
Masada hava bir kez daha buz kesmişti. Söylediklerimden sonra yüzler asıldı, gözler üzerime çevrildi. Hoşnutsuzluk açıkça okunuyordu bakışlarında. Kimisi dudaklarını birbirine bastırmış, kimisi dişlerini sıkıyordu. O an bıyıklı, iri gövdeli adam öfkesini daha fazla tutamadı.
“Bu masanın kuralları var!” dedi, sesi tok ve keskin. “Kimse kafasına göre diklenemez. Eğer diklenirse-”
Tam cümleyi bitirecekken yaşlı adam, ağır ve soğukkanlı bir hareketle elini kaldırdı.
“Pala!” dedi sadece.
Pala bir anda sustu. Gözleri yerde, nefesi kesilmiş gibiydi. O an masadaki herkesin dikkati yaşlı adama kaydı. Ve ben de anladım: Onun sözü, diğerlerinin hepsinden daha ağır, daha kesindi. Bu masada tek bir hareketiyle tüm gürültüyü kesebilecek tek isim oydu.
Yaşlı adam ağır ağır konuşmaya başladı. Sesi kararlı, adeta taş gibi sertti.
“Masaya talep edildi, öyleyse soralım. Taraflara soruyorum… Bülent, tarafların eşitlenmesi için kendi canı karşılığında öz kızını feda ediyor. Siz, bu eşitlenme için Bülent’in namusuna el uzatacak mısınız?”
Kalbim bir anda göğsümde çarpmaya başladı. O an bütün damarlarımda kanım çekildi sanki. Fark ettim ki benim ölümümün masaya yatırıldığı andaydık. Yaşlı adamın dudaklarından çıkan kelimeler, benim kaderimi belirliyordu.
Ne olacağını biliyordum. Yine de içimdeki korkuyu bastıramadım. Ne kadar güçlü görünmek istesem de, bu ölüm kokusunu ciğerlerime kadar hissettim.
Dante gözlerini Devran’a dikti ve bozuk Türkçesiyle, keskin bir tonda konuştu.
“Kabul ediyorum.”
Bir anda tüm bakışlar Devran’a çevrildi. Kalbim ağzıma geldi. Ya o da evet derse?
Ama Devran, hiçbir şey olmamış gibi elini ağır ağır masaya koydu. Gözlerinde çelik gibi bir parıltı vardı. Ve dudaklarından tek bir cümle çıktı.
“Ben kabul etmiyorum.”
Masada bir uğultu oldu. Sanki herkes bekliyordu bu cevabı. Ama yine de şaşırmadan edemediler. Çünkü Devran’ın “hayır”ı, buz gibi ve tartışmasızdı.
Hemen ardından yaşlı adam, gözlerini kısarak sordu:
“Peki, önerin nedir?”
Devran tek bir kelimeyle yanıt verdi:
“Kara Defter.”
O iki kelime masanın üzerinden geçerken, herkesin yüzünden kan çekildi. Nefesler tutuldu, bakışlar buz kesti. Kara Defter… Bu ismin ağırlığı o an havayı paramparça etti.
“Emin misin?” dedi yaşlı adam. Sesinde şaşkınlıktan çok bir tür ölçüp biçme hali vardı.
Devran’ın bakışları hiç kıpırdamadı.
“Eminim. Kara Defter herkesin en büyük namusudur. Bülent biat edecek.”
O an masaya bir sessizlik çöktü. Ben ise içimdeki korkunun yerini ağır bir hayranlığa bırakırken buldum kendimi. Çünkü Devran benim canımı değil, onların en büyük kutsallarından birini masaya sürmüştü.
“Bülent’in önerisini reddetmen için herkesin kabul edebileceği bir sebebin olması gerek, Pantera Nera.”
Yaşlı adamın söylediği bu hitap, Devran’ın karanlık ününü masaya bir kez daha hatırlattı. O ise gözlerini kısarak karşılık verdi.
“Bu işin raconu böyledir. Ben de herkes gibi bilirim.”
Sanki bu söz bile tartışmaya yer bırakmıyordu. Ama bir sonraki hareketi masanın havasını tamamen değiştirdi. Devran yavaşça elimi tuttu. Kalbim aniden göğsümde çırpınmaya başladı. Elimi havaya kaldırdığında bütün bakışlar oraya, parmağımdaki yüzüğe odaklandı.
Sanki o küçücük pırlanta parçası, koca masadaki dengeleri yerinden oynatıyordu.
Devran, sesi tok ve kesin bir şekilde açıkladı:
“Defne, benim müstakbel eşimdir. Bu yüzden namusumdur. Kimsenin namusuma el uzatmasına izin vermem.”
O an içimde garip bir güç hissettim. Korku, yerini kendinden emin bir duruşa bırakıyordu. Daha bir dik oturdum sanki. Artık sadece ben ben değildim. Artık Pantera Nera'nın koruması altındayım.
Masadaki yüzlere tek tek baktım. Tepkilerini ölçmek istedim.
Yaşlı adam… Yüzündeki şaşkınlığı saklamaya çalışıyordu ama bakışlarının bir anlığına donduğunu gördüm. Sanki bu ihtimali hiç hesaba katmamış gibiydi.
Pala… öfke ve şaşkınlık arasında gidip geliyordu. Kaşları çatılmıştı, dudakları birbirine bastırılmış. Bağırmak istiyor ama yaşlı adamın varlığı yüzünden susuyordu.
Yaşından genç gösteren gözlüklü adam… dudaklarını bükmüş, hafifçe yana kaymıştı. Hayretle izliyordu. Gözlüklerinin arkasından gözleri büyümüştü, sanki gördüklerine inanmakta zorlanıyordu.
Dante… yüzünün kasları gerilmişti. Sinirleri çoktan bozulmuştu. Çenesindeki kas oynuyordu. Bana değil, Devran’a diş biliyordu.
Dante’nin kızı… bana baktığında gözlerinde kıskançlık ve hayal kırıklığı aynı anda parlıyordu. Yüzünü ekşitmişti, sanki kalbinden bir şey kopmuş gibi.
Bülent… nötrdü. Hiçbir duygu yoktu yüzünde. Olan biteni kabul eden, her şeyi hesaplayan bir bakışla izliyordu.
Ve Çetin abim… gözleri kısılmış, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir memnuniyet vardı. Hoşnutlukla izliyordu. Sanki bu oyunun sonucunu görmekten keyif alıyordu.
Ben bunları düşünürken, Devran elimi tutmayı sürdürdü. Sonra o sert, sert olduğu kadar da garip şekilde asil görünen adam elimi kibarca öptü.
O an zaman durdu. Dudaklarının parmaklarıma değdiği o kısa an, kalbime koca bir çarpıntı bıraktı. Gözlerimi kaldırdığımda onun keskin, koyu gözleriyle göz göze geldim.
Bir anlığınaydı ama içimde büyük bir yankı bıraktı. Sanki gözlerimin içine işleyen bir karanlık vardı orada, aynı zamanda güven veren bir kudret de.
Devran elimi serbest bıraktığında parmaklarım hâlâ titriyordu. Ama bu titreme korkudan değildi. Sahiplenilme hissi… Neredeyse hayatımda ilk kez tattığım bir şeydi. Ve ben, o an fark ettim ki… uzun bir süre bu hissin etkisinden çıkamayacaktım.
Gözlerim Devrandan ayrılamıyordu. Kalbim deli gibi atıyordu ama garip bir şekilde korku değil, daha çok… tuhaf bir güven hissi vardı içimde.
Ben bugüne kadar hep kendi başıma dimdik durmaya alışmıştım. Kimseden medet ummadan, kimseye yaslanmadan. Ama o anda Devran’ın beni sahiplenişi, “namusum” diye masaya ilan edişi… içimdeki bütün taşları yerinden oynatmıştı.
Demek böyleymiş… Birinin koruması altında hissetmek.
Korkunun yerini, yavaş yavaş alışmadığım bir sıcaklık alıyordu. Bu sıcaklık utandırıyordu da beni. Çünkü daha dün gözünü bile kırpmadan öldürebilecek bir adamın dokunuşuyla, bakışıyla, sözleriyle böyle sarsılmak gururuma dokunuyordu.
Ama gerçek buydu. Parmaklarım hâlâ onun öpüşünden yanıyordu. Gözlerimi kaçırmak istesem de yapamıyordum. Sanki onun koyu bakışlarının içinde kalmıştım.
İçimden geçirdim:
“Beni kurtardı. Ama hangi bedelle? Onun “namusu” olmak demek ne anlama geliyor?”
Sorular zihnimde çığ gibi büyüyordu. Özgürlüğümün elimden alınışını mı izliyordum, yoksa bana ilk kez gerçek bir bağ mı sunuluyordu, bilmiyordum.
Herkes yaşlı adamın ağzından çıkacak kararı bekliyordu. Kalbimin göğsümü delercesine attığını hissediyordum ama şaşkınlığımı ve korkumu bir kenara itmiş, kararlılıkla masadakileri süzüyordum. Devran’ın yanında dimdik duruyordum.
Yaşlı adam derin bir nefes aldı, kaşlarını çattı ve ağır ağır konuştu:
“Devran’ın namusuna el sürülmeyecek.”
Masadaki havada anlık bir şok yayıldı. Dante’nin gözleri büyüdü, ağzı bir anda açıldı.
“Ama o benim namus değil. Benim namus ne olacak?” diye tepki gösterdi.
Yaşlı adam bir an duraksadı, gözlerini Dante’ye dikti. Belli ki içinde Dante’nin de kendince haklı olduğunu düşünüyordu. Ama o an Devran araya girdi, sesi masadaki sessizliği delen bir toklukla yankılandı:
“Dante de Bülent’in kara defterine sahip olacak. Durum yine eşitlenmiş olacak.”
Masadaki tüm taraflar başlarını salladı. Devran’ı haklı bulmuş gibiydiler. Ama Devran durmadı, sesi sert ve kararlıydı:
“Zaten Mortelli, benim namusuma çoktan göz dikmeye cüret etmişken ona daha fazla iltimas geçemeyiz.”
Yaşlı adam kaşlarını çattı, bir an hem Devran’a hem de Dante’ye bakarak sordu:
“Benim bilmediğim bir şey mi oldu?”
Devran, gözlerini masadaki herkesin üzerine gezdirerek anlatmaya başladı:
“Masa henüz kesin kararı vermeden Defne’yi öldürmeye kalktı. Ama yine durmadı. Defne’nin arkadaşlarını kaçırarak Defne’yi tehdit edecekti ve yarım kalan işini tamamlamak istedi. Ama neyse ki ben, bu üç kadını da onun elinden kurtardım.”
O an herkesin gözü Dante’deydi. Dante, önce sessiz kaldı; başını aşağı eğdi, sonra bozuk Türkçesiyle mırıldandı:
“Ben anlamadı. Türkçe kötü benim.”
Ama bakışları her şeyi itiraf ediyordu.
Devran sözlerine devam etti:
“Üç şahidim de şu anda burada. Eğer isterseniz kendileri anlatsın.”
Dante bir an tereddüt etti, sonra ellerini havaya kaldırıp, “Okey, okey!” dedi.
Ardından yüzünü masaya çevirdi. “Kızları… ben yaptı ama ben öldürmek istemedi.” diye mırıldandı.
Masadaki herkesin gözleri yine yaşlı adamın üzerinde toplandı. Karar verilecekti. Bütün gerginlik, bütün hesaplaşmalar bir anda yaşlı adamın sözlerinde hayat bulacaktı. O an Devran’ın yanında dururken, kalbimde bir umut kıvılcımı belirdi. Masadaki adaletin, bir şekilde korunabileceğine dair inancım vardı.
Sonra, yaşlı adamın dudakları kımıldadı. Derin bir nefesle mırıldandı.
“Anlaşıldı… Her şey Arıkan’ın dediği gibi olacak.”
O sözleri duyduğum anda masadaki tüm dengelerin değiştiğini hissettim. Yaşlı adamın gözleri ağır ağır Bülent’i buldu. Bakışları kararlı, sertti. Sonra kafasıyla küçük bir işaret yaptı.
“Korel.”
Bülent’in gözlerinde ilk defa açıkça bir gerilim gördüm. Yüzündeki o her zamanki soğuk maskenin altında, istemediği bir şeyle karşı karşıya kalmanın huzursuzluğu vardı. İsteksizce ayağa kalktı. O kalkarken koltuğun bacakları zeminde gıcırdadı. Ses herkesin kulaklarına çivi gibi saplandı.
Bülent, masanın üzerindeki çantayı aldı. Ellerinin titrediğini fark ettim. Devran ise karşısında, sert ama hoşnut bir ifadeyle onu izliyordu. Ben Devran’ın yüzüne baktığımda, orada yalnızca kararlılık değil, aynı zamanda hakkını almanın huzuru da vardı.
Devran ağır ağır ayağa kalktı. O anda bütün odanın dengesi değişti. Bülent çantayı uzattı. Bakışları yerdeydi, yüzünde isteksizlikle çaresizliğin karışımı bir ifade vardı.
Devran göz ucuyla kapının yanında bekleyen Kemal’e baktı. Bu bakışın ne anlama geldiğini herkes anlamıştı. Kemal sessizce öne çıktı, çantayı Devran’ın elinden alıp kenara çekildi. O an, odadaki her göz Devran’ın üzerinde toplandı.
Sonra Bülent konuştu, sesi boğazına takılmış gibi çıkıyordu.
“Affınıza sığınırım...”
Sözlerinin üzerine Devran, sakin ama hâkimiyet dolu bir tavırla elini uzattı. Bülent bir an durakladı. Ama sonra eğildi ve Devran’ın elini öptü.
O an… Devran’ın üzerindeki güç dalga dalga yayıldı. Gözlerimle gördüm; masadaki herkes bunu hissetti. İçimde bir ürperti yükseldi. Çünkü o anda anladım ki, Devran sadece masanın bir üyesi değildi. Artık herkesin önünde bir otoriteydi.
Ben bile onun varlığımı artık daha farklı hissettim. Sanki gölgesinin dokunduğu her şeyde yeni bir düzen kuruluyordu. Devran çok şey başarmıştı.
Ardından, Devran sanki hiçbir şey olmamış gibi sakince ceketini düzeltti. Etrafa son kez bakarak kısa, kendinden emin bir vedalaşma yaptı.
“Sorun çözüldüğüne göre, bugün burada olan işim bitti.”
Masadaki herkesin gözlerinde artık ona duyulan açık bir itaat okunuyordu. Sonra bana doğru dönüp elini uzattı.
“Gel.” der gibi, sessiz ama buyurgan bir işaret.
O an, istemsizce gözlerim Dante’nin kızına kaydı. Onun bakışlarında karmaşık duygular vardı. Belki hayranlık, belki korku, belki de kıskançlıktı bu. Dudaklarımda o an ufak, ironik bir tebessüm belirdi. Ardından ağır ağır ayağa kalktım.
Devran’ın elini tuttum. Soğuk değildi, aksine sıcaklık taşıyordu. O eli tutarken farkında olmadan içimden geçen “Artık bu yolun geri dönüşü yok.” düşüncesiydi.
Sonra Kemal kapıya yöneldi, parmağıyla sert yüzeyi tıklattı ve açılmasını sağladı. Biz dışarı adım attığımızda, içeridekilerin bakışlarının hâlâ üzerimizde olduğuna emindim.
Koridorda yürürken zihnimde yankılanan şey şuydu:
“Az önce neler oldu öyle?”
Garip bir şekilde içim rahatlamış gibiydi. Ama aynı zamanda yabancısı olduğum bu dünyanın ağırlığı da omuzlarıma binmişti. İyi hissediyordum ama tuhaf bir iyilikti bu.
Dışarı çıktığımızda, yanımda yürüyen Devran’a baktım. Gözlerim onun sert yüz hatlarında gezindi. Dudaklarımdan istemsizce döküldü:
“Sen… gerçekten tehlikelisin.”
Sözlerime hemen karşılık vermedi. Bana dönüp baktığında kaşları çatılıydı. Sessizlik birkaç saniye uzadı. Sonra dudaklarından şu soğuk, keskin cevap döküldü:
“Emin ol, herkesin sandığından çok daha tehlikeliyim.”
İçimde bir ürperti dolaştı. Ama geri çekilmedim, bakışlarımı ondan ayırmadım.
“Yani, onların isteğini kabul etmiş olsaydın hiçbir şey elde edemeyecektin. Ama şimdi…” dedim. Sonra kısa bir duraksama yaşadım. “Bülent elinde oyuncak oldu.”
Devran’ın dudakları kıvrıldı, ama bu gülümsemeden çok kendinden emin bir ifade gibiydi.
“Ben bir şeyi istiyorsam… muhakkak alırım.” dedi.
O sırada arabaya vardık. Kapı içeriden açıldığında Melis’in apar topar dışarı fırladığını gördük. Aslında kapı bizim için açılmıştı. Ama Melis bir anda basamakları inerken, bizi karşısında görünce donakaldı.
“Şeyy…” diye kekelerken gözleri kocaman açılmıştı.
Devran’ın yüzü anında kasıldı, kaşları sertçe çatıldı. Gergin, tok sesi yankılandı:
“Nejat!”
Nejat hemen arabadan indi, yüzünde her zamanki ruhsuz ifade vardı.
“Efendim, Devran Bey.”
“Ne oluyor burada?”
Nejat, tek kaşını hafif kaldırarak Melis’e ters bir bakış attı. Ardından mekanik bir soğukkanlılıkla olanları anlattı.
“Dakikalardır tuvalete gitmesi gerektiğini söylüyor. Ama ben izin vermedim. Kapının kilidi açılınca kendini dışarı attı.”
O an herkesin bakışları Melis’e döndü. Melis’in yüzünde abartılı bir panik vardı.
Melis neredeyse titreyerek konuştu:
“Ben… ben çok zor durumdaydım. Özür dilerim.”
Devran sıkıntıyla derin bir nefes verdi. Gözleri Melis’in üzerinde, bakışı sertti.
“Bu sana ilk ve son uyarım olsun. Benim emirlerime karşı gelemezsiniz. Hele de böyle bahanelerle esnetemezsiniz.”
Melis başını önüne eğmiş, neredeyse yutkunamıyordu.
Devran sözlerini ağırlaştırarak devam etti:
“Umarım tuvaletini tutacak yaşı çoktan geçtiğini biliyorsundur.”
Melis’in yanakları kızardı, mahcup bir halde başını salladı. Çevresindeki bakışların baskısıyla adeta küçülmüştü.
Ben ise arabanın kapısından başını uzatan Elif ile göz göze geldim. Sessiz bir anlaşma gibiydi bu: İkimiz de Melis’in yalan söylediğini biliyorduk. Ama hiçbir şey söylemedik. Çünkü Devran’ın önünde doğruyu söylemenin cesareti herkeste yoktu.
O sırada, uzaktan gelen o kadın sesini duyduğumda aniden o yöne baktım. Sesin sahibi Dante’nin kızıydı. Sert adımlarla yanımıza yaklaşırken yüzünden belli olan öfkesi ve aceleci hâli dikkatimi çekmişti. Gözlerim ona kaydığında, doğrudan Devran’a dönerek İtalyanca bir şeyler söylediğini duydum.
“Aspettare!” (Bekle!)
Tonu sorgulayıcı, hatta meydan okur gibiydi. İtalyanca bilmediğim için ister istemez Devran’a baktım. Kaşlarımı hafif kaldırarak, "ne oluyor?" dercesine bakış attım ona. Ama o bana kısa, neredeyse belli belirsiz bir bakış gönderdi. Sonra kadın yine İtalyanca bir şey söyledi.
“Voglio parlare. Adesso.” (Konuşmak istiyorum. Hemen.)
Sonrasında Devran, hiçbir açıklama yapmadan o kadının isteğine boyun eğdi. Kadın ile birlikte onları duramayacağımız kadar uzağa yürüdü.
Şaşkınlıkla onları izliyordum. Seslerini ayırt edemiyordum ama beden dilleri bana fazlasıyla şey anlatıyordu. Kadın öfkeli, hararetli bir şekilde konuşuyor, sanki hesap soruyordu. Devran ise öylece, o nötr yüz ifadesiyle dinliyordu onu. Hiç tepki vermeden… O an içimde bir huzursuzluk başladı.
Tam o sırada Kemal bana dönüp, “Defne hanım, biz arabada bekleyelim,” dedi.
Gözlerimi onlardan ayırmadan kısa ve kararlı bir sesle, “Devran böyle bir şey emretmedi. Ben burada kalıyorum,” dedim.
Kendi sesimdeki sertliği konuştuktan sonra fark ettim. Belli ki benim de sabrım tükenmişti.
Gözlerim hâlâ Devran’ın üzerindeydi. Onun yüz ifadesinden, kadın ne kadar üstüne gitse de cevap vermediğini, adeta kendini tuttup yalnızca dinlediğini anlıyordum. Ama o an olan şey beni olduğum yerde dondurdu. Kadın aniden Devran’ın koluna dokundu, sonra elini kaydırarak parmaklarını onun eline geçirdi.
İçimde bir şey sıkıştı. Neredeyse nefesim kesildi. Bu kadın, daha birkaç saat önce Devran’ın benimle evleneceğini duyurmasına rağmen nasıl böyle bir cüret gösterebilir? İçimde hem öfke hem şaşkınlık kaynıyordu. Ama asıl canımı yakan şey Devran’ın o an hâlâ tepki vermemiş olmasıydı.
Kendi kendime soruyordum: Neden susuyor? Neden hiçbir şey yapmıyor? Bizim evliliğimizin bir anlamı olmadığı için mi? Ama ya benim gururum, o ne olacaktı?
İçimden geçenleri susturmaya çalışsam da beynim bana oyun oynuyordu. Yoksa… Devran'ı kıskanıyor muydum?
O an kalbim hızla çarptı. Evet, ben bu yakınlıktan gerçekten rahatsız olmuştum. Bunu inkâr edemiyordum. Bu his bana çok garip gelse de gerçeği değiştirmiyordu. Ama sebebi gurumdu, evet. Başka bir şey olamazdı.
Ve tam ben bu karmaşanın içine gömülmüşken Devran elini sertçe kurtardı. Yüzündeki kesin, kararlı ifade kadının üzerine adeta bir tokat gibi indi. Ona son bir şey söyledi, sesi kararlıydı. Ardından gözünü kırpmadan bizim bulunduğumuz tarafa yöneldi.
Bakışlarımız kesiştiğinde içimdeki duyguların adı daha da netleşti: Rahatsızlık. Ve evet, kıskançlık… Bu hisle yüzleşmek zor olsa da, Devran’ın bana doğru yürüyüşünde hissettiğim o sahiplenici güçle birlikte kendime geldim. Yüzümde kendinden emin bir ifade oluşturdum ve onun gelmesini bekledim. İçimdeki fırtınaya rağmen dışarıya asla zayıf görünmek istemiyordum.
Devran yanımıza geldiğinde yüzü ifadesizdi. Ama bakışlarından belli ki biraz önce yaşanan şeyden huzursuzdu.
Bana ve Kemal’e doğru yaklaşıp kısa, sert bir ses tonuyla,
“Gidelim” dedi.
Sanki bu konuşmayı kapatmak, beni oradan hemen uzaklaştırmak ister gibiydi. Adımlarını arabaya yöneltmişti ki, ben bir anlık içgüdüyle harekete geçtim. O kadının biraz önce yaptığı gibi ben de elimi uzatıp onun elini tuttum.
Devran bir an durdu. Kaşları hafifçe çatıldı. Kısmen sorgulayıcı bakıyordu bana. Bu tepkisini görünce kalbim hızlandı ama elimdeki kararlılığı bozmadan, ona biraz daha yaklaştım. Dudaklarımı kulağına doğru eğerek, kısık ama buz gibi bir sesle fısıldadım:
“O kadın… senin sevgilin miydi?”
Sanki bu sorumla birlikte aramızdaki hava daha da ağırlaştı. Devran yavaşça geri çekildi, gözlerini gözlerime dikti. Yüzünde hem şaşkınlık hem de hayret vardı.
“Ne?” dedi kısa, kesik bir nefesle. “Giulia mı?”
Ben kaşlarımı çattım. “İsmini bilmiyorum.” dedim. Sesim titremiyordu ama içimde fırtınalar kopuyordu.
O an sessizlik aramıza çöktü. Devran’ın bakışları üzerimdeydi. Ama bu bakışların ardında karmaşık bir şeyler saklıydı. Sanki zihninde bir hesap yapıyor, düşüncelerini tartıyordu. Onun yüzüne bakarken fark ettim; nefesi belirgin şekilde sıklaşmaya başlamıştı.
Gözlerini derin derin gözlerime dikti. Öyle bir bakıştı ki içinde hem öfke hem de bastırılmış bir tutku vardı. Bu karışım beni afallattı.
Sonra birdenbire, hiçbir uyarı olmadan, elini belime yerleştirdi. Ani yakınlığı beni şaşırttı. Bir refleksle, elimle onun göğsüne hafifçe dokunup aramızdaki teması kesmeye çalıştım. Nefesim düzensizleşmişti.
Ama o an göz göze geldiğimizde zaman durmuş gibiydi. Hiçbir şey söylemeden, bakışlarıma kilitlenmiş haldeydi. Ve bir anda… ansızın… yüzünü bana yaklaştırdı.
Dudakları dudaklarıma değdiğinde beynimden geçen her şey sustu. Öyle şaşkındım ki hareket edemedim. Onu itmem, bağırmam gerekiyordu belki. Ama yapmadım. Sanki vücudum bana ihanet ediyordu. İçimde bir yer, bu anı kabullenmiş gibiydi.
Devran’ın öpüşü tutkuluydu, sertti. Bense donup kalmıştım. Sadece nefesim düzensizleşiyor, kalbim çılgınca atıyordu. O an içinde bulunduğum durumu anlamaya çalışıyordum ama beynim cevap veremiyordu. Yapabildiğim tek şey… onun beni öpmesine izin vermek oldu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |