diye düşündüm.
Belki, belki de biraz olsun ipucu bulabilirdim. Hem ben ne yapacaktım ki? Sadece bakacaktım. Bakmak suç değil, değil mi?
Merdivenleri sessizce çıktım. Kalp atışlarım ise sanki tahta merdivenlerin gıcırtısına karışacak kadar yüksekti. Devran'ın kapısının önünde durdum. Dokunmadan önce nefesimi tuttum, tıpkı yasak bir kapıyı açmaya çalışan bir çocuk gibi.
Oda karanlıktı. Perdeler sıkıca çekilmiş, kalın siyah kumaş ışığın en ufak kıpırtısını bile yok etmişti. İçerisi ağır bir kokuya sahipti; tütün değil, parfüm değil… daha çok derin, kişiye has ağır bir koku. Sanırım bu Devran’ın kokusuydu. Biraz da eski kitap sayfalarının kokusu çarptı burnuma.
Gözlerim yavaş yavaş karanlığa alıştığında etrafı inceledim. Koyu renk mobilyalar, duvarda asılı bir duvar saati ve masanın kenarına dizilmiş defter ve kalemler... Sonra dolaba yöneldim. Kapaklarını açtığımda gözlerim daha çok açılmıştı. Hepsi düzenliydi, askılar aynı yöne bakıyordu. Çoğu koyu renk takım elbise, gömlek ve pantolonlar... Ama aralarda bir iki spor kıyafeti görünce durdum. Devran gibi her daim jilet gibi gezen bir adamın bu kadar sade şeyleri giymesini hayal edemedim. Ellerim istemsizce askı aralarına kaydı. Siyah bir kapüşon, eşofman altları… Başka bir şey yoktu.
Dolabın alt kısmında bir çekmece vardı. Açtım. Birkaç küçük kutu… İçlerinden birini kaldırdığımda masanın üzerindeki o dolma kalemlerle aynı marka bir mürekkep şişesi gördüm. “Kalemleri içindir.” dedim kendi kendime.
Masaya yaklaştım. Çekmecelerden biri kilitliydi. Parmaklarım kilidi yokladı, soğuk metal tenime değdiğinde içim ürperdi. Ama asıl beni durduran şey masa kenarındaki kasa oldu. Tabi ki şifreliydi.
Tam dizlerimin üzerine çöküp yakından bakacaktım ki…
Klik!
Kafam bir anda havaya kalktı. Kapıdan kilit sesi gelmişti. Nefesimi tuttum.
“Yok canım, belki rüzgârdır.” diye içimden geçirdim.
Ama sonra bir ikinci ses bu sefer pencereden geldi. Aynı mekanik tını…
Klik!
Kalbim mideme indi. Kapıya gittim ama kapıdan dışarı çıkamadım. Pencereye yöneldim, elimi attım. O da kilitlenmişti. Arkama döndüm. Ne kapı ne pencere… artık çıkış yoktu. Neden bilmiyorum ama bir şekilde kilitlenmişlerdi. O an, dudaklarımın arasında sadece bir cümle geçti:
“İşte Defne, bu sefer gerçekten yandın kızım.”
İçimden geçen ilk düşünce saklanmaktı.
"Banyoya mı girsem? Dolaba sığar mıyım acaba?"
"Saçmalama Defne… Bu, ucuz korku filmlerinde başrolün yaptığı hataların aynısı."
Derin bir nefes verdim ama göğsümdeki baskı azalmadı. Benim filmimdeki canavar, her an beni yakalayabilirdi.
Devran’ın bu iki günlük ortadan kayboluşunu düşündüm. Acaba… yine aynı taktiği mi uygulasaydım? Yine kurtulur ve Devran beni öldürmek yine kaçar mıydı? Ama ya bu sefer gerçekten Devran'ın damarına basarsam ve gerçekten bir şeyler olursa?
Gözüm onun geniş, karanlığa gömülmüş yatağına kaydı. İstemeyerek de olsa ayaklarım beni oraya götürdü. Üzerine oturdum. Yatağın yayları hafifçe gıcırdadı. Kaşlarımı çattım. Böyle oturacaktım yani?
Nasıl konumlanmam gerektiğini düşündüm. Birkaç pozisyon denedim. Birinde bir elimi saçlarımla oynar gibi tutup, diğer elimle yatağa yaslandım. Diğerinde bacak bacak üstüne attım ve yakamı düzeltir gibi yaptım. Ama en sonunda "Ne yapıyorum ben ya?" diye mırıldandım kendi kendime. Saçma sapan şeylerle uğraşıyordum.
Sonunda en normal hal ile oturmaya karar verdim. Ellerimi yatağa yaslayarak ellerime yaslandım. Beklemeye başladım. Her saniye, sanki dakikalar sürüyordu.
Çok değil, yaklaşık bir dakika sonra kapının kilidi çevrildi. Kalbim o an göğsümden dışarı fırlayacak gibi attı. Kendimi toparlamak için derin bir nefes aldım. Güçlü görünmeliydim. Kapı kolu ağır ağır indi. Gözlerimi kapattım. İçeri dolan ışığı üzerimde hissettiğim an, gözlerimi açtım.
Odadaki koyu karanlık ile dışarıdaki keskin aydınlık öyle tezat oluşturuyordu ki, karşımdaki adamın yüzünü değil, yalnızca siluetini görebildim. Ama o uzun, omuzları geniş, gölgesi bile baskı kuran bedenin kime ait olduğunu çok iyi biliyordum.
Devran kapıda öylece durdu, bana bakıyordu. Hiç kıpırdamadı.
Ben ise, onun sadece gözlerini karanlığa alıştırmaya çalıştığını düşünerek kendimi avutmaya çalıştım. Ama içimde, bunun çok daha farklı bir bakış olduğuna dair rahatsız edici bir his vardı.
Devran’ın adımları, sert zeminde tok bir sesle yankılanmaya başladı. Nefesim hızlanmaya başlamıştı. Ama bu telaşı ona hissettirmemeliydim. Hızla, ama kontrollü bir şekilde yataktan kalktım. Birkaç adım ilerleyerek yatak ile aramda mesafe bırakmaya çalıştım.
O ise hiç konuşmadan, avına yaklaşan bir avcı gibi ağır ağır ilerliyordu. Omuzları dik, bakışları sabit.
“Devran…” dedim sonunda, bu kasvetli sessizliği bozmak için. “Ben de seni bekliyordum.”
Sesim normal çıkmaya çalışsa da, kelimelerin ucunda titrek bir hava vardı. O ise hâlâ konuşmuyordu. Gözleri üzerimde geziniyordu; bu bakışın içinde öfke mi vardı, hayal kırıklığı mı, yoksa ikisi birden mi bilmiyordum. Bir adım daha attı. Aramızdaki mesafe neredeyse yok oluyordu ki, ansızın beni yakaladı.
Sırtım sertçe yatağa çarptı. Kollarımı bileğimden yakalayıp beni yatağa sabitledi. Tüm vücudum gerildi. Kaçmak istedim ama parmaklarının sıkılığı nefesimi bile zorlaştırıyordu.
“Devran-” diyecektim ki, birden öfkeyle bağırdı.
“Defne!”
Sesindeki sertlik, bir tokat gibi yüzüme çarptı. Anında sustum. Gözlerim gözlerinde kilitlendi.
“Senden uzak dursam olmuyor, bağırsam olmuyor, tehdit etsem olmuyor… Sen ne zaman akıllanacaksın?” dedi, dişlerinin arasından tıslayarak.
Ben suskun kaldım. İçimdeki bütün kelimeler boğazıma takılmıştı.
“Benden ne istiyorsun sen? Daha ne kadar sabrımı sınayacaksın?”
Yutkundum. “Ben… sadece seni merak etmiştim.” dedim kısık bir sesle.
Birden ellerimi daha sert kavradı. “Defne!” diye tekrar bağırdı, bu kez beni hafifçe sallayarak.
Göz göze geldik. Kısa ama buz gibi bir sessizlik çöktü. Sonra alaycı ve sert bir sesle konuştu:
“Bunu mu istiyorsun yani? Altıma yatmaya çalışarak senin istediklerini mi yapacağımı sanıyorsun?”
O cümle… İçimde bir şeyleri parçaladı. Öyle bir kırıldı ki içim, nefes almak bile anlamsızlaştı. Ne gözümü kırpabildim ne kelime çıkarabildim. Sanki bedenim ruhumdan kopmuştu.
“Söylesene Defne!” diye bağırmaya devam ediyordu.
Ama bu kez beklenmedik bir şey yaptım. Bir hamlede ellerinden kurtuldum, onu yan tarafa ittim.
“Doğru konuş benimle!” diye bağırdım, sesimde öfke ve titrek bir cesaret vardı.
O, şaşkınlıkla yüzüme baktı. Sonra yavaşça ayağa kalktı ve karşıma geçti. Gözleri ince ince beni süzüyordu.
“Ne düşünmemi bekliyorsun Defne? Ben, sen daha fazla rahatsız olma diye karşına bile çıkmıyorum. Ama sen… her fırsatta burnumun dibine giriyorsun.”
“İşe yaradı ama!” dedim bağırarak. “Seni durdurmanın hiçbir yolu yoktu, Devran!”
“Bu mu yani yolun?” dedi, yüzünde iğneleyici bir gülümseme. “Bir orospu gibi davranıp-”
O kelime dudaklarından çıkar çıkmaz elim, refleksle yüzüne indi. Tokadın sesi odada yankılandı.
Yüzü, bir süre darbenin bıraktığı konumda kaldı. Ben ise nefes nefese, tek kelime etmeden, gözlerimi onunkilerden ayırmadan bakıyordum. Aramızda kısa ama ağır bir sessizlik oldu.
Sonra yavaşça başını bana çevirdi. O an, tuhaf bir şekilde korku hissetmiyordum. Belki de kırılan şey, korkumdu. Çünkü onurum, korkumdan her zaman büyüktü. O an sesim hiç titremedi.
“İster şuracıkta öldür beni… ama eğer bana bu ithamı yaparsan, seni kendi ellerimle öldürürüm Devran. İnan, yaparım bunu.”
Sözlerim bittiğinde, her zaman olduğu gibi öfkeden patlayacağını sandım. Kaşlarının çatılıp yüzündeki o sert hatların daha da keskinleşmesini ya da bana karşı fiziksel bir hareketini…
Ama hiçbir şey olmadı. Tam tersine, yüzü garip bir şekilde değişti. Sanki kendi öfkesini zincirliyordu. Dudakları hafifçe aralandı ama tek kelime etmedi. Önce nefes aldı, sonra gözlerini üzerime dikti. O simsiyah bakışların içinde anlık bir fırtına vardı ama bana değil, kendi içine çarpıyordu.
“Söyle.” dedi. Sesi yavaş, ağır ve derinden geldi. “Aklında ne varsa şu an hepsini dök.”
Bu sakinlik beni daha çok şaşırttı. “Emin misin?” dedim. “Bak sonra beni dinlediğine pişman olursun. Üzerime yürürsün, öldürmek istersin falan.”
Kaşları daha da çatıldı.
“Bir daha üzerine yürümeme gerek kalmasın diye diyorum zaten. Anlat.”
Derin bir nefes aldım. Kelimeleri kafamda toplamak kolay olmadı. Ona kendimi bu kadar açmak istemiyordum ama sustukça boğazımda biriken şey beni boğuyordu.
“Benim… pavyon şarkıcısı bir anne ve mafya bir babadan doğmak dışında hiçbir suçum yoktu...” dedim.
Cümle boğazımdan çıkınca, içimde yıllardır saklamaya çalıştığım bir yük biraz yerinden oynamış gibi oldu.
“Ama bir anda, etrafımdaki herkesten… ama herkesten ölüm tehdidi almaya başladım. Sadece o adamla kan bağına sahip olduğum için…”
Bir an durdum. Boğazım yanıyordu.
“Ben annem gibi olmayacağım,” dedim. “Karanlık bir dünyanın beni yutmasına izin vermeyeceğim. Ama annemin bana kalan tek bir miras var, güzel bir ses... Ben bu miras ile birlikte yaşamaya devam edeceğim.”
O an, gözümden tek bir damla yaş süzüldü. Onun önünde zayıf görünmekten nefret ederdim ama tutamıyordum. Kendimi kastığım için çenem ve dudaklarım titriyordu.
“Biliyor musun? Annemden kalan, böyle net hatırladığım birkaç anı var sadece. Ama en net olan, ölüm anı. Ben… daha beş yaşındaydım. Gözümün önünde katledildi. Kimse hiçbir şey yapamadı. Yani orada öylece-”
Nefesim titredi. Bu yüzden derin bir nefes almaya çalıştım
“Ama ben yaşayacağım. Benim sesim hiç susmayacak.”
Bunları söylerken Devran’ın gözlerinden ayrılmadım. Onun bakışlarında öfke yoktu. İlk defa… merhamet vardı. Ama bu, acıma değildi. Acıma hissini zaten midem kaldırmazdı. Onun bakışı beni anladığını, duyduğunu söylüyordu.
Sustum. Yalnızca gözyaşlarım sessizce akmaya devam etti. O da sustu. Aramızda ağır bir sessizlik asılı kaldı.
Sonra… hiç beklemediğim bir şey yaptı. Adımlarını yavaşça bana yaklaştırdı, gözlerini hiç ayırmadan. Ve kollarını omuzlarımdan sardı. Sert değildi. Dikkatle, şefkatle sarıldı bana. Ama öyle sıkıydı ki… sanki beni bıraksa ben yere düşecekmişim gibi.
O an kalbim ne yapacağını bilemedi. İçimde hem kaçma isteği hem de o kolların güveninde kalma isteği vardı. Ama biliyordum… Bu adam kimseye kolay kolay böyle sarılmazdı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |