23. Bölüm

23

Missyazarr
missyazarr

Fotoğrafları hâlâ göğsümde sımsıkı tutuyordum. Ağlamam durmuştu ama içimdeki sızı aynı şiddette duruyordu. Parmaklarım titreyerek kenardaki zarfa yeniden dokundum.

 

Bu fotoğraflar... bunca yıl boyunca bende olmayan, belki de hiçbir zaman ulaşamayacağımı düşündüğüm şeylerdi. Peki, Akdeniz belası bunları nereden bulmuştu?

 

Gözlerimi kısmış, zarfın boşluğuna bakarken kendi kendime mırıldandım:

 

“Sen… annemin fotoğraflarına nasıl ulaştın?”

 

Akdeniz belasının gücünü düşündükçe boğazımda görünmez bir düğüm oluşuyordu. O adamın eli her yere uzanabilirdi. Gözümün önüne, bir hamlesiyle şehirdeki bütün kapıları açabilecek, en derin saklanma yerlerini bile bulabilecek biri geliyordu. Gerçekten… beni Bülent’in, Dante’nin ve Devran’ın elinden kurtarabilir miydi?

 

Ama sonra, soğuk bir gerçekle yüzleştim. Bu adamlar öldürülmedikçe, hapiste olsalar bile, bir yolunu bulur, beni bulurlardı. Çünkü onların bağlantıları da en az Akdeniz belasınınki kadar derindi. O zaman, annemin kaderi benim de boynuma dolanırdı. Sahnenin ortasında, ışıkların altında, koca bir kurşunun hedefi…

 

İçimden buz gibi bir ürperti geçti. Omuzlarım titredi. Fotoğrafları alıp kimsenin erişemeyeceği bir yere, yatağın altındaki kullanılmayan bir bavulun içine sakladım.

 

Sonra eşyalarımı toparladım, üzerimdekileri çıkardım ve duşa girdim. Sıcak su, tüm bedenimi sarmasına rağmen içimdeki gerilimi söküp atamıyordu. Yine de uzun bir süre öylece suyun altında durdum.

 

Banyodan çıktığımda uyuyamayacağımı biliyordum. Zihnimde o kadar çok şey dönüyordu ki… Ama öyle olmadı. Günün ağırlığı bedenime çökmüş, yorgunluk göz kapaklarımı zorla kapatmıştı.

 

Rüyasız bir geceydi. Sanki beynim bile daha fazla hiçbir şey görmek istememişti.

 

Ama sabah kabus gibi başladı. Odamda, uykumun en derin yerinde, bir anda kadın sesleri duydum. Bağırışıyorlardı. Sesleri, ayıldığım için netleşmeye başladığında tanıdım. Elif ve Melisti. Ne kadar uzakta olsalar bile tanırdım.

 

Kalbim hızla çarparken yataktan fırladım. Ayağım halıya takılacak gibi oldu, ama kapıya ulaştım. Kapıyı açar açmaz karşımda ikisini gördüm.

 

Elif’in yüzü bembeyazdı, gözleri donuk. Şokta gibiydi. Melis ise o kadar ağlamıştı ki makyajı tamamen akmış, yüzünde siyah izler bırakmıştı.

 

Endişeyle sesim titreyerek sordum:

“Ne oldu size?”

 

Cevap vermediler. Bir anda, aynı anda, üzerime atılıp bana sarıldılar. Kollarımda titriyorlardı. O an anladım… çok kötü bir şey olmuştu.

 

Uzun bir süre şefkati kollarımda buldular. Kızların sarılması sona erdiğinde, kalbim hâlâ yerinden fırlayacak gibi çarpıyordu. İçimde bin türlü felaket senaryosu dönüyordu. Olayın tam olarak ne olduğunu anlamaya çalıştım, ama kelimeler boğazımda düğümlenmişti.

 

“Ne oldu size? Anlatın, ne oldu?”

 

Melis derin bir iç çekti, hâlâ gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

 

“B-ben... Yani biz... Şeydeyken bir anda... Çok kötü...”

 

Ağlamaya devam ederken bir şeyler anlatmaya çalıştı ama cümleleri düzensizdi. Anlattıkları kafamda hiçbir şey anlam ifade etmiyordu.

 

O sırada Elif araya girdi, sesi hâlâ korku doluydu:

“Dün gece bizi kaçırdılar.”

 

“Kaçırdılar mı?”

 

Sesim istemsizce yükseldi. Şaşkınlık ve endişe arasında çırpınıyordum. İçimde birden korku kapladı, kalbim hızla atıyordu.

 

Elif elleriyle yüzünü kapattı ve sıkıntılı bir nefes verdi. “Lavaboyu kullanabilir miyiz?” dedi sonra.

 

“Tabii ki.” dedim ve onları içeri alarak ihtiyaçlarını gidermelerine izin verdim.

 

İşlerini bitirdiklerinde, Elif bana dönüp “Biz bir Melis’le su içelim.” dedi.

 

Hep birlikte mutfağa indik. Mutfağa girer girmez onlara birer bardak su doldurdum. Masaya oturduklarında dikkatle onları izledim. Hâlâ korkmuş, hâlâ gergindiler.

 

Gözüm duvardaki saate kaydı. Beş olmuştu. Demek ki olayın sıcaklığında buraya gelmişlerdi. İçim sızlad.

 

“Başka bir şey isterseniz hemen getireyim.” dedim nazikçe.

 

Elif hızlıca, “Yok sağ ol, su yeter.” diye yanıtladı.

 

Hüzünle onları izlemeye devam ettim.

 

“Ne oldu size… Kim yaptı bu kötülüğü?” diye sordum. Sesim biraz sertleşmişti ama hâlâ titriyordu.

 

Melis, normalleşmeye başlayan bir ses tonuyla, “Biz de bilmiyoruz ki… Eve dönerken apar topar yolumuzu kesip, paketlediler bizi.” dedi.

 

İçimde bir kıvılcım çaktı. Beyin fırtınasına başladım: acaba kim yapmış olabilirdi?

 

“Bülent diye bir isim duydunuz mu?” diye sordum. Sesim daha ciddi çıkmıştı.

 

Melis başını salladı, “Ay yok… İtalyanca konuşup duruyorlardı, o yüzden anlamadık.” dedi.

 

O an kalbim sıkıştı. Akıllara durgunluk veren gerçekle yüzleştim: kızları kaçıran kişi Dante’ydi. İçimde bir öfke ve korku dalgası yükseldi. Bütün plan tam da şimdi kafamda şekillenmeye başladı. Dante, arkadaşlarımı kaçırarak bana şantaj yapacağını sanmıştı. Ama kızların geri dönmesiyle planı suya düşmüş olmalıydı.

 

Masaya oturduklarında nefesim hâlâ düzensizdi. Elif’in gözlerindeki korku ve Melis’in hâlâ titreyen elleri bana yaşananların ciddiyetini gösteriyordu.

 

Elif titrek bir sesle sordu:

 

“Seni kaçıran o sahte polislerle bu olayın ilgisi olabilir mi?”

 

Bir an cevap veremedim. İçimden doğruyu söylesem uygun olur mu, yoksa onları daha mı tehlikeye atarım diye düşündüm. Ama sonra fark ettim ki Elif zaten yüz ifademden gerçeği anlamıştı.

 

“Çok zekisin canım arkadaşım. Çünkü evet, bu doğru.” dedim sessizce.

 

O an masada adeta soğuk bir rüzgar esti. Elif korkuyla donakaldı, Melis ise öyle bir korkmuştu ki sanki dilini yutacak gibiydi.

 

“Bu adamlar… harbi çok tehlikeli. Biz şimdi naneyi yemedik mi?” diye mırıldandı Melis.

 

Üçümüz birbirimize baktık ve fark ettik ki… gerçekten naneyi yemiştik.

 

Aklıma sonra geldi: “Peki siz nasıl kurtuldunuz ellerinden?”

 

Elif sözü aldı, “Kurtarıldık desek daha doğru olur.” dedi.

 

“Nasıl yani?” diye sordum.

 

O sırada içeri asker adasıyla sert adımlar atan üç kişi girdi. Başımı kapıya çevirdiğimde Devran’ı gördüm. Üstünde her zaman giydiği kıyafetler vardı. O an anladım ki Devran geceyi uyuyarak geçirmemişti. Demek ki kızları kurtaran oydu.

 

Devran’ın arkasında Kemal ve daha önce hiç görmediğim bir adam vardı. Bu adamın kaşında belirgin bir faca izi vardı. Sivri burunlu, soluk yüzlü ve sert bakışlıydı.

 

Devran, içeri girince sesini yükseltti:

“Neredesiniz siz? Her yerde sizi arıyoruz!”

 

Dün olduğu gibi, Devrandan korkmuyordum. Öylece baktım ona. Ama sözü alması gereken kişi olduğum için konuşmaya başladım.

 

“Kızlar yanıma gelip biraz toparlandılar. Şimdi de su içiyorlardı.” dedim.

 

Devran kısa bir bakışla beni izledi, ardından Elif ve Melis’e baktı. Yanındaki Kemal ve yeni adamı masaya işaret ederek oturmalarını sağladı.

 

Herkes masaya oturduğunda, gözlerim istemsizce Devran’ı takip ediyordu. Her hareketiyle masadaki tüm dikkati üzerinde topluyordu. İçim bir yandan güven hissettiriyor, diğer yandan yanıltıyordu. Benimle evlenme düşüncesiydi bani buna iten. Onu göz hapsine almıştım; bu sefer yine sadece kızları kurtarmakla kalmamış, aynı zamanda yine her şeyin kontrolünü eline almıştı.

 

Devran masaya oturduğunda yüzündeki ifade hâlâ sertti. Gözleri hepimizi tek tek taradı. Ama en uzun bakışı bana değdi. Sanki bana bakarken yalnızca bulunduğum masadaki hâlimi değil, içimde gizlediğim bütün düşünceleri okumaya çalışıyordu.

 

Derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı.

 

“Dante’nin daha fazla boş durmayacağı belliydi. Dün Elif ve Melis’i kaçırarak, senin kendini takas etmeni sağlamaya çalıştı.”

 

O an boğazıma bir düğüm oturdu.

“Ve sen de bunun haberini aldın.” dedim. Sesim biraz titredi, fark ettim.

 

Devran başını yavaşça salladı. “Öyle oldu.”

 

Onun bu kadar kısa cevaplar verip geçmesine alışkındım ama bugün, hele ki konu kızlar olunca, içimdeki sabır daha çabuk tükeniyordu. Yüzüne biraz daha dikkatle bakıp sordum.

 

“Kızları nasıl kurtarabildin?”

 

Omuzlarını hafifçe geriye attı, sanki önemsiz bir şeyden bahsediyormuş gibi, “Bağlantılarım vardı.” dedi.

 

İçimden, "Her seferinde bunu söylüyorsun…" diye geçirirken istemsizce dudaklarımdan bıkkın bir nefes çıktı.

 

Tam o sırada Elif araya girdi.

“İçlerinden bir adam geldi. Hiçbir şey olmamış gibi gizlice çıkardı bizi.”

 

Başımı çevirip ona baktım. “Bu kadar mı?”

 

Melis söze girdi. “Bu kadar.” dedi. Ardından eliyle masadaki tanımadığım, kaşında çizik olan adamı işaret etti. “Sonra bu adam bizi buraya getirdi.”

 

Bakışlarım otomatik olarak o adama kaydı. Yüzünde ifadesizlikten örülmüş bir maske vardı. O an fark ettim ki ağzında sakız çiğniyordu.

 

Melis, sanki biraz önce ölüm tehlikesi yaşamamış gibi, hafif bir tebessümle adama döndü.

 

“Teşekkür ederiz… Bu arada adın neydi?”

 

Adam kısa bir süre sessiz kaldı, sonra tek kelime söyledi.

 

“Nejat.”

 

Melis’in dudaklarının kenarı yine yukarı kıvrıldı. “Ben de Melis, memnun oldum Nejat.”

 

Melis tokalaşmak elini uzattı. Nejat, Melis’in elini bir süre havada bıraktı. Gözleri Devran’a kaydı. Devran’dan gelen keskin bakışla birlikte, isteksizce elini sıktı.

 

Melis’in yüzü biraz asıldı ama çabuk toparlandı. Masaya yaslandı, parmaklarını saçlarının arasından geçirirken adama doğru eğildi.

 

“Sen ne işle meşgulsün acaba? Sen de mafya mısın?”

 

Elif’le göz göze geldik. İkimiz de aynı anda, “Melis yine radarına birini aldı…” diye düşündük.

 

Bu gidişatın nereye varacağını bildiğim için hemen devreye girmeliydim. Hafifçe öksürdüm, biraz da abartarak. Böylece masadaki bütün bakışlar bana döndü.

 

Yanımda oturan Devran’ın kolunu tuttum.

 

“Devran.” dedim.

 

Bana doğru döndü. Kısık, derin bakışlarıyla yüzüme odaklandı.

 

“Efendim, yavrum?”

 

Sanki o kelimeyi yavaşça kalbimin içine bir kor gibi bıraktı. Ne diyeceğimi unuttum. Yüzümün bir anda alev gibi kızardığını hissettim. Donup kaldım.

 

Elif, masanın diğer tarafından bana doğru eğildi. “Defne?” dedi, eliyle beni dürterek.

 

Ona baktım, sonra tekrar Devran’a. Boğazım kuruyarak yutkundum.

“Şey…” diye mırıldandım.

 

Ve o an fark ettim ki hâlâ Devran’ın kolunu tutuyorum. Sanki elim kendi irademle değil, onun sıcaklığına tutunmuştu. Hızla çektim elimi, avuç içim boşluğa düştü.

 

Kalbim hâlâ kontrolsüzce atarken, bakışlarımı masadan kaçırdım. Ama Devran’ın gözleri üzerimden hiç ayrılmıyordu.

 

Derin bir nefes aldım. “Yani…” dedim, sesim biraz çatallı çıktı. “Bu Dante… hâlâ peşimde mi?”

 

Devran omzunu geriye yasladı. Bakışlarını benden ayırmadan, soğukkanlı bir şekilde, “Peşimizde. Ama artık senin değil, asıl benim peşimde.” dedi.

 

Melis hemen araya girdi, “Senin peşindeyse biz güvendeyiz demektir. Belki bizi salar artık.” dedi, dudaklarında rahatlamış bir gülümsemeyle.

 

Elif’in sesi daha düşük bir tondaydı, “Devran, seni de hedef alırlarsa biz ne olacağız? Böyle bir durumda-” dedi ama cümlesi yarım kaldı.

 

Devran onun sözünü sertçe kesti, “Size hiçbir şey olmayacak.” dedi. “Buna izin verir miyim sanıyorsunuz?”

 

Devran’ın bana karşı bakışlarının değiştiğini artık net olarak hissediyordum. Önceden, bana sadece bir çıkar ilişkisi çerçevesinde yardım ettiğini düşünüyordum. İşine yarıyordum, o kadar. Ama artık… öyle gelmiyordu. Çünkü eğer sadece kendi planı için yanımda olsaydı ne arkadaşlarımı kurtarırdı, ne de o masada bana “yavrum” diye hitap ederdi.

 

“Yavrum…”

 

Bu kelime kafamın içinde defalarca kez yankılandı. Ondan böyle bir söz duymak bana dokunuyordu. Garip bir şekilde, kendimi hem güvende hem de karmakarışık hissediyordum. Bir mafya babasının yanında güven mi olurdu? Olmazdı. Ama işte, hisler mantığı ezip geçebiliyordu.

 

Kendime gelmem gerektiğini hatırlattım. Önümüzde çözülmesi gereken büyük bir mesele vardı. Derin bir nefes aldım ve Devran’a döndüm.

 

“Bugün gideceğimiz o masada bizi ne bekliyor?” diye sordum.

 

Bana, ağır ağır baktı. Gözleri öyle bir şey anlatıyordu ki… kelimeler gereksizleşiyordu.

 

“Bizi bilmem.” dedi, sesi netti. “Ama onları pek iyi şeylerin beklemediği kesin.”

 

Kaşlarımı çattım. “Ne gibi?” diye üsteledim.

 

Gülümsemedi ama yüzünde gülümsemeye yakın bir ifade belirdi. Sanki hem beni kızdırmak hem de merakımı körüklemek istiyordu. Elini bana doğru uzattı. Yüzüme düşmüş bir saç tutamını parmaklarının ucuyla yakaladı ve yavaşça geriye attı.

 

“Bunları düşünmene gerek yok. Saatler sonra canlı izleyeceksin zaten.”

 

Bir an geri çekilmek istedim ama bedenim yerinden kıpırdamadı. Aklım başka şeylere odaklıydı. O yüzden bu küçük temasın bile anlamı silikleşmişti.

 

Sonra birden ayağa kalktı.

“Benimle gel.” dedi, bu kez daha buyurgan bir tonda.

 

Neden beni çağırdığını anlamadım. Bir şey söylemedi ama sesindeki kararlılık, sorgulamamı engelledi. Sandalyemi itip ayağa kalktım.

 

O an Elif ve Melis’le göz göze geldik. İkisinin de bakışı “Ne oluyor?” der gibiydi. Dudaklarımı büküp omuz silktim, ellerimle “Bilmiyorum.” işareti yaptım.

 

Devran’la birlikte ağır adımlarla odasına doğru yürürken kalbimin hızlandığını hissediyordum. Ne olacaktı şimdi? Niye beni çağırmıştı? Aklımda bin türlü ihtimal dönüp duruyordu. Kapı kapanır kapanmaz içeride derin bir sessizlik oldu.

 

O, masasına doğru ilerlerken ben odanın her köşesine bakıyordum. Odada yine o tanıdık düzen hakimdi. Ama bu kez masanın üzerindeki karmaşa dikkatimi çekti. Çeşit çeşit kâğıtlar vardı; büyük boy, küçük boy… Buruşmuş olan bile vardı. İçimden, "Devran gibi bir adamın kâğıtlarla ne işi olabilir?" diye geçirdim. Bir an aklıma garip bir şey geldi, "Acaba resimle mi ilgileniyor? Ressam mı, yoksa bir yazar mı?" Ama bu fikir öyle uçuk kaçık geldi ki, kafamda tutamadan silindi.

 

O sırada Devran masasının altına eğildi. Hafif metalik bir tıkırtı duydum. Küçük bir kasa vardı orada. Parmaklarını şifre panelinde oynattı, kasadan bir şey aldı. Onunla uğraşırken ben hâlâ kâğıtlara bakıyordum, merakla. Sonra doğruldu ve yavaşça yanıma geldi.

 

Benden tek kelime yoktu, o da bir şey söylemedi. Birkaç saniye boyunca sadece karşımda durdu, beni gözleriyle ölçtü biçti.

 

Ama dayanamadım:

“Ne konuşacağız?” dedim.

 

O an elini hafifçe kaldırdı, avucunun içinde küçük siyah bir kutu vardı. Kutuyu görebileceğim şekilde tuttu. Gözlerim istemsiz büyüdü. Yoksa… bu bir yüzük mü? Dudaklarım aralandı, nefesim kesildi.

 

Devran sakin, neredeyse soğukkanlı bir hareketle kutuyu açtı. İçinde kocaman, markiz kesim bir taş parlıyordu. O taşın büyüklüğü, ışığı kırma şekli… Gözlerimi alamadım. Sanki beynim bir anlığına dondu. Büyük ihtimalle birazdan şoktan her ayrıntıyı unutacaktım.

 

Kutudan yüzüğü aldı, kutuyu hiç umursamadan yatağa fırlattı. Ben hâlâ iri gözlerle onu izliyordum. Sonra elimi tuttu. Sert, sahiplenici bir şekilde.

 

“Benimle evlenir misin?”

 

Şok hâlindeydim. Dışarıdan bakınca uysal gibi görünüyor olabilirdim ama içimde çanlar çalıyordu. Ne dediğini idrak ettikçe panik yükseldi. Elimi çekmeye çalıştım.

 

“Beni bunun için mi buraya çağırdın?!” diye sesimi yükselttim.

 

Ama Devran bırakmadı. Adımı o baskın, emir verir gibi çıkan sesiyle söyledi:

“Defne!”

 

Sesi odanın içinde yankılandı. Ben sustum. O an ona bakmaktan başka bir şey yapamadım. İçimdeki fırtınaya rağmen onu dinledim.

 

Devran’ın gözleri gözlerimin içine kilitlendiğinde nefesim sıkıştı. Sanki odanın içinde bir tek biz vardık, bir tek o ses vardı.

 

“Benimle evlenmezsen ne olacak, duymak ister misin?” dedi ağır bir tonda.

 

Boğazım kurudu. Sessizliğim bile bir cevap gibi havada asılı kaldı. Devran, dudaklarının kenarına neredeyse acı bir gülümseme yerleştirerek devam etti:

 

“Babanla ve Dante’yle barış sağlayamadığımız için ortalık kan gölüne dönecek. Kendinin ve çevrendekilerin kanı dökülsün mü istiyorsun?”

 

Sözleri bir bıçak gibi içime saplandı. Gözlerim büyüdü, dudaklarım aralandı.

 

“Tabii ki istemiyorum!” dedim, sesim çaresizlikle titreyerek.

 

O ise daha da yakın durdu, sesi kararlıydı:

 

“Saatler sonra masa toplandığında Dante artık mallarının kaybı için bir intikam isteyecek. Bülent ise masaya kendi canı yerine yine seni sunacak. Artık masaya oturduğumuz için ise Çetin babasını öldürüp başa geçme şansı bulamayacak. Ve ben seni kendi namusumu korumak için vermek zorunda kalacağım.”

 

İçimde bir ürperti dolaştı, tenime buz gibi dokundu. Yutkunarak baktım ona.

 

“Gerçekten böyle bir şey yapar mısın?”

 

İçimde bir umut kırıntısı, onun da bir yerlerde insan kalmış tarafı vardır diye yalvarıyordu.

 

Ama Devran bakışlarını hiç kaçırmadan söyledi:

 

“Artık kılıçlar çekildi. İşleri sen istediğin için hızlandırdım.”

 

Gözlerimden yaşlar süzülmeye ramak kalmıştı. “Ama ben sana yaşamak istediğimi söylemiştim.” diye mırıldandım.

 

Bir nefes aldı, sesi bu kez daha derinden geldi.

 

“Ben de sana seni yaşatmak istediğimi söylüyorum.”

 

İçimdeki isyanla çaresizlik birbirine çarpıyordu. Dudaklarımdan acıyla döküldü:

“Beni yaşat… babamı öldür o zaman.”

 

Elim hâlâ onun avucundaydı. Daha sıkı tuttum. Sanki o an bütün gücümü bu temasın içine hapsetmiştim. Yalvarır gibi gözlerine baktım. İçimden, belki… belki bir kez olsun benim isteğimi düşünecek diye geçirdim.

 

Devran uzun uzun bana baktı. Sessizliği bir umut gibi içimde yankılandı. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Ama sonunda dudaklarından çıkan kelime bütün umutlarımı ezip geçti.

 

“Olmaz...”

 

Başımın içinde uğultular dolaştı. Devran’ın ise sesi sertleşti

 

“Bu masanın kuralları var, Defne. Eğer Bülent kızını feda etmeye razıysa, taraflar arası savaş başlayıp daha fazla kan dökülmesin diye kızı feda edilir. Ama eğer sen benim namusum olursan her şey değişir. Ne Bülent seni feda edebilir, ne de Dante senin canını isteyebilir.”

 

Artık tutamadım. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü. İçimdeki çaresizlik iliklerime kadar işledi. Çenem titriyordu, sesim çıkmıyordu.

 

Devran, beni böyle gördüğünde bir şey anlamış gibi bakışları karardı. Gözlerimdeki teslimiyeti, çaresizliği fark etmişti. Sonra elimi daha sıkı tuttu. Parmağıma o yüzüğü kaydırıp geçirdi.

 

Soğuk metal parmağıma oturduğu an, kalbimden bir parça kopar gibi oldu. Özgürlüğümün elimden kayıp gittiğini anlamam şimdiyi bulmuştu.

 

 

Bölüm : 08.10.2025 21:44 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...