20. Bölüm

20

Missyazarr
missyazarr

Arabanın içinde bir süredir konuşmadan ilerliyorduk. Camdan dışarı baktığımda akşam güneşi toprağa sarı bir örtü seriyor gibiydi. Güneşin batmasına neredeyse bir iki saat kalmıştı.

 

Gözlerim, günün yorgunluğuyla birlikte ağırlaşmıştı. Zihnim dalıp gidiyordu. Fakat yolun tanıdık gelmemesi bir anda beni toparladı. Kaşlarım istemsizce çatıldı.

 

Başımı çevirip Devran’a baktım. Direksiyona hâlâ aynı dikkatle bakıyordu, yüzündeki ciddiyet hiç bozulmamıştı.

 

“İşimizin olduğunu söylemiştin. Ne işimiz var?” diye sordum.

 

Birkaç saniye sessizlik oldu. Sadece motorun sesi ve yolun altımızdan kayışı vardı. Ben, gözlerimle onun yan profilini tarıyordum; sert çene hattı, bakışlarını yoldan ayırmayışı… Ne düşünüyordu acaba?

 

Sonunda konuştu.

“Bugün fitili ateşledik.” dedi.

 

Kaşlarımı kaldırdım.

“Ne yaptık ki biz?”

 

“Çetin’in karar vermesini hızlandırdık diyelim.”

 

İçimde bir soru işareti büyüdü. Ne yaparak? Bugün sadece çocuklarla vakit geçirmiş, gülmüş, pasta yemiştik. Bunun, abimin bir kararını nasıl hızlandırabileceğini anlayamıyordum. Bir süre kafamın içinde döndürdüm ama sonuç çıkmadı.

 

“Ne oluyor Devran?” dedim bu sefer daha ciddi bir tonla.

 

Tam o sırada başka bir yola saptık. Gözüm, sağ tarafta beliren bir tabelaya takıldı. Bir at çiftliğine gidiyorduk. Yavaşça başımı dışarıya doğru çevirdim, sonra tekrar Devran’a baktım. O ise tek kelime etmedi. Araba çiftliğin otoparkına girdi, durdu.

 

Aşağı indiğimde hafif bir toprak kokusu ve otların tatlı yeşil kokusu karıştı burnuma. Gözlerim etrafta gezindi; uzakta birkaç at koşuyor, bir yerde görevli gibi görünen adamlar ağır ağır işlerini yapıyordu. Henüz neden burada olduğumu bilmiyordum.

 

Ağır adımlarla yanıma gelen Devran, konuşmaya başladığında bakışlarımı ona çevirdim.

 

“Bugün tüm medyaya Defne Aydın’ın, Devran Arıkan’ın himayesinde olduğunu gösterdik.”

 

Sözleri zihnimde yankılandı. Kalbim hafif hızlanmıştı.

 

“Sizin dünyanızdaki kişiler… benim Bülent’in kızı olduğumu biliyor değil mi?” diye sordum, gözlerimi onunkilerden ayırmadan.

 

“Biliyorlar. Çünkü seni feda ederken, tüm aleme öz kızının kim olduğunu duyurmak zorunda kalmıştı.”

 

O an kaşlarım kendiliğinden kalktı, şaşkınlık dudaklarıma da yansıdı ama hiçbir şey söylemedim. Sadece sustum. İçimde, bugün yaşadıklarımızın sandığımdan çok daha büyük bir anlamı olabileceğine dair tuhaf bir his yükseldi.

 

Gerçekten… bugün bir şeyler olmuş olabilirdi. Devran daha önce kameralara bana destek olduğunu açıklamıştı. Bugün ise Devran beni kendi himayesinde olduğumu somut olarak göstermişti. Namus denilen kavram onların alemde ne kavrama geliyor bilmiyordum ama... Abim benim daha fazla Devran ile böyle görünmemi istemediğine emindim.

 

Devran hiçbir şey söylemeden yürümeye başladığında ben de adımlarımı onun arkasına uydurdum. Yavaş ama emin adımlarla ilerliyordu. Çiftliğin sessizliği, uzaklardan gelen hafif at kişnemeleriyle bölünüyordu.

 

Atların olduğu geniş alana doğru yaklaşırken, kapının hemen önünde durdu. O an sağ kolunu bana doğru uzattı, sanki doğal bir hareketmiş gibi… Önce yüzüne, sonra da koluna baktım. Gözlerinde sorgusuz bir kararlılık vardı. Birkaç saniye tereddüt ettim ama sonra koluna girdim. Dokunuşumuzla birlikte aramızda garip bir sıcaklık yayıldı.

 

Tam o sırada, bakışlarını önümdeki yola çevirmiş halde, “Abin haberleri izler izlemez sinirden köpürmüş.” dedi.

 

Gözlerim çevredeki geniş çayırlara, atların yavaşça otladığı alanlara kaymıştı. Ona bakmadan, “Bu bir uyarı mı?” diye sordum.

 

“Asla.” dedi tok ve net bir sesle. “Bu sadece bir önbilgi.”

 

Başımı hafifçe ona çevirip, kaşlarımı kaldırdım.

 

“Neden öyle dedin ki? Uyarabilirsin beni, gayet normal…”

 

Bana dönüp bakmadan ama sesinde o keskin ciddiyetle,

“Ben karşımdaki adama yanımdaki kadını uyarmayı gerektirecek haddi vermem.” dedi.

 

Bu söz… İçimde öyle bir yankı buldu ki. Kalbim bir anlığına ritmini şaşırdı sanki. O cümle, beni korumak için kurulmuş bir duvardan farksızdı. Gözlerimde fark etmesini istemediğim bir parıltı belirdi ama galiba dışarıya biraz fazla yansıttım.

 

O an, bir adam yaklaştı. Anın tüm büyüsü bir anlık askıya alındı. Adamın yüzünde kibar bir gülümseme, sesinde samimi bir ton vardı.

 

“Hoş geldiniz, Devran Bey,” dedi.

 

“Biz kısa bir gezi yapacağız. Sonra misafirlerimiz gelecek. Siz bizim tamamen yalnız olduğumuzdan emin olun.” dedi Devran, karşısındaki adamın gözlerinin içine bakarak.

 

Adam hiç tereddüt etmeden,

“Tabii, Devran Bey.” diye karşılık verdi.

 

O an, içimde bir şeyler yerinden oynadı. Misafirler… Onlar kim olabilirdi ki? Ama cevap belli gibiydi. Birden boğazımda bir düğüm oluştu. Abim ve babam… Yıllardır yüz yüze gelmediğim o iki adam. İlk defa karşı karşıya gelebilme ihtimali beni iliklerime kadar strese sokuyordu.

 

Kalbim hızlandı. Öyle böyle değil. Göğsümde sanki zincirleri koparmış gibi atıyordu. Heyecan, korku, öfke… Hepsi aynı anda bedenime dolmuştu.

 

Adamın yönlendirmesiyle adımlarımız ilerledi. Etrafta fazla ses yoktu, sadece taş zeminde adım seslerimiz yankılanıyordu.

 

Henüz olan bitene tam uyum sağlayamamışken, adam bana bazı teçhizatlar uzatmıştı. Kask, dizlik, bana uygun bir çift bot… Emrivaki gibi geliyordu her şey. Ne olduğunu tam anlamadan sadece adamın yardımıyla üzerime geçiriyordum. Ata binmek istemiyordum ama bunu söylemek, bu akışta, bu otorite dolu atmosferde zor geliyordu.

 

Zaten ben tüm bunları yaşadığım sırada Devran ortada yoktu. Kıyafetini değiştiriyor olmalıydı. Çaresizce olduğum yerde durup onu bekledim.

 

Neredeyse bir dakika sonra geri döndüğünde istemsizce gözlerim ona takıldı. Üzerindeki takım elbise yoktu artık. Yerine koyu renk bir pantolon ve dizine kadar çıkan sağlam botlar vardı. Üzerinde yine siyah gömleği duruyordu. Ve bu kombin ona fazla yakışmıştı. Öyle ki, gözlerim bir an farkında olmadan onun üzerinde gezinip kaldı.

 

Ne yaptığımı fark ettiğimde biraz geç kalmıştım. Kendime kızar gibi bakışlarımı hemen kaçırıp ayaklarımdaki botlara odaklandım.

 

“Hazır mısın?” diyordu, sesi yakın ama aynı zamanda derinden gelen o ağır tonuyla.

 

Başımı o an kaldırdım. Bakışlarımız kesişti.

 

“Evet, hazırım. Burada ihtiyacım olan her şeyi verdiler zaten.” dedim, sesimi olabildiğince dengede tutmaya çalışarak.

 

“Güzel.”

 

Yüzünde belli belirsiz bir memnuniyet ifadesi oluşmuştu. Sonra bir şey demeden geldiğimiz tarafa yöneldi. Birlikte atların olduğu alana yürüdük. Yavaş adımlarına, hızlı adımlarımla uyum sağlıyorum.

 

Aslında laf açmak istiyordum. Ama nasıl başlayacağımı bilemiyordum. Sonra o durana kadar susmaya karar verdim.

 

Devran siyah tüylü ve kaslı bir atın önünde durmuştu. Elini atın boynuna sürdü. Sakin ama güven dolu bir şekilde ilgileniyordu onunla. At ile bağ kurmaya çalışıyordu. Ben ise birkaç adım gerisinde onu izliyorum. Atın parlak gözleri, Devran’ın sessiz ilgisi… Bu sahneye dışarıdan seyirci gibi izliyordum.

 

Sonra bir cesaret toplayıp yüzümü buruşturdum.

 

“Devran…” derken, sesim biraz çekingen çıktı.

 

“Efendim?”

 

Sözüme karşılık vermişti ama yüzünü attan çevirmiyordu. Elleri hâlâ hayvanın yelesindeydi.

 

“Ben at binmeyi bilmiyorum. Böyle giyindim ama… binemem yani.”

 

Devran başını hafifçe kaldırdı. Bana dönmeden, omzunun üstünden bana bakarak “At binmeyi bilmediğini biliyorum.” dedi.

 

Bir an duraksadım. İçime bir merak düştü. Cümlenin bir devamı olduğunu hissetmiştim.

 

“Ve?” diye sordum, dudaklarımın kıyısında hafif bir gerginlikle.

 

O an bana döndü. Bakışları doğrudan gözlerime çarptı.

 

“Ve… sen benimle ata bineceksin.”

 

Kelimeler bir süre beynimde yankılandı. Önce anlamadım… Yani, elbette mantıken ne demek istediğini biliyordum ama işin içinde Devran’la aynı ata binmek vardı. Ve bu, bambaşka bir şeydi.

 

Kalbim hızla atmaya başlamıştı. Şaşkınlık, heyecan ve biraz da korku… Birden, üzerimdeki bütün o koruyucu kıyafetler sanki ağırlaştı.

 

"Şey… Yani, gerek yok. Sen bin, ben izlerim."

 

Ama sesim bile beni ele veriyordu. Devranın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. “Defne.” dedi, adımı öyle bir telaffuz etti ki, sanki direnmenin hiçbir anlamı yokmuş gibi hissettim.

 

“Efendim.”

 

“Rahatsız olacağın bir şey yapacağımı mı sanıyorsun?”

 

İçimden “Evet, tam da bunu düşünüyorum” demek geçti ama diyemedim. Çünkü bana baktığında öyle net, öyle kararlı bir ifade vardı ki…Yutkundum, bakışlarımı yere kaçırdım. Bu sırada siyah at burnunu hafifçe bana doğru yaklaştırdı. Sanki o bile beni ikna etmeye çalışıyordu.

 

Devran ağır adımlarla yanıma geldi. Aramızda belki iki adım kalmıştı. Elini uzattı, “Hadi.” dedi kısaca.

 

Bir an tereddüt ettim. Gözüm siyah ata kaydı; kocaman, heybetli ve ürkütücüydü. Nefes alışları bile göğsümde baskı oluşturuyordu. Ama Devran’ın elinin orada, sabırla beni beklemesi… işte o, adımlarımı ileri götürdü.

 

Elini tutmamla beni yavaşça yanına çekti.

 

“Sol ayağını üzengiye koy.” dedi, sesi sakin ama netti.

 

Söylediğini yapmaya çalıştım. Fakat dengemi kaybeder gibi olunca hemen belimden tuttu. Sıcak, güçlü bir dokunuştu. Omzumun üzerinden nefesi tenime değdi. Hafifçe titredim.

 

“Ben buradayım.” dedi alçak bir sesle. “Düşmene izin vermem.”

 

Bir şekilde atın üzerine çıktım. Ama o yükseklikten aşağı bakınca midem bulandı. Tam paniklemeye hazırlanıyordum ki Devran, bir hamlede atın üzerine çıktı ve arkamdaki yerini aldı. Varlığı, sanki sırtıma bir duvar gibi yaslandı.

 

Kolları iki yanımdan uzandı. Elleri, dizlerimin biraz önünde, dizginleri kavradı.

 

“Sırtını bana yasla.”

 

İtaatkarca söylediklerini yaptım. Bu sefer göğsünün sertliğini hissettim. Kalbim normalden hızlı atıyordu ama nedenini anlamak istemiyordum.

 

At yavaşça adım atmaya başladığında, dengemi korumak için istemsizce elimle dizginleri tutmak istedim.

 

Devran başını hafifçe yana eğdi, dudakları neredeyse kulağıma değdi:

“Bırak, kontrol bende. Sadece bana güven.”

 

O an, atın her adımında sarsılsam da arkamdaki varlık bana güven hissi veriyordu. Bir süre sorunsuzca ilerlemeye devam ettik.

 

Bir ara, yavaş bir eğimden geçerken hafifçe öne kayar gibi oldum. O an kollarından birini karnımın çevresine sardı. Sıcaklığı ve kokusu… hepsi bir anda üzerime yayıldı.

 

“Tamam, rahat ol. Atı ürkütmek istemeyiz. Sen korkarsan o da korkar.” dedi fısıldar gibi. Sanki sadece at değil, ben de onun kontrolündeydim.

 

O an fark ettim ki, korkumun yerini başka bir duygu almıştı. Hem huzurlu hem de tehlikeli bir yakınlığın etkisindeydim. Atın adımları yavaşça ahırın dışındaki yola çıkarken, içimdeki fırtına iyice büyüyordu.

 

At, taş döşeli avludan çıkıp toprağın hafif nem kokusunun hissedildiği patikaya adım attığında, etrafımız sessizleşti. Sadece atın nal sesleri ve arada kuşların çığlığı vardı.

 

Devran, dizginleri ustalıkla yönlendirirken ben arkamı dönmeden konuşmaya cesaret ettim.

 

“Bunu neden yapıyorsun?” dedim, sesim normalden biraz yüksek. Çünkü sesimi bu gürültüde ancak duyurabilirdim.

 

“Ne?”

 

“Beni böyle kendi dünyana çekmeye çalışmanı diyorum. Niye sadece olanlara seyirci kalmama izin vermiyorsun? Sonuçta, sen intikamını anladığında ben sizi hiç tanımamış gibi hayatınızdan çıkacağım.”

 

Bir an cevap vermedi. Nefesini derin aldı.

 

“Eğer gerçekten yaşamak istiyorsan çabalaman gerek Defne... Biri seni suya itse, sen öylece durup kurtarılmayı mı bekleyeceksin? Yoksa savaşarak o denizden çıkmayı mı deneyeceksin?”

 

Sözleri mideme taş gibi oturdu. Sessizlik uzadı. Ben, onunla aramdaki fiziksel mesafeye rağmen aslında ne kadar kuşatıldığımı hissettim. Beni çevreleyen kolları, atın adımlarına uyum sağlayan bedeninin ritmi… Sanki kaçış ihtimalim hiç yoktu.

 

“Böyle hissetmek hoşuma gitmiyor.” dedim, istemsizce.

 

Arkamda hafifçe gülümsediğini hissettim; sesi alçak, neredeyse oyunbazdı:

 

“Ne derlerdi?... Suya girince alışırsın.”

 

Patikanın sonunda, büyük çınar ağaçlarının gölgesi altına girdiğimizde at biraz hızlandı. Dengesizce öne eğildim, ama Devran beni belimden kavrayarak geri çekti.

 

“Defne.” dedi yumuşak ama kesin bir tonla. “Bana yaslan. Bak, bu at bana yıllardır itaat eder. Sen de edebilirsin.”

 

Kelimelerinin altındaki anlamı duymazdan geldim ama kalbim sertçe çarpıyordu. Aramızdaki sessizlikte, atın yavaş nefes alışlarını ve Devran’ın her nefes verişinde saçlarımın hafifçe kıpırdadığını hissedebiliyordum.

 

Devran’ın belimdeki varlığı beni dengede tutuyordu ama aynı zamanda bir kafese de çeviriyordu. İçimde çarpışan iki ses vardı: biri bana “kendini bırak” derken diğeri “sakın” diye haykırıyordu.

 

Tam bu düşüncelerin içinde boğulurken Devran aniden dizginleri çekti. At sertçe yavaşladı, ardından tamamen durdu.

Ne olduğunu anlayamadan, yüzüme bakan hafif gergin bakışlarıyla atı geri çevirdi.

 

“Ne oldu?” diyebildim sadece.

 

“Geri dönüyoruz.” dedi kısaca.

 

Patikanın gerisinde kalan taş döşeli avluya doğru ilerlerken, zihnime bir kıvılcım düştü. Nefesimi tuttum, kelimeler dilimden kendiliğinden döküldü:

 

“Onlar burada olacak değil mi?”

 

Devran bana bakmadı. Sanki cevabı en başından belliydi:

 

“Evet. Hatta kalıbımı basarım, çiftliğe vardığımızda bizi karşılıyor olacaklar.”

 

O an göğsümdeki baskı daha da arttı. Sadece atın adımları değil, önümde beni bekleyen yüzler… o bilinmezlik geriyordu beni.

 

“O gün… bugün mü?” diye sordum, dudaklarımda belli belirsiz bir titreme.

 

Umut kırıntısıyla karışık, belli belirsiz bir tebessümle, “Umalım ki bugün olsun.” dedi. “Çünkü senin için işleri hızlandırdım.”

 

İçimdeki ikinci ses bu kez suskundu. İlkiyse, fısıltı gibi, “Belki de seni gerçekten düşünmeye başladı…” dedi. Ama bu düşünceyi kabullenmek hem rahatlatıcı hem de ürkütücüydü.

 

Yolun geri kalanında konuşmadık. Atın adımlarına karışan tek şey, kalbimin kendi sesiydi.

 

Çiftliğe vardığımızda, Devran’ın söyledikleri birebir gerçekleşti. Taş avlunun girişinde iki adam duruyordu. Biri otuzlu yaşlarda, diğeri elli ya da altmışlarında… İkisinin de bakışında memnuniyetsizlik vardı. Yüzlerinden, burada bulunmaktan hoşlanmadıkları belli oluyordu. Ve ikisi de Devran’a karşı soğuk, hatta düşmanca bir tavır sergiliyordu.

 

Ama genç olan… o farklıydı. Gözleri bana kaydığında bakışlarında şaşkınlık vardı. Sanki karşısında beklemediği bir tablo görmüş gibi, beni incelemeye başladı.

 

At durduğunda Devran önce kendisi indi. Ardından, elini uzatarak bana yardım etti. Elinin sıcaklığı avuç içime değdiğinde, aniden fark ettim: Hayatımı en çok etkileyen üç adamın ortasında duruyordum. Ve bundan kaçış yoktu.

 

Ayağım yere değer değmez Devran elini çekti. Kendimi bir an boşlukta hissettim. Kaskımı çıkarıp bir kenara koyduğum o ara bana ilaç gibi gelmişti. Kendimi hazır hissettiğim bir an tekrar ona baktım.

 

O sıra genç olan adam gözlerini benden ayırmadan bir adım öne çıktı. Dudaklarında yarım bir gülümseme vardı.

 

O an onların kim olduğunu anlamam, sanki mideme buz gibi bir şey oturmuş gibi hissettirdi. Genç olan adam, bakışlarındaki o derin tanıma çabası… o Çetin abimdi. Ve yanında ise Bülent, sadece biyolojik babam.

 

Bu, hayatımda ilk kez babamla ve abimle yüz yüze geldiğim andı. Daha haftalar önce bu insanların adını bile bilmezdim. Ama şimdi karşımdaydılar.

Çünkü biyolojik babamın beni “feda ettiği” gün, aynı zamanda benim onun öz kızı olduğumu herkese açıklamıştı. O gün dünyam altüst olmuştu.

 

Abim Çetin de, ben de bu gerçeği yeni öğrenmiştik. Ama belli ki Çetin, benden daha önce kabullenmişti. Onun bakışlarında yabancı birinin değil, çoktan yerini hazırlamış bir abinin sıcaklığı vardı.

 

Yaklaştığında sesi hafif titriyordu.

“Defne…” dedi. Adımı onun ağzından canlı olarak ilk kez duydum.

 

Ne yapacağımı bilemedim. Yüzüm ifadesizdi, gözlerim kaçıyordu. Ama o buna aldırmadan bir adım daha attı.

 

“Biliyorum, senin için her şey çok hızlı oldu. Haklısın… Zamanında yanında olamadım. Seni koruyamadım. Ama bu seni sevmediğim anlamına gelmez. İzin ver artık yanında olayım.”

 

Gözlerimi kaldırıp ona baktım. O an fark ettim… benimle aynı göz rengine sahipti. Sanki kendi yansımam bana bakıyordu. Ama benden daha yorgun, benden daha ağır yükler taşıyan bir yansıma.

 

“Ama ben seni tanımıyorum.” dedim soğukça.

 

O gülümsedi, ama gülümsemesinde bir kırıklık vardı.

 

“Evet. Ama bu tanıyamayacağımız anlamına gelmez.”

 

Bir süre sustuk. Çetin, bakışlarını benden ayırmadan, adeta gözlerimden içeri girmeye çalışarak konuşmaya devam etti.

 

“Seninle çok geç karşılaştık Defne. Ama sen benim kardeşimsin. Ve abin olmak için senden izin istemem gerekmiyor. Sadece sana bunu hissettirmek istiyorum...”

 

İçimdeki buz tabakası çatırdamaya başladı. Yıllardır “aile” kelimesi benim için yalnızca boş bir tanımken… şimdi karşımda, kanımdan olan biri vardı. Üstelik beni olduğu gibi kabul etmeye hazırdı.

 

Çetin sessizce yaklaştı.

 

“Ama önce… sana sarılmak istiyorum. İzin verir misin?”

 

Başımı çevirdim, babam Bülent’e kısa bir bakış attım. Yüzünde taş gibi bir ifade vardı, duygusunu okumak mümkün değildi. Ama Çetin’in gözlerinde öyle bir samimiyet vardı ki… savunmamı sürdürmek zorlaştı.

 

Çetin yavaşça kollarını açtı. Önce hareketsiz kaldım. Ama sonra, Çetin bir adım daha attı ve beni kendine çekti. Sert değildi, aceleci değildi. Sadece korumacı ve şefkatliydi.

 

Başta kollarım yanlarımda kaldı. Ama bir süre sonra farkında olmadan ellerim onun sırtında buldu yerini. Ve kendimi… abime sarılırken buldum.

 

O an, sessizce içimden geçen tek şey şuydu:

 

“Belki de… Bu koca dünyada artık yalnız değilim. Benim de bir ailem var.”

 

 

Bölüm : 21.09.2025 23:20 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...