21. Bölüm

21

Missyazarr
missyazarr

Abimin kollarındayken hissettiğim şey öyle tuhaf, öyle karmaşıktı ki… Bir yanım onun sıcaklığını hissettikçe yumuşuyor, “Belki de yalnız değilim.” diyordu. Ama diğer yanım, yıllarca hiç bilmediğim birine böyle sarılmanın garipliğini yaşıyordu. Sanki yabancı bir limanda, fırtınadan korunmak için sığındığım bir iskele gibiydi Çetin abim. Güvenli, ama hâlâ yabancı.

 

Kollarını serbest bıraktığında yüzüme baktı.

 

“Seni bu durumdan kurtaracağım.” dedi kararlı bir sesle.

 

Kaşlarım çatıldı. Bakışlarım ister istemez ona takıldı. “Acaba… gerçekten Devran’la evlenmemi engellemeyi mi kastediyor?” diye düşündüm. Ama o, sanki zihnimi okumamış gibi, sessizce birkaç adım geri çekildi ve babasının yanına geçti.

 

İkisi yan yana durunca, hava birden ağırlaştı. Çetin abim ve Bülent denen biyolojik babam, birbirlerine meydan okur gibi baktılar. Sessizlikleri bile gergindi. Ben de orada, onları izlerken içimden “Yoksa Çetin… babamı, Devran’a boyun eğmesi için ikna etmiş olabilir mi?” sorusu geçti. Hayal kırıklığına uğrar gibi oldum.

 

Babamın bakışları etrafta dolaşıyor, öfkesi adeta yüzünden taşıyordu.

 

Sonra Çetin, sert bir sesle, “Yap şunu baba.” dedi. Tonunda hem ısrar hem de emir vardı.

 

Bülent, o ağır, kibirli ses tonuyla nihayet konuştu:

“Daha kaç defa söylemem gerekiyor? Ben Bülent Korel'im. Ben biat etmem.”

 

O an, göğsümün içinde hafif bir umut kıpırdadı. Hatta dudaklarımın kenarı gülümsemeye meyletti… ama hemen tuttum kendimi.

 

Çetin’in yüzü gerildi, sesi yükseldi:

“Cümle aleme bizi rezil ettin! Senin ayağına fırsat gelmiş… sen hâlâ ‘namusumu temizlemem’ diye inat ediyorsun!”

 

Babam, sanki inat etmeyi kendine meslek edinmiş gibi, daha da dikleşti. Gözlerini bana çevirdi. O bakış… ne sevgi, ne pişmanlık… sadece sert, alaycı bir ifade.

 

“Çok mu namusluydu sanki kardeşin? Namusuna leke sürdük diye ne bu kadar yaygara?”

 

O an kalbim paramparça oldu. Zaten ona karşı beslediğim nefret, yaptığı her yeni hamlede daha da büyüyordu. Ama bu sözler… sadece nefret değil, gururumu da yaraladı.

 

Fırtına öncesi bir sessizlik çöktü. Kimse konuşmuyordu. Ama herkesin nefesi ağırdı. O kısa an içinde, babamla göz göze geldim. Sanki birbirimizin içinde yılların tüm kırıklarını, suçlarını ve eksiklerini gördük.

 

Sonra Devran’ın sesi, bu ağır sessizliği paramparça etti:

“Senin o dilini keser, kendi kanında boğarım, şerefsiz!”

 

Devran’ın öfkesiyle yüzü kıpkırmızı olmuştu. Tam Bülent’e doğru hamle yapacakken... Elim, farkında bile olmadan, göğsüne bastı.

 

“Dur Devran!”

 

Bir an durdu. Gözlerini bana çevirdi. Ben ise bakışlarımı babamdan ayırmadım. Omuzlarımı diktim, sesimi buz gibi yaptım:

 

“Bu adam için değmez.”

 

O an, kelimelerim bir bıçak gibi havayı kesti. Babamın yüzünde küçücük bir tepki bile yoktu, ama içten içe biliyordum… bu söz, ona en büyük hakaretti. Egosu büyük bir balondu.

 

Devran, sözlerimi duyduğunda olduğu yerde kaldı. Gözleri hâlâ babamda ama ses tonu bana değil, Çetin’e dönüktü.

 

“Şu baba müsveddesine sahip çık, Çetin.”

 

Tonunda uyarı vardı. Sanki “Bak, bu senin son şansın” der gibiydi.

 

O an fark ettim… Çetin’in yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Dişleri birbirine kenetlenmiş, bakışları babamın üzerine mıh gibi çakılmıştı. En sonunda patladı. Babamın yakasına yapıştı, sertçe kendine çekti.

 

“Biat edeceksin be adam!” diye bağırdı.

 

Babamın gözleri kısılmıştı. Dudaklarının kenarında o tanıdık, tiksinç küçümseme vardı.

 

“Etmeyeceğim! Bu sahne gülü yüzünden babana mı kıyacaksın?”

 

O an Çetin’in yüzünde bir şey koptu. Yumruğu, babasının çenesine sertçe indi. Babam sendeleyip yere düştü. Ben ise donup kaldım.

 

Çetin abim gerçekten inandığı şey uğruna babasına bile gözünü kırpmadan karşı koymuştu. “Abim, duyduğum gibi şerefli biriymiş.” diye geçirdim içimden. İçimde ona dair garip bir güven doğdu.

 

Çetin abim, babasına doğru parmağını salladı:

“Defne’nin namusuna… babası olsan dahi dil uzatamazsın, bu bir!”

 

Sesindeki titreme öfkeden değildi sadece. Kararlılıktan da geliyordu.

 

“Eğer sen şerefimizi iki paralık etmeye devam edersen… gereği neyse onu yapmaktan çekinmem, bu da iki olsun!”

 

Çetin abimin bahsettiği o gereği olan şeyin ne olduğunu hepimiz biliyorduk. Biat etmesini sağlamayı deneyecek, olmazsa belki de şuracıkta kafasına sıkacaktı. Bu ihtimalle bile içim ürperdi. Oysa ki gerçekleşmesini istediğim ihtimal buydu. Sonrasında abimi ikna edip namus meselesinden vazgeçirebilirdim belki.

 

Sonra Çetin abim başını geriye attı, saçlarını elleriyle çekiştirdi. “Kafayı yiyeceğim.” diye hırladı adeta.

 

Adımlarıyla uzaklaşmaya yeltendi. Ama yarıda durdu, yeniden babasına döndü:

“Ulan sen babasın! Baba! Bu kızın babasısın!”

 

Babam, öfkeyle ayağa kalktı, sesi neredeyse yerleri titretiyordu:

“Ulan ben mi istedim babası olmayı? Hata ile oldu!”

 

Çetin’in gözleri bir anlığına dehşetle büyüdü. Gözünün önünde ne kanlı sahneler dönüyor, Allah bilirdi. Ama kendini tuttu.

 

“Lan…” dedi, sesi boğuk ve hiddetli. “O yüzden mi anasının peşini bırakmadın yıllarca? Kadın senden kaçmak için pavyonlarda saklanmış be!”

 

Bu cümleler… beynimde bir balyoz gibi patladı. İçimdeki bütün duygular birbiriyle savaşa girdi. Şaşkınlık, öfke, acı, inanmak istemeyiş… Hepsi aynı anda üzerime çöktü.

 

Nefesim hızlandı. O kadar savunmasız hissettim ki farkında bile olmadan. Elim Devran’ın gömleğine uzandı. Parmaklarım kumaşına tutundu. Sanki o an, ayakta durabilmem için ona yaslanmam gerekiyordu.

 

Annemin pavyona düşme sebebini bilmiyordum. Zaten hayatımdaki çoğu şeyi bilmiyordum ki… Ama şimdi, bunun bile babama bağlanıyor olması… içimde öyle bir öfke patlattı ki, sanki damarlarımda kan yerine kaynar lav dolaşıyordu.

 

Bir damla yaş, gözümden süzüldü. Hızla, öfkeyle, elmin tersiyle sildim. Zayıflığımı görmesine izin veremezdim. Bir adım attım ona doğru.

 

“Allah seni kahretsin!” dedim, sesim boğuk ama her kelimem bir hançer gibiydi.

 

Yüzüme hâlâ duygusuz bakıyordu.

O bakış beni daha da delirtmişti.

 

“Söyle!” dedim, nefesim hızlanırken, “Annemi öldüren de sen miydin?”

 

Bir anlığına yüzünde hafif bir değişim oldu. Sanki asılır gibi… Ama kimse konuşmadı. Herkes, ondan gelecek cevabı bekliyordu.

 

O ise gözlerini devirdi.

“Ne var?” derken, sesi alaycıydı. “Seni pavyon köşelerinden kurtardım işte. Daha ne istiyorsun?”

 

Kaşlarım kalktı. Öyle abartılı bir hareketti ki gözlerimin içinde alevlerin yükseldiğini hissedebiliyordum.

 

“Allah bilir…” dedim. Sesime hayal kırıklığı bulaşmıştı, “Annem seni hiç istememiştir bile. Zorla sahip oldun, değil mi?”

 

Tam o sırada göğsünü kabarttı. Gururla cevap verecekti. Ama daha ağzını açamadan, ben bağırdım:

 

“Kapa çeneni! Duymak istemiyorum!”

 

Sesim tüm çiftliğin her noktasına çarpıp geri geldi. Yanına yaklaştım. Gözlerinin içine meydan okurcasına baktım.

 

“Sen bir canavarsın…” dedim.

“Senin aldığın her nefes haram. Sen yaşamayı hak etmiyorsun.”

 

Bir an sustum. Ama içimdeki sözler susmuyordu. Şarkıcı olmanın avantajıydı belki… sesimi öyle bir yükselttim ki, en uzak köşedeki at bile ürkmüş olmalıydı.

 

“Şerefsiz!” dedim, “Senden nefret bile edemiyorum. Onu bile hak etmiyorsun!”

 

O an kararımı verdim. Bir anda abime döndüm, sesim keskin bir kılıç gibiydi:

 

“Hâlâ ne duruyorsun? Karar vermek için neyi bekliyorsun? Öldürsene!”

 

O an Bülent üzerime yürüdü. Ama daha bana dokunamadan, arkamda bekleyen Devran’ın eli onun boynuna geçti. Devran sertçe sıktı boynundan, öylece geriye doğru savurdu.

 

Devran’ın sesi keskin ve hükmediciydi:

 

“İnatla ‘Beni Sik’ diye yalvarıyorsun ama ben yapmayacağım lan! Cümle âlem seni ölümünle bile ‘Ne rezil biriydi’ diye anacak.”

 

Ortam tam anlamıyla karışmıştı. Ve ben, o an… bu adamın hayatımdaki en büyük lanet olduğuna kesin olarak inanmıştım. O insan değildi. Kesinlikle ölmek zorundaydı.

 

Bülent’in gözleri Devran’a kilitlenmişti.

Öfkesi o kadar belliydi ki, bakışları sanki bir bıçak gibi kesiyordu. Ama o bakışların arkasında bir şey vardı.

Korku muydu? Cesaretsizlik mi?

Bilmiyorum. Sadece… ne kadar kızarsa kızsın, Devran’a karşı adım atacak cesareti olmadığını hissedebiliyordum.

 

Devran ise… Elinde güç vardı. İsterse, o an her şeyi bitirebilirdi. Ama yapmıyordu. Soğukkanlıydı. Bu beni daha çok etkiliyordu. Çünkü onun gözlerinde, öfkenin yanına akıl da eşlik ediyordu.

 

O an dudaklarım istemsizce aralandı.

“Abi…” dedim, sesim yumuşak ama derin bir çağrı gibiydi.

 

Çetin abim bana döndü. Göz göze geldik.

 

“Görüyorum ki…” dedim, bakışlarımı onunkinden ayırmadan, “Onuru, gururu olan bir adamsın sen. O zaman, soyadını kirleten bu adama daha fazla göz yumamazsın.”

 

Çetin abimin yüzünde, her zaman gördüğüm o kararsızlık izi yine vardı. Günlerdir karar veremediğini biliyordum. Ama şimdi… sanki gözlerinin içinde başka bir şey vardı.

Bir kesinlik, kabulleniş… Belki de, artık kaçamayacağı bir sona dair hazırlık.

 

Bir süre sustu. Belli ki kendi içinde son bir muhasebe yapıyordu. Nefesini hafifçe verdi. Ve başını, olumlu anlamda, çok yavaşça salladı.

 

O an belinden bir silah çıkardı. Bülent’in gözleri büyüdü. Ben ise istemsizce Devran’a baktım. O, dikkatle her şeyi izliyordu.

 

Göz göze geldik. Ve o an bir elini uzattı, parmakları bileğimden kavradı. Beni birkaç adım geriye çekti. O an anladım.

Bu, olası bir infaz anında beni koruma refleksiydi. Henüz hiçbir şey olmamıştı ama o şimdiden beni güvenli bir mesafeye alıyordu.

 

Ve kalbim o karmaşanın içinde, tüm o öfkenin ortasında, onun bu fark edilmez şefkatiyle bir anlığına kıpırdadı sanki.

 

Bülent’in sesi, ortamın sessizliğini yırtar gibi yükseldi:

“Oğlum…”

 

Çetin’in gözleri bir an duraksadı, sonra alay ve öfke karışımı bir tonda tekrar etti:

“Oğlummuş!”

 

O an elinde tuttuğu silahın emniyetini açtı ve Bülent’e doğru uzattı. Bülent birkaç adım geri çekildi, korku yüzünden gözlerinden okunuyordu.

Ama kaçacak bir yeri yoktu; bunu biliyordu. Durduğu yerde titreyerek bekledi.

 

Çetin abimin sesi sertti ama aynı zamanda bir açıklık taşıyordu:

“Defne…” dedi ve anlatmaya başladı.

 

“Ben annemi hiç tanımadım,.” dedi Çetin abim, “Beni halamız büyüttü. Halamız inanılmaz bir kadındı. Beni yetiştirmek için çabaladı. Sen de tanısan, emin ol onu çok seversin... Ben… Ben büyük ihtimalle erkek veliaht olduğum için ailenin içinde kalabildim. Yoksa kaderim seninle aynı olurdu.”

 

O an aklımdan bir düşünce geçti; halamızın gerçekten iyi biri olduğu… Çünkü Çetin abimin gözlerinde bambaşka bir ışık vardı. Bülent’in gözlerinde asla görmediğim bir fark vardı: Çetin ona göre doğru ve dürüst biriydi.

 

Bülent korku ve çaresizlik içinde yine seslendi:

“Oğlum… Olur mu hiç öyle şey? Ben seni çok seviyorum.” diye. Sanki oğlunu ikna etmeye çalışıyordu.

 

Ama Çetin abimin sabrı taşmıştı.

“Lan bırak!” diye bağırdı. “Senin kalbin mi var be?”

 

Bülent titreyerek yanıt verdi:

“Vallahi var. Söyle, sen ne istersen, senin için onu yaparım paşam.”

 

Çetin abim gözlerini daralttı:

“Öyle mi?” dedi, sesi sertleşti. “O zaman Devran’a biat etmeni istiyorum. Namusumuzu temizleyeceksin.”

 

Bülent’in yüzü hoşnutsuzca asıldı, ama başka bir çıkış yolu yoktu.

 

“Başka bir şey iste, onu yapayım.” dedi, çaresizlikle.

 

Çetin abimin yüz ifadesi sertleşti, silahı tutan eli titreyerek kontrol ediliyordu.

 

“O zaman bunu sen istedin.” dediğinde, içimden bir ürperti geçti. Sesinde, kardeşim olduğunu yeni öğrendiğim o adamın hem öfkesi hem de onurunu koruma azmi vardı. Gözleri babasına değil, bir düşmana bakar gibiydi.

 

Bülent ellerini kaldırıp yalvardı:

“Yapma oğlum...”

 

Bülent’in gözlerinde ilk defa o kibirli, umursamaz bakış yoktu. Yerini paniğe, çaresizliğe bırakmıştı. Ama nedense içimde bir parça bile acıma hissetmiyordum. O adam benim babamdı, evet… ama kan bağı, ruh bağını kurmaya yetmiyordu. Onun yüzünden annem pavyon köşelerinde saklanmış, hayatı boyunca huzur nedir bilmemişti. Ben… ben ise hiç tanımadığım bir babanın bıraktığı yaralarla büyümüştüm.

 

Çetin abim soğukkanlıca sordu:

“Adettendir, var mı son isteğin?”

 

Bülent hala titreyerek yalvarıyordu. Sesinde apaçık bir korku vardı:

 

“Yapma… yapma oğlum…”

 

Çetin abim gözlerini kıstı, nişanını babasının tam alın hizasına sabitledi. O anın sessizliği kulaklarımda uğuldayan bir fırtına gibiydi.

 

Bülent o an yine korkuyla bağırdı. Ama bu sefer farklıydı.

 

“Tamam! Tamam yapacağım! İndir şu silahı!”

 

Ve o an, tüm sessizlik içinde kalbim deli gibi çarpmaya başladı. Her şey gözlerimin önünde olup bitiyordu… ve ben, ne yapacağımı bilemeden, sadece izliyordum. Oysa ki yaşananlardan en çok etkilenecek kişilerden biriydim.

 

Çetin abimin elindeki silah milim kıpırdamadı. Dudaklarının kenarına alaycı ama acı bir gülümseme yerleşti.

 

“Biat edeceksin.” dedi. Bu bir teklif değildi. Bu, bir hüküm cümlesiydi.

 

Bülent’in yüzü buruştu, gurur kırıkları belirginleşti. Gözlerini yere indirdi.

 

“Tamam…” dedi dişlerinin arasından. Ama o kelime gerçekten kabullenişten mi, yoksa can korkusundan mı çıkmıştı, bilmiyordum.

 

Ben ise o an şunu fark ettim… Çetin abim her ne kadar sert görünse de, intikamı yalnızca kurşunla almak istemiyordu. Onun istediği, Bülent’in yaşamaya devam edip, her nefeste bu utancı hissetmesiydi.

 

Bülent’in bakışları bir anda Devran’a çevrildi. O an… havadaki sessizlik ağırlaştı. Belki de herkes, birazdan bir biat anı yaşanacağını düşünüyordu.

 

Bülent, ağır adımlarla Devran’a yaklaşmaya başladı. Ama tam o sırada, Devran’ın benim elimi tutmayan eli havaya kalktı. Dur işaretiydi bu.

 

Gözlerim irileşti. Bir anlığına şaşkınlıkla ona baktım. İstediği bu değil miydi zaten? Neden şimdi durduruyordu?

 

“Yarın biat edeceksin.”

 

Devran’ın sesi soğuk, kararlı, tartışmaya kapalıydı. Bülent ise dondu kaldı. Gözlerinde hem şaşkınlık hem de hoşnutsuzluk okunuyordu.

 

O sessizliği Çetin bozdu.

“Masayı mı toplayacaksın?” diye sordu.

 

Devran başını ağır ağır salladı.

O an gözlerinde olacakların ateşi şimdiden yanıyordu.

 

“Yarın istediğim her şey hazır olsun.” dedi Devran, gözlerini Bülent’ten ayırmadan.

 

Çetin de ağır bir baş selamıyla karşılık verdi.

 

“Her şey istediğin gibi olacak.”

 

Sonra Çetin abimin gözleri bir anlığına beni buldu. Sanki o bakış bir hançer gibi kalbime saplandı. Ama hemen ardından tekrar Devran’a döndü.

 

“Sen de umarım anlaşmamıza sadık kalırsın Pantera Nera.”

 

O an kalbim bir anda hızlandı. Gözlerim büyüdü. Çetin abimin evlilikten söz ettiğini anladım.

 

Devran hiç tereddüt etmeden, kendinden eminlikle cevap verdi:

 

“Benim sözümü tutmadığım ne zaman görülmüş, Korel?”

 

Başımı aniden ona çevirdim. O ise bana değil, doğrudan Çetin’e bakıyordu.

 

O an elim refleksle, onun elinden koparırcasına çekildi. Öfke içimde volkan gibi patladı.

 

“Benim hayatım sizin elinizde oyuncak oldu iyice!”

 

Sözlerim havayı yararak çıktı. Devran bana öylece baktı. Hiçbir mimik, hiçbir söz yoktu.

 

Bülent ise hoşnutsuzca gözlerini devirdi. Ve o sırada Çetin abim, buruk bir ifadeyle yanıma geldi. Gözlerimin içine baktı. Ellerini kollarıma nazikçe koydu.

 

“Ben her şeyi ailemiz için yapıyorum, Defne.”

 

Başımı hızla olumsuz anlamda salladım.

Kaşlarım çatıldı.

 

“Hayır. Sen namus diye tutturduğun için böyle yapıyorsun!”

 

Çetin’in bakışları sertleşti ama sesi hâlâ yumuşaktı.

 

“Bizim hayatımız bu.”

 

Kollarımdaki ellerinden kurtuldum.

 

“Ben bu hayatı istemiyorum! Siz beni bulmadan önce gayet güzel bir hayatım vardı. Beni kendi karanlık hayatınıza hapsetmeye ne hakkınız var!?”

 

Çetin’in gözlerinde bariz bir hüzün belirdi. Derin, kelimelere sığmayacak bir pişmanlık…

 

“Ben de böyle olmasını istemezdim. Ama babamız seni ilan ettiği an, maalesef artık hayatın değişti.”

 

Yüzüm hüzünle buruştu. İçimden "Sanırım olacağa çare yok." dedim.

 

Kelimeler boğazımda düğümlendi.

O an anladım ki… bu karanlık, beni de çoktan yutmuştu. Tıpkı annem gibi, iznim dahi olmadan karanlık üzerime bulaşmıştı.

 

 

Bölüm : 25.09.2025 12:31 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...