2. Bölüm

2

Missyazarr
missyazarr

Bir boşlukta yüzüyorum sanki. Bedenim yok. Zaman yok. Sadece düşüncelerim var.

 

Annem… Yüzü tam belli değil ama gülüşü hâlâ gözümün önünde. Sadece bir sahne var. Parlak sarı ışıkların altında, mavi saten elbisesiyle ayakta şarkı söylüyor. Ben ise hayranlıkla izliyorum. Dizlerim karnıma çekilmiş, küçük bir sandalyedeyim. Başımı kollarımın üzerine yaslamışım. O da gülümseyerek bana bakıyor. Ve sonra sahne kararıyor. Sanki biri zihnimin fişini çekiyor.

 

Yetimhane müdüresinin sesi geliyor kulaklarıma: "Annen bir cinayete kurban gitmiş, babanın kimliği ise maalesef belli değil Defneciğim."

 

Kaç kere duydum bunu? On kere? Yüz kere? Belki de bin.

 

Yetimhane… Soğuk duvarlar, gri sabahlar. Düğmelerini hep kaybettiğim ikinci el hırkalar, eksik parçalı oyuncaklar... Ama bir tek şeyi hiç eksik etmedim: Şarkıları. Boş ranzalara, pencereye, hatta çatlak aynaya bile söyledim. İçimden hep şarkı söylemek geliyordu. Annemin sesi gibi güzel bir sese sahiptim. Bu beni ayakta tutan tek şey olmuştu.

 

Ve şimdi her şeyi yoluna koymuşken, yavaş yavaş ismini duyurmuş, albüm yapmış ve hatta hayranlar biriktirmişken… Şimdi ben ne haldeyim?

 

Göz kapaklarım yavaşça aralanırken içine sızan loş ışık gözlerimi acıtmıştı.

Her yer bulanık gibiydi ilk başta. Tavan dönüyordu sanki.

 

Sanki… ağrı çektiğim için uyanmış gibiyim. Kaburgalarımda derin, zonklayan bir ağrı. Dudağımda kurumuş kanın sertliği. Boynumu ise çevirmeye çalışıyordum ama sanki bir mengeneye sıkışmış gibiydi. Bu yüzden yanımdaki serum askılığını görebilmek için kendimi oldukça zorlamıştım.

 

Hala dolu olan bir serum şişesi askısında asılıydı. Burası normal bir yatak odasına benziyordu ama bir hastaneden halliceydi. Gözlerim etrafı taradı. Ahşap dolap, sade bir masa, üzerinde yarım kalmış bir kahve kupası. Ama köşedeki tıbbi monitör ve diğer medikal araçlar…

 

Sol kolum alçıdaydı. İşte o an kalbim bir anda deli gibi çarpmaya başladı. Her şeyi hatırladım, tıpkı kolumun alçıda olmasının sebebinin yere düşerken dirseğimin üzerine düşmem olmasını hatırladığım gibi.

 

Orman, polisler, dövüldüğüm o saniyeler, kan ve… O adam. Koyu renk gözleri, dikkatli bakışları... ben onun kucağında bayılmıştım. En son hatırladığım şey buydu.

 

Kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyordu. Derin bir nefes almaya çalışıyordum ama her nefeste kaburgama sanki bıçak saplanıyordu.

 

"Beni buraya kim getirdi?"

 

"Şu an güvende miyim?"

 

"O adam kimdi?"

 

"O polis gibi görünen adamlar neden bana bunu yaptılar?"

 

Aklımda bir sürü soru vardı. Ama hiçbirinin cevabı yoktu. Sadece dört duvar, loş ışık ve yıkık dökük bir ben.

 

Yüzünü göremediğim bir adam beni ölümden aldı. O olmasa bilmediğim bir ülkenin bir ücra köşesinde ölüp gidecektim. O gözlerde ne vardı, hâlâ tam adını koyamıyordum. Ama her ne olursa olsun, şu anda hâlâ yaşadığım gerçeği onunla başlıyordu.

 

Ama hala yaşıyor olmak yetmiyordu. Güvende miyim? İşte bu sorunun cevabını hâlâ bilmiyordum.

 

Yavaşça doğrulmaya çalıştım. Ağrı sırtımda, kaburgamda, kolumda, yani her yerdeydi. Bir yerim değil, her yerim acıyordu. Ama ayağa kalkmalıydım.

Ben bir daha yere düşmemek için, düşsem bile bir daha orada kalmamak için ayağa kalkmalıydım.

 

Dişlerimi sıkarak damar yolunu çıkarttım. İğnenin çıktığı yerden hemen ince bir kan sızdı ama panik yapmadan yanı başımdaki küçük metal sehpadan pamuğu kapıp parçaladım. Küçük bir parçayı bastırdım deliğe. Bu, hayatım boyunca öğrendiğim en temel şeylerden biriydi: kendinle ilgilenmek. Çünkü kimse… kimse seninle ilgilenmezdi.

 

Ayağımı yere bastığımda hafif sendelesem de yatağa yaslandım. Dizlerim titriyordu ama kalktım. Yavaş adımlarla kapıya yaklaştım. En fazla bu hızda hareket edebiliyordum zaten.

 

Kapı kilitli değildi. Kapı açıldığında önümde sessiz, loş bir koridor belirdi. Sessizlik neredeyse ürkütücüydü ama uzaktan bir ses kulağıma gelene kadar.

 

Kadın sesleri duydum. İki kişi konuşuyordu.

 

“Bugünkü ilaçları almam gerekiyor. Dün Kemal beye söyledim ama henüz gelmemiş.”

 

“Aşağıdaki çocuklara söyle, onlar halleder. Kemal'in işi çoktur şimdi.”

 

Bu daha olgun bir sesti. Sonra genç olan kadın yine konuştu.

 

“Doğrudur abla. Benim bugünlük işim bu kadar. Korumalarla konuştuktan sonra odama geçiyorum. Kıza bir şey olursa haber verirsiniz.”

 

“Tamam kızım."

 

Sonra ayak sesleri farklı yönlere ayrıldı. Biri sağa, biri sola gidiyor gibiydi.

 

Bir süredir hareketsiz duruyordum.

Kalbim boğazımda atıyordu. Sonra sessizce, ayaklarımın yere çıkardığı sesi bastırmak için yere daha yumuşak basarak ilerlemeye başladım. Koridorda kimse yoktu. Ama yine de kimseye belli etmeden gitmeli ve ortadan kaybolmalıydım.

 

Tam koridorun ucundaki merdivenlerden aşağı adımımı atacakken duyduğum ses ile olduğum yerde irkildim.

 

“Bir yere mi gidiyorsun?”

 

Ses bir adama aitti. Kalın, net ve otoriterdi. Sesin geldiği yöne baktığımda, karşımda hemen biri belirdi.

 

Siyah takım elbise giymiş, simsiyah düzgün kesilmiş saçları vardı. Yüzü tıpkı ses tonu gibi sertti. Ve gözleri… koyu kahverengiydi. Duruşu fazla dik, fazla sakindi. Ama içinden taşan olası bir tehdit vardı. Sanki bağırmasa bile, sesiyle bile seni duvara yaslayacak biri gibi görünüyordu.

 

Dudaklarımda tek bir kelime bile yoktu. Gözlerimle bir çıkış yolu arıyorum ama… kaçış yoktu. Artık yakalanmıştım.

Zaten ayakta durmam bile mucizeyken, bu adamdan kaçmak hayaldi.

 

Adam kaşlarını hafifçe kaldırdı.

 

“Cevap verecek misin?”

 

Sesi hâlâ aynı tondaydı. Ne bağırıyor, ne yumuşuyordu.

 

“Ben… sadece bir ses duydum. Neredeyim, bilmiyorum.” diyebildim zorlukla. Kelimelerim bile titrekti.

 

Adam, adım adım yaklaştı. Sadece birkaç adımlık mesafede durdu. Bakışlarını bir anlığına dahi olsa üzerimden çekmiyordu.

 

“Burada güvendesin. Eğer aklından kaçmayı geçiriyorsan… Ki hiç tavsiye etmem...” dedi ve bir anlığına durdu. Yüzüme daha dikkatli bakıyordu artık.

“Henüz yürüyemeyecek haldesin. Bunu sen de biliyorsun.”

 

İçimden bir şey kırıldı. O kadar mı belliydi? Gerçekten çok kötü bir durumda mıydım?"

 

Ama sonra içimde başka bir şey kıpırdadı. Korkunun altından öfke çıktı.

Bu hayat beni kaç kere ezmişti? Kaç kere susmuştum? Bir daha susmak istemiyordum.

 

“Beni döven polislerle bağlantınız var mı?”

 

Adamın yüzünde ani bir değişiklik oldu.

Sanki gözleriyle tartıyordu beni. Düşüncelerimi çözmeye çalışıyordu.

Sonra sadece başını hafifçe salladı.

 

“Onlar bizden değil.” dedi.

“Ve eğer o gece seni ormanda o bulmasaydık, şu an bu konuşma olmazdı.”

 

O... Yine o. Gözlerini hatırlıyorum.

Yüzünü değil… sadece gözlerini. Tıpkı bu adam gibi koyu gözleri vardı.

 

“Kim? Kim buldu beni?” diyebildim.

“Sen miydin o?”

 

Adam bir an duraksadı. Sonra tek bir cümle kurdu:

 

“Ben değilim. O ak ise ben karayım. Zaten yakında anlarsın.”

 

Ve ardından merdivenin kenarına yönelerek aşağı inişimi fiziken de engellemeye çalıştı. Eliyle az önce çıktığım odayı işaret ediyordu.

 

“Şimdi odana dön. Vücudun hâlâ paramparça. Ayakta kalman bile büyük şans.”

 

Geri adım atmak istemiyordum ama vücudumda direnç kalmamıştı. Sadece bir adım atarken bile bacaklarım titriyordu.

 

Adam bana bakarak bir adım öne çıktı. Kolumun altından tutup beni nazikçe, ama hâlâ soğuk bir şekilde destekledi.

 

Ona bakarken içimde hala tarif edemediğim bir korku vardı. Yüzü sertti. Kaşlarının arasındaki çizgi sanki yıllardır orada sabitlenmiş gibiydi. Ama o soğuk, duvar gibi duran bakışlarda bir şey vardı. O gözler ormanda göz göze geldiğim adamın gözlerine öylesine benziyordu ki, belki de bu yüzdendi. Sadece his farklıydı. O geceki adamın gözlerinde korumacı bir tavır, bir sahiplenme vardı. Bu adamınkilerde ise soğuk ve sert bir duruş.

 

Odanın içine doğru yürüdüğümde adam da sessizce bana eşlik etti. Bedenim hâlâ zayıftı ama dik durmaya çalıştım. Adam yatağın kenarına yaklaşınca istemsizce geri çekildim. Yatağın başlığına yaslandım, derin bir nefes aldım.

 

Gözüm adamda kaldı. Siyah ceketinin bir düğmesi kapalıydı. Omzundaki dik duruş, duruşuna bir disiplin katıyordu. Asker gibi... ya da bir infazcı gibi. Bilmiyordum. Ama gözlerimi ondan alamıyordum.

 

Uzun süredir ona öylece baktığımı fark etti. Sonra konuştu:

 

“Ne oldu? Aklındaki neyse sor.”

 

Gözlerimi kaçırdım. “Ne olmadı ki…” dedim düşük bir tonda.

 

Adam benden uzaktaki koltuğa geçip oturdu. Aramızda neredeyse bir on adım vardı. Ama gözleri... o mesafeye rağmen üzerimdeydi. Rahatsız edecek kadar dikkatli, rahatsız edecek kadar sessiz.

 

Dakikalar geçmiş gibiydi. Sessizliğe daha fazla dayanamayıp sordum:

“Ne oldu bana?”

 

Adam başını hafifçe yana çevirdi. Bir anlık boşluğa baktı. Sonra gözlerini tekrar bana çevirdi.

 

“Öldürülesiye dayak yedin.” dedi sakince.

 

Nefesimi dışarı verdim.

“Bunu hatırlıyorum...” dedim. “Sonrasında ne oldu?”

 

Adam koltukta biraz daha yayıldı. Bacak bacak üstüne attı. Beni sinir edecek kadar yavaş ve inatçıydı. Ama suskunluk içinde kıvrandığımı görünce sonunda konuştu.

 

“Akdeniz Belası kurtarmış seni.”

 

Kaşlarım kendiliğinden çatıldı.

“Kim o?”

 

Adam gözlerini hafifçe devirdi, sanki bu soruyu duymaktan usanmış gibi.

“Hiçbir şeyden haberin yok, değil mi?” diye söylendi.

 

Karışıklık içindeydim. Başımı iki yana sallayıp söyledim:

 

“Ben... Türkiye’de kendi çapında tanınan bir şarkıcıyım. Sahneye çıkar, şarkımı söyler, evime dönerdim. Benim mafyayla falan ne işim olabilir?”

 

Adam, dudaklarını bıçak gibi incecik bir çizgi haline getirip bana baktı.

“Artık var.”

 

İçimden bir ürperti geçti.

“Nasıl yani?” dedim. “Nasıl artık var?”

 

Adam gözleriyle beni süzdü. Başını yana çevirdi, parmağıyla beni işaret etti.

“Haline bak.” dedi. “Seni bu hale getiren mafya.”

 

Bir an nefesim kesildi. İçimde bastırmaya çalıştığım panik kabarmaya başladı. Kendimi salacaktım ama... hayır. Toparladım.

 

“Sen de bir mafya değil misin?”

 

Adamın bakışları bir anda değişti. Yüzündeki çizgiler sertleşti. Hafifçe öne eğildi ve buz gibi bir ses tonuyla konuştu:

 

“Beni onlarla bir tutma. Eğer seni bu hale getiren ben olsaydım, seni oracıkta öldürürdüm. Yaşamana izin vermezdim.”

 

O an kalbim bir saniyeliğine durdu. Vücudum buz kesildi. Sanki damarlarımdaki kan geri çekildi. Gerçek bir ölüm tehdidiydi bu. İlk kez ondan gerçekten iliklerime kadar korkmuştum.

 

Adam bir süre bana baktı, sonra geri yaslandı.

 

“Sen hiçbir şey bilmiyorsun, Defne.” dedi. “Ama öğreneceksin.”

 

Bedenim titriyordu. Ağzımı açıp bir şey demek istedim ama kelimeler çıkmadı. Artık sadece gözlerinin arkasındaki adamı değil, önünde duran kabuğu da görebiliyordum. O kabuk tehlikeliydi. Dikenliydi. Ve her an batabilirdi.

 

Ama ben aklımdaki soruların cevabını öğrenmeden bu hikâyenin sonuna varamayacaktım. Sesimi sakin tutmaya çabaladım:

 

“Sen… beni nereden tanıyorsun?”

 

Adam gözlerini kaçırmadan baktı bana. Dudaklarının kenarına, neredeyse küçümseyici bir tebessüm yerleşti.

 

“Merak etme.” dedi. “Hayranın değilim. Tarzım değilsin.”

 

Bu cümle öylece suratımda patladı. Ama hemen ardından içimde garip bir direnç yükseldi. Korkumun, adamın küçümsemesinin altına saklanmasına izin vermemeye kararlıydım.

 

“Ben tarzın değilim belki.” dedim başımı dikleştirerek. “Ama şarkılarımı ve hatta hayatım hakkında daha fazlasını biliyorsun. Sorumu yineleyeceğim: Nereden tanıyorsun beni?”

 

Adam gözlerini bir anlığına kıstı, sanki cevap verip vermemek arasında karar vermeye çalışıyor gibiydi. Ardından başını yana eğdi ve neredeyse iç çeken bir sesle konuştu:

 

“Defne… Öğrenmen gereken çok daha önemli şeyler var. Emin ol, bu tür ayrıntılarla vakit geçirmeni önermem.”

 

İçimden yükselen alaycı bir kahkahayı zor tuttum. “Peki, mafyatik bey.” dedim, cümlemi içimden geçen öfkeyi bastırmaya çalışarak tamamladım.

“Madem hakkımda her şeyi biliyorsun, başıma neden bunların geldiğini de biliyorsundur.”

 

Hiç düşünmeden, gözlerini bile kırpmadan cevap verdi:

“Doğru. Hakkında olan her şeyi neredeyse biliyorum.”

 

Sırtımdan aşağıya buz gibi bir ürperti indi. Ne zaman, kim, ne kadar zamandır beni izliyordu bu insanlar?

 

“O zaman... Şu polis kılığındaki adamların kim olduğu ve ne amaçla beni darp ettiklerini söyleyerek başla.”

 

Adamın gözleri hafifçe kıpırdadı. İlk kez bir cümlem onu duraksattı. Gözlerini dikkatle yüzüme dikti. Ardından yavaşça öne eğildi.

 

“Oradan her soruyu cevaplayan yapay zekâ robotu gibi mi duruyorum?”

 

Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim. Dudaklarım aralandı, sonra kapandı. Ama sonra kendimi toparladım.

 

“Hayır.” dedim. “Ama beni bu hale getiren insanların kim olduğunu öğrenmem kadar normal bir şey yok. O cevapları hak ediyorum.”

 

Adam doğruldu. Ceketin kolunu düzeltti. Sanki söylediklerimi duymamış gibi davranarak birkaç adım geriye çekildi.

 

“Zamanı gelince öğrenirsin.” dedi sessizce.

 

“Nasıl yani?” diye sordum hızla. Sesim çatallı çıkmıştı. “Gerçeği anlatmayacak mısın?”

 

Adam bir an bana döndü. O an gözlerindeki koyu kahverengi bakışlar delip geçer gibiydi.

 

“Anlatacağım.” dedi. “Ama sen önce iyileşmeye bak. Çünkü Atatürk’ün de dediği gibi: Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur. Sen bana sağlamken lazımsın.”

 

Bu cümleyi söylerken sesinde sanki çok az bir tebessüm kırıntısı vardı. Ama ardından hemen sırtını döndü ve odanın kapısına doğru ilerlemeye başladı. Elini kapının koluna götürdü, durdu. Ama yine de arkasını dönüp bakmadı.

 

Ben o sırada ağzımı açmış, dudaklarımı aralamıştım. İçimde kalan bir şeyi daha sormak istiyordum. Ama yapamadım. Çünkü korktum.

 

Adam hiçbir şey söylemeden kapıyı açtı. Ardından odadan çıkıp kapıyı arkasından kapattı.

 

İçeride yine tek başımaydım. Ama artık daha savunmasız hissediyordum. Çünkü birileri hakkımda “neredeyse her şeyi” biliyordu. Ve ben ise kendi hikâyemin en önemli detaylarını hâlâ bilmiyordum.

 

 

Bölüm : 08.08.2025 13:50 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...