
Beş dakika bile geçmemişti ki, kapı tıklatıldı. İçimden gelen huzursuzlukla birlikte başımı kapıya çevirdim.
"Gel." dedim, sesim kısık ama kararlıydı.
Kapı usulca açıldı ve içeri otuzlu yaşlarında, bakışlarında bir yumuşaklık taşıyan kadın girdi. Omuz hizasında sarı saçları vardı, üzerindeki beyaz önlükle birlikte odaya güven dolu bir hava getirmişti. Sonra gülümsedi.
"Günaydın. Nasılsınız?"
Tedirgince, nereye ait olduğumu bilmeden cevapladım:
"Sanırım iyiyim."
Kadın doğrudan serum askılığına yöneldiğinde, gözleri hemen koluma kaydı. Damaryolunun iptal edildiğini fark etti. Bir an durdu, kaşları hafif çatıldı.
"Ben doktorunuz Fulya." dedi, sesi hâlâ nazikti ama cümleye hafif bir hayal kırıklığı eşlik etmişti. "Çok memnun oldum ama... bunu kim yaptı?"
"Ben yaptım." dedim sessizce. Kendimi suçlu hissetmiyordum.
Kaşları yukarı kalktı. Onaylamayan bir bakış attı bana. Ardından eldivenlerini takmaya başladı. Tezgâhtaki malzemelere uzandı, soğuk metal tıkırtıları odada yankılandı.
“Damar yolunu tekrar bağlamam gerekecek.” dedi, nazik ama kesin bir tonla. “Bu serumun içine az önce birkaç önemli ilaç enjekte ettim.”
Usulca kolumu uzattım. İtaatkâr bir çocuk gibiydim. Ama başka çarem yoktu zaten. Kadın damar yolumu hazırlarken ben de aklımı toparlamaya çalıştım. Bu insanlar kimdi? Neredeydim? Daha doğrusu... ne kadar süredir bu hâlde yatıyordum?
“Ben ne zamandır böyleyim?” diye sordum, laf arasında şansımı deneyerek.
Fulya kaşlarını çattı, bir an durdu. Boşluğa bakarken dudaklarını oynattı.
“Sanırım dört… Evet, dört gün.”
Nefesim kesildi.
“Dört gün mü?” diye fısıldadım. “O zaman uçağı kaçırdım.”
Fulya, damar yolunu yerleştirip flasteri yapıştırırken başını hafif yana eğdi.
“Ne uçağı?”
“Türkiye uçağını. Dönüş için biletim vardı.”
Kadın başını hafifçe eğip bana şaşkınlıkla baktı.
“Biz zaten Türkiye’deyiz.”
Buz gibi bir şey enseme doğru aktı. Gözlerim büyüdü.
“Ne?!”
“Evet. Dört gün önce sabaha karşı uçakla gelmişsiniz. Yani, getirildiniz.”
“Bu hâlde Türkiye’ye nasıl geldim ben?” dedim, kendi cümlemi bile anlayamadan. Sesim neredeyse tizleşmişti.
Fulya omuz silkti, sanki böylesine absürt bir duruma alışkınmış gibi.
“Devran Bey’in işi bu. Akıl sır ermez.”
Donakaldım. Sesim kısılarak tekrarladım:
“Devran bey kim?”
“Devran bey işte... Patronum.” dedi sanki başka açıklaması yokmuş gibi.
Aklımdan bir an önceki adam geçti. Soğuk bakan, mesafeli ama ölümcül bir kararlılıkla hareket eden adam. Demek adı Devran’dı. Ama bu bilgi, elimdeki soruların yanıtı olmaktan çok uzaktı. Sadece bir etiketti. Ha Devran, ha Mehmet... Ne fark ederdi?
“Arkadaşlarım…” dedim birden. “Arkadaşlarım geldi mi? Ya da menajerim? Beni sordu mu kimse?”
Fulya bu kez kibar ama mesafeli bir gülümsemeyle başını iki yana salladı.
“O kadarına hâkim değilim. Ben sadece sağlık kısmındayım. Eğer sağlığınızla ilgili bir sorunuz varsa, seve seve cevaplayabilirim.”
O an gerçekten sağlık durumumun ne kadar kötü olduğunu ilk kez düşündüm. Daha önce ne ağrıyı fark etmişim, ne bandajları. Yalnızca gözüm kolumdaki alçıyı seçti.
“Kötü müyüm?” dedim boğuk bir sesle. “Yani gerçekten çok mu kötü mü durumum?”
Fulya’nın yüzündeki yumuşak ifade kayboldu. Gözlerini yere indirdi. Birkaç saniye sustu. Sonra, kendini toparlayıp yanıma oturdu.
“Sol dirseğiniz çatlak var. Bu yüzden alçıda, altı hafta kalması gerekecek. Başınızda üç dikiş var. Kaburganızda ciddi bir ezilme ve vücudunuzun birçok yerinde çürükler mevcut. Özellikle sırt bölgesi.”
Koluma baktım. Alçı sanki vücuduma ait değilmiş gibi duruyordu. Sanki başka birinin bedeninde, ben sadece izliyordum.
“Altı hafta, yani bir buçuk ay…” diye fısıldadım. “Bu çok uzun.”
Fulya teselli etmeye çalıştı, zoraki bir gülümsemeyle:
“En iyi ihtimali söyledim.”
Ama kafamın içinde yankılanan cümle, ‘buradan kaçış yok’ oldu. Şimdi değil. Belki haftalarca, belki daha da uzun süre burada kalmak zorundaymış gibi hissediyordum. Umarım içimdeki o ses yanılırdı da Devran denen o adam gitmeme izin verirdi.
Fulya yeniden ayağa kalktı.
“Birazdan size hafif bir çorba getirecekler. Yemek yemeniz gerek. Vücudunuzun toparlanması için direnç lazım.”
Başımı salladım. Ne dirençten ne yemekten anladığım vardı. Ama Fulya haklıydı. Direnmeden hayatta kalamazdım. Direnmeden kurtulamazdım. Ve ben... her şeyden çok kurtulmak istiyordum.
“Fulya,” dedim kısık bir sesle, “Lavaboya gidebilir miyim?”
Fulya, cam kenarındaki küçük not defterine bir şeyler yazmayı bırakıp bana döndü.
“Elbette.” dedi. “Serum askınızı da yanınıza alın, odanızdaki lavaboyu kullanabilirsiniz.”
Başımı salladım. Bunu yapabilirdim, yapmam gerekti. Ama yataktan doğrulmaya çalıştığım anda bedenimden yayılan ağrılarla birlikte içimden bir inilti koptu. Yüzüm, istemsizce acıyla buruştı. Sanki kaslarım, kemiklerim, her bir hücrem hareket etmeye karşı isyan ediyordu.
Fulya hızla yanıma geldi, kolumun altına destek verdi.
“Yavaşça.” dedi, “Acele etmeyin.”
Ayağa kalkarken midem bulandı, başım hafifçe döndü. Ama dişlerimi sıkarak kendimi ayakta tuttum.
Fulya, ses tonu yumuşak ama temkinli bir şekilde sordu:
“Lavaboda yardım etmemi ister misiniz?”
Gözlerimle yere baktım. Başımı iki yana salladım.
“Hayır, kendim hallederim. Sen… gidebilirsin.”
O an neden o kadar ısrarcıydım bilmiyorum. Belki yalnız kalmak istiyordum. Belki de hâlâ gururumdan bir parça kalmıştı ve o parçanın üzerine titriyordum.
Fulya bir an durdu, sonra başını salladı.
“Peki. Ama bir şey olursa hemen seslenin olur mu?”
“Tamam.” dedim fısıltı kadar güçsüz bir tonda.
Kapı arkamdan yavaşça kapanırken odada yine tek başıma kaldım. Ayakta, sendeleyerek birkaç adım attım. Serum askısının tekerleklerinden çıkan gıcırdayan ses, sanki içimdeki sessizliği daha da büyütüyordu. Her adımda vücudumdan yayılan ağrı, benliğime kazınıyordu. Dizlerim zayıftı. Omzumda sanki tonlarca yük taşıyordum.
Lavabonun kapısına ulaştım. Kapı koluna uzanmak bile başlı başına bir mücadeleydi. Sonunda kapıyı açtım, içeri girdim. İlaç kokusu her yere sinmişti. Elimi uzatıp ışığı yaktım. Parlak beyaz ışık gözlerimi kamaştırdı. Başımı istemsizce öne eğdim. Ve sonra… kafamı kaldırdım. Ayna oradaydı. Ve ben ona bakamıyordum.
Ayaklarım donmuş gibiydi. Aynamla aramda sadece birkaç adım vardı ama yaklaşamıyordum. Kalbim hızla çarpıyordu, sanki o aynada göreceğim şey gerçeğin tokadı olacaktı. Bir süre gözlerimi kaçırdım, sadece lavabonun kenarına tutunarak derin nefesler aldım. Sakin ol... Sakin ol...
Sonra, cesaretimi toplayarak başımı kaldırdım. Gözlerim aynadaki yansıma ile buluştu. O an… içimden bir çığlık koptu. Ama dışarıya tek bir ses çıkmadı. Karşımda duran kişi ben olamazdım.
Yüzüm tanınmaz haldeydi. Sağ yanağımın üzerinde şişlikler vardı, bazı yerlerde morluklar, bazı yerlerde kabuk bağlamış yaralar. Dudaklarım çatlamıştı, alt dudağımın bir kenarı kurumuş kanla kapanmıştı. Kaşımın hemen üzerinde yine başka bir yara vardı. Cildim solgun, donuk, sanki ölü gibiydi.
Ve gözlerim… O gözler bambaşkaydı. Bitkin, korkmuş, sanki bir gecede on yıl yaşlanmış gibiydi. Ama en kötüsü, o gözlerin içindeki boşluktu. O boşluk beni mahvetti.
Saçlarım birbirine geçmişti. Artık ne rengi belliydi ne de şekli. Omzumdan düşen o soluk renkli, hastane elbisesine benzer şeyse bedenimin ne kadar zayıfladığını ortaya koyuyordu. Kaburgalarım belirgindi. Omuzlarım çökük.
Ağlamamak için dişlerimi sıktım. Ama olmadı. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. İlk başta bir damla… bir tane daha… Sonra dayanamadım. Elimi ağzıma götürdüm. Sesli ağlamak istemedim. Ama boğazımda düğümlenen şey kalbimden değil, ruhumdan kopuyordu.
Aynanın önünde duruyordum. Ve hayatım boyunca hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim. Birileri bana bunu yapmıştı ama ben kim olduklarını bile bilmiyordum. Çaresiz, zavallının tekiydim. Yalnızca bir beden vardı orada. Yaralı, yorgun, yıkılmış bir beden.
Ama içimde küçük bir ses hâlâ fısıldıyordu: Defne… hâlâ yaşıyorsan bir umut vardır.
***
İki haftadır odadaydım. İlk birkaç günü hatırlamak bile istemiyordum. Vücudum her tarafı kırık dökük bir oyuncak gibiydi. Uyandığım her sabah, bir süre neredeyim, kimim, başıma ne geldi anlayamıyordum. Ama zamanla acılar hafifledi. Yaralar kabuk bağladı. Ve ben yavaş yavaş kendime dönmeye başladım. Ya da en azından öyle umuyorum.
Bu süreçte Fulya ile aramızda garip bir dostluk oluştu. Belki doktorum olması, belki yaşının bana yakınlığı, belki de her sabah bana kahve getirirken yüzüne yerleşen o yumuşak tebessümdü beni ona çeken.
“Beni insan gibi hissettiren nadir şeylerden biri sensin.” demek istedim geçen gün. Ama sadece, “Teşekkür ederim.” diyebildim yine.
Bir de Hacer abla var. Evin aşçısı. Ama bana göre bir tür melek. O bir gün içli köfte yapıp getirdiğinde ağlayacaktım neredeyse. Sadece yemek yapmıyor; yaptığı yemekler ile birlikte sıcaklığını da koyuyordu önüme. Bazen saçlarımı örüyor. Bazen ellerimi avuçlarının arasına alıp, “Bak, iyileşiyorsun artık.” diyordu. Sesinde, annemin yıllar önceki hatırlayamadığım o tonunu buluyordum.
Dün kafamdan dikişler alınmıştı. Fulya özenle, tek tek çözdü onları. Bir ara göz göze geldik. Ben gözlerimi kaçırdım. Çünkü acının değil, bakışlardaki o merhametin yaktığını fark ettim.
Ve bu sabah… Bu sabah ilk kez kendimi bir parça "Defne" gibi hissettim. Duş aldım. Ilık su tenime değdiğinde, sanki ölü derilerim değil de geçmişimden kötü anılar akıp gidiyordu. Çok sevdiğim saçlarımı özenle taradım. Aynaya baktım ve bu sefer hemen geri çekilmedim. Bu bir zaferdi. Küçük ama bana ait bir zafer.
Üzerime temiz bir elbise giydim. Her zaman olduğu gibi, odama bırakılmıştı. Fazla sormamayı öğrendim artık. Bu evde bazı şeyler sorulmazdı. Bazı cevaplar aranmazdı.
Ama ben arayacaktım. Bugün odadan çıkacaktım. Daha önce hiç kaçmaya çalışmadığım için kapım kilitli değildi. Güveniyorlardı belki de. Ya da kaçacak gücümün olmadığını sanıyorlardı. Ama bugün gücüm vardı. Bugün nefesim tamdı. Merakım daha baskındı.
Kapıyı açtığımda ilk fark ettiğim şey sessizlik oldu. Fazla sakindi. Bir evin içinde değil de bir müzenin koridorunda yürüyormuşum gibiydi. Adımlarım hafif, temkinliydi. Her adımda hâlâ biraz tedirgindim. Duvarlarda büyük tablolar vardı, onlara bakarak yürüyordum. Rönesans’tan kalma gibi duran portrelerdi. Yüksek tavanların altında, koyu renkli halılar üzerinde yürüdüm ve merdivenlere ulaştım.
Ama garip olan şuydu: odam üst katta olmasına rağmen tek bir pencerem yoktu.İki haftadır ne gün gördüm ne gece. Sadece Fulya’nın saatli ilaç programıyla, gündüz ya da gece olduğunu anlamaya çalıştım. Kitaplar getirdi bana… klasikler, romanlar, birkaç dergi. Ama ne zaman okumaya kalksam göz kapaklarım ağırlaşırdı. İlaçlar her zaman uykunun kıyısında dolaştırıyordu beni.
Bugün o sisi üzerimden atmıştım. Ve artık dışarıyı görmek istiyordum. Yavaşça aşağıya indim. Her basamak, yıllardır kullanılmamış gibi sessizdi.
Aşağı kata indiğimde gözlerim kısıldı. Çünkü gün ışığı vardı. Gerçek, altın sarısı, sıcacık bir ışık. Kalbim o an heyecandan kaburgalarımdan dışarı fırlayacak gibi çarpıyordu. Güneşi özlemiştim.
Koridordan ilerledim. Evin her bir köşesi, özenle dizayn edilmiş gibi duruyordu. Sanki birileri bu evi mükemmel bir vitrin gibi dekore etmiş, ama içine hayat koymayı unutmuştu.
Özellikle salona gitmeyi seçtim. Geniş, yüksek tavanlı, dev pencerelerle çevriliydi çünkü. Ve istediğim şey işte oradaydı, pencere. O an ayaklarım hızlandı. Bedenim değil, ruhum koşuyordu neredeyse. Camın önüne geldiğimde içimden istemsizce bir nefes çektim. Bahar kokusunu… çiçekleri… uzakta serin esen bir rüzgârın fısıltısını ta buradan hissediyordum.
Ev, devasa bir bahçeye açılıyordu. Rengârenk çiçekler, düzgün kesilmiş çimenler, taş yollardan oluşan kıvrımlar vardı. Kısacası bu ev dışarıdan bakınca cennet gibiydi.
Ama gözüm biraz daha uzağa gidince… o yüksek duvarları gördüm. Taştan örülmüş, üzeri tel örgülerle çevrilmiş duvarlar. Ve ben… o anda anladım. Burası altın bir kafesti. Kendi iradem olmadan kaldığım, kendi kararımı veremediğim bir yer.
Camın önünde öylece duruyordum. Gözlerim dışarıda, içimde sessiz bir kararlılık büyüyordü. Bu ev güzel olabilir. Bu insanlar şimdilik nazik olabilir. Ama ben bir misafir değilim burada, tutsağım. Ve bunu değiştirmek zorundayım.
Ve sonra gördüm onları. Devran oradaydı. Karşısında uzun boylu bir adam vardı. Güneş tam arkalarından vuruyordu; yüzleri yarı gölgede, ifadeleri belirsizdi ama vücut dilleri açık bir gerginlik taşıyordu. Devran yine her zamanki gibi dimdik durmuştu. Sessizliğin içinde bile otoritesini bağırarak haykıran bir duruşa sahipti, soğukkanlı ve tehditkâr. Sanki bir patlamanın eşiğindeydi ama bunu sadece göz bebeklerinden anlayabilirdiniz.
Ayaklarım istemsizce hareket etti. Sanki biri beni ip gibi çekiyordu. Kapının önüne kadar gelmişim, farkında bile değilim. O kadar sessizdi ki bahçe, sesleri duymamak imkânsızdı.
“…şimdilik istediklerini verelim. Zaten ortalık yeterince karışacak.”
Ses Devran’a aitti. Düz, duygusuz bir tonla konuşuyordu.
Adamın sesi daha tedirgindi:
“Emin misin? Bu iş onların elini güçlendirir. Geri dönülmez bir yola sokabilir bizi.”
Devran hiç tereddüt etmeden, aynı soğuklukla yanıtladı:
“Eminim. Ben yine bir yolunu bulur geri alırım.”
Neden bilmiyorum ama bu konuşma... bu ‘depo’ lafı, ortalık karışacak demesi… Bunlar sadece bir iş görüşmesi gibi gelmiyordu. Altında bir şeyler vardı.
“Peki... bu akşam hallederim.” dedi adam.
İşte o anda oldu. Devran’ın bakışları, sanki milim sapmadan beni buldu. Sanki saatlerdir orada olduğumu biliyor gibiydi. Gözleri gözlerime çarptığında, kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. İçgüdüsel bir korku, tüm vücudumu ele geçirdi. Nefes bile almayı unuttum.
Karşısındaki adam, Devran’ın neden bir anda durduğunu anlamaya çalışarak bakışlarını takip etti ve beni gördü. Göz göze geldiğimiz an, bir ürperti sırtımdan aşağı aktı. Adam, hiçbir şey demeden Devran’ın yanından uzaklaştı. Sanki yok olmak istercesine bahçedeki gölgelerin arasına karıştı.
Geriye bir tek Devran kaldı.
Ben geriye birkaç adım attım ama bu, kaçmak değil sadece korkunun doğal bir hareketiydi. Kaçamazdım. O da bunu biliyordu. Nitekim sadece birkaç saniye sonra Devran, sert ve kararlı adımlarla yanıma geldi. Belimden tuttuğu gibi beni yeniden salonun içine, cam kapının ötesine çekti. Sessizdi ama dokunuşu öfke doluydu.
“Sen bizi mi dinliyordun?” dedi, sesi buz gibi. Gözleri avını bulmuş avcı gibiydi.
“Hayır!” dedim hemen. “Sadece… bahçeyi merak ettim. Etrafı gezmek istemiştim.”
“Gezemezsin.”dedi. Sesi, o ana kadar duyduğum en keskin tondaydı. “Benden izinsiz tek bir adım dahi atamazsın.”
Kalakaldım. “Bu da ne demek?” diye sordum. “Esir miyim ben burada?”
Devran’ın yüzüne bir gölge düştü. Gözlerini kaçırdı. Sanki içinde tutmaya çalıştığı bir şey vardı ama ağzından dökülmek üzereydi. Birkaç saniye sustu, sonra bana tekrar döndü.
“Öyle de diyebiliriz.” dedi.
Kalbim sanki yerinden söküldü. “Nasıl yani?” dedim. “Ben sana ne yaptım ki? Beni neden burada tutuyorsun?”
Gözlerinde o an bir şey değişti. O boşluk, sanki içinde kaybolmak üzereymişim gibi hissettiren o bakış… Belki de ilk defa beni gerçekten görüyordu.
Ama sonra dudakları kıpırdadı, tüm o duyguları silip süpüren bir cümle döküldü ağzından:
“Sen bana istesen de bir şey yapamazsın Defne. Ama varlığın... Varlığın başlı başına tehdit.”
İçimdeki her şey dondu. Tehdit? O kelimeyi zihnimde çevirdim. Ne anlamı vardı? Kime ne yapmış olabilirdim ki? Ne biliyor olabilirdim? Kimdim ben?
“Tehdit olduğumu düşünüyorsan...” dedim, gözlerim dolu dolu, “O zaman neden beni öldürmedin?”
Gözlerini kısmış, beni inceliyordu. Sessizliğin içinde sadece arka planda çalan "Yalancı Bahar" yankılanıyordu zihnimde. Sanki o da bu deliliğe eşlik ediyordu.
Devran başını eğdi, gözleri bir an uzaklaştı. Sessizce, belli belirsiz bir şekilde konuştu:
“Çünkü ölmeyi hak etmiyorsun. Sen yaşamalısın Defne.”
Gözlerimin dolduğunu hissettim. Ama gözyaşı dökmedim. Sadece sözünden istemsizce etkilendim. Çünkü içimde yeni bir şey doğmuştu.
Bir şeyler yanlış gidiyordu, çok şey yanlış gidiyordu. Ve ben artık bunun tam ortasındaydım. Ama anlamaya kararlıydım.
“Bana bir şey anlatmadan daha ne kadar burada tutsak edeceksin.” diye sordum.
Sesim ne çatladı ne de titredi. Korkumu yutkundum ve Devran’ın koyu gözlerinin içine, ilk defa gerçekten çekinmeden baktım.
O an, onun da bakışlarında bir şey değişti. Kaşları arasında beliren o çizgi, dudaklarının kenarında beliren kararsızlık... Sanki karşısında hâlâ paramparça, bilinci bulanık bir kız yoktu. Artık uyanık ve hazır biri olduğunu ilk defa fark ediyordu.
“Sen iyi misin?” diye sordu. Sesi ne emir verir gibi ne de tehditkârdı. Sadece dümdüz, sade.
Ne demek istediğini anlamadım. “Ne?” dedim.
“İyi misin diyorum,” diye yineledi, bu kez gözlerini benden kaçırmadan.
Bir an düşündüm. Kolumdaki alçıyı kaldırıp gösterdim.
“İyiyim. Ama şu çıkarsa çok daha iyi olacağım.” dedim. Sesim alaycı değildi, sadece yorgundu.
Devran dişlerini sıktı. Sıkıntılı bir nefes verdi. Sonra bir eliyle koltuğu işaret etti.
“Otur.” dedi emreder gibi.
Tereddüt etmedim. Oturdum. Çünkü artık kaçmak, saklanmak, susmak istemiyordum. Sadece… bilmek istiyordum. Beni burada tutan şey neydi?
“Artık iyi olduğuma göre,” dedim, gözlerimi onun gözlerinden ayırmadan. “Başımda nasıl bir bela olduğunu anlatacak mısın?”
Devran, yüzünde hiçbir ifade olmadan telefonunu çıkardı. Tek bir numarayı çevirdi.
“İçeri kimsenin girmediğinden emin olun.” dedi. Karşıdan gelen cevabı bile beklemeden kapattı.
Sonra bana döndü. Gözleri gözlerime saplandı. Sanki bir karar vermek üzereymiş gibi, bir düşünceyle savaşıyormuş gibi uzunca baktı. Ve ardından, hiçbir uyarı vermeden, hiçbir geçiş yapmadan söyledi:
“Baban seni öldürtmek istiyor.”
Sanki odanın içindeki hava bir anda boşaldı. Nefesim sıkıştı, kalbim boğazıma tırmandı. Bir şey söylemedim. Söyleyemedim. Çünkü o cümle, zihnimin içine çakılmış bir çivi gibiydi. Sabitti.
Ben, beni öldürmek isteyen babamı tanımıyorum bile.
Devran hâlâ bana bakıyordu ama bu kez sanki daha dikkatli, daha... insani bir ifadeyle. Beni izliyordu. Reaksiyonumu ölçer gibi. Ama ben donmuştum.
Gözlerimi yere indirmedim. “Ne dedin sen?” dedim, bu sefer daha kısık bir sesle.
“Duyman gereken ilk şey buydu,” dedi. “Gerisi bunun üzerine kurulu.”
“Bu... bir şaka değil mi?”
“Hayır.”
“O adam neden... neden öz kızına böyle bir şey yapsın?”
Devran kısa bir duraksamayla başını sağa çevirdi. Yüzünde anlatması zor bir gerginlik vardı.
“Sana bunu anlatmak için önce senin uyanmanı bekledim. Bedenin değil, zihnin ayılmalıydı. Şimdi görüyorum ki artık hazırsın.”
Sonra yavaşça önümdeki koltuğa oturdu. Aramızdaki mesafe iki metre bile değildi. Bana doğru eğildi. Ve bir sır fısıldayacakmış gibi alçak bir tonda devam etti:
“Sen onun hata olarak gördüğü bir geçmişsin, Defne. Unutmak istediği ama bir türlü yok edemediği. Ve şimdi fırsatını bulmuşken seni ortadan kaldırmalarına izin veriyor."
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |