
Çocuklar yavaş yavaş yemeklerini yerken, masaların bir köşesinde bir hareketlilik fark ettim. Küçük eller, parlak renkli paketleri, zarifçe bağlanmış kurdeleleri tutarak bana doğru koşuyordu. Bir anda önümde minik bir hediye yığını oluştu. Hepsi sıraya girmiş gibiydi, ama aralarında birbirlerini itekleyenler, sabırsızca paketini ilk vermek isteyenler de vardı.
"Bu benim yaptığım, bak içinde sürpriz var!" dedi gözleri ışıl ışıl parlayan küçük bir kız.
Elinde, üzerine renkli keçelerle çiçekler yapıştırılmış bir kutu vardı. Kutuyu açtığımda içinden kendi elleriyle ördüğü minik bir bileklik çıktı. Parmaklarının emeğini ve sabrını hissettim.
"Bu... muhteşem." dedim gözlerim dolarak, "Benim için mi ördün?"
Başını utangaçça salladı. Dizlerimi kırarak eğildim ve ona sıkıca sarıldım. Gözlerinin içindeki o güzel parıltıyı görmek aslında bana verdiği en güzel hediyeydi.
Ardından, biri defter uzattı. Kapağı tamamen çizimlerle doluydu; renkli boyalarla yapılmış kalpler, kuşlar, kocaman bir güneş... Sayfaları karıştırdıkça, her birine kendi elleriyle yazdığı iyi dilekler çıktı karşıma. Bazı kelimeler eğri büğrü yazılmıştı, ama içtenliği her satırdan taşıyordu.
Bir diğeri elime küçücük bir saksı tutuşturdu. İçinde minicik bir sukulent...
"Sana arkadaş olsun diye," dedi. O an gülümsedim. Çünkü o küçük bitkinin bana sadece bir hediye değil, bir umut taşıdığını hissettim.
Her paketi açtıkça kalbim biraz daha ısındı. Kendi boyadıkları taşlar, boncuk kolyeler... Hepsinin değeri, maddi ölçülerle hesaplanamazdı. Her biri, ellerinden ve kalplerinden süzülen birer parça gibiydi.
"Çok teşekkür ederim." dedim hepsine bakarak, "Bunlar... bana bugüne kadar aldığım en değerli hediyeler."
O an, gözlerimdeki ışıltıyı fark eden bazı çocuklar kıkırdadı, bazılarıysa gururla gülümsedi.
Küçük ellerin verdiği hediyelerin sıcaklığı hâlâ avuçlarımdaydı. O an, uzak köşeden fark ettim; haberciler, kameraları ve objektifleriyle yavaş yavaş bize doğru sokuluyordu. Işıklar yüzüme vurdukça kalabalığın uğultusu biraz daha yükseldi. Bir tanesi, diğerlerinin arasından sıyrılıp yaklaştı.
"Defne Hanım, sizinle özel olarak bir çekim yapabilir miyiz?"
Elimde hâlâ Devran'ın verdiği o küçük kutu vardı. Refleksle kutuyu arkamda sakladım. Gözlerim hemen Devran'ı buldu. Devran cevap vermek yerine, belimden kavrayıp beni hafifçe kendine çekti. Sonra beni kameralara doğru döndürdü. Bu hareket, kelimesiz bir "konuşabilirsin" emri gibiydi.
"Tabii, yapalım." dedim, sesimi olabildiğince yumuşatarak.
Öne çıkan bir muhabir, elindeki mikrofonu bana uzattı. Kameralar üstüme çevrilince, yüzümde kontrollü bir tebessüm belirdi.
"Öncelikle doğum gününüz kutlu olsun, Defne Hanım. Ne söylemek istersiniz?"
"Teşekkür ederim." dedim ve kısa bir an için başımı hafifçe Devran'a çevirdim.
Sonra tekrar kameraya baktım. "Doğum günümü burada, bir zamanlar benim de kaldığım bu sevgi evinde yapmaktan çok mutluyum. Çocuklarla çok güzel bir gün geçiriyorum. Sanırım yıllardır bu kadar anlamlı bir doğum günüm olmamıştı."
Muhabir devam etti: "Az önce çocukların size hediyeler verdiğini gördük."
Gözlerim istemsizce yumuşadı. "Evet." dedim, başımı onaylar gibi sallayarak. "Bugün hayatımda aldığım en değerli hediyeleri alıyorum. Çünkü hepsi yürekten verildi."
Sonra, sanki fırsat bu fırsatmış gibi, gülümseyerek başka bir soru geldi: "Peki, Devran Bey'in hediyesi ne oldu?"
O an istemsizce Devran'a baktım. Hâlâ belimden tutuyordu, bakışlarıysa soğukkanlı ama dikkatliydi.
"Belki medya biliyordur, bundan üç, dört ay önce bir konserimde uğurlu küpemin tekini kaybetmiştim. Aynısını bulmak için çok uğraştık ama olmadı."
Sesim farkında olmadan biraz duygusallaşmıştı. Sonra tekrar ona baktım.
"Devran bana o küpeleri hediye etti."
Muhabirin kaşları kalktı. "Doğrusu, Devran Bey'in bu kadar ince düşünen bir centilmen olduğunu bilmiyorduk. Bu bizi şaşırttı."
Devran hafifçe tebessüm etti, gözlerinde hafif bir keskinlik belirdi. "Şaşırtmayı severim." dedi, kameraya doğru bakarak.
Muhabirin sesi yeniden yükseldi:
"Defne Hanım, hakkınızda çıkan aşk dedikoduları doğru mu? Bunu sormak zorunda hissediyorum kendimi."
Yüzüm bir an dondu. Yutkundum ama kelime çıkmadı. Tam o an Devran, yanımdan ağır adımlarla bir adım öne çıktı.
"Böyle şeyleri konuşmak yerine daha önemli konularımız var. Bakın neredeyiz?" dedi, sesi sakin ama tartışmaya kapalıydı.
Muhabir geriye çekildi, boğazını temizleyerek: "Peki... burada olmanızın asıl sebebi nedir, Defne Hanım?"
Derin bir nefes aldım, kendimi toparlayarak.
"Biz bugün burada bir sosyal sorumluluk projesi için yer alıyoruz aslında. Bana da doğum günü kutlamak sürpriz oldu. Ama... sanırım daha güzel bir doğum günü olamazdı."
Kameraların kırmızı ışığı yanıp sönmeye devam ederken, Devran'ın parmaklarının belimdeki sıkılığı azalmadı. Sanki "buradayım" demek ister gibi...
Haberci, mikrofona biraz daha yaklaşarak, "O zaman günün mimarı Devran Bey." dedi.
Daha cümlesini bitiremeden Devran başını hafifçe salladı. "Günün asıl mimarı Defne." dedi kararlı ama sakin bir tonla. "Defne adına bir bağış yapmak için bugün burada toplandık."
O an neye uğradığımı şaşırdım. Bağış mı? Benim adıma? Üstelik ben bundan yeni haberim oluyordum. Yüzümde şaşkınlığımı saklamaya çalışan bir tebessüm belirdi. Devran'a baktım, tatlı tatlı. Gözlerimle "Gerçekten mi?" diye sordum adeta. O ise hiçbir şey demedi, sadece bana kısa bir bakış atıp muhabire döndü.
Haberci hemen atıldı. "Evet, bunun için yönetimle de konuştuk ama kendileri bunu açıklamayacağını söyledi. Siz bir açıklama yapacak mısınız?"
Devran'ın dudak kenarı belli belirsiz kıvrıldı. "Hayır, böyle bir şeyi tabi ki açıklamayacağız. Bu bir bağış, gösteriş işi değil." dedi. Kısa ve net.
Muhabir çok üstelemedi, sadece başını sallayıp hafifçe gülümsedi. Ardından bana döndü.
"Geçtiğimiz günlerde hayatınızın tehlikede olduğunu söylemiştiniz, Defne Hanım. Bu tehdit hâlâ devam ediyor mu?"
Boğazımda hafif bir düğüm hissettim. Yine asıl konuya gelmiştik.
"Maalesef evet, hâlâ devam ediyor." dedim, sesim titremeden ama yüreğimdeki ağırlığı saklamadan.
Muhabirin bakışları keskinleşti. Adeta beni sıkıştırmaya ant içmiş gibiydi.
"Hayatınızın, babanız tarafından tehlikede olduğunu söylemiştiniz. Bu doğru mu?"
"Evet, doğru." dedim. Sonra duraksadım, sanki ağzımdan çıkan kelimeler yetmemiş gibi ekledim: "Hatta... başka biri daha var."
O cümle dilimden istemsizce çıkmıştı. Belki de Devran'ın bana en başında "Gerçekleri anlat" diye söylediği sözleri kulaklarımda yankılandığı için.
Hemen gözlerimi Devran'a çevirdim. Belki kızmış, belki fazla ileri gittiğimi düşünmüştür... Ama hayır. Yüzünde tek bir öfke kırıntısı yoktu. İçimden derin bir nefes aldım.
Haberci bu kez sesini biraz daha alçalttı.
"Peki, kendinizi korumak için ne yapıyorsunuz? Herhangi bir suç duyurusunda bulundunuz mu?"
O sırada Devran'ın belimdeki eli biraz daha sıkılaştı. Onun, sözü alacağını o anda anladım.
"Bu oldukça hassas bir konu," dedi Devran. "Defneyi daha fazla rahatsız etmeyelim."
Muhabir pes etmeye niyetli değildi. "Bu resmi bir karara mı bağlı, Devran Bey? Böyle söylemenizin özel bir nedeni var mı?"
Devran'ın sesi bu kez daha baskın çıktı:
"Teşekkür ederiz arkadaşlar. Bugünlük bu kadar yeter."
Daha sözlerini bitirirken beni hafifçe ileri doğru yönlendirdi. Yetimhane binasının kapısına doğru yürürken, arkamızdan sorular peş peşe yağmaya başladı:
"Babanızın kimliğini açıklayacak mısınız?"
"Hayatınızı tehtid eden diğer kişi kim?"
Ama ne o durdu ne de ben. Adımlarımızı hızlandırıp içeri girdik. Kapı kapandığında, dışarıdaki sesler hafifçe boğuldu.
İçeri girer girmez Devran bana dönüp, "Lavaboya git, biraz nefes al. İşin bittiğinde dışarıda haberci kalmayacak." dediğinde ben de zaten bunu bekliyordum.
Başımı salladım hemen.
"Tamam."
Az ilerideki lavabonun tabelasını gördüğümde, adımlarım yavaşladı. Lavabonun kapısını kapatır kapatmaz suyu sonuna kadar açtım. Akan suyun sesi bir süre dışarıdaki uğultuyu bastırdı. Elimi suyun altına koyup avuç avuç yüzüme çarptım, sonra boynuma. Suyun serinliği hem iyi geldi hem de az önceki soruların yarattığı baskıyı biraz olsun aldı. Musluğu kapattım, derin bir nefes aldım ve başımı kaldırdım. Karşımda, lekeli bir aynada kendimle göz göze geldim.
"Her şeyin üstesinden geleceğim." dedim sessizce, dudaklarım kıpırdadı ama sesim çıkmadı.
O an kendi bakışlarımdan bile güç alıyordum. Sanki burada, bu küçücük lavaboda bile tek başıma bir savaş veriyordum.
Bir süre öylece kaldım. Elim tezgâhın kenarına dayalı, kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Röportajın gerginliği, Devran'ın yanımdayken hissettirdiği güven ve can güvenliğimin ağızlara düşmesi... Hepsi zihnimde üst üste binmişti.
"Tamam..." dedim kendi kendime.
Artık geri dönme vaktiydi. Kapıya doğru yürüdüm, elim kapı koluna değdiğinde derin bir nefes daha aldım.
Ama tam o anda, kapı dışarıdan sertçe açıldı. Ne olduğunu anlamadan biri beni içeriye doğru itti. Sırtım duvara çarptığında kalbim yerinden çıkacak gibi oldu.
Başımı kaldırmamla gözlerimin önünde tamamen karanlık giyinmiş, yüzünün çoğu kapalı bir siluet gördüm. Tam bağırmak üzereydim ki, sert bir el ağzımı kapattı.
"Şşş..." dedi. Diğer eliyle sus işareti yaptı.
Kalbim boğazımda atıyordu, gözlerim kocaman açılmıştı. O an tanıdım. Bu, Akdeniz Belası'ydı.
Bu yüzden "Bağırma." diyerek daha çok şaşırmamı sağladı.
Başımı hızla salladım. Anladığımı belli edince elini yavaşça çekti. Nefesim kesik kesik çıkıyordu.
"Yüzün... neden böyle? Artık gözlerin bile zor seçiliyor." dedim fısıldayarak. Şaşkınlığım korkuma karışmıştı.
"Öyle gerekti." diye karşılık verdi, kısacık, soğuk bir ses tonuyla.
"Kimliğinin açığa çıkmaması için mi?" diye sordum. Sesim meraktan titriyordu.
Cevabı beklerken, yüzüne daha dikkatli baktım. Gördüğüm şeyden emindim. Eskiden gözlerinin etrafındaki ifadeyi seçebiliyordum, ama şimdi... Yüzü çok daha kapalıydı.
Sanki cevap vermek yerine sessizliğiyle daha çok şey anlatıyordu.
"Lakabımı boşa almadım, benim çok düşmanım var."
Cümlesindeki ağırlık, sesinin yine o mekanik robot gibi tonu... Sanki bir anlığına buradaki herkesin kim olduğunu unutturacak kadar kararlıydı.
Ama o an tartışmaya girmek istemedim, "Anladım." dedim kısa bir ses tonuyla.
Sonra, "Ne oldu, niye geldin?" diye sordum.
Uzatmadı. Cebinden bir zarf çıkardı. Beyaz, sade bir zarftı. Herhangi bir yazı yoktu üzerinde. Bana doğru uzattı.
"Doğum günü hediyen." dedi.
O an kafamın içinden geçen tek düşünce şuydu: Daha ne kadar şaşırabilirim?
Zarfı aldım, parmaklarımın ucunda onun ağırlığını hissettim.
"Teşekkür ederim..." dedim. Ama kelimeler ağzımda birbirine dolaştı. Gözlerim ona döndü. "Doğum günüm için geleceğini beklemiyordum."
"Bunun için de gelmiştim... Ama dahası var." dedi ve sustu.
Kaşlarımı çattım. "Ne oldu?"
"Devran'ın bir planı var. O plana uyman gerekiyor."
İçime bir ürperti düştü. "Nasıl bir plan?"
"Devran, Çetin ile birlikte iş birliği yapma taraftarı. Çünkü kimse, başkası elini kirletmek isterken kendi elini kana bulamak istemez."
Bir anda boğazımda düğümlenen o hissi tanıyordum. Sessizce yutkundum. Son umudumun da elimden kayıp gittiğini fark ettim. Demek ki Devran, Çetin'in planının taraftarıydı.
"Hayır... Ben Devran ile evlenemem..." dedim istemsizce. Sanki kelime kendi kendine dudaklarımdan kaçtı.
O an sessizlik çöktü. Akdeniz Belası gözlerini benden ayırmadan, tek kelime etmeden durdu. Sanki yüzümdeki her çizgiyi, gözlerimin içine saklanmış en küçük titremeyi bile inceliyordu.
"Bana yardım etmek istemez misin?" diye sordu.
Ne? Bu sorunun bana yöneltildiğine inanamadım. Kaşlarım kendiliğinden çatıldı.
"Ne?" dedim, sesimde hem şaşkınlık hem öfke vardı. "Ben sana neden yardım etmek isteyeyim be?"
O ise tek bir cümleyle dengemi bozdu:
"Eğer sen bana yardım edersen... hem babanı hem Devran'ın kökünü kuruturuz."
O an donakaldım. Sanki zaman durdu. Kulağıma başka hiçbir ses gelmedi: Babamı... Devran'ı... kökünden kurutmak.
Büyük resmi görüyordum artık. İçimde bir yerlerde, daha önce asla yüzleşmediğim bir ihtimal kıpırdamaya başladı. Elimde gerçekten böyle bir güç olabilir miydi? Ya varsa? Ve eğer gerçekten varsa... Ben bunu yapabilir miyim?
Ve asıl soru... Yapmak ister miyim?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |