26. Bölüm

26

Missyazarr
missyazarr

Devran’ın dudakları yavaşça benimkilerden ayrıldığında, sanki içimde boşluğa düşmüş gibi hissettim. Ne itiraz edebilmiştim ne de kabullenmiştim. Sadece donup kalmıştım. Dudaklarımda hâlâ onun dokunuşunun sıcaklığı vardı.

 

Olduğum yerde kıpırdamadan kaldım. Gözlerimi kapattım, sanki her şeyi görmezden gelerek bu utancı gizleyebileceğimi sandım. Kafamı öne eğdim, yüzümü saklayacak bir yer arar gibi. Sonunda kendimi onun göğsüne yaslamış halde buldum. Kalp atışları güçlü ve hızlıydı; sanki benimkini bastırıyordu.

 

O sırada Devran’ın nefesinin kulağımda olduğunu fark ettim. Sesini duyduğumda içim ürperdi:

 

“Giulia benim hiçbir şeyim. Ama sen, günler sonra benim karım olarak çok şeyim olacaksın.”

 

Sanki bir yargı değil, bir karar gibiydi bu sözler. Gözlerim kendiliğinden açıldı. Yavaşça başımı kaldırıp ona baktım. Onun gözlerinde ciddiyet, kesinlik vardı.

 

“Bu… neydi şimdi?” dedim fısıltıyla.

 

Devran sadece bana baktı. Gözlerini benden ayırmadı, sanki zihninde beni susturacak yüzlerce cevap dolaşıyor ama hiçbirini söylemiyordu. Bir süre öylece kaldık. Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı; elimden tuttu.

 

“Saffet!” diye seslendi tok sesiyle.

 

Adamlarından biri hemen başını kaldırdı.

“Buyurun, efendim?”

 

“Arabanın anahtarını ver.”

 

Saffet hızlıca cebinden çıkardığı anahtarı Devran’a uzattı.

 

“Siz diğer araçlardan birine geçersiniz.”

 

“Anlaşıldı, efendim.” dedi Saffet ve hiç sorgulamadan diğer adamlara doğru yöneldi.

 

O an başımı çevirdiğimde Elif ile Melis’in gözlerini üzerimde hissettim. Şaşkınlıkları öyle belirgindi ki, heykel gibi donup kalmışlardı. Bu yüzden yüzümün utançtan kıpkırmızı olduğuna emindim. İçimden "Keşke yer yarılsa da içine girsem." diye geçirdim.

 

Ama Devran elimden tutmuştu ve bırakmıyordu. Hiçbir şey söylemeden, sanki adımlarım ona aitmiş gibi adımlarını attı. Ben de mecburen peşinden sürükleniyordum.

 

Arabaya vardığımızda daha önce de yaptığı gibi kapıyı açtı ve benim binmeme yardım etti. Bu davranışındaki kibarlıkla, az önceki öpücüğün sertliği birbirine tamamen zıt şeylerdi. Beni afallatan şeylerden biri de buydu.

 

Sonra sürücü koltuğuna geçti. Kontağı çevirdiğinde motorun sesi duyuldu ama ben hâlâ dalıp gitmiştim. Gözlerim arabanın herhangi bir noktasına, boş bir noktaya kilitlenmişti.

 

“Az önce ne yaşadım ben?” diye düşündüm içimden.

 

Sesim çıkmadı. Nefesim bile olduğundan çok daha sessizleşti. Sanki o öpücüğün gölgesi hâlâ üzerimdeydi, kurtulamıyordum.

 

Yol boyunca tek kelime etmedim. Dudaklarım sanki mühürlenmişti. Az önce yaşanan her şey beynimin içinde dönüp duruyordu. “Neden karşı koymadım?” diye kendime kızıyordum. Ama o an Devran’ın o ani hamlesi zihnimi tamamen dağıtmıştı . Sanki bütün mantığım uçup gitmişti.

 

Arabanın içindeki sessizlik ağırdı. Motorun uğultusu dışında hiçbir şey yoktu. Devran da susuyordu.

 

Bir süre sonra bakışlarım istemsizce cama kaydı. Evimizin yolu bu değildi. İçimdeki merak, utancımın önüne geçti.

 

Başımı hafifçe ona çevirip kısık bir sesle sordum:

 

“Biz nereye gidiyoruz?”

 

Devran’ın direksiyon başındaki hali öyle kendinden emindi ki, gözlerini yoldan ayırmadan dudaklarının kenarında beliren o ince çizgiyle konuştu:

 

“Eve gitmiyoruz.”

 

Yutkundum. Tahminimde haklıydım. Gözlem yeteneklerime her zaman güvenirdim.

 

“Peki… nereye gidiyoruz?”

 

Kısacık bir gülüş çıkardı, ama bu gülüşte neşeden çok tehlike vardı. İçinde soğuk bir kararlılık taşıyordu. Bir an direksiyonun üzerine yaslanan güçlü ellerine baktım. Sonra onun sesi tekrar kulağımı doldurdu:

 

“Bazen herkesin gözünden uzak kalmak gerekir, Defne. Konuşacağımız şeyler var. Sana anlatacaklarım herkesin duyması gereken türden değil.”

 

O anda içimde hem korku hem de merak kabardı. Gözlerimi kısıp hafifçe fısıldadım:

“Ne anlatacaksın?”

 

Başını bana çevirmedi, ama sesi daha da sertleşti.

 

“Öyle ki… bir kere duyduğunda geri dönemezsin. Beni ya daha iyi anlayacaksın ya da benden tamamen uzaklaşmak isteyeceksin. İkisinin ortası yok.”

 

Boğazımda düğümlenen bir hisle sustum. Çünkü sözleri çok kesin, oldukça kararlıydı. Cevap vermek için doğru kelimeyi bulamıyordum.

 

Sonra bir virajı döndük. Yol daraldı, şehir yine arkamızda kaldı. Önümüzde tenha bir yol uzanıyordu. Devran’ın sesi yeniden duyuldu. Bu kez daha derinden, o tipik mafya havasıyla.

 

“Merak etme… sana zarar verecek değilim. Ama bu akşam seninle yalnız kalmam gerekiyordu. Bu konuşma ikimizin arasında kalacak.”

 

Sanki arabada değil, bir mahkeme salonunda yargılanıyormuş gibi hissettim. İçimden geçenleri susturmaya çalışırken dudaklarımdan tek bir cümle çıktı:

 

“Benimle ne konuşabilirsin ki?”

 

Devran ilk kez bakışlarını yoldan çekti, gözlerini bana çevirdi. Dudaklarının kenarı kıpırdadı, sesinde alayla karışık o ağır tını vardı:

 

“Her şeyi. Beni, seni, geleceğimizi...”

 

Kalbim hızla çarpmaya başladı. Ama neredeyse geçen yirmi dakika boyunca başka hiçbir şey konuşmadık.

 

Camdan dışarı bakarken, yol giderek ıssızlaştı. Ne ev kaldı etrafta ne de insan. Ağaçların arasında kıvrıla kıvrıla ilerleyen yolda tek tük araba vardı. Nereye gittiğimizi bilmeden susup kalmak insanın içini yiyordu. Sonunda araba durduğunda, bakışlarım önümdeki manzaraya kilitlendi.

 

Ormanın içinde, büyükçe bir taş evdi bu. Çatısı yosun tutmuş, pencereleri kapalıydı. İlk gördüğümde, “Burada kışın kalsak ve kar yağsa…Kesinlikle ayılarla mahsur kalırdık.” diye düşündüm istemsizce.

 

Devran arabadan indi. Bir şey söylemeden, sadece onu takip ettim. Adımlarımın sesi bile fazla geliyordu bu sessizlikte. Eve yaklaştıkça taş duvarların görkemi üzerime çöktü. Kimsesiz görünüyordu ama aynı zamanda çok güzeldi. Büyük, sessiz, kendi içinde sırlarla dolu gibi.

 

Devran anahtarı çıkarıp kapının kilidini açtığında içeriye ağır, havasız bir atmosfer yayıldı. Sanki yıllardır kimse girmemiş gibiydi. Her şeyin üzeri beyaz örtülerle kaplıydı; mobilyalar, raflar, hatta lambader bile. İçimden bir ürperti geçti.

 

“Salonda kal.” dedi Devran, tonunda tartışmaya yer bırakmadan.

 

Başımı hafifçe salladım. Etrafıma bakınırken elimi bir koltuğun üzerine örtülmüş örtüye uzattım. Yavaşça çekip kenara koydum. Ardından usulca oturdum.

 

Bakışlarım salondaki detaylara kaydı. Perdeler sıkıca kapalıydı, dışarıdan tek ışık sızmıyordu. İçimdeki sıkıntı büyürken, saniyeler sonra içeriden bir tıkırtı duydum. Ardından salon bir anda ışığa boğuldu. Gözlerim kamaştı. O an anladım ki Devran sigorta kutusuyla uğraşıyordu.

 

Başımı kaldırıp ona baktım. Sessizce Devran’ın ağır adımlarla içeri girmesini izledim. Ceketini çıkardı ve koltuğa attı. Sonra kol düğmelerini açmaya başladı. Her hareketinde öyle bir sakinlik vardı ki… Beni daha da gerginleştiriyordu.

 

Yutkundum. İçimden geçen tek şey şuydu:

“Ne söyleyecek bana? Ne anlatacak?”

 

Kalbim göğsümü sıkıştırıyordu. Yine bir ormanın ortasındaysık. Ama ondan başka kimse yoktu burada. Sadece o ve ben.

 

Devran karşımdaki koltuğa oturduğunda bakışlarını üzerimden hiç ayırmadı. Bir süre sustu, sanki kelimelerini tartıyordu. Sonra o kendine has soğukkanlı ama sert sesiyle konuşmaya başladı:

 

“Tanışmamız pek hoş olmadı, kabul etmek lazım. Ama sonuç itibariyle biz evleniyoruz.”

 

Bir an gözlerimi kaçırdım. O sözleri öylesine mi söyledi, yoksa gerçekten inanarak mı… bilemedim. İçimdeki çelişkiler zaman geçtikçe büyüyordu. Ama yine de sustum, sadece onu dinledim.

 

Devran biraz öne eğildi, parmaklarını birbirine kenetledi.

 

“Sana anlatmam gereken bir şey var. Önemli bir şey. Ama bunu kendi aramızda bile bir daha konuşamayız.”

 

Kaşlarım çatıldı, yutkundum. “Ne oluyor?” dedim. Sesim merakla endişe arasında gidip geldi.

 

“Sakin ol.” dedi. “Senin sır saklayabileceğini anlayacak kadar tanıdım. Bu yüzden sana güvenmek istiyorum. Aslında bu sırrı sana anlatmamam gerekiyor. Ama ben… anlatmak istiyorum.”

 

İçimde sabırsız bir kıpırtı dolaştı. Ellerimi dizlerimde sıkmaya başladım.

 

“Devran, söyle artık… ne oldu?” dedim, neredeyse sızlanır gibi.

 

Bakışlarını sertleştirdi. Ama bu kez ciddiyetinin altında bir kararlılık vardı.

 

“Çünkü artık sen de bu işin içindesin.” dedi.

 

Bir an nefesim kesildi. Duyacaklarımın ağır şeyler olacağını biliyordum.

 

Sonra Devran bir şey itiraf edecekmiş gibi anlatmaya başladı.

 

“Ben aslında-”

 

Tam o anda dışarıdan bir tıkırtı geldi. Zemine bastırılan kuru dallar gibi, net bir ses. Devran’ın bakışları bir anda sertleşti. Hiç tereddüt etmeden belinden silahını çıkardı ve ayağa fırladı.

 

Ben olduğum yerde donup kaldım, gözlerim büyümüştü. “Ne oluyor?” diye fısıldadım.

 

Ama o sadece eliyle bana keskin bir işaret yaptı: Bekle.

 

Adımlarını sessizce atarak odadan uzaklaştı. Onu gözden kaybettiğim anda içimi tarifsiz bir korku sardı. Ne yapacağımı bilemez halde gözlerim salonun içinde dolaştı. Güvenli bir yer… saklanabileceğim bir köşe aradım. İçgüdülerim beni koltuğun yanına sürükledi. Dizlerimin üzerine çöküp kendimi geriye çektim. Nefesimi kontrol etmeye çalıştım.

 

Tam o sırada…

 

Cam büyük bir gürültüyle paramparça oldu. İçeriye taş gibi ağır bir şey düştü. İrkilerek çığlığımı boğazımda tuttum, sesim içimde patladı. Elimle başımı kapatıp yere sindim. Kalbim kaburgalarımı parçalayacak gibiydi.

 

Nefes nefese, titreyerek gözlerimi kaldırdım. Sonra kırık cam parçalarının önünde bir taş durduğunu gördüm. Üzerine kağıt sarılı gibi duruyordu.

 

Korku damarlarımda hâlâ kan gibi dolaşıyordu ama tamamen insani olan o merak duygumu da bastıramıyordum.

 

Önümdeki taşa sarılmış kâğıda bakarken kalbim deli gibi atıyordu. Bakmalı mıydım? Ya bu bir tuzaksa?

 

Ama… merakım ağır basıyordu. İçimdeki ses, o notun bana yazıldığını söylüyordu. Yavaşça, neredeyse emekleyerek süründüm. Dizlerim yere sürtünürken canım yanıyordu. Ama gözlerim cam kırıklarından ayrılmıyordu. En ufak dikkatsizlikte elim ya da dizlerim kesilebilirdi. Parmak uçlarım taşın kenarına dokunduğunda, yüreğim ağzıma geldi.

 

Onu aldığım gibi hızla geri çekildim ve yeniden koltuğun yanına sinip saklandım. Titreyen elimle kağıdı taşın etrafından zorlukla çözdüm. Tek elimi kullanmak bir hayli zordu. Bu yüzden bacaklarımın arasına sıkıştırdığım taş ile uğraşıyordum.

 

Açtığımda… gözlerim donup kaldı. İnce, kırmızı harflerle yazıyordu:

 

“Devran seni öldürecek. Eğer benimle gelirsen kurtulursun. Eve dönünce bahçede bulunan gül ağacını bul. Onun dibinde kazılı olan telefonu kullan.”

 

Ciğerlerime çektiğim nefes boğazımda düğümlendi. Ciğerlerime ulaşmıyordu sanki. Kaşlarımı çatıp kâğıda daha dikkatle baktım. Kim yazmış olabilirdi bunu?

 

Sonra kağıdı çevirdim. Arkasında iki harf vardı: A.B.

 

O an zihnimde bir şimşek çaktı: Akdeniz Belası. Onun gönderdiği notları hatırlıyordum. Ama o hep farklı bir yöntem kullanırdı. Özel bir mürekkep, kolyemdeki ışıkla okuyabileceğim gizli yazılar. Bu seferki farklıydı.

 

Bu gerçekten o mu? Yoksa biri onun adını kullanarak bana mı yaklaşıyor? Neler oluyor, kim böyle oynuyor benimle?

 

Tam bu düşünceler zihnimde çarpışırken, kâğıt aniden ellerimden çekildi. Çığlık atacak gibi oldum, ama sesim yine boğazıma düğümlendi.

 

Başımı kaldırdığımda, Devran karşımda dikiliyordu. Gözleri öfkeyle kararmıştı. Kağıdı hızla açıp okurken çenesindeki kasların gerildiğini görebiliyordum.

 

O an, bütün kanım çekilmiş gibi hissettim. İçimden "Devran'ın gazabı beni yok edecek." diye geçirdim.

 

“Ben… ben bir şey yapmadım.” dedim. Sesim titrek çıktı.

 

Devran ağır ağır başını kaldırıp, o keskin bakışlarını üzerime dikti. İçimdeki korku daha da büyüdü.

 

“Cama taş attılar. Ben ne oldu bilmiyorum.” dedim hızlı hızlı.

 

Devran sonra başını yana çevirdi. Yumruğunu sıktığını gördüm.

 

“Biliyorum.” dedi. Sesi derin ve hırçındı. “Kahretsin, biliyorum.”

 

Elindeki kağıdı neredeyse yırtacak kadar sıkıyordu. Söylenmeye devam etti.

 

“Bilmem gerekirdi. Böyle olacağını tahmin etmeliydim.”

 

O an yüzündeki öfkenin yalnızca bana değil, kendisine de yöneldiğini anladım. Ama yine de korkunun zinciri boğazıma dolanmıştı.

 

Derin, sıkıntılı bir nefes aldı. Omuzları kalkıp indi, yüzündeki kaslar hâlâ gergindi ama o nefesin ardından bir karar verdiğini anladım. Sonra eğildi, bileğimden kavradı. Dokunuşunda hâlâ o sertlik vardı ama sanki kendi içinde nazik olmaya çalışıyordu. Beni yerden kaldırdı. Ayaklarım üzerinde zar zor durabiliyordum.

 

Kolum hâlâ onun güçlü parmaklarının arasında sıkışmıştı. Kendine doğru yaklaştırdı beni. Aramızdaki mesafe yok olmuş gibiydi. Sesinde öfke, kontrol ve bir şey daha vardı… o karanlık karizması.

 

“Bana bak, Defne.” dedi.

 

Devran’ın eli kolumda, sert ama bir yandan da beni incitmekten çekiniyormuş gibiydi. Diğer elinde buruşturduğu kağıdı sallıyordu. O kağıdın hışırtısı kulaklarımda yankılandı. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.

 

O an bütün vücudum buz kesmişti. Kaçacak yerim yoktu. Gözlerim korkuyla doldu. Ama bakışlarımı ondan ayıramadım.

 

Yüzüme öyle bir bakıyor ki, o an içimden “Tamam, bu iş burada bitti, Devran gerçekten beni öldürecek.” diye geçirdim. Kağıdı sinirle sallayışı, gözlerindeki öfke… Sanki ben o notu yazmışım gibi.

 

“Ben bir şey yapmadım.” dedim kısık bir sesle. İnatla gözlerimi ondan kaçırmadım. Kaçsaydım, suçlu gibi görünecektim, suçlu değildim. Akdeniz Belası ile daha önce iletişime geçmiştim ama bu o değildi. Bu sefer bir şey yapmamıştım.

 

Devran yüzüme öyle bir süre baktı ki, nefes almayı bile unuttum. Sonunda derin bir nefes verdi, çenesindeki kaslar gergindi.

 

“Biliyorum.” dedi dişlerinin arasından. Ama sesinde öfke hâlâ hissediliyordu.

 

Bir an için, öfkesinin bana değil kendine olduğunu fark ettim. Ama o hâl hâlâ ürkütücüydü. Ellerinin sıcaklığı kolumda ağırlaşıyordu.

 

“Defne.” dedi. Ses tonu değişmişti, hâlâ sertti ama daha çok bir emir gibiydi. “Beni iyi dinle.”

 

Mecburen baktım. Göz göze geldiğimizde içimde bir ürperti dolaştı. Kağıdı havaya kaldırdı.

 

“Bunu sana yazan kimse, aklını karıştırmak istiyor. Seni bana karşı doldurmak istiyor.”

 

Dudaklarım kurudu, yutkundum. “Ne oluyor Devran?” dedim fısıltıyla.

 

Devran’ın elinde buruşturulmuş kâğıt hâlâ titriyordu. Yüzündeki öfke, bakışlarının ağırlığı beni adeta nefessiz bırakıyordu. Sonra birden, sesindeki ton değişti. Daha soğuk, daha keskin bir hâl aldı.

 

“Bu notu gönderen Akdeniz Belası değil.”

 

Bir an şaşkınlıkla gözlerim büyüdü. Kalbim zaten hızla çarpıyordu ama şimdi başka bir merak dalgası sardı içimi. Kaşlarımı çattım.

 

“Ne?… Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” dedim hayretle.

 

Devran, sanki ağzından fazla şey çıkmış gibi gerildi. Çenesini sıkıp bana baktı. Gözlerinde, içinde beni ürküten o tehlikeli kararlılık parlıyordu.

 

“Çünkü o böyle bir yöntem kullanmaz.” dedi kısa, keskin bir şekilde.

 

Bunu duyar duymaz içimde yeni bir şaşkınlık patladı. Demek ki onu gerçekten tanıyor. Hem de benim bildiğimden çok daha iyi tanıyor.

 

Bir an beynimden şu düşünce geçti: Ya, bu adam aslında onunla yakın bir bağ içindeyse?

 

“Peki, neden bu kadar eminsin?” diye üsteledim, sesim titreyerek.

 

Devran konuşacak gibi oldu. Dudakları aralandı, kelimeler diline kadar geldi ama birden sustu. Kendini frenledi.

 

“Bunu sorma.” dedi. Sesinde gergin bir sabır vardı. “Cevap veremem.”

 

Onun parmaklarının hâlâ bileğimde bıraktığı baskıyı hissediyordum. Ama bir anda, sanki içinde verdiği bir kararla, elini çekti. Özgürlüğün o kısa anı bile beni ürkütmek yerine daha da boşlukta hissettirdi.

 

Gözlerim ona mıhlandı. Dudaklarım istemsizce oynadı. Sonra o soruyu sordum, belki de sormasam daha iyiydi:

 

“Bu notun içeriği doğru mu? Beni gerçekten öldürecek misin?”

 

Sözlerim odada asılı kaldı. Sesim o kadar kırılgan çıkmıştı ki, kendi kulaklarımda bile tanıyamadım.

 

Devran, derin bir nefes aldı. "Ya sabır" der gibi gözlerini kapattı, parmaklarını şakaklarına götürdü. O anki halinden bile ne kadar zorlandığını anlayabiliyordum.

 

Sonra bana döndü. Gözlerinde hâlâ sertlik vardı ama sanki başka bir şey daha parlıyordu: bir koruma içgüdüsü.

 

“Defne…” dedi ağır ağır, sanki kelimeleri taşırken zorlanıyordu. “Ben seni asla öldürmem. Hiçbir zaman.”

 

O an içimde öyle bir karışım patladı ki… hem güvenmek istedim hem de korkumdan buna inanamamakla boğuştum.

 

Ama Devran’ın o sözünden sonra dudaklarım istemsiz kıpırdadı. Ve bu hislerimin tercümesi oldu.

 

“Sen beni hiçbir zaman öldürmezsin.” dedim, onun az önce söylediklerini tekrarlayarak.

 

Bu sefer kendi inancımı ortaya koymuştum. Sanki onu ikna etmeye değil, kendimi ikna etmeye çalışıyordum.

 

Bir süre aramızda sessizlik oldu. Öylece birbirimize baktık. Bu sessiz bakışma içimde tarifsiz bir duygu uyandırdı. Onun tavırları giderek daha sahiplenici bir hâl alıyordu ve ben bu tavrın bende yarattığı duygulara kapılmak istemiyordum. Kendimi bu kadar zayıf, bu kadar savunmasız hissetmekten nefret ediyordum.

 

Birden havayı dağıtmak için dilimden bir başka düşüncem pat diye çıktı:

 

“Sen beni niye öptün öyle dan diye?”

 

Devran öyle bir bakış attı ki… sanki dünyanın en saçma sorusunu sormuştum. Yargılayıcı, neredeyse küçümseyen bir bakıştı. Gözlerimi kaçırmak istedim ama yapamadım.

 

“Şu an tek problemimiz bu mu?”

 

Başımı salladım, “Ne? Ne yani, niye öptün?” der gibi üsteledim.

 

Cevap vermedi. “Gidiyoruz.” dedi sadece.

 

“Ne?” dedim şaşkınlıkla.

 

Silahını çıkardı, emniyetini kapattı, sonra tekrar beline yerleştirdi. O hareketi o kadar sakin ve alışkın bir şekilde yaptı ki tüylerim ürperdi.

 

“Sana bir soru sordum.” dedim, inadına sesimi yükselterek.

 

O an bana doğru döndü, yüzünde somurtkan bir ifade vardı.

 

“Müstakbel eşimi öptüm diye hesaba mı çekiliyorum şu anda?”

 

Beynimin içinde kelimeler birbirine karıştı.

 

“Ama-”

 

Sözümü kesti. “Aramızda hiçbir şey yokken sen bana yaklaşmaya çalışıyordun, o zaman daha mı iyiydi? Niye o hallerini konuşmuyoruz?”

 

Birden içimdeki tüm savunma mekanizmaları çöktü. Yüzüm bir anda alev gibi yandı. Onun gözlerinin içine bakamadım. Utançtan "sanki yer yarılsa da içine girsem" diye düşündüm.

 

Devran hiçbir şey söylemedi. Koltuğun üzerinden kaldırdığı örtüyü düzeltti, sessizce yerine serdi. Sonra tek bir söz etmeden çıkışa yöneldi.

 

Ben de arkasından istemsizce koştum. Yürürken dilimden şu çıktı:

 

“Giulia eski sevgilindi ama, değil mi?”

 

Kapıyı kapatıp kilitledi. Arkasını dönmeden, bana yan bir bakış atıp kısa bir cümle kurdu.

 

“O kadın benim hiçbir şeyim olamaz.”

 

Kalbim bir an yerinden fırlayacak gibi oldu. Sesinde öyle bir kesinlik vardı ki, garip bir şekilde etkilenmiştim. Ama yine de pes etmek istemedim.

 

“Ama Giulia sana bayağı yakın davranıyordu.”

 

“Öyleydi.” dedi, sakin ama keskin bir tonda.

 

“Eee?” dedim, gözlerimle onu zorlayarak.

 

O ise arabanın yanına yürümeye başlamadan önce sert bir ifadeyle dönüp şu sözleri söyledi:

 

“Giulia eğer benim bir şeyim olacaksa, ancak üzerine basıp geçtiğim bir merdiven olabilir.”

 

O an nefesim kesildi. Olduğum yerde durup kaldım. İçimde, Devran’ın Giulia’yı sadece bir amaç için kullandığını fark etmenin yarattığı bir ürperti vardı.

 

 

Bölüm : 23.10.2025 16:12 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...