27. Bölüm

27

Missyazarr
missyazarr

Arabaya binmemizin ardından yaptığımız en sessiz yolculuğu yapmıştık. Eve girdiğimizde ise tek istediğim odama çıkıp yorganın altına saklanmaktı. Ama salondan gelen telaşlı adım sesleri beni olduğum yerde durdurdu.

 

Başımı çevirdiğimde Elif'le Melis'in hızla yanıma doğru geldiklerini gördüm. Gözlerim büyüdü. Hâlâ burada olduklarını görmeyi beklemiyordum. İçimde bir mutluluk dalgası dolaştı. Ama aynı zamanda şaşkınlıkla Devran'a döndüm.

 

"Kızları göndermemişsin."

 

Devran'ın bakışları hala sert ama içinde yine saklı bir koruma isteği taşıyordu.

 

"Evet. Elif ve Melis biz evlenene kadar burada kalacaklar."

 

Şaşkınlığım daha da arttı. "Neden?" diye sordum. İstemsizce kaşlarım çatıldı.

 

"Dante'nin ne yapacağı belli olmaz." dedi, sanki olan biten dünyanın en doğal şeyiymiş gibi. "Kızların başına bir şey gelmesin."

 

Sözleri içime işledi. Kalbimde minnet dolu bir his belirdi. Ona bakarken dudaklarımda istemsiz bir tebessüm oluştu.

 

"İyi düşünmüşsün. Teşekkür ederiz." dedim, samimiyetle.

 

Devran durdu. Bana öylece baktı, sanki gözlerimin içini yokluyordu. Ardından derin bir nefes aldı. Sesi daha yumuşaktı bu kez.

 

"Teşekküre gerek yok. Onlar senin en yakınların. Hem, evlilik arefesinde sana destek olurlar."

 

Sözlerini duyduğum anda yüzüm düştü. O kelime... evlilik. İçimdeki bütün huzuru söküp alır gibi oldu. Evet, Elif ve Melis yanımda olacaklardı. Ama ben Devran'ın karısı olacaktım. O demekti ki, sonsuza kadar bu dünyaya zincirlenecektim. Bu karanlık hayatın bir parçası olacaktım. Tüm bunları tekrardan hatırladığım an içimdeki sevinç bir an içinde kül oldu.

 

Elif'in bana sevgiyle bakan gözlerini gördüm, Melis'in merakla kıpırdanışını hissettim. Onların yanında güçlü durmalıydım.

 

Devran'a dönmeden, sadece kısa bir bakış atarak: "Biz odamdayız o zaman." dedim.

 

Sesim sakin çıkmıştı ama kalbim fırtınaydı. Ardından kızlarla birlikte merdivenlere yöneldim. Çatı katına doğru ağır adımlarla çıktım. Arkama bakmadım. Devran'ın odanın ortasında nasıl dikildiğini, o sert bakışlarla nasıl ardımızdan seyrettiğini hissettim ama görmedim. Görmek istemedim.

 

Çatı katındaki odaya girer girmez üzerimden günün bütün ağırlığını atmak ister gibi yatağın kenarına oturdum. Elif ve Melis de peşimden içeri girdi, kapıyı kapatıp bana doğru yöneldiler. İçimde öyle bir yorgunluk vardı ki, sadece gözlerimi kapatıp dünyayı susturmak istiyordum. Ama onların yüzlerindeki meraklı ifade, çoktan sessizliği bozacaklarını belli ediyordu.

 

Melis'in gözleri kısık, dudak kenarında muzip bir gülümseme vardı. Elif ise dikkatle bana bakıyordu, bakışlarında merakla beraber bir kaygı da gizliydi. Sanki birazdan patlayacak bir olay, odanın ortasında görünmez bir ağırlık gibi asılı duruyordu.

 

Ben hiçbir şey söylemeden başımı eğip parmaklarımla yatağın kenarını tırmalarken, Melis kollarını göğsünde kavuşturdu. O tanıdık, şakacı ama alaylı tonu bir anda odamı doldurdu.

 

"Eeee... anlat bakalım Defne Aydın. Saatler önce o arabada olan şey... Hani Devran seni çekip götürmeden önce yaşanan... Ne diyeceksin buna?"

 

İçimde koca bir taş düştü sanki. Yutkundum. Zaten o anı her hatırlayışımda yanaklarım tutuşuyor, kalbim hızla çarpıyordu. Onların orada olduğunu, her şeyi gördüklerini biliyordum... Bunu dile getirdiklerinde benim için işler daha da kötüye gidiyordu. O an gözlerimi kaçırdım, utanmıştım.

 

"Bilmiyorum..." dedim kısık bir sesle. Dudaklarım titredi. "Benim hiç beklemediğim bir anda oldu. Ben de şoktaydım zaten."

 

Melis kahkaha atar gibi güldü, yatağa atılıp yastıklardan birini kucağına aldı.

 

"Ay Defne! Senin o anki suratını göstermek isterdim. Bildiğin bayıldın resmen. Ama ne anlamda orasını bilemem." dedi, göz kırparak.

 

Elif ise daha ciddi bir ifadeyle bana yaklaştı, yatağın yanına oturdu. Elini dizime koyarak usulca konuştu.

 

"Melis... yeter. Görmüyor musun? Utanıyor. Hem belki de kafası çok karışık şu an."

 

Bakışlarımı Elif'in yüzüne çevirdim. O an içimdeki bütün karmaşa gözlerime dolmuştu sanki.

 

"Elif... ne yapacağımı bilmiyorum. Sanki her şey kontrolümden çıkıyor. Daha dün normal bir hayatım vardı. Şimdi..."

 

Sesim çatallandığı için duraksadım. Ama sonra kaldığım yerden devam ettim.

 

"Şimdi onun öpücüğü aklımdan çıkmıyor. Korkuyorum."

 

Melis bana eğilerek kaşlarını oynattı, sesi yumuşamıştı ama hala oyunbazdı:

 

"Korkunun yanında biraz da hoşuna gitmedi mi peki?... Hadi Defne, itiraf et. Gözlerindeki parıltıyı biz görmesek bile Devran kesin görmüştür."

 

Yanıt veremedim. Gözlerimi yere indirdim. Utançla beraber kalbimin içinde kıpırdayan o sıcacık, tarif edemediğim his... ikisi birbirine karışmıştı. Neden böyle hissediyordum? O benim dünyam için çok yanlış bir insandı.

 

Sonra, çok düşünmedim ve sorumun cevabını yine kendi içimden verdim. Devran'a karşı tarif edemediğim, ya da tarif etmeye korktuğum, o hislerin nedenini biliyordum. Beni hayatım boyunca böylesine koruyup kollayan hiç kimsem olmamıştı. Devran kendi amaçları için hareket etse de yaşamam için bana söz vermiş ve herkesi benim için karşısına almıştı. Belki de zayıf noktamdan vurulmaya çok müsaittim.

 

Elif derin bir nefes aldı, sonra bana daha da yaklaştı.

 

"Bak Defne, o adam seni mutlu edecekse biz senin yanındayız. Ama şunu bil... Aranızda bir şeyler yaşanacaksa bu zorla değil, bu gerçekten sen istediğin için olmalı. Biliyorum sen izin vermezsin ama yine de kendini çaresiz hissetme. İlla Devran istedi diye onun gerçekten karısı olma."

 

O an gözlerim doldu. Onlara cevap veremedim. Çünkü ne istediğimi ben de tam olarak bilmiyordum. Bildiğim tek şey... Devran'ın öpücüğünün zihnimden silinmediğiydi.

 

Kızların yüzüme dikilen bakışlarından kaçamadım. İçimde bir düğüm vardı, sonunda pat diye ağzımdan çıktı:

 

"Ben çok garip hissediyorum..." dedim, gözlerim yerdeydi.

 

"Yani... bunun yanlış olduğunu biliyorum. Devran yanlış adam. Bana yapabileceklerini, kim olduğunu, tehlikeli birisi olduğunu biliyorum. Ama o öpücükten... sandığım kadar rahatsız olmadım. Hatta..."

 

Yutkundum, sözler boğazımda düğümlendi. "Aslında isteseydim... kendimi hemen geri çekebilirdim."

 

O an sessizlik oldu. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Derken Melis, adeta patlar gibi havaya sıçradı. Sevinç çığlıkları attı, kahkahası odada yankılandı.

 

"Ayyyy Defne! Sen var ya, sen! Benim tatlı, masum arkadaşım sonunda-"

 

Daha sözünü bitirmeden üzerime atıldı.

 

"Melis! Dur, kolum!" dedim panikle.

 

Alçıdaki kolumu korumaya çalışıyordum ama Melis'in sarılması boğucu bir sevgi seliydi. Sıkı sıkı sarıldı, "Canım Defnem, ay seni yerim!" diye söylenip beni adeta nefessiz bıraktı.

 

Onun kollarından kurtulduğumda derin bir nefes aldım, saçlarım darmadağın olmuştu.

 

"Ne oldu da bu kadar sevindin?" diye çıkıştım şaşkınlıkla.

 

Melis gözlerini parlatıp, gülücükler saçtı: "Aşk güzel şey ondan!"

 

Bir an donakaldım. Sonra gözlerim fal taşı gibi açıldı.

 

"Hayır!" dedim aceleyle. "Ben aşık falan değilim! Öyle bir şey yok."

 

Melis bana kuşkuyla baktı, dudaklarının kenarı yukarı kıvrılmıştı.

 

"Hiç inandırıcı değilsin Defne."

 

Onunla daha fazla didişmek istemediğim için gözlerimi Elif'e çevirdim. "Elif... sen bir şey söylesene." der gibi bakıyordum. Ama Elif'in yüzünde garip bir ifade vardı. Morali bozulmuştu, gözlerindeki ışık sönmüş gibiydi.

 

Sessizliği o bozdu:

"Bilmiyorum Defne. Bu his ne, adını koyamıyorum. Ama umarım..."

 

Sessizliğinde derin bir nefes aldı.

"...umarım seni sen olmaktan çıkarmaz."

 

Sözleri kalbimin orta yerine saplandı. Gözlerimi kaçırarak çaresizce mırıldandım.

 

"Ben aşık değilim."

 

Ama sesim öyle zayıf çıkmıştı ki, sanki ben bile kendime inanmıyordum.

 

İçimden, "düşüncemde haklıyım" diye geçirdim. Belki de gerçekten, ilk defa bu kadar sahiplenildiğim için böyle hissediyorum. İlk defa biri beni böyle korudu... O yüzden, kızlar yanılıyordu. Aşk falan değildi bu.

 

Kızların gözleri bir anlığına birbirine kaydı, sonra ikisi de dönüp bana baktı. Melis dayanamadı. İlk soran o oldu.

 

"Peki, masada tam olarak ne oldu? Bize anlatmadan çekip gittiniz. Hiçbir şey anlayamadık orada."

 

Derin bir nefes aldım, gözlerim tavana kaydı. İçimdeki yorgunluğu hissettim.

 

"Çok şey oldu." dedim kısık bir sesle. "Öyle bir fırtınanın ortasında kaldım ki... O adamlar benim hakkımda konuşuyordu. Sanki ben yokmuşum gibi. Namus, gurur, hesap..."

 

"Ama dayanamadım. Onların karşısında dik durdum. Susacağım sandılar ama susturamadılar beni. Sonra..."

 

Gözlerim istemsizce yavaşça kapandı, hatırlarken bile kalbim sıkışıyordu.

 

"...Devran, benimle ilgili kararı açıkladı. Yüzüğümü gösterdi. Defne müstakbel eşim olarak benim namusumdur dedi. Herkesin önünde beni sahiplenerek ilan etti."

 

Melis'in ağzı hayretle açıldı. Elif ise sadece sessizce beni izliyordu.

 

Başımı çevirip ikisine birden baktım.

 

"Anladınız mı? Onunla evlenmekten başka çarem kalmadı. Bu işin geri dönüşü yok. Masadaki herkes duydu, herkesin önünde açıklandı. İstesem de kaçamam artık."

 

Sessizlik çöktü. Yalnızca nefeslerimiz duyuluyordu. Bir an boğazım düğümlendi.

 

"Ama..." dedim, sesim titreyerek. "İtiraf etmeliyim ki korkuyorum. Gerçekten çok korkuyorum."

 

O an Elif bana yaklaştı, elini elime koydu. Sıcaklığı içime işledi.

 

"Canım..." dedi yumuşak ama kararlı bir sesle. "Sen iyi ol da... gerisi hiç mühim değil."

 

Gözlerim doldu. Ne kadar şanslıydım ki, yanımda onlar vardı. Onların desteği bile yüreğimde büyük bir kuvvet gibiydi.

 

"İyi ki varsınız."

 

Hepimiz günün ağırlığıyla bitap düşmüştük. Kızların gözlerinin kapanmaya başladığını gördüğümde, kalkıp dolaptan kızlara daha rahat giyecek şeyler verdim. İkisi de teşekkür ederek hiç reddetmeden üzerlerini değiştirdi.

 

Sonra yatağa uzandık. Yatak büyük olmasına rağmen üçümüz de yan yana, birbirimize sokularak yattık. Ben ortadaydım. Sağımda Elif, solumda Melis. İkisinin nefesini yanaklarımda hissediyordum.

 

O an bir huzur sardı içimi. Sanki tüm kaos, tüm korku bir nebze olsun uzaklaşmıştı. Aklımda hâlâ bir yerlerde Devran vardı ama tam gözlerimi kapatacakken...

 

Dilimin ucuna takılan bir merak vardı. Hafifçe Melis'e doğru dönüp, kısık bir sesle sordum.

 

"Melis... biz arabaya geri döndüğümüzde sen ne yapmaya çalışıyordun?"

 

Sanki yaramazlık yapan bir çocukmuş da yakalanmış gibi irkildi. Gözleri büyüdü, yüzü kızardı.

 

Ama o an araya Elif girdi, sakin ama net bir sesle:

 

"Bunu ben anlatsam daha iyi olur. Çünkü Melis asla doğru düzgün anlatmaz."

 

Ben daha soramadan Elif devam etti:

"Nejat'ı tuvalete gitmek istiyorum diye darladı, bezdirdi resmen. Ama amacı tabi ki tuvalet falan değildi. Sizin konuşmanızı gizlice dinlemek istedi."

 

Şaşkınlıktan gözlerim irileşti, başımı çevirip Melis'e baktım.

 

"Ne?!" dedim neredeyse fısıltıyla bağırarak. "Melis, gittiğimiz yer öyle herkesin elini kolunu sallayacağı bir yer değildi. Ortalık mafya babası kaynıyordu! Sen deli misin?"

 

Melis hemen ellerini savurdu. "Hayır ya, tam olarak öyle değil!" dedi aceleyle.

 

Elif gözlerini kıstı. "Eee, ne peki?"

 

Melis derin bir nefes aldı. Sonra ciddi bir şekilde konuştu:

 

"Ben... bize böyle değersizmiş gibi davrandıkları için öyle yaptım. Yanlarında gezdirdikleri çantaymışız gibi hissettim. Ve bu beni delirtti. Yani ben çantalarıma bile çok değer veririm, öyle söyleyeyim."

 

Ben ağzımı açıp kapatırken Melis devam etti, sesi titriyordu:

 

"Hiç siz de... iradeniz yokmuş gibi hissetmiyor musunuz? Sanki onlar karar veriyor, biz sadece sürükleniyoruz."

 

Elif sözü aldı. Bakışları kararlıydı.

 

"Ben öyle hissetmiyorum." dedi. "İradesiz gibi değil de... daha çok 'canımı seviyor' gibi hissediyorum."

 

Melis hemen başını kaldırıp Elif'e baktı.

 

Elif "Ne?" diye sordu sertçe.

 

Melis'in gözlerinde kırgınlık vardı. O duygusal bir kızdı. Çoğu zaman hisleriyle hareket ederdi. Fakat Elif ise tam tersiydi.

 

Sonra, Elif derin bir nefes aldı ve sessizliği bozdu.

 

"Çok afedersiniz ama adamlar götümüzü kurtarmaya çalışıyor. Kusura bakma Melis ama sen bu kafayla devam edersen çok yaşamazsın."

 

Melis'in yüzü düştü. Morali bozulmuştu, sessizleşti. Sonra gözlerini bana çevirdi, umutla.

 

"Peki sen? Sen ne düşünüyorsun Defne?"

 

Bir an sustum. İçimdeki sesler sağ ve sol yanımda fısıldaşıyordu sanki. Melis'in isyanında da haklılık vardı, Elif'in temkininde de. İkisi de benim için birer melek gibiydi. Biri sağımda, bir diğeri solumda.

 

"Ben..." dedim sessizce. "Ben sadece kendim için doğru olanı yapmaya çalışıyorum. Gerisi ne olur bilmiyorum."

 

Sözlerim havada asılı kaldı. Elif hemen konuyu kapatmak istedi, belli ki daha fazla tartışmanın faydası yoktu.

 

"Hadi Melis, uyuyalım artık da beynimize iki gram akıl girsin. Kaç gündür uyumuyoruz."

 

Melis dudaklarını büzüp sessiz kaldı. Ben de başımı yastığa gömdüm. "İyi uykular." dedim ikisine de.

 

Bir süre sonra kızların nefesleri düzene girdi. Hemen uyumuşlardı. Çünkü yetimhaneye gittiğimiz günün akşamı kaçırıldıkları için bir buçuk gündür uyumuyorlardı.

 

Bense gözlerimi tavana dikmiş, kıpırdamadan öylece kalmıştım. Odanın sessizliğini dinledim. Göz kapaklarım ağırlaştı ama zihnim hâlâ Devran'ın yüzünde, sözlerinde, sahiplenişinde takılıydı. Ve ben de geceyi birkaç saatlik uykuyla geçirmeme rağmen dakikalarca uyuyamadım.

 

 

***

 

G

 

özlerimi ne zaman kapattım, uykuya nasıl daldım hiçbir fikrim yoktu. Hatırladığım en son şey, zihnimde yaşananları bir film gibi tekrar tekrar kurduğumdu. Ama uyandığımda, kulaklarıma dolan tiz bir çocuk sesiyle gözlerimi araladım.

 

“Defne ablaaa! Uyanın, uyanın!”

 

Bir anda yatağın üzerinde biri zıplamaya başladı. Başımın içi uğulduyor, gözlerim yanıyordu. Kendime geldiğimde gördüm ki, Güneş kocaman gülümsemesiyle yatağın üzerinde hopluyordu.

 

Yataktan doğrulmaya çalışırken yüzüme istemsiz bir tebessüm yayıldı.

 

“Benim güzelim, tatlı bıcırığım… gel buraya,” dedim, kollarımı açarak.

 

Güneş sevinçle bana atladı, sımsıkı sarıldım ona. Başını öptüm, saçlarının mis kokusu burnuma geldi. Kalbim bir anlığına bütün yüklerden arınmış gibi hafifledi.

 

O sırada yanımdan Elif’in mırıldanan sesi duyuldu:

“Ne oluyor ya…” dedi, hâlâ uyku mahmurluğunda.

 

Göz ucuyla kızlara bakarak gülümsedim.

 

“Güneş bizi uyandırmaya gelmiş ablaları.”

 

Melis bir anda doğruldu, gözleri yarı kapalı ama sesi canlıydı.

“İşte doğdu güneşim!” diye bağırdı.

 

Güneş kahkahalarla güldü. Ben ona bakıp, merakla sordum:

“Sen nereden çıktın böyle?”

 

“E sürpriz yumurtadan!” dedi kıkırdayarak.

 

O an hiçbirimiz onun bu şirinliğine dayanamadı. Elif ise hızla doğruldu, Güneş’in küçük kollarına atıldı ve onu gıdıklamaya başladı.

 

“Ya sen bal mısın, şeker misin, hee?” diye dişlerini sıkarak sordu.

 

Odanın içi bir anda Güneş’in kahkahalarıyla doldu. Çığlık çığlığa gülüyordu. Biz de onları tebessüm ederek izliyorduk.

 

Elif sonunda onu rahat bırakınca Güneş sanki bir şeyi yeni hatırlamış gibi bana döndü.

 

“Defne ablaaa…” diye seslendi.

 

“Efendim, canım benim?” dedim gülümseyerek.

 

“Ben geleli bir saat oldu ama Defne ablalar uyuyor diye beni yollamadılar. Ben de kaçtım. Gündüz gündüz ne uykusu, bebekler uyur bir kere!” dedi, kollarını kavuşturup büyük bir iş başarmış gibi.

 

Kendimi tutamadım, kahkaha değil ama sıcak bir tebessüm yayılıverdi yüzüme. Saçlarını okşadım konuşurken.

 

“Bak şimdi…” dedim. “Bizim çok önemli işlerimiz vardı. O yüzden günlerce uyuyamadık. Çok yorulduk. Yoksa en güzel uyku gece uykusudur.”

 

“Günlerce mi?!” diye gözleri kocaman açıldı.

 

“Evet tatlım.”

 

“Ohaaa…” dedi abartılı bir şekilde. “Ben dokuz buçukta uyumazsam annem bana çok kızıyor. Sakın anneme anlatmayın uyumadığınızı.”

 

Ben yine gülümsedim, Elif ve Melis de kahkahalarını tutamadı.

 

Sonra Melis ona doğru eğildi, dudaklarının kenarında muzip bir gülümseme vardı.

 

“Sen bizi annenden korursun, olmaz mı Güneşim?”

 

Güneş hemen diklendi. “Korurum tabii!” dedi büyük bir gururla.

 

Hepimiz sessizce güldük. Melis elini uzattı.

 

“Anlaştık o zaman.”

 

Güneş önce ellerine baktı ve elinde bulundurduğu kağıdı diğer eline geçirdi. Ardından ciddiyetle Melis'in eline çaktı. Sonrasında küçük elleriyle kâğıtı bana doğru uzattı.

 

“Bu ne?” diye sordum şaşkınlıkla.

 

“Sana resim çizdim.”

 

Şaşkınlıkla ve memnuniyetle kâğıdı alıp açtım. İçinde büyükçe çizilmiş, eğri büğrü ama sıcacık bir kalp vardı. İçim sıcacık oldu.

 

“Sen bana kalp mi çizdin Güneş?” dedim. Küçük yanağını öptüm. “Teşekkür ederim canım.”

 

“Rica ederim Defne abla.” dedi masumiyetle.

 

Ama ben kâğıdı biraz daha dikkatle inceleyince, kalbin hemen kenarında küçücük bir yazı gördüm: A.B.

 

Bir an kaşlarım çatıldı, gözlerim büyüdü. O küçücük harfler, göründüğünden daha ağır geldi.

 

Akdeniz Belası.

 

Kalbim göğsümün içinde hızla çarpmaya başladı. Onun adı. Onun kağıdı. Onun taktiği.

 

Bir an etrafa baktım. Güneş’in bulunduğu yere bile nasıl sızabilirdi bu adam? Yoksa… yoksa Güneş’in çevresinden biri miydi? Bu ihtimal aklıma kazındığı anda, sırtımdan soğuk bir ürperti geçti.

 

 

Bölüm : 29.10.2025 16:42 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...