
O an, içimdeki en karanlık köşeye bakmaya mecbur kaldım. Evet… Babamı gerçekten yok etmek istiyordum. Onun nefes aldığı her gün, bana yaşattıklarının hesabını sormadan geçen her saniye, içimde büyüyen bir zehir gibi dolaşıyordu.
Ama konu Devran’a gelince, işte orada duruyordum. İçimde, onu aynı kefeye koyamayacak bir şey vardı. Her ne kadar kötü bir adam olsa da ona bunu yapamazdım. Devran’ı ortadan kaldırmak, kendi vicdanıma bıçak saplamak gibi geliyordu. Onu hedef alan bir planın parçası olmak… Hayır, bunu yapamazdım.
“Ben bunu yapamam.” dedim sertçe, gözlerimi Akdeniz Belası’nınkinden ayırmadan.
O, bir an durdu. Bu cevabı beklemiyor gibiydi. Kaşları hafifçe çatıldı, yüzündeki o kendinden emin ifade ilk kez yerini küçük bir şaşkınlığa bıraktı.
“Neden?” diye sordu, sanki dudaklarından istemeden dökülmüş gibi.
“Tamam… babama ne yapmak istersen yapmana yardım ederim.” dedim. Sesim titremedi, kararlılığım nettim.
“Ama Devran başka. Ben hayatımı ona borçluyum. O olmasaydı… şu an yaşamıyor olacaktım.”
Akdeniz Belası neredeyse alay eder gibi,
“Ama seni o gece ben buldum, o değil.” dedi.
“Biliyorum.” dedim sessizce, gözlerimi kısa bir süre yere indirerek.
“Sana ne kadar teşekkür etsem az. Sen olmasaydın İtalya’da, izbe bir ormanın toprağına karışıp gitmiştim belki. Ama Devran… hayatımı kurtaran asıl kişi o.”
Gözleri kısıldı, “Nasıl yani? Ne demek istiyorsun?”
Bir an düşündüm. Nefesimi tuttum, kelimeleri zihnimde tarttım. Sonra hepsini açıkça söyledim:
“Devran kolay yolu seçebilirdi. Babamın beni feda etmesini kabul edebilirdi. Sonuçta o gece seni benimle yakaladı ve sen beni ona verdin. Ama o, beni öldürmeyi değil… babamı öldürmeyi seçti. Kendini riske atmayı göze aldı. Ben ona ihanet edemem.”
Akdeniz Belası, bakışlarını üzerimden çekmeden, soğukkanlı bir sesle,
“Yine de… seni her an öldürebilir. Çünkü elinin altındasın.” dedi.
Bu ihtimalin zihnimde yarattığı kısa ürpertiyi bastırmaya çalıştım. Bir süre sustum, gerçekten düşündüm. Sonra başımı yavaşça olumsuz anlamda salladım.
“Hayır. Devran’a bu konuda güveniyorum. O… şerefli bir adam. Gözlerinde görüyorum. Bana verdiği sözü tutacak ve yaşamamı sağlayacak.”
“Peki ya… verdiği sözü tutmazsa? Sonuçta bir mafya. Sözü, rüzgârın yönü gibi değişebilir.”
Sıkıntıyla derin bir nefes verdim. Bakışlarımı sertleştirdim.
“Eğer Devran bu kadar kötü biriyse, o zaman onunla evlenmemi engelle Akdeniz Belası. Beni yem olarak kullanmanı kabul etmem.”
Akdeniz Belası, sesi biraz daha yumuşak ama hala karşı koyar şekilde,
“Ben senin iyiliğin için diyorum.” dedi.
“Hayır.” dedim soğuk bir gülümsemeyle. “Sen benim iyiliğim için değil… mafya avı çetelene bir çizik daha atmak istediğin için benden bunu istiyorsun.”
Gözleri hafifçe parladı, sanki sözlerim tam isabet etmişti.
“Ben tüm bunları keyfimden mi yapıyorum, sence Defne? Devran da bir mafya. Ve tutuklanmayı hak ediyor.”
O an durdum. Ona uzun uzun baktım. Sonra, neredeyse fısıltıyla sordum:
“Sen… polis misin?”
Bir anlık duraksama… Ardından net bir “Hayır.” cevabı geldi.
İçimde hafif bir gülme isteği doğdu, ama dudaklarımda acı bir gülümseme kaldı sadece.
“Demek Devran’ın dediği gibi… halk kahramanısın. O zaman, eğer gerçekten iyiliğimi düşünüyorsan Devran’ın babamı öldürmesini sağla. Hem belki bu Devran’ı tutuklatman için artı bir sebep olur. Sonra… ben gittikten sonra, Devran’a ne yapmak istersen yapabilirsin.”
Sinirlenmeye başlamıştım. İçimde bir yer, buradan gitmem gerektiğini söylüyordu. Yeterdi. Fazlası bana ağır gelmeye başlamıştı.
Derin bir nefes alıp kapıya yöneldim. Ama daha adımımı atamadan, kolum sertçe kavrandı. Ardından sırtım yeniden soğuk duvara yaslandı.
Gözlerim, istemsizce onun koyu renk gözlerine kilitlendi. Kendimden emin durmam gerekiyordu. Yüz ifademi bozmadan ona bakacaktım… Ama olmadı. O bakış, öyle bir bakış ki bir an kalbim göğsümden çıkacak sandım. Tıpkı Devran’ın bakışları gibi… İnsanı derisinin altına sızan, kemiklerine işleyen, iliklerine kadar ısıtan ama aynı zamanda ürperten bir bakış. Hem güven hem tehdit aynı anda… Nefesim farkında olmadan hızlandı. Kendimi toparlamaya çalışırken, dudaklarının arasından çıkan sözleri duyunca iyice afalladım.
"Eğer Devran’la evlenmek istemiyorsan, bunu sağlarım."
Gözlerim kısıldı. “Nasıl?” dedim, meraklı ama temkinli bir tonla.
“Devran’ı kararından vazgeçirmek zordur. Bu yüzden asıl hedefimiz abin. Onu, senin Devran’la evlenmeni istemekten vazgeçireceğiz.”
Acı bir gülüş kondurdum yüzüme.
“Abim hayatta vazgeçmez. Namus diye tutturmuş gidiyor. Kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz acaba?”
O an durdu. “O zaman…” dedi, sustu.
“O zaman ne?”
“O zaman seni kaçırırım.”
Bir an beynim durdu. Söylediklerini sindirmeye çalıştım. Şaşkındım ama garip bir şekilde korku ağır basıyordu. Kalbim boğazıma düğümlendi. Üstelik bu kadar yakınındayken düşüncelerim birbirine karışıyordu. Mantığım yoldan çıkmış gibiydi.
Ama kendimi çabucak toparladım. “Hayatta olmaz!” dedim sertçe, ve bir hamlede duvarla onun arasından kendimi kurtardım.
“Niye olmaz?” diye sordu.
“Bir de sonra Devran mı ‘namus, namus’ diye ortalıkta gezinsin? Olmaz.”
Gözlerinde garip bir kararlılık vardı.
“Ben bir yolunu bulacağım.”
Başımı iki yana salladım. Bu adamı ikna etmek için daha çok dil dökmem gerekiyordu ama zaman yoktu.
“Zaten geç kaldım, beni merak etmişlerdir.” dedim ve lafı uzatmadan lavaboyu terk ettim.
Ama daha kapıya yaklaşır yaklaşmaz, arkamda adımlarını duydum. Akdeniz Belası beni takip ediyordu.
Aniden dönüp, sesimi kısarak ama sinirle fısıldadım: “Ne yapıyorsun sen?”
Yerinden kıpırdamadı. Sadece öylece durdu.
Ben ise telaşla etrafıma bakındım. Ve o an… Bahçe tarafından binaya giren Kemal’i gördüm. Gözlerim bir anda büyüdü. Sanki her şey bir anda bitecekmiş gibi hissettim.
O an ne yapacağımı bilmiyordum. Sanki zaman bir anlığına donmuştu. Kalbimse göğsümden çıkacak gibi atıyordu. Ama refleks gibi, hiç düşünmeden, Akdeniz belasını yakasından tuttuğum gibi lavabonun içine geri ittim. Kapıdan içeri girdiğimizde, onu kapının arkasındaki duvara öyle bir yasladım ki, kendim bile yaptığım bu ani hamleye şaşırdım.
Gözlerimiz birbirine kilitlendi.
O an, gerçekten bir film sahnesindeymiş gibi hissettim. Sanki ışıklar üzerimize vuruyor, etraf sessizleşiyor ve bizden başka kimse yoktu. O gözlerinin içine baktığımda, nefesim bir anlığına durdu. Kendimi kaybetmiş gibiydim ama bir yandan da, bu hamle… bu yakınlık… sadece romantik filmlerde olurdu.
Ama kendine ilk gelen ben oldum. Derin bir nefes aldım, geri çekildim. Bakışlarımı hemen kapıya diktim. Gösterişte, “Kapıdan ses geliyor mu?” diye kontrol ediyormuş gibi yaptım ama içten içe bunun bir bahane olduğunu biliyordum. Yanaklarım alev alev yanıyordu.
Fakat bir süre sonra fark ettim ki, bu mesafeden ses filan dinlenmez. Yutkundum, sonra ona döndüm.
“Ben şimdi dikkatlice gidiyorum, sen biraz bekledikten sonra çıkarsın.” dedim.
Sadece bana baktı. Ne bir tepki, ne bir laf… Sadece bakışları. Bu sessizlik, nedense sözlerinden daha çok etkiliyordu beni.
Elimdeki zarfı katladım, gömleğimin altına, pantolonumun bel kısmına sıkıştırdım. Sonra hızlı adımlarla lavabodan çıktım.
Akdeniz Belası ile yakalanma ihtimali o kadar korkutuyordu ki beni, kalbim hızlandıkça adımlarım da hızlandı. Bahçeye çıktığımda gözlerim Elif ile Melis’i aradı. Onları gördüğüm anda neredeyse koşarak yanlarına vardım.
Beni bu halde görünce ikisi de şaşırdı. Elif’in kaşları kalktı, Melis’in ağzı hafifçe aralandı.
Melis, “Ay noldu Defne? En son böyle olduğunda sapık bir hayranından kaçıyordun.” dedi.
Kolundan tuttum, ikisini de kimsenin bizi duyamayacağı bir köşeye çektim. Nefesim hâlâ düzensizdi.
Yavaşça fısıldadım: “Yine o geldi.”
Melis’in ağzından istemsizce yüksek bir “Ne?!” çıktı.
Hemen hem Elif hem ben ona sert bir bakış attık.
Melis dudaklarını büzerek, “Pardon…” dedi, mahcup bir ses tonuyla.
Elif kısık sesle, “Bu sefer ne dedi?” diye sordu.
“Gel, bana yardım et diyor.” dedim. Dudaklarımı sıktım, sesim alaycıydı. “Saçmalayıp durdu. Ama kötü bir haber var…”
İkisi de bana dikkat kesildi. Elif
“Ne oldu?” diye sordu hemen.
“Devran’ın bir planı varmış…” dedim. Duraksadım. “Galiba benimle evlenmeyi kabul edecek.”
İkisi de önce sessiz kaldı, sonra aynı anda gözleri büyüdü. Melis dudaklarını iyice bükerek uzata uzata, “Resmen evleniyorsuun…” diye fısıldadı.
“Hayır. Asla evlenmem!” dedim. Sesimdeki inat belirgindi.
Elif biraz sustu, sonra başını yana eğip, “Adamlar mafya. Evlen deseler, nasıl hayır diyeceksin?” dedi.
“Bilmiyorum…” dedim. Kelime sızlanma tonuyla ağzımdan çıkmıştı.
Melis, “Off ya… Bu hiç iyi olmadı.” dedi.
Elif başını iki yana salladı.
“Son bir ümidimiz vardı. Ne güzel, Devran babanı öldürüp seni serbest bırakacaktı.”
Tam o sırada aklıma başka bir şey geldi, sesi biraz kısarak söyledim:
“Bir de dedi ki… ben seni kaçırırım.”
Elif’in kaşları havalandı. “Kaçırırım mı dedi?”
Başımı salladım. “Aynen öyle dedi.”
Melis ellerini yüzüne kapattı.
“Allah’ım… Ortalık karışacak.”
Onların bu panik hali beni daha çok gerdi. Gözlerimi devirdim.
“Sağ olun ya, çok güzel moral oldunuz vallahi.”
İkisi de biraz mahcup oldu. Melis ise ortamı yumuşatmak ister gibi, gülümseyerek, “En azından zengin bir kocan olacak.” dedi.
O an hem Elif hem ben, ona yine aynı hoşnutsuz bakışı attık.
Melis masum masum, “Ne? Doğru değil mi? Adam zengin.” diye sordu.
Zengin bir koca… ama tutsak, karanlık bir hayat. Kendi sesim, içimde yankılanan bir uğultu gibi geldi kulağıma.
Elif, her zamanki gibi gerçekçiydi.
“Olacak olanı nasıl engelleyebilirsin ki? Evlenmeye zorlarlarsa… evet demekten başka çaren olmaz.” dedi. Sözleri ağır, mantıklı, ama ruhumu daraltan cinstendi.
Derin bir nefes verip, “Bilmiyorum… onu da sonra düşünürüm.” dedim. Cümlemi fazla uzatmamak için kelimeleri boğazıma hapsetmiştim.
Elif, bana şefkatle sarıldı. O kolların sıcaklığı, buz tutmuş bedenimde kısa süreli bir bahar gibiydi. Sarılığa karşılık verdim. O an Melis de bize katıldı, üçümüz birbirimize sıkıca kenetlendik. Anlık bir ferahlama… sanki hayat bir anlığına normalmiş gibiydi. Ama kollar çözüldüğünde, gerçek hayat yine dişlerini gösterdi.
“Sizi çok seviyorum kızlar… beni unutmayın, olur mu?” dedim. Sesimde farkında olmadan bir dram kırıntısı vardı.
Melis’in gözleri hemen doldu. Elif ise kaşlarını çattı.
“Saçmalama Defne. Ölüme mi gidiyorsun sanki?” dedi sertçe.
Cevap veremedim. Çünkü birkaç saniyeliğine zihnimde beliren tek şey şuydu: Akdeniz Belası’nın teklifini kabul edip evlenmekten kaçarsam… Devran beni gerçekten öldürürdü.
Ama bunu kızlara söyleyemezdim. Dudaklarımda zorlama bir gülümseme ile sustum.
Tam o sırada yanımıza Serkan geldi. Onun sesini duyduğumda içimde tuhaf bir sıkışma oldu. En son gerçekten kötü ayrılmıştık.
“Merhaba Defne. Doğum günün kutlu olsun.” dedi ve bana bir hediye paketi uzattı.
Paketi aldım, yüzümde asık bir ifade ile. “Teşekkür ederim.” dedim. Sesimi fazla soğutmamaya çalışmıştım ama yine de soğuk kaçmıştı.
Serkan, sanki geçmişteki hatasını unutturmaya çalışan bir adam gibi, bana doğru bir adım attı. “Konuşabilir miyiz? Yani… her şey için.”
Sesi yumuşak ama tedirgindi. Gözlerim istemsizce hediyeye kaydı. "Affetmek mi?" diye geçirdim içimden. Kalbimde hâlâ kırık cam parçaları varken zordu.
Ama yine de gürültü oluşturmak istemedim ve Serkan ile birlikte boş bir masaya oturduk.
Serkan’ın yüzünde o bildiğim, tatlılık yapmaya çalışırken aslında biraz da kendini beğenmiş o ifadesi vardı. Hediyeyi uzatırken ses tonu yumuşaktı ama gözlerinde o tanıdık, “nasıl olsa gönlünü alırım” rahatlığı okunuyordu. Benimse içimde koca bir boşluk… Ona bakarken, yaşadığımız o son konuşma, o kırıcı cümleleri, konser planlarını benden daha çok önemsediğini hissettiğim anlar bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden.
Serkan, “Defne bak, o gün söylediklerim…” diye başladı ama ben hemen elimi kaldırıp sözünü kestim.
“Serkan, o gün söylediklerini unutmam kolay olmayacak.” dedim.
Gözleri büyüdü, belli ki böyle net bir cevap beklemiyordu. Bir adım daha yaklaştı.
“Haklısın… çok yanlış yaptım. Ama ne olur, bir şans ver. Hata yaptım, kabul ediyorum. Ama seni üzmek istemedim, sadece… kafam karışıktı. O an kısıtlı zamanımız vardı ve bilirsin, ben gergin olduğumda fazla saçmalarım.”
İçimden “Gergin olmanın sebebi kaybettiğin paralardı.” demek geldi ama yutkundum. Onun yerine, “Serkan, bazen özürler yaraları kapatmaz.” dedim. Sesim sert değildi ama kararlıydı.
Elif ve Melis kenardan bizi izliyordu, ikisinin de bakışında merak ve biraz da korumacı bir tavır vardı. Serkan, ellerini cebine sokup başını eğdi.
“Demek ki affedemiyorsun…” dedi kısık bir sesle.
“Evet,” dedim. Ne gözlerim kaçtı ondan ne de sesim titredi. “Affedemiyorum.”
O an yüzünde, ilk defa gerçekten pişman gibi bir ifade belirdi. Ama benim içimdeki kırgınlık, onun pişmanlığından daha büyüktü. O yüzden hiçbir şey söylemeden yanından geçip kızların yanına döndüm. Serkan ise birkaç saniye olduğu yerde durdu, sonra sessizce uzaklaştı.
Kızların yanına oturduğumda Melis elini dizime koydu, Elif ise sessizce bana baktı. Hiçbir şey demedik ama gözlerimiz konuşuyordu: Bu defter kapanmıştı.
Serkan uzaklaşalı henüz birkaç dakika olmuştu ki, kalabalığın arasından bana doğru yaklaşan uzun boylu bir siluet gördüm. Adımlarını tanımamak mümkün değildi. Devrandı bu.
İçimde tuhaf bir gerilim yayıldı. Kaşları çatık, yüzünde ifadesiz ama derin bakışlar vardı. Göz göze geldiğimizde istemsizce yutkundum.
“Ne yapıyorsun sen?” dedi, sesi tok ve ciddi.
O an kalbim hızlandı. İçimden, "Yoksa Serkan’la konuşmamızı mı gördü?" "Her şeyi mi duydu?" "Yoksa en kötüsü, Akdeniz Belası ile konuştuğumu mu öğrendi?" diye geçirirken yüzümde belli etmemeye çalıştım.
“Şey… kızlarla muhabbet ediyordum.” dedim, sesimi olabildiğince doğal tutmaya çalışarak.
Devran birkaç saniye boyunca bakışlarını üzerimden çekmedi. Sonra kaşlarını hafifçe kaldırıp,
“Otur da yemek ye.” dedi.
Sözlerindeki ton buyurgandı ama içinde belli belirsiz bir koruma hissi vardı. Bu, beni biraz duraksattı. Onun genelde umursamaz tavrını bildiğimden, kendimce şaşırdım. "Gerçekten… beni düşündü mü şimdi?" diye düşündüm.
Tam o sırada gözüm, yanımda duran Elif ve Melis’e kaydı. Elif, gözlerini açmış hayretle bana bakıyordu. Melis ise dudaklarının kenarını kıvırıp hafif hafif sırıtarak sanki “Hadi oradan” der gibiydi.
“Aa… Tamam o zaman.” dedim aceleyle. “Gidip yemek yiyelim.”
Elif’in kolunu tutup hafifçe çektim, Melis de peşimizden geldi. Devran sessizce önümüzden yürüyerek masaların olduğu tarafa geçti.
Yetimhanenin bahçesinde, uzun masalarda oturan çocukların neşeli sesleri arasında yerimizi aldık. Önümüzdeki tabaklara buharda tüten pilav, yanına konmuş etli sebze yemeği ve küçük dilimlenmiş ekmekler servis edilmişti. Çocuklar iştahla yemeklerini yerken arada bize bakıyor, bazen gülümsüyorlardı.
Masanın karşısına Devran oturdu.
Ellerini masanın kenarına koyup sessizce önündeki yemeğe baktı. Yanımdaki Elif, hâlâ biraz önceki bakışların etkisinde, kaşığını tutarken bile bana gizli gizli bakıyordu. Melis ise yemeğe başlamadan önce Devran’a ve bana hızlıca bir göz atıp, dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme ile önüne döndü. Kim bilir aklından neler geçiyordu?
Devran kaşığını tabağına daldırırken başını hafifçe bana çevirdi.
“Pek yemek yediğin söylenemez.” dedi alçak sesle, sanki yalnızca ben duyayım ister gibi.
Kaşığı elimde tutup önüne baktım. “İştahım yok.” dedim, kısa ve net.
Kaşlarının arasında beliren o derin çizgi biraz daha belirginleşti.
“İştahın yoksa da yiyeceksin. Gün boyu ayakta durdun.”
Bana emir verir gibi konuşması hafif bir sinir dalgası yolladı içimden. Kaşlarımı hafif kaldırıp ona baktım.
“Beni düşündüğün için mi söylüyorsun, yoksa emir vermek hoşuna mı gidiyor?”
Gözleri doğrudan gözlerime kilitlendi. Sanki uzun uzun bakarak zihnimin içine işlemek ister gibiydi.
“Belki ikisi de.” dedi sakin bir sesle.
Bir an elimdeki kaşığı unutmuş halde kaldım. Ne demek istediğini çözmeye çalışırken çocuklardan biri “Ablacım su ister misin?” diye seslendi.
Hafif gülümseyerek ona döndüm, “Olur, teşekkür ederim.” dedim.
Devran o sırada bakışlarını benden çekmedi. Sanki verdiğim her tepkiyi inceliyor, içimden geçenleri anlamaya çalışıyordu. Ama ben gözlerimi yere indirdim. Çünkü o bakışların altında ne kadar kaldığımı hissetmek istemiyordum.
Yemek boyunca kelimelerimiz sayılıydı. Çatal bıçak sesleri, ara sıra çocukların neşeli konuşmaları arasında sessizce yedik. Pastalar geldiğinde bile konuşmadık. Ben de çatalımı yavaşça batırıp kremasına daldırdım. Devran ise karşımdan hâlâ beni izliyordu. Ama artık bakışlarında eskiden olan sertlikten çok başka bir şey vardı. Tarif edemediğim bir yumuşama mı, yoksa dikkat mi emin olamıyordum.
Tam pastamın son lokmasını almıştım ki, iki küçük kız koşarak yanıma geldi.
“Defne abla, ip atlayalım mı? Lütfen…”
O kadar içten bakıyorlardı ki reddetmem mümkün değildi. Hafif bir gülümsemeyle ayağa kalktım.
“Tamam, ama ben çok iyi değilimdir, ona göre. Kolumdaki alçıya dikkat etmek zorundayım.” dedim.
Elif ile Melis de bize katıldı. Elif, ip tutan çocuklardan birine yardım etti, Melis ise beni seyredip arada tezahürat yaptı. Önce çocukların ritmine uymakta biraz zorlandım, ama kısa sürede kendimi oyuna kaptırdım. Kahkahalarımız havaya karışıyordu; rüzgâr saçlarımı savuruyor, ayaklarım yere vurdukça toprağın kokusu yükseliyordu. Bir ara fark ettim ki, neredeyse yemek sonrası yorgunluğumu tamamen unutmuşum.
Daha sonra Melis ile birlikte ip atladık. Bazen biz ipi tuttuk, çocuklar atladı. İşte o ara gözlerim masalarda Devran’ı aradı ama görünürde yoktu. “Kesin bir yerlerde Kemal ile konuşuyordur.” diye düşündüm ve oyunlara devam ettim.
Bir süre sonra Devran'ı, kalın gövdeye sahip bir ağacın dibinde durduğunu gördüm. Elleri ceplerinde, omzunu ağaca yaslamış, beni izliyordu. Ne zamandır oradaydı, bilmiyorum… Daha önce o tarafa hiç bakmamıştım. O an içimde hafif bir huzursuzlukla karışık merak hissettim.
Elimdeki ipi bir kız çocuğunun istemesiyle yerimi devrettim. O sıra başıyla beni yanına çağıran Devran'ı görünce bu boşluktan yararlandım.
Devran’ın yanına gidip gülümseyerek, “Biraz daha kalamaz mıyız?” dedim.
İçten içe Elif ve Melis’le biraz daha sohbet etmek istiyordum.
Başta kaşlarını çattı. “Artık gitmemiz lazım. İşimiz var.” dedi. Sanki asıl niyetimi anlamamıştı.
Ben duraksayınca, bakışları üzerimde biraz daha kaldı. Sanırım o an ne demek istediğimi çözdü. Yüzündeki hafif gerginlik dağıldı, sesi daha yumuşak çıktı:
“En yakın zamanda tekrar görüşmenizi sağlarım. Ama şimdi gitmemiz lazım.”
Söylediği şey beni şaşırttı. Çünkü onun, bir daha kızlarla görüşmeme ne zaman izin verir bilmiyordum.
“Peki, tamam.” dedim, uzatmadan.
Elif ve Melis’le sarılıp vedalaştım. Ardından çocuklara topluca döndüm.
“Hoşça kalın çocuklar!” dedim.
Ama onlar hep bir ağızdan, neşeyle bağırarak üzerime atıldılar:
“Yine gel Defne abla! Biz seni çok sevdik!”
Hepsi kollarını bana doladığında, kalbimde tatlı bir sızı hissettim. O an, ayrılmak istemediğimi bir kez daha fark ettim. Ama gitmek zorundaydım. Çünkü Devran’ın dediğine göre bir işimiz vardı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |