
Devran’ın kolları hâlâ üzerimdeydi. Sanki sarıldıkça içimde biriken bütün o ağırlık, yıllardır taşımaya mecbur kaldığım yükler birer birer çözülüyordu. Çünkü ilk defa biriyle paylaşmıştım.
Ağlamam durmuyordu. Gözyaşlarım boynumdan süzülüyor, Devran’ın gömleğine değip orada küçük ıslak lekeler bırakıyordu.
O ise hiçbir şey söylemeden saçlarımı okşuyordu. Parmaklarının her hareketi, “Buradayım” der gibiydi.
Bir ara dudaklarının kenarından neredeyse fısıltıya yakın bir sesle,
“Ölmeyeceksin Defne… Sen yaşayacaksın.” dedi.
Sanki o cümleye tutunursam, gerçekten hayatta kalabilirmişim gibi hissettim. Dudaklarımın kenarında hafif bir gülümseme belirdi ama boğazımdaki düğüm hâlâ yerindeydi. Küçük, kısık bir ses çıktı benden. Tam olarak ne söylediğimi bile hatırlamıyorum, belki sadece bir “hıh”tı.
Devran yavaşça geri çekildi. Ellerini omuzlarımda hissediyordum. Bakışlarını gözlerime kilitlediğinde yüzümdeki bütün ıslaklığı ve kızarıklığı saklayamadım. O an konuşmak istemedim. Sadece baktım.
Elini kaldırdı. Parmaklarının tersiyle yanaklarımın kenarındaki gözyaşlarını sildi. Bunu öyle dikkatle yaptı ki, sanki tek bir damla bile yanlış yere değse kırılacakmışım gibi… Onu şaşkınlıkla izledim. Elleri sert görünüyordu ama dokunuşu inceydi.
Ve sonra hiç beklemediğim bir şey söyledi:
“Özür dilerim.”
Zaman dondu. Hatta nefes alışlarım bile bir an durdu sanki. Gözlerimi kırpmadan ona baktım. Sessizlik o kadar uzadı ki, o bile rahatsız oldu ve
“Bir sorun mu var?” diye sordu.
Refleks olarak, “Ne?” dedim.
Kaşları hafifçe kalktı. “Bir daha mı özür dilememi istersin?” dedi.
Dalgınca, “Ah, hayır…” dedim, cümlemin sonunda toparlanmaya çalışarak.
Beni dikkatle izliyordu.
“Ben sadece gerçekten doğru mu duydum, emin olamadım bir an.” dedim.
Başını hafifçe salladı.
“Doğru duydun.”
Cevap vermedim. Yalnızca onun gözlerine bakıp, içinden geçenleri anlamaya çalıştım. O bakışlarda öfke yoktu, sertlik yoktu. Yalnızca derin bir şefkat ve… evet, pişmanlık vardı.
Dudaklarım farkında olmadan sordu:
“Neden bana öyle bakıyorsun?”
Kaşlarını hafifçe çattı.
“Nasıl bakıyormuşum?”
Gözlerimden ayırmadan,
“Pişmanmışsın gibi. Sanki beni sakinleştirmek için değil de… gerçekten umursayarak, şefkatini paylaşmak istemişsin gibi.” dedim.
Sözlerim ona değmiş gibiydi. Önce sustu. Gözleri kısa bir an başka bir noktaya kaydı, sonra yeniden bana döndü.
“Çünkü böyle hissettiğini daha önce anlamamıştım.” dedi.
Başımı biraz yana eğdim.
“Nasıl?”
Bakışı değişti. Sanki gözlerimin içine değil, doğrudan içime bakıyordu. Birkaç saniye sessiz kaldı, sonra konuştu:
“Hayat sana acımasız davranmış.”
Acı bir tebessümle, “Bunu bilmiyor muydun?” dedim.
“Biliyordum.” dedi. “Ama seni bu denli etkilediğini bilmiyordum.”
Sözleri, sanki kalbimin en kırılgan yerine dokundu. Aklımdaki ihtimali sormadan edemedim.
“Eğer bilseydin ne olurdu?”
Gözlerini hiç kaçırmadan, “Seni anlamaya çalışırdım.” dedi.
O an yutkunamadım. Kalbimin bir yerinde küçücük, sessiz bir umut filizleniyordu.
“Şu an ne hissettiğimi biliyorsun. Beni anlamaya çalışacağına göre… artık bir şeyler değişecek olmalı.”
Kısa bir sessizlik oldu. Devran başını çok hafif yana eğdi.
“Değişecek.” dedi, sakin ama kesin bir tonla.
“Nasıl değişecek?” diye sordum, merak ve şüphe birbirine karışmıştı sesimde.
Sanki içimdeki iki ses tartışıyordu. Biri umut etmek istiyor, diğeri “sakın!” diyordu.
Devran gözlerini üzerimden çekti, duvardaki saate baktı.
“Odana git Defne.” dedi. “Benden haber bekle.”
Bir an yerimden kımıldamadım. Sadece ona baktım. Yüzü ifadesizdi ama altından geçen başka bir şeyler vardı.
Belki de sadece ben görmek istiyordum.
Acaba Devran ne planlıyor?
Kapıya doğru yürümeye yeltendiğim sıra yatağın olduğu tarafa gözüm kaydı. Ve… zihnimde bir anlığına o sahne canlandı. Az önce beni yatağa fırlatışı, kollarımdan tutup sabitleyişi… Bedenim o anı tekrar yaşar gibi oldu. Kaslarım istemsiz gerildi. Kafamı hafifçe salladım, derin bir nefes aldım.
Kendine gel Defne. Hazır Devran bu kadar yola gelmişken… Aklını kullan ve toz ol.
“Tamam.” dedim, kapı eşiğinde durup ona son kez bakarak.
“Senden haber bekleyeceğim.”
Ve çıktım. Koridorda yürürken adımlarımın sesi fazla gürültülü geliyordu, sanki bu ev sessizliği emip büyütüyordu.
Kendi odama girince kapıyı yavaşça kapattım. Yatağın ucuna oturdum.
Ellerim dizlerimin üzerinde, başım biraz öne eğilmişti.
Büyük bir şey olmamıştı belki, ama en azından şunu biliyordum:
Devran’ın içinde, derinlerde, küçücük de olsa bir merhamet kırıntısına ulaşabilmiştim. Ve bu, içinde bulunduğum bataklıkta bana garip bir teselli veriyordu.
Odasına dönüp bir süre kollarıma baktım. Tenimde hâlâ Devran’ın biraz önceki o sert ama kontrolü elden bırakmayan tutuşunun sıcaklığı vardı. Garipti… Normalde biri bana böyle davransa, ilk işim kaçıp kurtulmayı istemek olurdu. Ama o an öyle hissetmedim.
Gözlerimi kapattım. Sanki Devran’ın gözlerindeki o kısa süreli yumuşaklık, bütün sertliğinin arasına sızmış ince bir çatlak gibiydi. O çatlağın ardında ne var, bilmiyordum… Ama sadece merak ediyordum. Ve daha da tuhafı, artık ondan korktuğum kadar güvenmemezlik de yapamıyorum.
"Tamamen güvenmek mi?" dedim kendi kendime.
İçimde bir ses "deli misin, daha yeni tanıyorsun, ne planladığını bile bilmiyorsun. Ya istemediğin bir şeyi planlıyorsa?" diye bağırıyordu. Ama başka bir ses, daha derinden gelen bir ses… "Belki de bu kez yanılmak istemiyorsun. Güvenmek istiyorsun." diyordu.
Kafamı geriye yasladım, tavana baktım. Yüzümde farkında olmadan hafif bir gülümseme vardı. Onunla ilk tanıştığımız zamanları düşündüm; sert bakışları, kontrolcü tavrı… Ama şimdiki Devran, sanki bir şeyleri değiştirmek istiyor gibiydi.
"Tamam." dedim kendi kendime. "Bir şans vereceğim."
Ama bu, boyun eğmek değildi. Bu, onun bana güvenebileceğini göstermesi için ona bir fırsat tanımaktı. Çünkü ben ona güvenmezsem o bana hiç güvenmezdi. Belki de güvenmek, düşündüğüm kadar korkunç bir şey değildi.
***
Beş gün… Sadece beş gün müydü, yoksa aylar mı geçti? Zaman, bu evin içinde başka türlü akıyor sanki. Günler birbirine dolanıyor, saatlerin sesi yok, dakikaların rengi yok. Her gün aynı şey: Devran’ı görüp gelişmeleri sormak, ondan kısa ve soğuk, “Henüz değil” cevabını almak. O iki kelime, başta öfke gibi içime düşüyordu. Şimdi… garip bir şekilde alıştım. Hatta beklemek bile rutinim oldu. Ama neyi beklediğimi hâlâ bilmiyorum. Sadece bir söz var elimde: “Yaşayacaksın Defne.”
O söze tutunuyorum. Çünkü başka tutunacak bir şeyim yok. Babam, Bülent… O İtalyan mafya, Dante… Hepsi bir sis perdesinin arkasında. Kim ne planlıyor, kim hangi hamleyi yapacak, bilmiyorum. Sadece Devran’ın sessizliğinde gizli bir plan olduğunu hissediyorum. Eskiden bu sessizlik bana güven değil, tedirginlik verirdi. Şimdi ise belki biraz Devran'a güveniyordum. Bu günden tedirginliğim yoktu. Sadece yaşamaya çalışıyordum.
Bugün, kendi kendime söz verdim: “Artık darlama.”
Onun ağzından bir şeyler koparmaya çalışmayacağım. Sorsam yine “Henüz değil.” diyecek. Ve ben yine cevabın boşluğunda sallanacağım.
Öğleden sonra, salonda tek başıma televizyonun karşısına geçtim. Kanalları geziyordum. Elim kumandada, aklım bambaşka yerlerdeydi. Sonra, bir müzik kanalına denk geldim. Bir anda ekrandaki görüntü, içimde bir sızı gibi patladı. O bendim… İlk klibimdi.
O zamanki gözlerim parlak, umut dolu, dünya ile kavgalı ama hâlâ kazanabileceğine inanan gözlere sahipti. Gözlerimin içine bakınca burukça gülümsedim. “Yaşayacağım.” dedim içimden. “Devran sözünü tutuyor… Tutacak. Daha çok işim var bu hayatta.”
Kendi sesimi izlerken adım seslerini duymadım bile. Ancak arkamda bir gölge hissedince fark ettim. Devran salona gelmişti. Sessizce, benim arkamdan, televizyona bakıyordu.
Sonra ellerini koltuğun arkasına yasladı. Ellerinin yakınlığı… O an irkildim, hafifçe başımı ona çevirdim. Gözlerim ona değdiğinde… bilmiyorum, belki de ilk defa onun varlığının beni tamamen korkutmadığını fark ettim. Bilinçaltım artık onu bir ev arkadaşı olarak kodlamış olabilirdi.
Devran, arkamda durup televizyona bakmayı bitirince, ağır adımlarla diğer koltuğa geçti. Sanki bu salonun en rahat köşesi onun tapulu malıymış gibi, kollarını kolçağa yaydı, genişçe bacak bacak üstüne attı. Gözlerim, farkında olmadan, onun oturuşuna kaydı.
O sırada ekrandaki klip değişmişti. Artık başkası çalıyordu. Devran göz ucuyla televizyona baktı, sonra sessizliği bozdu:
“Menajerin telefonumu aşındırıp duruyor.”
Hafifçe başımı ona çevirdim.
“Serkan mı?”
Yüzünü bana döndü. Hoşnutsuz, hafif alaycı bir bakış.
“Evet. Bilmediğim başka menajerin var mı?”
“Yok.” dedim, kısa bir sesle.
Ama o “yok” kelimesinin içinde koca bir boşluk vardı. Serkan’la son konuşmamızı hatırladım… Hatırlamak istemediğim şeylerdi. Yüzümde belli etmemeye çalıştım.
“Peki, Serkan ne diyor?”
Devran dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıvrım oluştu. Hoşnutsuzca konuştu:
“Serkan denilen herif seninle görüşmek istiyor. Özür dilemek istiyormuş.”
Gözlerimi devirmemek için resmen kaslarımı zorladım. Başımı hafifçe yana çevirip, baygın bakışlarla televizyona baktım. Dudaklarımın arasından alaycı bir nefes çıktı.
“Özürmüş…”
Devran, bakışımı yakalamak ister gibi başını yana eğip sordu:
“Neden özür dileyecek? Senden ne kabahat işledi?”
O an boğazıma bir düğüm oturdu. Gerçeği söyleyemezdim. Serkan’la gizli görüşmemizden bahsedemezdim. Yutkundum.
“Biz… biraz aramız bozuk ayrılmıştık en son.” dedim.
Sustu. Ama o sessizlik rahatsız edici derecede uzun sürdü. Gözleri üzerimdeydi, hissediyordum. Bense televizyona kilitlenmiş gibi yaptım, sanki ekrandaki klip hayatımın en önemli anıymış gibi.
Sonra birden, hiç beklemediğim bir şekilde sordu:
“Sosyal sorumluluk projesinde yer almak ister misin?”
Bir an şaşırdım, kaşlarım hafifçe kalktı.
“Tabi, neden istemeyeyim ki?”
Başını hafifçe salladı.
“Her şeyin normale döndüğünü ama benimle olduğunu göstermek için yapacağız. Menajerin ve arkadaşların da orada olacak. Projenin yüzü sen olacaksın.”
Bu fikir kulağıma hiç fena gelmedi. Hem biraz normalleşmek… belki bana da iyi gelirdi.
“Tamam, olur.” dedim.
Devran, sanki cevabımı zaten biliyormuş gibi anında ayağa kalktı.
“O zaman bir saate hazır ol. Saat dörtte orada olacağız.”
Ben de refleksle ayağa kalktım.
“Nasıl yani… hemen mi?”
“Evet,” dedi. “Beklemeye gerek yok.”
O an, beş gündür beklediğim hareketin ilk adımı mıydı bu, yoksa bambaşka bir şeyin başlangıcı mı… karar veremedim. Ama bildiğim tek şey, birkaç saat içinde yine Devran’la yan yana olacaktım. Ve bu sefer farklı bir ortamda olacaktık. İlk defa karanlık değil aydınlık tarafta olacaktık.
“Nasıl bir yere gidiyoruz? Nasıl giyinmem gerektiğini anlamak için soruyorum.”
Aslında amacım sadece kıyafet meselesini öğrenmek değildi. İçten içe başka bir şeyin peşindeydim. Nereye gideceğimizi bilmeden hazırlanmak bana huzursuzluk verirdi.
Devran başını bana doğru eğip sakin bir sesle, “Yetimhaneye gidiyoruz.” dedi.
O an kelimelerim havada asılı kaldı. Dudaklarım kıpırdamadı, gözlerim onunkilerde takılı kaldı. Bedenim tepki vermeyi unuttu sanki. İçimde bir şey, o kelimeyle birlikte yerinden sökülüp yukarı, boğazıma doğru yükseldi. Sesim çıkmadı, sadece bakakaldım.
Devran ise bir süre susarak yüzümü inceledi. Sanki gözlerimin içine bakarak düşüncelerimi okumaya çalışıyordu. Ne buldu bilmiyorum ama bakışlarını çekip arkasını döndü ve yavaş adımlarla uzaklaştı.
Derin bir nefes aldım. Göğsümde bir baskı vardı.
“Yetimhane…”
Kelime zihnimde yankılanırken, anılarım, kokular, o uzun koridorların soğukluğu birer birer zihnime hücum etti.
Odama çıktım. Dolabın kapağını açtım ama elim hiçbir kıyafete gitmiyordu. Ne giyeceğimin önemi yoktu, çünkü aklım tamamen başka bir yerdeydi. Kendimi toparlamam yarım saatimi aldı. Açık renk bir gömlek, sade bir pantolon… Fazlasına gerek yoktu. Yavaşça aşağı indim.
Merdivenlerden inerken Devran ve Yusuf’u gördüm. İkisi de her zamanki gibi takım elbiseleriyle hazırdı. Yusuf bana kısa bir selam verdi. Devran hiçbir şey söylemedi ama göz ucuyla bana baktı.
Aynı arabaya bindik. Ben de yol boyunca konuşmadım. Motorun uğultusu ve arada bir Devran’ın telefonda kısaca verdiği talimatlar dışında içerisi sessizdi. Korumalar başka bir araçla önde ve arkada gidiyordu.
Yaklaşık kırk dakika sonra arabamız yavaşladı. Camdan dışarı baktığımda kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. O eski, gri binayı gördüğümde boğazıma bir yumru oturdu. Artık adına “Sevgi Evi” diyorlardı ama bana göre orası hep yetimhane olarak kalacaktı.
Arabadan indim. Sanki zemin beni içine çekmek istiyordu. Uzakta durup binayı uzun uzun izledim.
Bahçedeki bank hâlâ yerindeydi. O bankta kaç kere sessizce oturmuş, kendi kendime konuşmuştum… Çocuk sesleri geliyordu, hafif rüzgârla karışık. Ama bu sesler bile içimde tatlı bir mutluluk değil, derin bir sızı uyandırıyordu.
"Beş yaşından sonra buradaydım…" diye geçirdim içimden.
O ilk geceyi hatırladım. Yaşadığım travmayı, annemin kokusunun üzerimden yavaş yavaş silinişini, karyolanın gıcırtısını, karanlıkta duyduğum fısıldaşmaları…
Devran uzaktan beni izliyordu, farkındaydım. Ama o an gözlerimi binadan alamıyordum. Sanki yıllardır görmediğim bir yarayı yeniden açmıştım ve kanamasını durdurmaya çalışmıyordum.
Kemal’in, “Devran Bey, her şey emrettiğiniz gibi.” deyişi kulaklarımda yankılanırken başımı hafifçe çevirip omzumun üzerinden Devran’a baktım.
Gözlerimiz çarpıştı. O hiçbir şey söylemeden, yalnızca bana bakarak, “Yakın çevremiz ve basın dışında kimse olmayacak.” dedi.
Sözlerinin bana mı yoksa Kemal’e mi yönelik olduğunu kestiremedim. Ama nedense, sanki doğrudan bana söylenmiş gibi hissettim. İçimde beliren hafif tedirginliği bastırmak için bakışlarımı hızla bahçeye kaçırdım.
Hep birlikte yetimhanenin bahçesinde ilerlerken, ayaklarım sanki ezbere hareket ediyordu. Burası... çocukluğumun hem en güvenli hem de en yaralı anılarına ev sahipliği yapan yerdi. Her bir ayrıntısı tanıdıktı.
Kapıya vardığımızda müdür olan Mehtap hanım karşıladı bizi.
“Hoş geldiniz, Devran Bey.” diyerek elini uzattı. Devran’ın tok ve kararlı sıkışını izledim. Sonra bana döndü.
“Hoş geldin Defne, seni yıllar sonra görmek ne güzel.” dedi.
“Hoş buldum Mehtap Hanım.” dedim, gülümser gibi yaparak.
Eskiden, herkes gibi bana da mesafeliydi. Şu an gereksiz bir samimiyetle konuşmasına izin vermedim. Yüzümdeki gülümseme ince, kontrollü kaldı.
“Arka bahçede herkes sizi bekliyor.” dediğinde, biz de gösterdiği yöne doğru ilerledik.
Arka bahçeye adım attığım an, karşımdaki manzara beni duraksattı. Sanki bir şenlik alanına girmiştik. Rengârenk balonlar gökyüzüne doğru uzanıyor, büyük bir şişme oyun alanı neredeyse tüm bahçeyi kaplıyordu. Masaların üzerinde hediye paketleri yığılıydı, değişik oyuncaklar göz alıcı şekilde dizilmişti. Upuzun yemek masalarında ise çeşit çeşit yiyecekler vardı.
Ama bir gariplik vardı. Çocuklar ortalıkta görünmüyordu.
Masalara doğru yürürken tam “Acaba neredeler?” diye düşünüyordum ki, bir anda etrafımız cıvıl cıvıl seslerle doldu. Saklandıkları yerlerden koşarak çıkan onlarca küçük adım bana doğru geldi.
“Doğum günün kutlu olsun, Defne ablaaa!”
Bir anda kollarım, bacaklarım, boynum küçücük sarılmalarla doldu. Küçük eller yüzüme, saçlarıma dokundu. Gözlerim kocaman açıldı. Kalbim hızla atmaya başladı.
Doğum günüm… Bugün olduğunu bile unutmuştum.
O an, boğazıma oturan yumruyu yutkunarak geçirmeye çalıştım. Çünkü ne kadar uğraşsam da, gözlerim doluyordu.
Çocuklar etrafımı sarmıştı. Kimi eteğimi çekiştiriyor, kimi yüzüme bakıp sabırsızca soruyordu:
“Defne abla, biz seni bekledik. Pastayı ne zaman keseceğiz?”
Bilmiyordum. Gerçekten bilmiyordum. Gözlerim istemsizce Devran’ı aradı. Onu, binanın arka bahçesine açılan kapıya yaslanmış, ellerini göğsünde bağlamış, sessizce beni izlerken buldum. Bakışlarımız çakıştığında, o kollarını göğsünden çözdü, eliyle masaları işaret etti.
Hepimiz masalara doğru yürüdük. Tam oturacakken, elimde kocaman bir pasta tutan Elif’i gördüm. Yanında ise maytapları tutuşturmuş, yüzünde kocaman bir gülümseme olan Melis vardı. Çocukların gözleri ışıldadı, herkesin yüzü mutlulukla doldu.
Elif pastayı masanın ortasına yerleştirirken, ben ilk kez fark ettim kenarda duran kameraları ve muhabirleri… O an gülüşüm hafifçe soldu. İçimde, nedensiz bir sıkıntı belirdi. Ama hemen toparlandım; bugün buruk olmaya yer yoktu.
Çocuklar coşkuyla “İyi ki doğdun Defne abla!” diye bağırmaya başladığında, gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
Tek bir dileğim vardı: Mutlu olmak ve her şeye rağmen yaşamaya devam edebilmek.
Mumu üflediğim anda alkışlar koptu. Elif ve Melis sarıldı bana, “İyi ki doğdun” dediler. Gözlerim doldu ama ağlamadım.
O sırada küçük bir çocuk, başını kaldırıp saf bir merakla sordu:
“Kaç yaşına girdin Defne abla?”
“Yirmi beş oldum.”
“Ooo, çok yaşlanmışsın.” dedi çocuk, yüzündeki muzip ifadeyle. Kalabalıktan kahkahalar yükseldi.
Ben de gülerek karşılık verdim. Ardından masalara baktım; önlerinde yemekler hazır bekliyordu. Çocuklara, sevgiyle ve yumuşacık bir ses tonuyla söyledim:
“Hadi bakalım, oturun masalarınıza. Karnınız doysun, tatlılarınızı da yiyeceksiniz.”
Çocuklar dediğimi yaptılar ve neşeyle koşturarak masalarına oturdular. O an yanımda duran Elif ve Melis’in belinden aynı anda sarıldım, içim sıcacık oldu.
“Şükür kavuşturana.” dedim, sanki onlar sayesinde yaşama daha sıkı tutunuyormuşum gibi.
Elif hafif tebessümle, “Ya ne demezsin!” dedi.
Bir an Elif’e baktım, göz göze geldik. Elif, Devran’dan bahsediyordu.
“Onu mu dedim canım şimdi ben? Allah’ı kastediyorum.” diyerek biraz utandım ama içtenlikle söyledim.
O sırada Devran yanımıza geldi, “Defne.” diye seslendi.
Ona baktığımda, kızların arasından çekip aldı beni. Biraz uzaklaştık. Baş başa kaldığımızda gözlerimi merakla ona çevirdim.
Devran cebinden küçük bir kutu çıkardı. O kutuyu bana uzatırken yüzünde alışılmadık bir ciddiyet vardı.
“Doğum günü hediyesi mi bu?” diye sordum heyecanla.
“Evet.” dedi sadece.
Kutuyu elime aldım. Hafif bir tebessümle ona baktım. Kutuyu açtığımda karşılaştığım şey inanılmazdı: Bir çift küpe… Aylar önce, bir konser sırasında kaybettiğim o uğurlu küpelerim! Bu küpeler benim için çok kıymetliydi. Şansımın, parlamamın simgesi gibiydiler. Hayranlarım da defalarca benzerlerini yapmaya çalışmıştı ama hiçbiri Devran’ın hediye ettiği kadar kusursuz değildi.
“Çok teşekkür ederim.” dedim, ona gülümseyerek baktım.
O an, Devran beni ilk defa bu kadar içten ve gerçek bir gülümsemeyle gördü. Gözlerindeki o hafif şaşkınlık, beni çok daha farklı biri olarak görmeye başladığının işaretiydi.
“Doğum günün kutlu olsun.” dedi normalden daha yumuşak bir sesle.
Hala şaşkınlığımı üzerimden atamamışken, “Sen bunu nasıl buldun? Ne ben ne de çevremdeki hiç kimse aylardır kaybettiğim küpelerimin aynısını bulamadı.” dedim.
“Tanıdığım iyi bir usta vardı.” diye cevap verdi.
Kutunun içindeki küpelere hayranlıkla baktım. “Çok güzeller.” dedim, parmaklarım nazikçe küpelerin etrafında dolaştı.
Sonra gözlerimi ona çevirdim ve merakla sordum:
“Sen bu küpeleri ne kadar çok istediğimi nereden biliyorsun?”
Hiç düşünmeden “Daha önce seni iyi tanıdığımı söylemiştim.” dedi.
Dudaklarım şaşkınlıktan neredeyse aralık kalmıştı. Devran’ın beni araştırdığını biliyordum ama bu kadar detaylı bir şekilde, böylesine ince düşünceli olması hiç aklımın ucundan geçmemişti.
“Devran, gerçekten inanılmaz bir adamsın.” dedim, şaşkınlığımın arasında, kendimi tutamayıp bu sefer genişçe gülümsedim.
“Belki şansın yine parlar.” dedi, gözlerinde hafif bir umut ışığıyla.
“Umarım.” dedim sessizce. O cümlenin içinde sayısız duygu ve düşünce saklıydı. Şansımın gerçekten parlayıp hayatıma yeniden anlam katması için içtenlikle dilek tuttum.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |