
Çok geçmeden akşam yemeği için masaya hep birlikte geçtik. Kalabalığın uğultusu, tabakların tıkırtısı… Hepsi kulağıma boğuk bir uğultu gibi geliyordu. O kadar gürültünün içinde ben sadece bir şeye odaklanmıştım: Kemal.
Yemek boyunca gözümün ucuyla onu takip ettim. Yüzüne belli belirsiz bir ifade oturacak mı, gözleri bana kayacak mı diye izledim. Ama… hiçbir şey. Sanki az önce orta sehpaya uzanıp o kağıdı almamış gibi sakindi. O soğukkanlılığı beni daha da ürküttü. Bu adam her şeyin tam göbeğindeydi.
“Defne, köfteyi sevdin mi? Akşam yemeğini hep birlikte hazırladık.”
Seda’nın sesiyle irkildim. Elimdeki çatal havada kalmıştı. Gülümseyerek başımı salladım.
“Çok güzel olmuş, ellerinize sağlık.”
Yanımda oturan Güneş, “Ben demiştim Defne abla da çok sevecek diye!” diye bağırdı. Küçük kızın saf sevinci olmasa belki o anda boğazımdaki düğümü saklayamazdım.
Ama gözüm yine kaydı. Kemal… Hiçbir şey olmamış gibi Nejat’la sohbete dalmıştı. Ama arada bir an, o kadar hızlı ki göz kırpması gibi, bana baktı. Sonra gözlerini çevirdi, hiçbir şey demeden devam etti.
Benim bu oyunu fark ettiğimi biliyorsun. Ama neden susuyorsun? Beni korumak mı istiyorsun, yoksa köşeye sıkıştırmak mı?
Devran’ın sesi içimdeki fırtınayı böldü.
“Defne, su ister misin?”
Başımı çevirdiğimde onun gözleri benimkine kenetlendi. O anda fark ettim: ne kadar dikkatli olsam da Devran en ufak tereddüdümü okumaya muktedirdi.
“Evet, olur.”
Sanki beynimin içinde iki ses çarpışıyordu: Biri fısıldıyordu: Devran’a güven. O seni korur.
Diğeri bağırıyordu: Aptal olma! Onun yanında asla güvende değilsin. Akdeniz Belası’na bir gün ihtiyacın olacak.
Çatalımı tabağa bırakıp derin bir nefes aldım. Elimi masanın altına sakladım ve suyumun evin hizmetçilerinden birinin doldurmasını izledim.
Masada muhabbet benim dışımda da devam etti. Devran ve Necdet, bizim anlamadığımız bir mesele hakkında iş konuşuyordu. Arada sırada Seda, kızı Güneş’i yemek yerken kontrol ediyordu. Bu sırada ben sessiz kalmayı tercih ettim.
Yemeğin ortasında tabağımdaki yemeğe bakıyordum sadece. Ama çatalı ağzıma götüresim yoktu. O sıra Neslihan’ın tebessümüyle dikkatimi ona verdim. Sesindeki o tatlı samimiyet kalbimde bir yumuşama yaratmıştı.
“Geçtiğimiz günlerde doğum günün olduğunu haberlerden gördüm. Doğum günün kutlu olsun Defne.”
Başımı hafif eğerek teşekkür ettim.
“Teşekkür ederim.”
Tam o sırada Seda söze girdi.
“Necdet’e de söyledim, doğum gününü yetimhanede yapmanız çok güzel olmuş. Çok anlamlı bir şey bu.”
O an istemsizce başımı salladım. Dudaklarımın kıyısında ince bir tebessüm vardı. Gerçek düşüncelerim dilimden kayıp kelimelere döküldü.
“Ben de çok mutlu oldum.” dedim usulca, “Devran’a bir kez daha teşekkür ederim.”
Gözlerim istemsizce ona kaydı. O da bana bakıyordu. Kısa ama nefes gibi bir andı. O bakışın içinde bir şey vardı. O günkü huzuru hatırlattı bana. Çocukların kahkahalarını, küçük ellerini… İçimi ısıtmıştı gerçekten.
Ama “o gün” diye düşündüğüm anda zihnimde başka bir sahne daha belirdi. Tuvaletten çıktığımda bir anda karşıma çıkan Akdeniz Belası.
O an hâlâ netti, hâlâ tüylerimi diken diken eden bir anı bırakmıştı zihnimde. Bana annemin fotoğraflarını uzatışını hatırladım. Doğum günü hediyesi diye verdiği o kenarları yıpranmış kareler… Ellerim titreyerek almıştım. İçimden geçen binlerce soruyu susturup sadece gözlerine bakabilmiştim. Sonra Devran hakkında bazı şeyler teklif etmişti bana. Kabul edilebilir şeyler değildi.
Ama o anın hemen ardından, ayrılmak için koridora çıktığımızda az kalsın Kemal yakalayacaktı bizi. Kalbim ağzımda atıyordu o an. Ama yine de son anda saklanmayı başarmıştık.
Ve şimdi burada herkes neşeyle yemek yerken, ben taş kesilmiş gibiydim. Çatal elimde donup kalmıştı.
Kemal… Bunu fark ettim: Kemal kesinlikle Akdeniz Belası değildi. Ama… kesinlikle bir bağlantısı vardı. Bunu inkâr edemezdi.
Tüm bunları düşünürken yüzümün donduğunu fark ettim. Boğazımdan lokma geçmedi, elim ayağım buz kesmiş gibiydi.
“Defne?”
Elif’in sesi kulağıma ulaştı. Sanki dikkatimi çekmemek ister gibi alçak sesle seslenmişti. Başımı ona çevirdim, dudaklarımı zorlama bir tebessümle kıvırdım.
“İyiyim.” dedim. “Sadece biraz dalmışım.”
Ama içimden geçen tek cümle vardı:
Akdeniz Belası, sen kimsin?
Çatalıma biraz yemek alıp ağzıma götürür gibi yaptım ama aslında dokunmadım bile. O sırada gözlerim istemsizce masanın üstünden öteye, boşluğa kaydı. Ama çok geçmeden üzerimde bir ağırlık hissettim. Bakışlarımı kaldırmadan bile kimin baktığını biliyordum: Devran.
Bana dikkatle bakıyordu. Ama bu bakış, sorgulayan bir bakış değildi. Daha çok “bir şey olmuş” der gibi.
Başımı kaldırdığımda göz göze geldik. Sanki dudaklarımda titreyen o anlık tebessümün altında kopan fırtınaları fark etmiş gibiydi. Ama sormadı. Bir şey demedi. Gözlerini sofraya geri indirdi. Bu küçücük hareket, beni hem rahatlattı hem de huzursuz etti.
Ben ise elimdeki çatalı tabağıma bıraktım, sessizce su bardağımı aldım. Küçük bir yudum içip derin nefes aldım. İçimdeki gerginliği, kalbimdeki çarpıntıyı saklamak için elimden gelen tek şey, sıradanmış gibi görünmekti.
Ama farkındaydım: Devran beni izliyordu. Ve eğer çok uzun süre böyle donuk kalırsam, er ya da geç bir şey soracaktı.
Bu yüzden modumu yükseltmek için bir konu açmaya karar verdim. Neslihan’a dönüp samimi bir tebessüm ile konuşmaya başladım. Sesim neşeliydi.
“Tanıştığımız ilk andan beri söyleyecek oluyorum, daha fazla dayanamayacağım… Saçlarının rengi çok güzel, sana çok yakışmış.”
Neslihan ise mahcup bir gülümseme ile “Teşekkür ederim.” dedi. O lacivert saçları ışığın altında parlıyor, gerçekten de ona çok yakışıyordu.
Tam o sırada Necdet lafa girip:
“Memlekette siyah boya kalmamış bizim bacımıza.” dedi.
Neslihan’ın gözleri kocaman açıldı, “Abi!” diye çıkıştı, gözleriyle sus artık diye uyardı. Necdet, ne var yani der gibi göz kırptıktan sonra büyük bir lokmayı ağzına atıp yemeğine devam etti. Nejat ise duruma alışkınmış gibi hiçbir tepki vermeden yemeğini yemeye devam ediyordu.
Neslihan bana dönüp hafif utanarak:
“Kusura bakmayın, abimin her zamanki hali. Benimle uğraşmadan duramıyor.” dedi.
O an masada bir tebessüm yayıldı. Melis hemen lafa girdi:
“Bizim Güneş kız, sizinle tanışır tanışmaz zaten bahsetti ya. Biz oradan anlamıştık.”
Neslihan’ın yüzünde tutamadığı bir tebessüm kıpırdadı. Ben de kendimi tutamadım, genişçe gülümseyip başımı tabağıma eğdim.
Seda bizi görünce, merakla:
“Ne oldu, ne dedi ki?” diye sordu.
Olayı bilen kızlar kahkaha atmaya başladılar. Elif gülerek:
“Bir piercing meselesi.” dedi sadece.
Seda hemen anlamış gibi oldu. Tebessüm ederek:
“Evet. Nesli burnunu yakın zamanda deldirdiği için Güneş herkese ‘babam halama boğa diyor’ deyip duruyor.” dedi.
Kızlar daha da çok gülmeye başladılar.
Melis sonra dayanamayıp:
“Yok, aslında başka bir şey daha dedi ama neyse…” dedi, sonra burnunu kaşırmış gibi yapıp olası bir kahkahayı tutmaya çalıştı.
Seda bu defa daha da merakla bize baktı. Gözlerini sırayla bana, Melis’e, Elif’e gezdirdi.
En sonunda ben söze girdim:
“Biz sana sonra anlatırız.” dedim gülümsemeye çalışarak.
Tam o anda gözlerim istemsizce Devran’a kaydı. Beni öylece izliyordu. Yüz ifadesi nötrdü. Ama gözleri sanki uzun zamandır üzerimdeydi. Masanın uğultusu, kahkahalar, tabakların şıngırtısı arasında onun bakışlarının ağırlığını hissettim. Bir süre Devran’a bakıp kaldım.
Rahatsız değildim. Ama rahatsız olmadığım için garip hissettim.
Dudaklarım eski haline dönerken kalbim hızlandı. Bu adamın bakışlarına alışmaya başlamıştım, işte beni korkutan buydu. Rahatsız değildim. Tam aksine… güven hissi vardı. Ama bu güven benim için en tehlikeli duyguydu.
Bu evlilikte rol yapıyordum. Çünkü Akdeniz Belası vardı. Çünkü benim çıkış kapım hâlâ oradaydı. Eğer istersem kaçmayı da seçebilirdim. Ama Devran’ın gözlerine her takıldığımda içimden küçük bir ses “ya çıkış kapısı burasıysa?” diye fısıldıyordu.
Başımı yana eğip tabağıma döndüm. Çatalıma sarılıp bir lokma aldım, sırf normal görünmek için. Ama içimden geçen fırtına o kadar büyüktü ki, neredeyse boğazıma takılacak sandım.
Devran hâlâ susuyordu. Ve eminim ki beni izlemeye devam ediyordu. Bu suskunluk, bende ne görüp görmediğini merak ettiriyordu.
Ben ise gülüşen kalabalığın içinde, masanın tam ortasında oturuyordum ama kendimi görünmez gibi hissediyordum. Bir tek o beni görüyordu. Ve bu durum beni huzurlu hissettiriyordu.
***
Vakit akıp gitti. Yemekler yendi, masada kahkahalar çoğaldı. Sohbet bir o yana bir bu yana aktı. Herkesin yüzünde hoş bir akşam geçirdiğinin izleri vardı. Ben de kendimi beklediğimden çok daha fazla eğlenmiş buldum. İçimde fırtınalar koparken bile, bu gülüşler bana biraz nefes aldırmıştı.
Yemek sonrası kahve faslına geçildiğinde mutfağa kızlarla birlikte girdik. Kahve fincanlarını dizerken Seda da yanımıza uğradı. İşte o anda, Elif dayanamayıp Güneş’in “piercing” olayını nasıl pat diye “halamın birsiki var” diye değiştirdiğini anlattı. Hepimiz sanki bu olayı yeni yaşamışız gibi kahkahalara boğulduk. Seda elini ağzına kapatıp kahkaha atarken gözleri yaşardı. En son hatırladığımda Seda sakinleşmek için bir bardak suyu tek dikişte içmişti.
Kahvelerle salona döndüğümüzde sohbet biraz daha uzadı. Ama gece ilerledikçe Güneş’in göz kapakları ağırlaştı. Küçük suratı asıldı, huysuzlanmaya başladı. Seda onu usulca kucağına alıp “Hadi bakalım, senin uykun gelmiş.” diyerek toparlandı.
Necdet de ayağa kalktı, hazırlıklarını yaptılar. Hep birlikte onları kapıya kadar geçirdik.
Kapının önünde Seda dönüp bana sıcak bir tebessümle,
“Bir daha ne zaman görüşürüz bakalım, nişanınızda mı?” diye sordu.
Tam cevap verecek gibi oldum ki, Devran araya girdi.
“Nikaha iki hafta var, illa ki görüşürüz.” dedi.
Ben olduğum yerde donakaldım.
Seda’nın yüzünde tatlı bir sevinç ve doğal bir heyecan vardı, çünkü gerçekleri bilmiyordu. Ona göre her şey normal bir evlilik hazırlığıydı.
Ama ben… Benim içimde koca bir sessizlik yankılandı. Belki de bu fırtına öncesi sessizlikti. Çünkü bu haberi herkes gibi o anda öğrenmiştim.
Dudaklarım kıpırdamadı. Kalbim, kalabalığın ortasında kimseden görünmeyen bir yangın gibi yanıyordu.
İki hafta… Sadece iki hafta. İçimden bağırmak istedim ama yüzümde tek bir kıpırtı bile olmadı. Seda’nın yüzüne bakınca, onun hiçbir şeyden habersiz o tatlı heyecanı gördüm. Bu yüzden duygu ve düşüncelerimi yuttum. Dudaklarımı birbirine bastırdım ve sonra kendimi tebessüm etmeye zorladım.
“İnşallah daha önce de görüşürüz.” diyerek sesimi dengeli çıkarmayı başardım.
“Tabi ki... Söz verdim zaten.”
Ardından vedalaşma faslına geçtik. Kapıda sarılmalar, iyi dilekler, tebessümler… Sonra Seda’nın kucağındaki Güneş’e eğildim, onu öptüm.
“Tatlım, güzelce uyu. Tamam mı?” dedim. O küçük kızın yüzündeki gülümseme beni bir anlığına mutlu etmeyi başardı.
Kapı kapanıp da ayak sesleri uzaklaşınca nefesim değişti. Arkamı döndüm. Yüzüm nötrdü ama gözlerimden sinir taşarak Devran’a baktım. O ise sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi düz bir ifadeyle bana karşılık verdi.
Etraf sessizleşti. Elif, Melis, Kemal, Nejat… herkes bizi oldukları yerden izliyordu.
“Nikah tarihini neden herkesle birlikte öğreniyorum ben?” dedim. Sesim sakinmiş gibi çıksa da, içimdeki fırtına kelimelerime ağırlık yüklemişti.
Devran başını biraz daha dik kaldırdı, gözlerini kaçırmadan,
“En yakın zamanda evleneceğimizi zaten biliyorsun.” dedi.
“En yakın zaman, iki hafta mı yani?” dedim, inanamayarak.
“Evet.” dedi net bir sesle. “Alçının çıkmasını bekliyorum. Yoksa hemen yarın evleniriz.”
O an kaşlarım abartılı şekilde havalandı. Şaşkınlık ve öfkenin karışımıyla birkaç saniye ona bakakaldım. Sonra sinirim bozulmuş gibi kesik bir nefes verip güldüm. Gözlerimi kaçırdım.
“Delireceğim… Gerçekten bir gün delireceğim, o olacak.” diye kendi kendime söylenmekten alıkoyamadım.
Devran’ın sesi sertleşti.
“Defne.”
Ne var anlamında bakıp sonra dayanamayarak “Ne var!” diye yükseldim.
Devran’ın yüzü bir anda kasıldı. Önce sessizleşti. İçinde tuttuğu öfkenin dalgalarını hissedebiliyordum. Bu bir fırtına öncesi sessizlikti. Ama ben meydan okurcasına gözlerimi ondan ayırmadım.
Sonra…
“YUKARI!” diye bağırdı.
Sesinin şiddetiyle irkildim. İçimde aniden yükselen bir korku kabardı. Ona baktım, donakaldım. Ama bakışları öyle keskin, öyle korkutucuydu ki... istemsizce sözünü dinledim.
Adımlarım ağırdı ama çıktım. O önde, ben arkada. Sessizlik içinde çatı katına vardık.
Kendi odasının kapısını açtı. Biz içeri girdikten sonra duvardaki panele parmaklarını bastı, şifreyi girdi. Güvenlik sisteminin onay sesi duyuldu.
O an içim ürperdi. Daha önce gizlice bu odaya girmeye çalıştığımda şifreyi bilmediğim için içeride mahsur kaldığım günü hatırladım. Nefesim kesilmişti o gün… Sonra, bakışlarım yatağa kaydı. Devran’ın beni o yatağa itip zapt ettiği an zihnime saplandı. Boğazım düğümlendi.
Bilinçsizce sağ elim sol kolumdaki alçıya gitti. Parmak uçlarım alçının kenarında gezindi. O an bütün geçmiş anılar, hepsi bir düğüm olup içimde büyüdü.
Devran odanın ortasında durdu. Yüzü dümdüzdü ama omuzlarındaki gerginlik açıkça hissediliyordu. Ben birkaç adım gerideydim. Elim hâlâ alçımın üzerinde oyalanıyordu.
“Defne.” dedi ağır bir sesle, gözlerini üzerime kilitleyerek. “Son zamanlarda sana karşı ılımlı davrandım, sabrettim. Ama unutma, bu benimle istediğin gibi konuşabileceğin anlamına gelmez.”
İçimde bir an için isyan kıvılcımı belirdi. Dudaklarım aralandı.
“Ben sadece-”
Elini kaldırdı, sözümü kesti.
“Beni dinle.”
Bir adım yaklaştı. Onunla aramızdaki mesafe kapandıkça hissettiğim ağırlık daha da büyüyordu.
“Benimle konuşurken sınırlarını bileceksin...”
Sesinde öfke değil, daha çok sert bir kararlılık vardı. Sanki bana bir kanunu hatırlatıyordu.
“...Haddin olan yerde duracaksın. Çünkü benimle inatlaşmak sana sadece zarar getirir.”
Bakışlarımı kaçırmamaya çalıştım ama gözlerimin istemsizce titrediğini fark ettim. Dudaklarımı sıktım, yine de bir şey söylemedim.
O, bir süre susup yüzümü inceledi. Sanki korkup korkmadığımı ölçüyordu. Sonra alçalıp yükselen bir nefes aldı.
“Ben sana zarar vermek istemiyorum, Defne. Ama beni zorladığında, işte o zaman… işte o zaman işler değişir.”
Boğazım kurudu. İçimden ona meydan okumak geldi ama gözlerindeki ağırlık, sesindeki tehdit… beni susmaya itti.
Başımı yana çevirdim. O an anladım ki Devran’ın bana son zamanlarda yumuşak davranması sadece bir lütufmuş. Asıl gerçek; onun kuralları hâlâ geçerliydi ve ben o sınırları aşamazdım.
“Anladın mı?” diye sordu kısık ama sert bir sesle.
Bir an dudaklarımda kelimeler kıpırdandı ama çıkmadı. En sonunda kısık bir sesle “Evet.” dedim.
Devran başını çok az salladı, gözlerini üzerimden çekmeden. “İşte böyle. Şimdi git dinlen. Duruma alışman için iki haftan kaldı.”
Bu cümleyle sırtıma görünmez bir ağırlık çöktü. Başımı eğdim, hiçbir şey söylemeden odadan çıkmaya yöneldim. Kapıya yaklaşırken içimden fısıldadım: Bir gün bu sınırları senin başına yıkacağım.
Ama o an, ona söyleyemedim.
Odamın kapısını kapatır kapatmaz derin bir nefes verdim. Kalbim hâlâ küt küt atıyordu, sanki göğsümden dışarı fırlayacak gibiydi. Sırtımı duvara yasladım, kendime toparlanmak için birkaç saniye verdim. Ama odanın içindeki sessizliğin altında bir gerginlik vardı.
Başımı kaldırınca Melis’le Elif’in bana kilitlenmiş bakışlarını gördüm. Yatakta yan yana oturuyorlardı; ikisinin de yüzünde hem merak hem de endişe vardı.
“Ne oldu? Niye bu kadar kısa sürdü?” dedi Elif. Kaşlarının arasındaki çizgiden merakının kaygıya dönüştüğünü anlıyordum.
Melis daha sabırsızdı. “Defne, bak biz orada gördük… Devran birden nikâh deyince, senin yüzün bembeyaz oldu. O seni içeri çağırınca kalbim yerinden çıkacak sandım. Ne oldu? Ne konuştunuz?”
Dudaklarımı ıslatıp yatağın kenarına oturdum. Bacaklarımı hissetmiyordum neredeyse. Bu yüzden ilk birkaç saniye öylece bekledim. İkisi de bana doğru eğilmişti, gözleri benden tek kelime bekliyordu.
Bir an içimden “her şeyi anlat” diye geçti. Ama sonra Devran’ın o bakışı, o sınır hatırlatışı geldi aklıma. Onun sözleri hâlâ kulaklarımda çınlıyordu: Haddin olan yerde duracaksın.
O yüzden gülümsüyormuş gibi yaptım, ama içim acıyordu. “Bir şey yok,” dedim kısaca. “Sadece… iki hafta kaldığını hatırlattı.”
Melis gözlerini kıstı, bana pek inanmışa benzemiyordu.
“Sadece bu mu?”
Elif de hemen atıldı. “Defne, bize güvenebilirsin. Biz senin yanındayız.”
Gözlerim dolacak gibi oldu ama yutkundum.
“Biliyorum.” dedim. “Ama gerçekten büyütülecek bir şey yok. Konu kapandı.”
İkisi de hâlâ bana dikkatle bakıyordu. İçimdeki çığlıkları onlardan saklamaya çalışırken, yüzüme yapışan sahte sakinlik maskesini çıkarmadım.
“Ben biraz uzanacağım. Hala çok uykum var.” dedim en sonunda.
Onlar sessizce başlarını salladılar ama gözlerindeki kuşku ve endişe odada asılı kaldı.
Yatağın kenarına oturmuş, yavaşça ayakkabılarımı çıkarıyordum. Tam ben yatağa doğru uzanacakken, Melis ile Elif’in hafif bir telaşla koltuğun üzerindeki çantalarına uzandıklarını fark ettim. Önce anlamadım; çantalarının fermuar sesleri, içine tıktıkları bir takım eşyaların hışırtısı odada yankılandı.
“Nereye?” dedim şaşkınlıkla. Sonra toparlayıp ekledim: “Sizin uykunuz gelmedi mi?”
Elif kısa bir bakışla Melis’le göz göze geldi. Sonra sözü o aldı.
“Az önce Kemal bize odalarımızı gösterdi. Bundan sonra senin odanda uyumayacakmışız.”
Bir an yutkundum. İçimde hem bir boşluk hem de bir burukluk hissettim. Aslında beraber yatmaya öylesine alışmıştım ki… Onların varlığı bana güven veriyordu. Ama yüzümde bunu belli etmedim. Onların da rahat etmesini istiyordum.
“Anladım.” dedim basitçe, omuzlarımı hafifçe silkip. “Siz de dinlenin o zaman. İyi geceler kızlar.”
“İyi geceler.” dedi ikisi aynı anda. Ama bakışlarında hâlâ bana dair merak ve endişe vardı. Ben onlara belli etmemeye çalışsam da içimden geçenleri hissetmiş gibiydiler.
Kapı kapanınca odada koca bir sessizlik kaldı. Bir süre yatağın kenarında oturmaya devam ettim, boşluğa bakarak. Sonra isteksizce kalkıp dolabı açtım, pijamalarımı giydim.
Yatağa uzandığımda tavanı izlemeye başladım. Gözlerim o beyaz yüzeyde bir şey arıyormuş gibi geziniyordu. Düşüncelerim darmadağındı. Bir süre öylece tavana bakarak kaldım. Göz kapaklarım ağırlaştı, nefesim yavaşladı. İçimde hâlâ fırtınalar kopuyordu ama bedenim yorgunluğa teslim oldu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |