28. Bölüm

28

Missyazarr
missyazarr

Güneş’in elinden o kâğıdı alıp kalbi çizimine bakarken ilk başta sadece tatlı bir çocukluk hamlesi gibi görmüştüm. Ama kenarında gördüğüm küçücük A.B. imzası bütün huzurumu yerle bir etti.

 

Ben bu adamı, sırf İtalya’da hayatımı kurtardı diye bir “kahraman” gibi görmeye başlamıştım. Oysa gerçek bu değil… Eğer Akdeniz Belası dedikleri kişi gerçekten bu mafya dünyasının içindeyse, o da en az Devran kadar tehlikeli biriydi. Hem de öyle bir sızma gücü var ki, neredeyse dokunmadığı yer kalmamış gibiydi. Bizim içimize kadar, Güneş’e kadar ulaşabiliyor. Daha ne yapabilirdi acaba?

 

Tüylerim diken diken oldu. İçim ürperdi. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Çünkü ondan korkmaya başlamıştım.

 

Sonra aklıma düştü o an: İtalya’da, o ormanın ortasında bile beni bulan ilk kişi de oydu. Demek ki bu adamın eli kolu dünyanın her yerine uzanıyordu. Kim bilir, hep bir adım ötemde duruyordu belki de.

 

Birden, kulağıma Elif’in sesi geldi.

 

“Defne?”

 

Düşüncelerimden öyle dalmıştım ki, irkilerek kafamı kaldırdım. “Efendim?” dedim, sanki suçüstü yakalanmış gibi.

 

Elif bana endişeli bakıyordu.

 

“Kaç keredir sana sesleniyoruz, hiç tepki vermedin. Ne oldu, bir şey mi oldu?”

 

Boğazımda düğümlenen o korkuyu bastırarak, yüzüme sahte bir rahatlık maskesi taktım. Güneş varken bir şey belli edemezdim.

 

“Yok bir şey…” dedim. Sonra da apar topar yataktan kalktım.

 

Elimi enseme götürdüğümde dudaklarımdan küçük bir “ı” sesi çıktı.

 

“Siz hazırlanın. Ben lavaboya uğrayıp geliyorum.” dedim, zoraki bir gülümsemeyle.

 

Elif ile Melis, yüzümdeki gerilimi görmüşlerdi ama bana daha fazla baskı yapmadılar. “Tamam.” dediler yalnızca.

 

Banyoya girdiğimde kapıyı kapatıp sırtımı sertçe ona yasladım. Gözlerim boşluğa, fayanslara dikildi. Derin derin nefes alıyordum, sanki içerideki oksijen bana yetmiyordu.

 

Parmaklarım refleksle kolyeme gitti. Çabucak kağıdı çıkardım, titreyen ellerimle kolyemin ucundaki küçük ışığı kâğıdın üzerine tuttum. Belki… belki o tanıdık mürekkeple yazılmış gizli kelimeler belirecekti.

 

Ama hiçbir şey çıkmadı.

 

“Hasiktir…” diye ağzımdan istemsizce kaçtı. Kağıdı tekrar tekrar çevirdim, bastırdım, ışığı farklı açılardan tuttum. Yok.

 

Gözlerim fayanslardan birine kilitlendi, zihnim hızla çalışıyordu. Bir bulmacayı çözmeye uğraşır gibi.

 

Ve o an taşlar yerine oturdu.

 

Demek ki bu kez gizli mürekkep kullanılmamıştı. Demek ki bu not doğrudan bana gelmemişti. Çünkü Akdeniz Belası istemeden yakalanmıştı.

 

Kalbim sıkıştı. Çünkü artık biliyordum. Akdeniz Belası kesinlikle Güneş’in çevresinden biriydi. Ve bu, her şeyin çok daha tehlikeli bir hale geldiğini gösteriyordu.

 

Banyonun içinde kendi kendime volta atmaya başladım. Ayak seslerim fayanslarda yankılanıyor, kalbim ritmine eşlik ediyordu. Ne yapmalıydım?

 

Bu kağıdı Devran’a gösteremezdim. Akdeniz Belası ile kağıt yoluyla haberleştiğimi, her defasında gizli yazıları okuduğumu ona açıklayamazdım. Bu benim için sadece bir sır değildi, aynı zamanda belki de tek çıkış yolumdu. Eğer işler sarpa sararsa, eğer Devran’ın ellerinde tamamen sıkışıp kalırsam kaçmam gerekirdi. Baba son çare olarak geriye sadece Akdeniz Belası kalıyordu. Ve ben, kendime bu ihtimali saklamak zorundaydım.

 

Durup derin bir nefes aldım, sonra yeniden volta atmaya başladım. “Önce kim olduğunu bulmalıyım.” dedim kendi kendime, fısıltıyla.

 

Elimdeki kağıdı sıkıca tuttum. O küçücük "A.B." yazısına bakarken aklımdan geçen tek şey şuydu: Bu kağıt, Akdeniz Belası’na çıkan yolun bileti olmalı.

 

Volta atmayı bıraktım. Kararım netleşmişti. Artık sadece bekleyen biri olmayacaktım. Onu bulmalıydım. Onun kim olduğunu öğrenmeliydim.

 

Banyoda işimi bitirdim, yüzümü soğuk suyla yıkayıp biraz kendime geldim. Yüzümdeki şok izlerini silmeye çalıştım. Ardından odaya geri döndüm.

 

Melis ile Elif çoktan üstlerini değiştirmişlerdi. Eski kıyafetlerini giymişler, yatağın kenarında oturuyorlardı. Normal görünmeye çalışarak dolabıma yöneldim. Birkaç parça kıyafet çıkarırken sesimi olabildiğince sıradan tuttum:

 

“Devrana söyliyim de, bir ara eve uğrayıp bir çanta hazırlamanızı sağlasın.”

 

Melis’in gözleri bir anda parladı. “Çok iyi olur vallahi!” diye atladı, tam da ondan bekleyeceğim gibi. Onun konfor alanı her şeyden önce gelirdi.

 

Elif daha temkinliydi, kollarını göğsünde kavuşturmuş şekilde bana bakıyordu.

 

“Düğüne kadar buradayız o zaman.” dedi, sanki biraz daha gerçeği kabullenir gibi.

 

“Öyle görünüyor.”

 

Kıyafetlerimi giymeye başlarken sesimi normal tutmaya çalışmıştım. İçimde fırtınalar koparken dışarıdan sıradan görünmek zorundaydım.

 

Tam o sırada, Güneş yatakta yeniden zıplamaya başladı. Kahkahaları ve heyecanıyla bütün odanın havasını değiştirdi. Şaşkınlıkla ona bakıp kaldık.

 

“Oley be! Defne Aydın, Devran abimle evleniyor!” diye sevinçle bağırdı.

 

Donakaldım. Onun bu mutlu haline yarım ağızla tebessüm etmeye çalıştım ama gülüşüm buruk kaldı. İçimde hâlâ o büyük, ağır taş vardı. Evet, herkes bana müstakbel “gelin” gözüyle bakıyordu ama ben hâlâ Devranla evlenme düşüncesine ısınamıyordum. Bu evlilik her şeye rağmen yine de dikenlerle çevrili bir yol gibi görünüyordu. Çünkü bir aşk evliliği değildi.

 

Hepimiz hazırdık artık. Üzerime seçtiğim sade ama düzgün kıyafetimi giymiştim. Arkamda Melis ve Elif vardı, ben de Güneş’in elini tutup önde ilerliyordum. Küçük kızın neşesi bütün gerilimi alıyordu sanki. Merdivenlerden inerken bir an için içimdeki fırtınaları unutuyordum.

 

“Akşam yemeğinde benim en sevdiğim yemeği yapacaklarmış: köfte!” dedi Güneş, gözleri ışıldayarak.

 

Gülümseyip cevap verdim: “Ya, öyle mi? Ben de çok severim köfteyi.”

 

“Kim sevmez ki köfteyi!” diye karşılık verdi Güneş. “Bir de yanına patates kızartması olsun… tadından yenmez!”

 

İster istemez güldüm. “Doğru, haklısın.” dedim.

 

Tam o sırada salonun girişine varmıştık. Başımı kaldırdığımda salondaki tekli koltukta oturan Devran’la göz göze geldim. O an kalbim hızlandı, karnımda düğümlenen bir heyecan hissettim. Onun bakışları çok yoğundu, eskisi gibi değildi.

 

İçim ürperdi, o yüzden hemen bakışlarımı kaçırdım. Güneş’i yönlendirmeye devam ettim. Kalabalığın içine doğru ilerledik.

 

Salonda pek çok kişi vardı. Güneş’in halası Nesli'yi zaten daha önce tanımıştım. Yanlarında Nejat ve Kemal de oturuyordu. Ama bir de tanımadığım iki kişi daha vardı.

 

Salona girince “İyi akşamlar.” diyerek hepsine seslendim. Kibarca tebessüm ettim.

 

Tanımadığım o iki kişi hemen ayağa kalkıp kendilerini tanıttılar. Koyu kahverengi saçlı, hafif balık etli kadın Güneş’in annesiydi. Adı Sedaydı. Güneş’in babasının adı ise Necmi idi. Seda’nın içten, samimi bir tavrı vardı; Necdet’in duruşu ise daha babacan ve otoriterdi. İçimden, Güneş böyle bir anne babanın yanında büyümüş, ne kadar şanslı… diye geçirdim.

 

Elif ve Melis de onlarla tanıştıktan sonra, Seda gülümseyerek bana döndü: “Güneş senden çok bahsediyor. Seni çok sevmiş.”

 

Ona karşılık verirken içimde sıcacık bir his yayıldı. “Ben de onu çok sevdim.” dedim, göz ucuyla Güneş’e bakarak. O ise hayranlıkla beni izlemekteydi.

 

Tam oturacakken çaktırmadan elimdeki fırsatı kullandım. Orta sehpanın üzerindeki Güneş’in resimleriyle dolu kağıtların arasına, az önce Güneş’in bana verdiği kağıdı gizlice bıraktım.

 

Dışımdan her şey gayet normalmiş gibi görünürken fakat içimden, "Eğer birisi fark edip o kâğıda dokunursa… işte o zaman Akdeniz Belası ile bir bağı olduğundan emin olurum." diyordum.

 

Koltuklardan birine oturduğumda, hemen dikkati üzerime çekmek için söze girdim.

 

“Demek Devran’ın arkadaşlarısınız?”

 

Seda gülümseyerek başını salladı. “Evet. Aslında Devran, Necdet’in memleketten arkadaşı. Oradan beri çok yakınlar.”

 

“Ya, öyle mi?” dedim. Göz ucuyla Devran’a bakıp küçük bir tebessüm ettim. İçimde hâlâ karmaşık hisler vardı ama dışarıya sakin görünmek zorundaydım.

 

Bu arada bakışlarım odadaki herkeste gezinmeye devam etti; özellikle orta sehpaya. O kağıdı fark eden, ona uzanan biri olacak mı diye diken üstündeydim.

 

Seda o sırada kocasına dönüp gülerek takıldı:

 

“Bazen Devran’la o kadar çok görüşüyor ki… Diyorum, bari hiç gelme de geceleri de yatıya kal!”

 

Necdet hafifçe tebessüm etti. O an gözleri Devran ile buluşmuştu. Aralarında sıkı bir bağ olduğu belliydi.

 

“Severiz kardeşimle birbirimizi.” dedi, kirli . Sesi tok ve içtendi.

 

Bir an sessizlik oldu. Ama Devran sessizliği bozdu.

 

“Necdet, Nejat ve Neslihan’ın abisi.” diye açıkladı bana dönerek.

 

Şaşırdım. Hiç böyle bir bağlantıyı beklemiyordum.

 

Gülümsememi koruyarak, “Öyle mi, ne güzel…” dedim. Sonra masum bir ses tonuyla ekledim: “Hem isimleriniz de ne kadar uyumlu?”

 

Neslihan o an kendini tutamadı ve kısa bir gülüşten sonra araya girdi.

 

“Bizimkilerin uyumlu isimlere takıntısı vardı herhalde. Biraz daha kardeşimiz olsa Necmettin, Necmiye gibi sıkıcı isimler türetmeye devam ederlerdi eminim.”

 

Çoğu kişinin yüzünde belli belirsiz bir tebessüm geçti. Ben ise dışarıdan sakin görünüyor olsam da içimdeki ses susmak bilmiyordu: Herkes birbirine bu kadar bağlıysa, bu ağın içinden nasıl çıkacağım? Akdeniz Belası buradaki hangi yüzün arkasında gizleniyordu?

 

Seda bana döndü. O samimi, içten gülümsemesiyle:

 

“Artık sık görüşeceğiz gibi görünüyor… Evleniyormuşsunuz.” dedi.

 

Bir an nefesim boğazıma takıldı. Dudaklarımda yapay bir tebessümle, “Evet…” diyebildim yalnızca.

 

İçimde ise fırtınalar kopuyordu. Bu evlilik bana zincir mi olacak, yoksa bir sığınak mı? Mutlu mu olmalıydım, yoksa derin bir pişmanlık mı duymalıydım, hâlâ karar veremiyordum.

 

Seda konuya devam etti:

“Çok acele oldu bu evlilik işleri… Biz zaten bu süreçte yanınızda olacağız ama ne yardıma ihtiyacınız olursa söyle canım, çekinme.”

 

Onun bu içten yaklaşımı beni biraz olsun rahatlattı. Sessizce başımı sallayıp, “Teşekkür ederim.” dedim, buruk bir tebessüm ile. Gerçekten minnettardım.

 

Ama işte o an fark ettim ki… Seda, bu evlilikten sıradan, normal bir evlilikmiş gibi bahsediyordu. İçimden buz gibi bir ürperti geçti.

 

Gözlerim farkında olmadan Devran’a kaydı. O, sanki aklımdan geçenleri okur gibi bana baktı ve usulca başını salladı. O an anladım. Seda hiçbir şey bilmiyordu.

 

Tam o sırada Devran konuştu:

“Ben gerekli olan her şeyi halledeceğim. Senden tek ricam Defne’ye destek olman.”

 

Seda’nın yüzündeki şaşkınlık apaçık belliydi. Gözleri büyümüştü, dudaklarında hayranlıkla karışık bir tebessüm belirdi. Sanki “Devran, Defne’ye gerçekten âşık” diye geçiriyordu içinden. İçimdeki kasırga daha da büyüdü.

 

O an imdadıma Güneş yetişti. Orta sehpanın başında resim çizen küçük kız, birden kalkıp yanıma geldi.

 

“Bak, ben sizi çizdim Defne abla!” dedi heyecanla.

 

Hafifçe eğildim, kâğıda baktım. Çocuk çizimiydi ama anlamlıydı: kabarık elbiseli bir kadın figürü ve siyah kıyafetli bir erkek figürü. Beni ve Devran’ı çizmiş olmalıydı.

 

Tam o sırada bir hareketlilik hissettim. Şaşırdım. Çünkü Devran ondan hiç beklenmeyecek bir şekilde yanımıza gelip oturdu. Güneş’i kucağına aldı, küçük kızın ellerinden resmi aldı. Üçümüz birlikte resme bakarken, içimden taşan şaşkınlıkla göz ucuyla Devran’a baktım. Onun bu yakınlığı, her şey normalmiş gibi davranışı… mantığımı düğümlendi.

 

Ama o sırada gözüm refleksle orta sehpaya kaydı. Dakikalardır orayı gözetliyordum zaten. Ve işte o an oldu.

 

Kemal yerinden kalktı, masaya doğru hafifçe eğildi. Hiç kimse fark etmeyecek kadar doğal bir hareketle elini uzattı. Az önce yem olarak bıraktığım o kâğıdı aldı. Parmağının ucunda kâğıt kayboldu. Sonra hiçbir şey olmamış gibi uzaklaştı.

 

Kalbim deli gibi atıyordu. "Yakalandın, Akdeniz Belası!" diye düşündüm. Şokla dona kaldım.

 

Ama yüzümde tek bir mimik bile değişmedi. İçimde fırtınalar koparken dışarıdan hâlâ Güneş’in resmine bakan bir abla gibi görünmek zorundaydım.

 

Kemal… dedim içimden. O kâğıdı alan o olmuştu. Demek ki gerçeği biliyordu. Demek ki bu işin içindeydi. O mu Akdeniz Belasıydı, yoksa onunla bağlantılı olan biri mi?

 

Gözlerim istemsizce Devran’a kaydı. Güneş’i kucağında tutuyor, küçük kızın çizimine bakıyor, sanki mutlu bir aile tablosuymuşuz gibi… Ama ben sadece tek bir şey hissediyordum: panik.

 

O an bütün taşlar kafamda yer değiştirmeye başladı. Kemal… Demek ki Elif boşuna hissetmemişti. Elif Kemal’i ilk gördüğü gün bana onu gözünün hiç tutmadığını söylemişti. Benim göremediğimi birkaç saatte çözmüştü.

 

Birden İtalya’daki o an geldi gözlerimin önüne. O karanlık ormanda beni bulan adam. Meğer her yerdeymiş… her yere kök salmış. Çünkü Devran’ın sağ kolu olarak her zaman yakınımızdaymış.

 

Gözlerim farkında olmadan Kemal’e kaydı. Onun sırtı artık bize dönüktü. Kağıdı cebine sıkıştırırken elleri titrememişti bile.

 

İçim ürpermişti. Ben neyin içine düştüm böyle?

 

Gözlerim bir an için Devran’ın profiline takıldı. Yanında Güneş kahkaha atıyordu. Devranın yüzünde, sertliğin ardına gizlenmiş yumuşacık bir tebessüm vardı. O tebessüm… kalbimi sıkıştırıyordu.

 

Sonra derin bir nefes aldım. Ve az önce kulağımın işittiği ama sessize aldığım konuşmaları duymaya başladım.

 

“Beni şişman mi çizdin?” diye soruyordu Devran kaşlarını çatıp. Ama sesi alaycıydı.

 

Güneş kıkırdadı. “Hayır!” dedi uzatarak. “Kas onlar akıllım! Defne ablanın da gelinliği kabarık.”

 

Kendimi zorladım, dudaklarıma sahte bir tebessüm kondurdum. Güneş’in resmine eğilip, “Çok güzel olmuş tatlım.” dedim. Sesim titremesin diye kendimi öyle kasmıştım ki.

 

Ama içimde fırtına dinmiyordu. Artık biliyordum. Akdeniz Belası sandığımdan çok daha yakınımdaydı. Ve ben hala tam olarak neyin içine düştüğümden bihaberdim.

 

 

Bölüm : 04.11.2025 19:15 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...