
Merdivenlerden her basamağa dikkat kesilerek indim. Elbisemin eteği hafifçe kayıyor, ayak seslerimse evin sessizliğinde yankılanıyordu. İçimde öyle bir sıkıntı vardı ki, nefesim bile daralıyordu. Aşağı indiğimde gözlerim kızları aradı ve onları salonda buldum. Elif’le Melis kanepenin iki ucunda oturmuşlardı. Elif öylece halıya bakıyor, Melis ise bir elini başına koymuş uyukluyor gibiydi. Ama kızlar topuk seslerimi duyduklarında odakları bana kaydı. Beni görür görmez bakışları üzerime mıhlanmış gibi oldu.
Uzun zamandır görmedikleri için mi, yoksa üzerimdeki bu siyah elbise ile matem havası yarattığım için mi bilmiyorum, ama gözlerinde endişeyi gördüm.
"N’oldu Defne? Kaç saattir ortada yoksun. Hacer abla sana yardım etmek için yanına çıktı ama inince de bir şey söylemedi." dedi Elif. Sesinde, hem kızgınlık hem de kaygı vardı.
İçimden bir şeyler koptu ama belli etmemeye çalıştım. Dudaklarımı birbirine bastırıp biraz başımı eğdim.
"Sindirmem gereken şeyler oldu."
Onlar birkaç saniye sessizce bana baktılar. Endişeleri, o ağır sessizliğe sıkışıp kalmıştı. Sonra Melis bakışlarını üzerimden aşağı süzdü, beni baştan ayağa süzerek: "Hazırlanmışsın..." dedi.
Yanlarına oturdum, elbisemin kumaşı dizlerimde katlandı. "Evet. Birazdan yola çıkarız. Malum ev dağın başında olduğu için gittiğimiz her yer çok uzun sürüyor."
Elif daha fazla tutamadı kendini. Kaşlarını çatarak bana döndü:
"Ne oldu? Devran seninle ne konuştu?"
O sırada Melis’in gözleri birden büyüdü. Elimi fark etmişti. Parmaklarımda duran şeyi… Yüzüğü. Şaşkınlıkla soluğunu tuttu, sonra yüksek bir sesle, neredeyse çığlık atar gibi ses çıkardı.
"Defne!" diye çıkıştı Melis. Elif de o an fark etti.
İstemsizce sağ elimi sıktım. O ağır, soğuk metal avucumun içinde daha da baskı yaptı. Gözüm düşmüştü yüzüğe.
Elif bana dönüp, gözleri hayretle büyümüş şekilde, "Yoksa… Şu evlilik olayını kabul ettin mi?" diye sordu.
Bakamadım onlara. Dudaklarım aralandı ama kelimeler çıkmadı. Sessizlik içinde Melis hemen araya girdi, sesi hem şaşkın hem de keskin: "Baksana… Basbayağı kabul etmiş işte!"
Bir an nefesim kesildi. İçimde kocaman bir yük birikti, boğazımda düğüm düğüm oldu. Sonra istemsizce bir nefes saldım, sıkıntıyla.
"Evet…" dedim sonunda. "Kabul etmek zorunda kaldım."
Kızların gözleri irileşti. İkisi de adeta donakaldılar. Sözlerim odada yankılanıyormuş gibi hissettim.
Sonra Elif kendini toparladı. Yüzünde korkuyla karışık o mantıklı tavrını gördüm. Derin bir nefes aldıktan sonra, "Her şeyi anlat." dedi. Sesinde emir gibi bir kesinlik vardı.
Kelimeler ağzımdan dökülmeye başladığında, onların bakışlarının altında eziliyor gibi hissediyordum.
"Devran bana, eğer onunla evlenmezsem olacakları anlattı. Masada çıkacak kavgaları, babamı, Dante’yi... Bana ya evlenirsin ya da kan dökülür dedi."
Kelimelerim boğazımda düğümlendikçe gözlerim doldu. Yine de devam ettim.
"Onu reddetmeyi çok isterdim ama… Yaşamak ve çevremdekileri korumak için kabul etmek zorundaydım."
Salonda ağır bir sessizlik çöktü. Elif bana öyle bir baktı ki, gözlerinin içindeki korku beni benden aldı. Melis’in dudakları aralıktı, o lafını esirgemeyen hali gitmişti. İkisi de susmuştu. Ben de öylece oturuyordum. Sanki nefes alsam bile her şey daha kötüye gidecek gibiydi.
Elif’in sesi o ağır sessizliği deldi:
“Defne… Bu evlilik, bu yeni hayat, hepsi seni zorlayacak. Bunu kabul ediyorum. Ama bil ki yalnız değilsin. Biz buradayız. Melis de ben de senin yanındayız.”
Onun sözleri yüreğime işledi. Gözlerimi kısıp dudaklarımı bastırdım, çünkü gözlerimde biriken yaşlar neredeyse taşacaktı. Ama ağlamak istemedim. Güçlü olmak istedim. Beni paramparça eden bu kabullenmenin içinde en azından ayakta kalabilmeliydim.
Melis ise öne eğildi, elleri dizlerinin üzerinde kenetlenmişti. Normalde sivri diliyle hemen itiraz ederdi ama bu defa sesi daha farklı, yumuşak çıktı.
“Evet Defne... Biliyorum, bu hiç adil değil. Ama ne yaşarsan yaşa, seni tek başına bırakmayacağız. Bu yükü yalnız taşımayacaksın.”
Sanki göğsümün üzerine çöken koca bir taş biraz olsun hafifledi. Bakışlarımı yere indirdim, elimdeki yüzüğe kaydı yine gözlerim. O parlak metal bana kelepçe gibi görünüyordu ama Elif’in ve Melis’in sesleri bana nefes aldırıyordu.
“Ben… Teşekkür ederim.” dedim titrek bir sesle. “Ama ne söylesem faydasız. İçimde bağıran bir taraf var ama susmak zorundayım. Beni kimsenin kurtaramayacağını biliyorum.”
Melis hemen araya girdi. Sesi daha net, kararlıydı.
“Belki kimse seni kurtaramaz yada kurtarır, bilemem. Ama biz her şartta seninleyiz. Anladın mı?”
O an kalbimde bir sıcaklık hissettim. Elif yanıma oturdu, elimi tutarak avuçlarının arasına aldı. O sakin ama güçlü haliyle bana baktı. Melis de eğilip kolunu omzuma doladı. Ben şaşkınca baktım ikisine de. İçimde sıkışan duygular kabardı. Gözlerim doldu, boğazım yandı, ama ağlamadım. Ağlamak istemedim.
Fısıltıyla söyledim:
“İyi ki varsınız kızlar…”
Elif hafifçe gülümsedi. “Sen de iyi ki varsın canım benim.”
Sonra Melis’in diğer kolunu da hissettim, ikisi birden sarıldılar bana. Aralarında kalmıştım, sımsıcak bir çemberin içinde. Belki hiçbir şey düzelmeyecekti. Belki bu yüzük parmağımdan çıkmayacaktı. Ama en azından yalnız değildim.
O an, gözyaşlarımı içime akıtarak kendime söz verdim: Güçlü kalacaktım. Onlar yanımdayken devrilmeyecektim.
Elif’in kolu hâlâ omzumdaydı, Melis de beni bırakmaya hiç niyetli görünmüyordu. Sanki ben kalkarsam düşecekmişim gibi sımsıkı sarılmışlardı bana.
O an Elif, kararlı bir tonla söyledi:
“Biz de seninle geliyoruz.”
Sanki dünya bir anlığına durdu. Gözlerimi hızla onlara diktim, sarılmayı sonlandırıp doğruldum.
“Ne? Nasıl yani?” dedim şaşkınlıkla. “Nasıl geleceksiniz? Devran’ı nasıl ikna edeceğiz sizce?”
Melis her zamanki o deli dolu enerjisiyle sayıp dökmeye başladı.
“Defne, ya… Belki arkadaşımızın başına bir şey gelecek, nereden bileceğiz? Biz de gelmek zorundayız. İkna etmek çok kolay. Biraz laf çevireceğiz o kadar.”
Tam bu sözleri söyledikten sonra Nejat ve Kemal içeri girdiler. İkisinin de bakışları ciddiydi. Melis’in söylediklerini duymuş olacaklar ki, Nejat kaşlarını çatıp sertçe konuştu.
“Olmaz.”
Bir an sessizlik oldu. Ama kızlar hiç geri adım atmadı, korkusuzca baktılar Nejat’ın gözlerinin içine. Elif daha sakin duruyordu. Ama Melis’in meydan okuyan bir enerjisi vardı.
“Olur olur!” dedi Melis inatla. “Neden olmasın ki? Biz de geliyoruz.”
Nejat öne doğru bir adım attı, sesini biraz daha yükseltti.
“Sizi kaçıran adamlardan dahası olacak orada. Ne işiniz var? Kendinizi tehlikenin ortasına mı atacaksınız?”
Melis kollarını kavuşturdu, dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme belirdi.
“Ama Nejatcığım…” dedi, sesi bu kez biraz daha yumuşak, biraz daha masum çıkmıştı. “Siz varsınız ya. Yanımızda siz olunca bize bir şey olmaz ki.”
Nejat’ın yüzü gerildi.
“Biz bir de size mi sahip çıkacağız orada? Olmaz dedim, neresini anlamıyorsun?”
O an kapıda yine biri görüldü. Devran ağır adımlarla içeri girdi.
“Ne oluyor burada? Ne bu kuru gürültü?” dedi. Sesi biraz sabırsız, biraz da tehditkârdı.
Nejat başını Devran’a çevirdi, ilk kez o donuk hâlinden çıkıp sinirle konuştu.
“Melis ve Elif de sizinle gelecekmiş.”
Devran’ın bakışları hemen kızlara kaydı. Hoşnutsuzluk açıkça yüzüne yansımıştı. Onları süzdü, gözlerinde sabırsız bir parıltı vardı.
“Hayır. Olmaz.” dedi net bir şekilde. Bu yüzden kızların morali bir hayli bozuldu.
Ama Melis vazgeçmedi, öne atıldı:
“Olur! Biz de geleceğiz. Arkadaşımızı yalnız bırakmayız.”
Elif de gözlerini yere indirse de sesi sakindi: “Evet, bizim de orada olmamız lazım.”
Devran, ikisinin de direncine bakıp öfkesini bastırmaya çalışır gibi derin bir nefes aldı.
“Çok mu istiyorsunuz başınızın belaya girmesini?” diye sordu alaylı bir tonda.
Melis, hiç düşünmeden refleksle atıldı:
“Evet!”
Bir anda herkes sustu. Melis’in sözleri havada asılı kaldı. Sonra Melis gözlerini kocaman açtı, eliyle ağzını kapattı.
“Yani hayır! Onu demek istemedim. Yanlış anladım soruyu. Cevabım hayır yani.” dedi mahcup bir sesle. Sonra utangaç bir tebessüm etti.
Ben ise istemsizce gülüp onun bu hâline baktım. Tam bir Melis’ti işte.
O sırada Kemal, Devran’a döndü. Sesi biraz temkinli ama akılcıydı.
“Devran Bey… Kızlar kanıt için lazım olur mu? Şahit olarak...”
Devran başını öne eğip bir süre düşündü. Parmaklarını şakaklarına götürüp sustu. Hepimizin nefesi tutulmuştu. Sonunda, ağır ağır başını salladı.
“Tamam.” dedi kısa ve keskin bir şekilde.
Melis, duyduğu anda sevinçle kocaman bir çığlık atar gibi tepki verdi. “Yesss!” diye bağırdı, sonra hemen Elif’e sarıldı.
Elif ise hafifçe tebessüm etse de Melis’in bu coşkusuyla biraz sıkışmış, hatta hoşnutsuzca bakıyordu.
“Melis… boğuyorsun.” dedi kısık sesle ama yine de gülümsedi.
Ben onları izlerken zihnimde soru işaretleri dolaşıyordu. Gözlerimi Devran’a çevirdim, kaşlarımı çatıp sordum.
“Kızları masaya neden götürüyorsunuz? Dante’yi sıkıştırmak için mi? Onları şahit olarak mı kullanacaksınız?”
Devran, gözlerimi yakaladı. Bir anlık duraksamanın ardından başını ağır ağır salladı.
“Öyle.” dedi yalnızca.
Sonra kolundaki saate baktı.
“Saat neredeyse sekiz.” dedi. “Hızlıca bir kahvaltı edip çıkalım.”
O an kalbim hızlandı. Bu oyunun içine, artık hepimiz dâhil oluyorduk.
***
Merdivenlerden inerken ne kadar kararsızsam, şimdi arabada otururken o kararsızlığın gölgesi bile yoktu üzerimde. Devran’ın yanında sessizce oturuyordum. Sanırım ondan güç alıyordum.
Karşımda Elif ile Melis, yanımda bu sessizliği daha da ağırlaştıran Devran vardı. Ara sıra gözüm ona kayıyor, yüzünün o taş gibi ifadesini izliyordum. Nejat ve Kemal ise ön taraftaydı. Direksiyon başında Nejat’ın sakin ama tetikte bakışları, Kemal’in hafif gerginliği vardı. Bizim aracımızın arkasında ise sayısını çıkaramadığım kadar çok araç dizilmişti. Siyah, gölge gibi… Nereye gidersek gidelim peşimizdeydiler.
Hiç kimse konuşmuyordu. Ne Elif’in temkinli cümleleri, ne Melis’in patavatsız çıkışları… Onlardan bile ses çıkmıyordu. İçimde bir yerde bu sessizliği bozmalarını isterdim aslında. Ama sanırım herkes Devran’ın içindeki fırtınayı hissetmişti. O yüzden dudaklarını açmaya cesaret edemiyorlardı. Ben de edemiyordum.
Bir süre böyle geçti. Sonra araç durdu. Kalbim istemsizce hızlandı. Devran kapıya yönelmedi. Karşımızda oturan kızlara döndü.
“Siz Nejat’la burada kalacaksınız.”
Melis’in gözleri irileşti.
“Nasıl yani? Onca yolu arabada beklemek için mi geldik biz?” diye itiraz etti. Sesinde hem şaşkınlık hem de isyan vardı.
Elif’in bakışları bir an bana kaydı, sonra hemen Melis’in dizine elini koydu.
“Biz daha fazla şansımızı zorlamayalım bence. Eğer bir şey olursa onlar bizi çağırır… ya da zaten biz kendimiz geliriz.” dedi, zoraki bir tebessümle. Onun o olgun tarafı yine ortaya çıkmıştı.
“Ama-” diyecek oldu Melis, dudaklarını büzmüş, itirazını sürdürmeye hazırlanıyordu ki Devran sesiyle onu susturdu.
“Masa yol geçen hanı değil. Lazım olursanız sizi çağırırım.”
O an Devran’ın gözleri parladı. O karanlık, ürpertici bakışıyla öyle bir baktı ki, Melis’in dudaklarından çıkacak tüm sözcükler boğazına geri kaçtı. Elif zaten sessizce başını öne eğdi. Ben de yanımda oturan bu adamın potansiyelini derinden hissettim.
Arabanın kapısı açıldığında rüzgâr yüzüme çarptı. Birkaç saniyeliğine bile olsa nefesimi açmış gibi oldu ama hemen ardından mideme oturan o gerginlik geri döndü. Adımımı yere attığım anda çevreme bakındım. Dışarıda bekleyen adamlardan kimse kıpırdamıyordu. Hepsi tek tip siyah kıyafetler içinde, gözleri bizdeydi.
Yanımda Devran indi. Hiç acele etmeden, ağır ve emin adımlarla yürüyordu. Onun bu hali bile bana daha da gerginlik yüklüyordu. Arkamı dönüp arabaya baktığımda, camın gerisinden Elif’in kaygılı gözlerini gördüm. Melis ise dudaklarını kemiriyor, sıkışmış enerjisini dışarı vuramamaktan neredeyse patlayacak gibi duruyordu. Onların yüzüne bakıp güven vermek isterdim ama elimden bir şey gelmedi. İçimden sadece “keşke burada olmasalardı” diye geçirdim.
Devran’ın gölgesi bana yön gösterir gibiydi. Yanındayken onun güçlü hâliyle daha güçlü hissediyordum kendimi. Bu yüzden dışarıdan bakıldığında gayet iyi görünüyordum.
“Gel.” dedi, o sırada Devran. Sesinde itiraz kabul etmeyen o sert ton vardı.
Ve ben de adımlarımı ilerlettim. Kalbim göğsümün içinde gürültülü çarpıyordu. İçeride neyle karşılaşacağımızı bilmiyordum.
Kapının önünde durduğumuzda içimden “Gerçekten burası mı?” diye sordum kendime. Dışarıdan bakıldığında bina, sanki yıllardır kimsenin uğramadığı bir yer gibi görünüyordu. Duvarları rutubetten kabarmış, camları kırık bir yer gibiydi. Kararmış pencerelerden içeri bakınca yalnızca boşluk görünüyordu. Yani, ben öyle sanıyordum.
Kapının iki yanında duran iri gövdeli adamlar hiç kıpırdamadan bekliyordu. Devran yaklaşınca biri başıyla selam verdi, diğeri ise hiç tepki vermedi. Devran soğuk bir ifadeyle cebinden silahını çıkarıp onlara uzattı. Adamların yüzünde en ufak bir şaşkınlık belirtisi bile yoktu; belli ki buraya giren herkes aynı ritüeli yapmak zorundaydı.
“Hoşgeldiniz Pantera Nera.”
Kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı. Ben daha karanlık, tozlu bir yer beklerken içerideki ilk adım beni afallattı. Mermer kaplı koridorlar, gizlenmiş ışıklarla aydınlatılmış duvarlar, pahalı tablolar… Burası terk edilmiş değil, bilerek gizlenmiş bir dünyaydı. Adeta dışarıdaki o yıkık görüntü, içeridekini saklamak için sadece bir kılıftı.
Kemal her zaman tetikte olmak için önden, Devran yanımda ilerliyordu. Sessizlik üzerimize çökmüştü. Merdivenlerden bodrum kata doğru inmeye başladığımızda kalbim daha da hızlı çarpmaya başladı. Çünkü her adımda dışarıdaki dünyanın gürültüsünden biraz daha uzaklaşıyor, bilinmezliğin içine iniyorduk.
Bodrum kapısı ağır demirden yapılmıştı. Birkaç kilit açıldı, parmak izleri okutuldu ve sonunda kapı aralandı. İçeri girdiğimde gözlerime inanamadım. Kristal avizeler, kadife kaplı koltuklar, parlayan zemin, duvarlarda altın yaldızlı işlemeler… Burası resmen yeraltına gizlenmiş bir saray gibiydi. “Masa” dedikleri şey işte buradaydı.
Bülent ve Çetin abim bizden önce gelmişti. Onlar dışında uzun masanın başında tanımadığım neredeyse altı adam, bir kadın oturuyordu. Bazılarının İtalyan olduklarını anlamak için bakışları bile yetti. Aralarında o Dante denilen adam da vardı. Yüzünde sinir bozucu bir gülümseme ile gözlerini bana dikti.
Ben daha etrafı anlamaya çalışırken o yüksek sesle, abartılı bir şekilde İtalyanca konuşmaya başladı. Sesindeki alaycı ton içine işliyordu.
“Che bellezza! Proprio come tua madre... Mi chiedo se seguirai anche tu la sua strada?” (Ne güzellik! Tıpkı annen gibi… Merak ediyorum sen de onun yolundan mı gideceksin?)
Ne dediği hakkında bir fikrim yoktu. Ama iyi bir şey söylemediğini anlayacak kadar kapasiteye sahiptim. İçimdeki öfke kabarmaya başlamışken Devran yanımdan ilerler gibi oldu. Yüzü buz kesmişti.
Türkçe, masadaki herkesi titreten bir sesle:
“Kes sesini. Türkçe konuşacağız.” dedi.
Sonra İtalyanca, ama bu kez bıçak gibi keskin bir tonla konuştu:
“Un’altra insinuazione in quella lingua che lei capisca… e ti ammazzo.” (Onun anlayacağı şekilde bir daha ima edersen seni gebertirim.)
Ben donup kaldım. Devran’ın İtalyanca konuştuğunu ilk defa duyuyordum. Aksanı kusursuzdu, sesi ölümcüldü. O an anladım ki, Devran’ın bildiğimden çok daha büyük bir gizemi vardı.
Devran masadaki boş bir koltuğa eliyle işaret etti. Bana bakmıyordu, ama ben onun o işaretini bir emir gibi algıladım. Sadece başımı salladım, özgüvenli adımlarla yürüdüm.
İçimdeki korkuyu çoktan geride bırakmış gibiydim. Oturduktan sonra bakışlarımı kaldırıp masadakileri tek tek süzdüm. Hepsinin gözlerinde aynı şey vardı: aç kurtların avını izleyen gözleri. Ama ben boyun eğmedim. Onlara fırsat vermeyecektim. Cüretkar şekilde onlara karşılık verdim.
Devran yanıma oturduğunda, masa olduğundan daha bir sessizleşti. Sanki herkes, onun hareketini gözlüyordu.
Ve o an fark ettim. Dante’nin yanında genç bir kadın oturuyordu. Siyah saçlı, buğday tenliydi. Dudağının hemen üzerinde küçük bir ben vardı. Dante’ye aşırı benziyordu, belli ki kızıydı. Ama gözleri… Onlar Devran’ın üzerindeydi. Diğer herkesten farklıydı bu gözler. İlgi dolu, tehlikeli bakışlarla Devran’ı süzüyordu.
Kadın dudaklarını kıvırıp cilveli bir gülümseme ile masaya eğildi. Parmaklarını şarabın kadehinde gezdirdi, sonra Devran’a dönüp öyle bir bakış attı ki, neredeyse meydan okuyordu. Sesindeki tını buz gibi olsa da cilveliydi.
“Benvenuto… Pantera Nera.” (Hoş geldin... Kara Panter.)
İçimde garip bir sıkışma vardı. O siyah saçlı kadının gözleri Devran’ın üzerinde gezinirken garip hissediyordum. Onun cilveli tavırlarından, neredeyse alenen meydan okuyan bakışlarından tiksiniyordum. Kendime defalarca sordum, "Neden bu kadar rahatsız oluyorum?" Çünkü Devran benimle zorla evlenmek üzereydi, çünkü hayatımın ipleri onun elindeydi… Belki de bu yüzden, onun başka bir kadının ilgisine karşı nasıl durduğunu görmek istiyordum. Eğer karşılık verirse bu onun elinde oyuncak olduğumun göstergesi olurdu.
İçimdeki ses, “Neden umursuyorsun?” diye haykırsa da kalbim o kadının gözleriyle Devran arasında gidip gelen ilgimi reddedemiyordu.
Tam o sırada Devran’ın sesi tüm masayı doldurdu. Sanki yalnızca o kadına değil, herkese cevap verir gibiydi:
“Bugün her şey istediğim gibi giderse… hoş bulacağım.”
O an kadının ne demek istediğini anlamıştım. Yani aslında hoş geldin demek istemişti.
Devran’ın muhatap olarak o kadını değil de herkesi seçtiğinde içimdeki huzursuzluk, yerini garip bir gurura bıraktı. Sanki Devran benim yanımda olduğunu, benimle aynı safta durduğunu herkese göstermek ister gibiydi.
O an bıyıklı, ellili yaşlarında iri gövdeli bir adam ağır ağır konuşmaya başladı. Masanın ağırlığını hissettiren ses tonuyla, gözlerini Devran’a dikmişti.
“Son zamanlarda yaptığın hamleler… cesaret isteyen işler.”
Devran’ın yüzü kaskatı kesildi. Hiçbir duygusunu belli etmeyen, buz gibi bir ifadeyle karşılık verdi.
“Bu masaya oturduğumdan beri cesaret isteyen şeyler yaptığıma zaten şahitsiniz, Pala.”
Pala’nın kalın bıyıkları titredi. Gülümser gibiydi ama tehdit etmek istiyordu.
“Evet, itiraf etmek gerekirse öyle. Ama bu seferki… bu seferki düpedüz deli cesareti. Çünkü masaya zarar veren hamleler yapıyorsun.”
Devran gözlerini kısarak hiç tereddüt etmeden karşılık verdi.
“Masaya zarar veren hamleleri ben değil, Korel yapıyor.”
Sözler bıçak gibi yankılandı. Bir anda herkesin bakışları Bülent’in üzerine çevrildi. Ben de istemsizce ona baktım. Solgun yüzü terden sırılsıklam olmuştu. Sanki bir anda yaşlanmış gibi duruyordu.
Tam o sırada oldukça yaşlı, sesi pürüzlü ve ağır gelen bir adam konuştu. Neredeyse yetmişine yaklaşmış gibi görünüyordu. Sesi geçmişin yorgunluğunu taşıyordu.
“Korel… yaptığın ihanetin bedeli nedir?”
Bülent’in dudakları titredi, kelimeler zorla boğazından çıktı.
“Ölüm.”
Yaşlı adam, buz gibi bakışlarını Bülent’in gözlerinin içine sapladı.
“Doğru. Ama sen kendi canın yerine kızının canını sundun masaya.”
Bülent’in başı ağır ağır öne eğildi. Sanki boynuna görünmez bir yük asılmıştı.
“Öyle oldu.” dedi kısık bir sesle.
O an kalbim sıkıştı. Ne kadar güçlü görünmeye çalışırsam çalışayım, bu kelimeler bana da dokunmuştu. Bülent’in, ihanetinin bedelini ödemek için kendi kızını ortaya atması… İnsan böyle bir şeye nasıl razı olabilirdi?
Masadaki çoğu bakışın üzerime döndüğünü hissettim. Gözlerimden olumsuz hisleri saklamaya çalıştım. Çenemi kaldırdım, bakışlarımı cesurca onların üzerine diktim. Bana av gözüyle bakan bu adamların hiçbiri korkumu görmeyecekti. İçimde fırtınalar kopsa da, gözlerimde yalnızca dik bir duruş olacaktı.
Ama en çok o siyah saçlı kadına baktım. Dudaklarının kenarında küçümseyici bir kıvrım vardı. Gözleri hâlâ arada bir Devran’ın üzerindeydi. Ona meydan okurcasına, güçlü olduğumu göstermek ister gibi dik oturuyordum. Gözlerimle adeta “Ben buradayım ve kaybetmeyeceğim” dedim ona.
Yaşlı adamın gözleri buz gibi Devran’ın üzerine dikildi. Ağır ağır konuştu, sesi tüm salona yayıldı.
“Moretti mallarını kaybetti, sen de paranı… Pantera Nera.”
İçimde tuhaf bir ürperti dolaştı. Ona bu lakapla hitap etmeleri, Devran’ın burada her şeye rağmen bir korku kaynağı olduğunu bana bir kez daha gösteriyordu. Kimse ona henüz adıyla seslenememişti.
Yaşlı adam devam etti:
“Bizde iş namustur. Bülent’in yaptığı bu kalleşlik… hem Dante’nin hem Pantera Nera’nın namusuna el uzatmıştır.”
O an Dante sandalyesinde hafifçe öne eğildi. Koyu renk gözleri Devran’ın üzerinde, sanki meydan okur gibi ışıldıyordu. Türkçeyi bozuk bir aksanla konuştu, ama sözleri masadaki herkesin üzerine bir darbe gibi indi.
“Tarafların eşitlenmek için… Korel’e aynı trattamento edilmesi gerek. Onun namus istiyorum.” (muamele)
Bir anda masanın üzerine ağır bir sessizlik çöktü. Benim nefesim bile boğazımda düğümlendi. Herkes Devran’ın ne cevap vereceğini bekliyordu.
Ama daha Devran konuşamadan, masada şimdiye kadar sessiz kalan, kırklı yaşlarında görünen ama bakışlarındaki ağırlıktan yaşının daha fazla olduğu anlaşılan bir adam söz aldı. Yavaşça dudaklarını araladı, gözlerini Devran’a dikti.
“Karara göre Korel, namusu olan kızının canını feda edecek. Peki sen Pantera Nera… sen kendi namusunu korumak istemiyor musun?”
İçimden bir ürperti geçti. Sözlerinin nereye varacağını biliyordum. Masada herkesin bakışları bana kaydı. Benim kesemedikleri nefesimde, benim yok edemedikleri varlığımda dolaştı.
Evet, Devran güçlüydü, herkesin korktuğu biriydi. Ama bu adamların kuralları, kendi doğruları vardı. Ve ben o doğruların arasında incecik bir ipte yürüyordum.
Tek bir soruyla masada birden hava değişmişti. O kırklı yaşlarda görünen adamın sözleri hâlâ havada asılıydı:
“Peki sen Pantera Nera... sen kendi namusunu korumak istemiyor musun?”
Sonrası fırtına öncesi sessizlik... Gözler Devran’ın ağzından çıkacak tek kelimeye kitlenmişti.
Ama o an, içimde bir şeyler koptu. Bütün bu adamların, kendi aralarında benim canımı ağzında sakız etmesi kanıma dokunuyordu. Öfkem, midemde bir yumru gibi kabardı.
Kendime defalarca telkin verdim: “Sus Defne, sus! Konuşma! Tehlikeye girme!”
Ama susturamadım kendimi. Bir anda sesim masanın buz gibi havasını yardı:
“Peki siz… Pantera Nera’ya hiç sordunuz mu bu teklifi kabul ediyor mu diye?”
Tüm bakışlar bana çevrildi. Gözlerde şaşkınlık, inanamamazlık. Ama ben devam ettim, sesimde en ufak bir titreme olmadan:
“Ben söyleyeyim, hayır.” dedim.
O an kendi kalp atışımı kulaklarımda duydum. Ağır isimler, yılların otoritesiyle masada oturan adamlar, hepsi bana bakıyordu. Kimse böyle bir çıkışı beklememişti.
Ama geri adım atmadım. Sözlerim ikinci bir dalga gibi döküldü dudaklarımdan:
“Mevzubahis başkalarının namusu. Ama en çok ses çıkaranlar sizsiniz.”
Yeniden oluşan sessizlikte kendi cesaretimin farkına vardım. Ben… gerçekten bunları söylemiştim. Ve evet, kendi cesaretime hayran kalmıştım.
Ben haklıydım. Davam haklıydı. Ve haklı olduğum bir yerde kimseye boyun eğmeyecektim.
Gözlerim masadaki adamlara teker teker kaydı. Öfke dolu bakışlar üzerimdeydi, beni yutmak ister gibiydiler. Başım dik, gözlerimi bile kırpmadım, geri çekilmedim.
İçimden fısıldadım: “Korkmuyorum. Çünkü artık yalnız değilim.”
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |