
O an… gerçekten hayatımın bittiğini hissettim. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bir daha sahneye çıkamayacak, şarkı söyleyemeyecek, o ışıkların altında nefes alamayacaktım.
İçimden, "Belki de annemin de Bülent’ten önce normal bir hayatı vardı." diye geçirdim. Çetin az önce söylemişti zaten… Annem, Bülent’ten kaçabilmek için pavyonda şarkıcılık yapıyormuş.
Demek ki onun da bir zamanlar başka bir hayatı, başka bir dünyası vardı. Ama o dünya çoktan yok olmuştu. Kızı daha beş yaşındayken herkesin gözü önünde, şarkı söylediği sahnede canice katledilmişti.
Gözümden bir damla yaş süzüldü, yanağımı yakarak aktı. Son bir umut, son bir çırpınışla döndüm abime.
“Vazgeç… Bu evlilik meselesinden vazgeç abi. Ne olur vazgeç.”
Çetin’in bakışlarında en ufak bir tereddüt bile olmadı. Netti.
“Yapamam.”
Yenilginin ağırlığı içime oturdu. Gözlerimi kapattım, yüzümü başka bir yöne çevirdim. Bundan sonra söyleyecek hiçbir sözüm kalmamıştı.
O sırada, Çetin’le Devran arasında sessiz bir bakışma geçtiğini hissettim. Devran’ın sesi geldi:
“Tamam… Siz gidin. Ben hallederim.”
Demek ki konuşma bitmişti. Artık bu lanet yerden gitme zamanıydı.
Ayaklarım beni kendi kendine atların olduğu yere götürdü. Çitlere tutundum.
Ahşap, avuçlarımın içinde yanıyordu. Elim, hissettiklerim yüzünden buz gibi olmuştu.
Güneş, ufukta ağır ağır batıyor, her yeri turuncuya boyuyordu. O manzaraya bakarken kendimi bambaşka bir dünyada hissettim. Belki de sadece hayal ediyordum. Bir süre sessizce orada kaldım. Kendi halimi düşündüm. Ne kadar da çaresiz olduğumu...
Arka planda, Çetin abimin ve Bülent’in arabalarının uzaklaşma sesi geldi. Motor gürültüsü yavaş yavaş azaldı, sonra tamamen kayboldu. Umursamadım.
Kendi kendime sordum:
"Acaba gerçekten de Akdeniz Belası’nın teklifini kabul edip kaçsa mıydım?"
Derin bir nefes aldım, ciğerlerim yanar gibi oldu. Sıkıntıyla nefes verdim. Bunun çok tehlikeli bir hamle olacağını biliyordum. Hem… nereye kadar kaçabilirdim ki?
Tam o sırada, Devran’ın yanımda olduğunu hissettim. Ama yüzüne bakmadım. Gözlerim hâlâ turuncuya boyanmış ufuktaydı.
O da sessizce, tıpkı benim gibi çitlere tutundu. Bir süre hiçbir şey söylemeden, etrafı izledi. Sessizlik, ikimizin arasında ağır bir duvar gibi duruyordu.
Çitin içinde, uzakta, kahverengi bir at öylece duruyordu. Ne sağa adım atıyor, ne sola… Sanki düşüncelere dalmış gibiydi. Ona baktıkça içimde tuhaf bir his yükseldi. Kendimi o at gibi hissettim.
Elimde olsa dağları aşacak kadar özgür… Ama yine de burada, bir çit içinde, tutsak olmaya mahkûm.
Derin bir nefes aldım, gözlerim yavaşça Devran’a kaydı. O, benim gibi çitlere tutunmuş ve etrafı sessizce izliyordu. Yan profiline dikkatle baktığımda, sert hatlarının ardında bir sakinlik vardı. Bir süre sessizce onu izledim. Nedense, ilk defa bu kadar uzun bakabiliyordum.
“Söyle Devran… Benden ne istiyorsun?”
Devran bana döndüğünde, fark ettim ki… Artık o keskin bakışlarından korkmuyordum. Tam tersine, ben de aynı dikkatle ona bakıyordum.
“Sence ne istiyor olabilirim?” diye sordu, dudaklarının kenarı hafif kıvrılarak.
Gözlerimi kıstım, uzaklara baktım. Kafamın içinde cevaplar dolaştı, ama sonunda ona dönerek konuştum:
“Benden kölen olmamı istiyorsun.”
Kaşlarını hafif kaldırdı. “Köle?” diye sordu.
“Evet,” dedim tereddüt etmeden.
“Önce beni iyileştirdin, sonra tehditlerinle kamçıladın… Şimdi de bana bir pranga takmak istiyorsun.”
O an sessizce yutkundu. Boynunun hareketini, çenesindeki kasın belli belirsiz kasıldığını gördüm. Her hareketini izliyordum, nefes alışını bile.
İlk birkaç saniye cevap vermedi.
Sonra, beklenmedik bir şekilde konuştu:
“Oysa ben… benimle evlenerek kölem değil, efendim olmanı istiyorum.”
Sözleri beynimde yankılandı. Birkaç saniye boyunca sadece ona baktım. Hatta bir an gerçekten bu anı yaşayıp yaşamadığımı düşündüm. Etrafa bakındım, sonra kendime… "Eğer bu bir rüyaysa..." dedim içimden, "Kolumda hâlâ bu alçı olmazdı."
Devran, hiçbir şey söylemedi. Ama elini kaldırıp çenemi nazikçe tuttu, yüzümü kendisine çevirdi.
Parmaklarının sıcaklığı tenime değdiğinde, içimde istemsiz bir ürperti yayıldı. Hâlâ şaşkınlıkla ona bakarken, gözleri gözlerime mıhlandı.
“Karım olacaksın, Defne.”
Dudaklarım aralandı, ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Hiçbir şey söyleyemedim.
Şu ana kadar Devran hakkında bildiğim her şey bir anda yıkılmıştı. Bu adam şimdiye kadar hep tehdit eden, yakıp yıkan taraftı. Şimdi ise başka bir şey söylüyordu.
Kendimi tutamadım:
“Şaka yapıyorsan hiç komik değil.” dedim.
Ama o, “Şaka değil.” diye cevap verdi.
Çenemdeki eli yavaşça yanağıma kaydı, parmak uçları tenimde gezindi. Nazikti ama derin anlamlar taşıyan bir dokunuştu bu.
Kalbim, hayatımda ilk kez korkudan değil, de heyecandan çarpıyordu. Ve Devran o anda bana öyle bir bakıyordu ki… Gözlerinde kaybolup gittiğimi hissettim.
Zor oldu ama kendimi geri çektim. Devran’ın parmaklarının yanağımdaki sıcaklığından kurtuldum. Kaçmam gerekiyordu. Bir adım geriye çekildim.
“Sen… Sen ne diyorsun böyle Devran?”
Gözlerini bile hiç kırpmadan bana baktı.
Kendinden emin, sanki söyledikleri dünyanın en normal şeyiymiş gibi:
“Senden ne istediğimi söylüyorum.”
Yutkundum. O an kafamın içinde bir düşünce belirdi. Ve istemesem de beynime kazındı:
Acaba… canımı kurtarmak için ona yaklaşırken hata mı ettim? Yanlışlıkla onu kendime aşık mı ettim?
Gözlerimi kısıp sordum:
“Sen benimle gerçekten evleneceksin?”
“Evet.”
Bir an nefesim kesildi. Sonra hemen çıkıştım:
“Hani evlenmeyecektin benimle? Hani serbest bırakacaktın beni?”
Omuzlarını hafifçe silkti.
“Artık şartlar değişti.”
Kaşlarımı çatıp adeta patladım:
“Ne şartı? Ne değişmesi?”
Sakin ama buz gibi bir sesle,
“Ben sana hiçbir şey için söz vermedim, Defne. Korel’ler kararını verdi.” deyince sinirlerim iyice bozuldu.
“Peki ya benim kararım? Ne olacak benim kararım?”
İlk başta hiçbir şey demedi. Bakışlarımız birbirine kenetlendi. Sonra, hafif bir tonla cevap verdi.
“Her şeyi senin için daha kolay hale getireceğim.”
Öyle bir baktım ki, yüzümdeki ifade tek başına bir roman yazabilirdi. Kaşlar kalkık, gözler kocaman… Sanki “Sen ciddi olamazsın!” der gibiydim. Parmağımla onu işaret ettim.
“Böyle mi kolay hale getireceksin yani? Evliliğimiz gerçek olacak falan diye zırvalamaya da başlarsın şimdi, değil mi?”
O an yüzü sertleşti. Bir adım attı, sonra bir adım daha. Üzerime doğru geldi. Bakışlarında en ufak bir taviz yoktu.
“Bu bir zırva değil, gerçek.”
Ben abartılı bir şekilde şaşırdım, ellerimi iki yana açtım.
“Ne yani, gerçekten evliliğimiz gerçek mi olacak?”
O anda dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. İçinde hafif bir zafer tonu vardı.
“Evliliğimiz...” dedi kelimeyi özellikle vurgulayarak.
“Evet, evliliğimiz gerçek olacak.”
İçimde bir anlık öfke patladı. Çünkü evliliğimiz derken ben de farkında olmadan sahiplenmiş gibi olmuştum.
O kelime ağzımdan çıkar çıkmaz dilimi ısırmak istedim.
Sinirim hızla yükseldi. Yanımdaki çite sert bir tekme savurdum. Tahta gıcırdadı.
“Gerçekten… kafayı yememe ramak kaldı!” diye söylenerek başımı iki yana salladım.
Ayağımın ucuyla vurduğumda çıkan ses içimdeki öfkenin yankısı gibiydi. Gerçekten… Gerçekten kafayı yememe ramak kalmıştı. Adam resmen karşımda dimdik duruyor, sanki bana dünyadaki en normal şeyi söylüyormuş gibi “evliliğimiz gerçek olacak” diyordu.
İçimden bağıra bağıra “seninle mi!” demek geçiyordu ama sesim boğazıma düğümlenmişti. O kadar uzun süredir ondan kaçmak, ondan kurtulmak için uğraşmıştım ki… Şimdi bir de onun karısı olmak? Bu benim kabusumun resmileşmiş hali olmalıydı.
Gözlerimi kısıp ona baktım.
“Sen cidden aklını mı yitirdin, Devran?”
O ise gayet normal bir sakinlikle cevap verdi.
“Hayır. Aksine, hayatımda verdiğim en mantıklı kararlardan biri.”
O an kafamın içinde yüzlerce şey dolaştı. “Mantıklı” dediği şey benim hayatımı ipotek altına almak, beni zincirle kendine bağlamak mıydı? Yoksa gerçekten… İçinde sakladığı başka bir neden mi vardı?
Kendimi ondan uzak tutmak istedim. Bu yüzden geriye doğru adımladım. Ama Devran adımlarımı takip etti. Çit gerimdeydi, kaçacak yerim yoktu.
“Bu senin iyiliğin için en iyi seçenek.”
Kahkaha atmak istedim. İyiymiş! Benim iyi dediğim şey özgürlük, istediğim zaman nefes almak, istediğim yerde yürümekti. Ama onun “iyi” dediği şey, benim onun gölgesinde yaşamak olacaktı. Ona dik dik baktım.
“Sana söyleyeyim mi ne olacak, Devran? Eğer bu evlilik gerçekleşirse… Ben, o evin duvarlarını üstüne yıkana kadar rahat etmeyeceğim. Ucunda ölmek dahi olsa sana karşı pes etmeyeceğim.”
Bir an sessizlik oldu. Yüzüme baktı uzun uzun. Ne düşündüğünü anlamak zordu ama gözlerinde, beni tanımaya çalışan bir bakış vardı.
“Senin ateşin hoşuma gidiyor, Defne. Ama unutma… Beni yakmaya kalkarsan, sen de yanarsın.”
O an kalbim hızlandı. Öfke miydi, korku mu? Yoksa ikisinin tuhaf bir karışımı mıydı, bilemedim. Sadece şunu biliyordum: Devran’ın bana söylediği her kelime, beni biraz daha karmaşanın içine çekiyordu.
Devran’ın sesi beynimin içinde uğuldamaya devam ediyordu. Onun mantık adı altında savurduğu her cümle, sinirlerimi tel tel koparıyordu. Yeterdi. Gerçekten, yeterdi.
At binerken takmam için verdikleri dizlik hâlâ bacaklarımdaydı. Parmağımı sertçe kayışa geçirdim, öyle bir hızla sökmeye başladım ki tırnaklarımın altı acıdı. Kayış sıkışmıştı, daha da hırslanarak çektim. Sonunda “şak” diye açıldığında neredeyse fırlatacaktım.
“Ben gidiyorum.”
Sert bir şekilde arkamı döndüm ve adımlarımı geldiğimiz yöne doğru taşımaya başladım.
O an arkadan Devran’ın sesi yankılandı:
“Nereye gittiğini sanıyorsun?”
Nefesimi burnumdan öyle tahammülsüzce verdim ki sanki bütün öfkemle birlikte çıkacaktı. Bir adım durdum, başımı ona çevirdim.
“Cehennemin dibine gidiyorum! Geliyor musun?”
Sözümün içine buz gibi alay katmıştım. Onun tepkisi işte bu hamlem ile değişti. Devran’ın yüzündeki o kısa şaşkınlık ifadesi bir anda kayboldu. Yerini o eski kendinden emin, sert haline bıraktı.
“Geliyorum. Sana cehennemde bile benden rahat yok!”
Gözlerimi devirdim ve yürümeye devam ettim. Ne var ki, adımlarım hızlı olmasına rağmen arabaya ilk varan yine oydu. Sanki varlığıyla bile “ne yaparsan yap, benden asla kaçamazsın” der gibiydi.
Yolda tek kelime etmedim. Camdan dışarı baktım, ağaçların birbirinin ardına hızla akıp gitmesini izledim. Konuşmaya kalksam ağzımdan öyle şeyler çıkardı ki, büyük ihtimalle dönüş yolunda kaza yaparak arabayı pert ederdik. O yüzden sustum.
Eve vardığımızda kapıyı hızlıca açtım. Ne ona baktım ne de arkamdan geliyor mu diye kontrol ettim. Adımlarım hızlıydı. Merdivenleri ikişer ikişer çıktım. Çatı katının kapısına yaklaşmıştım ki, bir anda kolumdan sertçe tuttu.
Durdum. Bedensel tepki olarak başım hızla ona döndü. Devran, beni kendine doğru çekti. Bir anda göğsüne çarptım. İstemsizce başımı kaldırdım.
Gözlerimin içine bakarak konuştu:
“Yarın toplantı saat sabah onda. Toplantıya geliyorsun ve hiçbir sorun çıkarmıyorsun.”
Gözlerimi daralttım. Bakışlarımda tüm nefretimi toplamıştım.
“Başka bir emrin var mıdır, Pantera Nera?”
Sözüm, iğne gibi saplansın diye ince bir alayla çıkmıştı. Dudaklarının kenarı hafif kıpırdadı.
“Şimdilik yok.”
Elini kolumdan çekti. Ben ise kendimi abartılı bir şekilde geriye çektim. Hiçbir şey söylemeden odama girdim. Kapıyı arkamdan öyle sert kapattım ki, çatı katının duvarları bile irkildi.
Odaya girdiğimde kapının sertçe kapanmasının çıkardığı yankı hâlâ kulağımda çınlıyordu. Sanki o ses, göğsümde bir düğüm olmuş bütün sinirimi, öfkemi, kırgınlığımı aynı anda kusmuştu.
Derin bir nefes aldım ama yetmedi. Bugün yaşadıklarım, beynimin içinde dönüp duran o sahneler, kalbimin üzerine çöken ağırlık… Atlatmaya kalksam yıllarımı alırdı. Ne güzel bir doğum günüydü, değil mi? Kendime acı bir tebessümle söylendim.
“Doğum günüm…” dedim fısıltıyla.
Bir "Korel" olduğum ifşa edilmemiş olsaydı şimdi ne güzel olacaktı… Normal bir gün gibi başlayacak, belki arkadaşlarımla küçük bir kutlama yapacak, belki kendi kendime bir hediye alacaktım. Ama olmadı. Hayat bana yine kendi ters köşesini yaptı.
Eğer şu an Melis yanımda olsaydı, büyük ihtimalle gözlerini kocaman açıp, “Evlenme teklifi aldın, daha ne istiyorsun kızım?” diye dalgasını geçerdi. Sonra da o garip bakış açılarıyla kafamı dağıtırdı. Belki de tam olarak buna ihtiyacım vardı: birinin hayatı ciddiye almadan, saçmalamam için fırsat vermesine.
Başımı iki yana salladım. En iyisi, suyla buluşup kendime gelmekti. Duş almaktı ilacım. Bütün bu saçmalıkları üzerimden akıtmanın en iyi yolu buydu.
Yavaşça üzerimdeki kıyafeti çıkarırken elim, belime sakladığım o zarfa değdi. Bir an durdum. Zarf… Akdeniz belası bana doğum günü hediyesi olarak vermişti. O an, “Kim bilir yine ne numara çeviriyor?” diye düşünmüştüm ama açmaya fırsat bulamamıştım.
Merakla zarfı elime aldım. Hafif kabarık bir yapısı vardı. Yavaşça kenarını yırtıp içindekileri çıkardım. İçinde neredeyse ona yakın fotoğraf kalınlığında fotoğraf vardı. İlk kareye bakar bakmaz içime öyle bir şey oturdu ki… Fotoğraftaki kadın annemdi.
O an nefes almayı unuttum. Parmaklarım fotoğrafın köşesinde titriyordu. Yutkunmak istedim ama boğazım düğümlendi. Fotoğrafları hızlıca çevirmeye başladım, sanki her an elimden alınacaklar diye korkuyordum.
Her karede yüzümde tanıdık bir gülüş, gözlerimde bildik bir ışıltı oluştu. Son fotoğrafın önünde durdum. Uzun uzun baktım. Muhtemelen bu karedeki yaş, şu an benim yaşıma yakındı. O gülüş… o saçlarının rüzgârdaki savruluşu… O an öyle çok şey hissettim ki ama birazdan sorsalar ne düşündüğümü bile hatırlamazdım. Kelimeler yetmezdi.
Annemi beş yaşındayken kaybetmiştim. Bu yüzden ona ait o kadar az anım vardı ki, saymaya kalksam bir elin parmaklarını bile doldurmazdı. Hatta çoğu zaman yüzünü bile net olarak hatırlamakta zorlanıyordum. Ama iki anı vardı ki... Zihnime kazınmış, asla silinmemişti.
Biri… küçücük ellerimin annemin ellerinin içinde olduğu o anıydı. Gözlerimin içine bakarak bana söylediği o sözler hep aklımdaydı.
“Bu hayatta bizim ikimizden başka kimsemiz yok, Defnem.”
Bu cümle, çocuk aklımla anlamını tam çözemediğim ama kalbime kazınan bir mühürdü. O an, annemin varlığına tutunmam gerektiğini hissetmiştim. Ama bilmiyordum ki o tutunduğum dal bir gün elimden çekilecekti.
Diğer anı ise hayatımın en karanlık sahnesiydi. Pavyonun ağır duman kokusu hâlâ burnumdaydı. Loş ışıkların altında, kırmızı elbisesiyle sahnede şarkı söylüyordu annem. Gözleri yorgundu ama gülümsemeye çalışıyordu. Sonra bir patlama sesi duyuldu, ardından insanların çığlıkları. Annemin bir anda geri doğru sendeleyip yere düşüşü hiçbir zaman gözümün önünden gitmezdi. Kanın kırmızı elbisesine karışması sadece saniyeleri almıştı. Koşmak istemiştim ona, ama biri beni kollarımdan tutup geri çekmişti. Bağırmıştım, çırpınmıştım… ama nafile. O an… annem ellerimden kayıp gitmişti.
Gözlerimden yaşlar istemsizce akmaya başladı. Fotoğraflardaki annem gülüyordu. Mutluydu. Keşke hep öyle kalsaydı. Keşke hayat onun gülüşünü çalmadan önceki hâlinde donup kalsaydık. Ben hiç varolmamaya razıydım.
Titreyen ellerimle fotoğrafın birini dudaklarıma götürdüm. Soğuk kâğıdın üzerinde, annemin sıcaklığını hissetmeye çalıştım. Sonra tüm fotoğrafları göğsüme bastırdım. Sanki onları ne kadar sıkı tutarsam anneme o kadar yaklaşacakmışım gibi hissetim.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |