30. Bölüm

30

Missyazarr
missyazarr

 

Sabah gözlerimi açtığımda odanın içinde boğucu bir sıkıntı vardı sanki. Uykumda her dönüşümde çarşafa dolanmış, her nefesimde göğsümde taş gibi bir ağırlık hissetmişim. Yatağın içinde doğrulurken kendi kendime söylendim:

 

 

“Bu evde huzurlu bir uyku uyumak mümkün değil zaten…”

 

 

Pijamalarımı alelacele çıkarıp üzerime gündelik kıyafetlerimi giydim. Aynada yüzüme şöyle bir baktım. Şiş gözlerim, huzursuz ifadem, gerilmiş dudaklarım. Kendi yansımamdan bile rahatsız olup hızla işimi halletim.

 

 

Aşağı indiğimde mutfaktan gelen tabak çanak sesleriyle birlikte, istemsizce kaşlarım çatıldı. İçimde dün geceden kalma bir öfke vardı. Hem Devran’ın iki hafta meselesi, hem de bu evde sürekli tetikte hissetmek… Sinirlerim gerilmiş tel gibiydi.

 

 

Mutfak kapısına geldiğimde Melis, Elif ve Kemal kahvaltı hazırlıyordu. Normalde onların bu tatlı telaşına gülümserdim ama bu sabah her şey gözüme batıyordu. Huysuz huysuz kapıda dikiliyordum.

 

 

“Defne, peynirleri dolaptan çıkarır mısın?” dedi Melis.

 

 

“Nereden bileyim peynirler nerede? Ev sahibi miyim ben?” dedim, farkında olmadan sert bir sesle.

 

 

Onların yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi. Hemen toparlamaya çalıştım ama öfkem dilimin ucunda hazır bekliyordu.

 

 

Elif “Kahve de yapalım mı?” diye sorduğunda, sanki o an patlamam için fırsat verilmiş gibiydi.

 

 

“Allah aşkına Elif, sabahın köründe kahve içmek de neyin nesi! İnsan biraz bekler. Daha oturmadık bile.” dedim, sesim yine yükselmişti. Elif bir an bana baktı. Ardından sessizleşti ve işine devam etti.

 

 

Sonra Kemal tabağa zeytin dizerken, birkaç tanesi masaya yuvarlandı. Normalde önemsemezdim, hatta şakalaşırdım ama o an içimdeki gerginlik köpürdü.

 

 

“Tabağı niye ağzına kadar doldurdunuz?” dedim. Sesim öyle sert çıkmıştı ki odada kısa bir sessizlik oldu.

 

 

Hemen ardından pişmanlık gölgesi geçti içimden ama toparlamaya da çalışmadım. İçimdeki öfkenin dışarı çıkması gerekiyordu sanki. Bugün ben ben değildim.

 

 

Yine herkes sessizleşti. Masaya otururken nefesim sıklaşıyordu. Kendime hâkim olamıyordum. Yemeğe başladık ama her lokmada hâlâ bir huzursuzluk vardı. Melis bana bakmamaya çalışıyordu, Elif bıçakla yumurtasını keserken biraz fazla bastırıyor gibiydi, Kemal ise önündeki tabağı didikliyordu.

 

 

İçimden “Keşke Dante onlara hiç bulaşmasaydı da düğüne kadar bile bu eve hapsolmak zorunda kalmasalardı.” diye geçirdim. Ama sonra yine bir öfke kabardı: “Gerçi bir mafya karısı olmaktansa, bekar ve arkadaşlarıyla bu evde yaşamaya devam eden genç bir kadın olmayı tercih ederim.”

 

 

Devran ortalıkta yoktu. Belki de iyi ki yoktu. Çünkü olsaydı, bu gerginliğin bambaşka bir boyuta taşınacağını hissediyordum. Körle yatan şaşı kalkardı. Sanırım Bugün Devran’ın kadın versiyonu olarak uyanmıştım.

 

 

Kahvaltı masasının üzerindeki sessizlik, çatallarımızın porselen tabaklara çarpan cılız sesleriyle bölünüyordu. Tam o sırada Kemal elini cebine attı. Derken içinden küçük, parlak ve siyah bir kart çıkardı. Sessizce önüme doğru itti.

 

 

Kaşlarım çatıldı. “Bu ne?” dedim, sert bir tonda.

 

 

Kemal her zamanki ölçülü tavrıyla, “Devran Bey bunu size vermemi istedi.” dedi.

 

 

Kartın köşesini iki parmağımla kaldırıp inceledim. Kredi kartı. İçimde soğuk bir his yayıldı.

 

 

“Sebep?” dedim, öyle huysuz, öyle sıkılmış bir sesle.

 

 

Kemal açıklamaya başlamıştı: “Evlilik hazırlıkları için-”

 

 

Ama daha o cümlenin yarısında anladım ne diyeceğini. Elimi kaldırıp, sözünü keserek “Tamam tamam.” dedim. Daha fazla dinlemek istemedim. Kartı olduğu gibi gömlek elbisemin cebine attım.

 

 

Öfkeyle tabağımdan koca bir salatalık parçası aldım, neredeyse tek lokmada ağzıma attım. Hırsla çiğnerken zihnimde türlü planlar dönüyordu.

 

 

“Madem bana bu kartı verdin… Madem her şeyi kontrol altında sandın… O zaman ben de Defne’ysem sana bu evliliğin faturasını çıkarırım.”

 

***

 

 

Çok geçmeden, koruma ordusu eşliğinde kendimizi devasa bir alışveriş merkezinin önünde bulduk. Birkaç araçlık konvoyla gelmiştik. Kapıda bile adamlar vardı. Merkezin devasa cam kapıları kapalıydı.

 

 

Etrafta tek bir insan bile yoktu. Alışveriş merkezinin kapalı olduğunu anlayınca şaşkınlıkla Kemal’e döndüm.

 

 

“Burası kapalı. Başka bir yere mi gitsek?” diye sordum.

 

 

Kemal sanki bu tepkiyi bekliyormuş gibi, sakin bir tonda, “Devran Bey sizin için kapattırdı.” dedi.

 

 

Bir an donakaldım. Ağzımda kelimeler yuvarlanmadan boğazıma takıldı. Şokun içinden çıkamadım.

 

 

Melis o an öyle bir ses çıkardı ki neredeyse bütün AVM yankılandı:

 

“Ohaaa!...”

 

 

Gözleri kocaman açılmıştı. Yüzünde hayretle karışık büyük bir gülümseme vardı.

 

 

“Sinemayı duydum hadi, restoranı da duydum… Ama alışveriş merkezi kapatanı daha filmlerde bile görmedim!”

 

 

Ben hâlâ şokun içinde sadece Melis'i dinliyordum, tepki verecek gücüm yoktu.

 

 

Elif neredeyse fısıldar gibi, “Galiba Devran’ın kimsenin aklı hayalini alamadığı bir zenginliği var.” dedi o sıra.

 

 

Melis kahkahayı patlattı, eğlenceden gözleri parladı. Bana dönüp, “Kız Defne, Karun mu bu senin sözlün?” dedi.

 

 

O an kendimi fazla kaptırdığımı anladım ve kendime geldim. Gözlerimi meydan okurcasına kıstım, yüzümde küçük bir tebessüm belirdi. İçimdeki şoku gömüp kuyruğumu dik tutmam gerektiğini hissettim. Dudaklarımın arasından kimsenin duyamayacağı kadar kısık bir mırıltı döküldü:

 

 

“Madem bu kadar zenginsin… Harcayalım o zaman paranı, Devran efendi.”

 

 

Alışveriş merkezinin ışıkları bizim için yanmıştı. Normalde kalabalığın uğultusu ile dolu olan koridorlar bomboştu, sadece ayak seslerimiz yankılanıyordu. Cam vitrinlerdeki ışıklar pırıl pırıl parlıyor, mankenlerin üzerinde elbiseler, takılar, ayakkabılar parıldıyordu. İçimde hâlâ şok vardı ama şoku bastırıp meydan okumayı seçtim.

 

 

“Peki.” dedim kendi kendime, içimden Devran’a seslenir gibi. “Madem burayı benim için kapattırdın, o zaman ben de bunun hakkını vereceğim. Hem de öyle bir vereceğim ki cebinden çıkan her kuruşu hatırlayacaksın.”

 

 

Kızlar yanımda heyecanla sağa sola bakıyordu. Melis’in gözleri parıl parıl, Elif’in yüzünde hâlâ hafif bir şaşkınlık vardı.

 

 

İlk durağımız mücevher mağazası oldu. Kapıda iki görevli bizi bekliyordu. Benim daha ağzımı açmama gerek kalmadan Kemal içeri adım attı, “Defne Hanım için en özel parçaları gösterin.” dedi.

 

 

Önüme altınlar, pırlantalar, zümrütler, safirler serildi. Ben özellikle en ihtişamlı olanları seçiyordum. İncecik bir gerdanlık değil; taşlarla bezenmiş, ışığı göz alan bir kolye. Küçük küpeler değil; sallantılı, gösterişli, kimse bakmadan geçemeyeceği küpeler. Bu tanıma uyan tam üç takım seçtim.

 

 

Melis yanıma eğilip kısık sesle, “Kız resmen düğün alışverişi değil, saray alışverişi yapıyorsun.” dedi.

 

 

Ben de aynı alçak sesle fısıldadım: “Aynen öyle.”

 

 

Sonra sıra gelinliklere geldi. Bembeyaz, kabarık, tüllerle bezeli elbiseler bir bir önüme serildi. Satıcı kadın bana döndü, “Nikah için bakıyorduk değil mi?” diye sordu.

 

 

Bir an içim burkuldu. Evet, nikah. Sadece iki hafta kalmıştı. İçimde fırtınalar kopsa da gülümsemek zorundaydım. Başımı hafif salladım.

 

 

“Evet, nikah için.”

 

 

Denemek için kabine girdiğimde üzerime oturan o beyaz elbise beni aynada bambaşka biri gibi gösterdi. Yüzümde yapmacık bir tebessüm belirdi, ama gözlerimde acı vardı.

 

 

Elbiseyle çıktığımda Melis gözlerini büyüttü, “Defne… sen prenses gibi olmuşsun.” dedi.

 

 

Elif boğazını temizleyip, “Evet… tam da Devran’ın yanında görmeyi isteyeceği şey.” diye ekledi. Tariz yapıyordu.

 

 

Ben ise hafifçe gülümseyip, “O zaman bunu alıyoruz.” dedim. Çünkü içimden bir ses “yap” diyordu. Devran’ın bana verdiği her şeyi ona geri çevirmek yerine, tam tersine daha da büyütüp yüzüne vurmak gerektiğini söylüyordu.

 

 

Ve işte o an anladım: Bu alışveriş benim sessiz intikamımın ilk adımıydı. Devran daha en başında benimle evlenmeyi değil, babamı öldürmeyi seçmeliydi.

 

 

Mağazadan mağazaya sürüklenirken içimde garip bir ritim vardı. Devran’ın kredi kartı cebimde ağır ağır çınlarken, her harcamanın bir anlamı olduğuna kendimi inandırıyordum: Bu, teslim oluş değildi. Bu, benim şartlarıma göre oynanmış bir oyundu.

 

 

İlk olarak abiye katına girdik. O kadar çok seçenek vardı ki hangisini seçeceğime karar verememek lüks bir dert gibi geliyordu. Her biri farklı bir sahne, farklı bir şarkı fısıldıyordu bana. Melis’in “Sen kırmızı giy, herkes etrafında döner” demesiyle kırmızı bir elbise denemeye karar verdim. Ama sonra denediğim beş elbiseyi de satın aldım.

 

 

Elif’e nikah için seçtiğimiz elbise ise daha klasik, ince zevkle alınmıştı. Elif siyah bir elbise denediğinde yüzündeki gerginlik bir an için dağıldı. O tebessüm, benim günümün en gerçek anlarından biriydi.

 

 

Melis içinse biraz daha çılgın, biraz daha parlak şeyler istedik. Minik taşlarla süslü, krem rengi, mini bir elbise ve yanına parlak bir çift ayakkabı. Melis prova kabininden çıkıp döndüğünde çocuk gibi zıpladı; o an, onun bu küçük mutluluğu içimi ısıttı.

 

 

Siyah bir çantayı elime aldığımda, içime oturan soğuk düşünceyle gülümsedim. Bu çantanın olduğu raftaki tüm çantaları almaya karar vermiştim.

 

 

Satış asistanı nazikçe “Bunları paketleyelim mi hanımefendi?” dediğinde onu onayladım.

 

 

Arabaya doluştuğumuzda gece çökmüştü. Poşetlerin heybetiyle eve dönerken Melis koluma sıkıca sarıldı: “Defne, sen harikasın! Bu gördüğüm en iyi plan oldu.”

 

 

Elif ise sessizce başını salladı; gözlerinde hem endişe hem koruma arzusu vardı. Hepimizin olduğu gibi ben de arka koltukta etrafım paketlerle çevriliyken, içimde karmaşık bir duygu dalgası yükseliyordu: utanç, öfke ve garip bir güç hissi birbirine karışmıştı.

 

 

Akşamüstü odama girdiğimde poşetleri yatağa yığdım ve hepsine tek tek baktım. Bu eşyalardan hiçbiri kendi irademin ürünü değildi. Ben abartı insanı değil, sadeliğin şıklığını tercih edenlerdendim.

 

 

Yine de her şeyden önce bir an aynaya baktım. Nikah elbisesi, takılar, ayakkabılar, çantalar, parfümler ve çeşitli kıyafetler… İçimdeki sessiz isyanı, dışarıya dönük bu pahalı ışıltıyla gizlemeye çoktan karar vermiştim. Çünkü biliyordum: beni gösterecekler, tartışacaklar, üzerine konuşacaklar. Ve ben… ben de onlara gösterecektim. İster istemez, kendi oyunumu kuruyordum.

 

 

Gözlerimi kapatırken bir cümle döndü durdu kafamda:

 

“Bana yaptıklarını, bana verdiklerinle sana geri ödeyeceğim.”

 

 

Bu sözün intikam mı, strateji mi, yoksa sadece hayatta kalma biçimi mi olduğunu henüz bilmiyordum. Ama biliyordum ki yarın, üzerimde yeni elbiseler, cebimde parlak kart ve yüreğimde donuk bir kararlılıkla uyanacaktım.

 

 

Akşam yemeği saatinde aşağı indim; her zamanki gibi kızlarla aynı masada oturup yedik, konuştuk, gülüştük. Sonra biraz salonda kaldık, televizyonun karşısına geçip sessizce kanallar arasında gezindirdik kumandayı. Bir anlık sükûnet bana iyi geliyordu.

 

 

Bir ara Elif durdu ve bana baktı, tam önümdeki koltuktaydı.

 

 

“Defne?”

 

 

Ben de başımı kaldırıp, "Efendim, canım?" diye yanıtladım.

 

 

Elif gözlerini üzerime dikti ve direkt konuştu: “Senden sadece gerçeği istiyorum.” dedi. “Bugün, kendin gibi davranmayarak yaptığın o abartılı alışverişin gerçek amacı neydi?”

 

 

Derin bir nefes aldım. Önce etrafı kontrol ettim. Yakınlarda bizden başka kimse yoktu. Sonra derin bir nefes alıp ciğerlerimi boşalttım ve sessizce söyledim:

 

 

“İntikam.”

 

 

Elif kaşlarını çattı. “Neyin intikamı?” diye sordu şaşkın, sanki anlamaya çalışır gibi. “Bu adam seninle evlenerek hayatını kurtarmıyor mu?” diye ekledi.

 

 

Bir Elif'e, bir Melis'e baktım. İkisinin yüzündeki endişeyi gördüm. Boş yere kaşındığımı düşündüklerine emindim. Sonra koltuğumda dikilirken, netlikle karşılık verdim.

 

 

“Özgürlüğümün elimden alınmasının intikamı.”

 

 

Ama Elif hiç sözlerimden etkilenmişe ve ikna olmuşa benzemiyordu. Elif’in sesi bu sefer daha direktti.

 

 

“Ölmemek için elinden alınan özgürlüğün mü?” diye sordu.

 

 

Duyduğum soruyla gözlerini kaçırdım. Sonra “Of…” diye sessizce üfledim. Bu gerçeği ben de biliyordum. Devran hayatımı ikinci kez kurtardığı için ona zaten minnettardım.

 

 

Melis araya girdi. O bildiğimiz aşırı haliyle, “Ha, ben anladım...” dedi uzatarak.

 

 

Elif merakla “Neyi anladın?” diye sordu. Gerçekten öğrenmek istiyordu.

 

 

“Devran işin en başında ‘Bülent’i öldürmek istiyorum’ dedi. Sonradan yan çizip ‘elimi kana bulamak istemiyorum’ deyip Bülent’in biat etmesini tercih etti. Basbayağı yan çizmedi mi? Bu kızcağız da şimdi sahnelerin tozunu attırmak yerine mafya karısı olmak zorunda kalacak.”

 

 

Melis tam da kastettiğim şeyleri anlamış ve bir bir sıralamıştı.

 

 

“Hay, senin ağzın bal yesin,” diye genişçe gülümsemekten alıkoyamadım kendimi. Anlaşılmak güzel histi.

 

 

Avucuma bir öpücük bırakıp Melis’e yolladım. Melis de o öpücüğü havada yakaladı. Sonra göğsüne götürdü ve o da genişçe gülümsedi. İkimiz bir anlık kız neşesiyle kahkahalarla gülüp durduk.

 

 

O sıra Elif’e baktım. Başta tepkisizdi. Sonra ağır ağır başını salladı. Bana ve Melis’e hak verdiğini gösteren bir ifade belirdi yüzünde.

 

 

“Doğru söylüyorsunuz.” dedi, usulca. “Bu adam mafya ama alışkın olmasına rağmen elini kirletmeyip Defnenin özgürlüğünü almayı seçti.”

 

 

Sonra aklına bir şey gelmiş gibi kaşları birden çatıldı. Gözleri uzaklara daldı.

 

 

Melis hemen “Ne oldu?” diye sordu.

 

 

Elif ise yüzünü bana çevirip sakince, neredeyse fısıldar gibi anlatmaya başladı.

 

 

“Geçen gün çalışanlar kendi aralarında konuşurken duydum; Devran’ın bir alkol koleksiyonu varmış, şişelere kendisi dışında kimseye elletmiyormuş.”

 

 

O an kalakaldım. Bir ağırlık yerleşti göğsüme. Zihnimde canlanan ihtimaller, peşi sıra belirip gözümün önünde sahnelenmişti bile.

 

 

Eşeğin aklına karpuz kabuğu bir kere sokulmuştu işte. Bir anda kalktım. İçimdeki huzursuzluk, Elif’in biraz önce söyledikleriyle birleşince ayaklarım beni doğrudan cam dolaba götürdü. Bugün haylaz günümdeydim. Şeffaf camın ardında dizili şişeler bana parladıkça parlıyordu. Etiketleri bile sanki bana meydan okur gibi ışıldıyordu.

 

 

Elif ve Melis hemen yanımda bittiler. Gözümü koleksiyondan ayırmadan, Elif’e dönüp dudaklarımın kenarını kıvırarak sordum.

 

 

“Kırmızı şarap seviyordun, değil mi?”

 

 

Elif’in yüzünde öyle bir tebessüm belirdi ki… Tehlikeli, davetkâr, biraz da meydan okuyan. Başını ağır ağır salladı.

 

 

Melis’in sesi arkamızda hemen titrek bir tınıyla yükseldi.

 

 

“Bunu yapacağımıza gerçekten emin miyiz kızlar?”

 

 

Cam vitrinin kulbunu tutup çektiğimde çıkan gıcırtı içime işleyen bir kararın mühürü gibi oldu. Raflardan yayılan alkol kokusu burnuma ulaştığında, hiç tereddüt etmeden fısıldadım.

 

 

“Eminiz.”

 

 

Parmaklarım üst raflara uzandı. En pahalıları orada duruyor gibiydi. Şişeler arasından en koyu renkli, etiketinde ağır kırmızı tonlar taşıyan bir şarabı seçtim. Camın soğuğu ellerimde titreşim yaratıyordu. Sanki Devran’ın yasağını kırmanın verdiği gizli bir haz titreşimleriydi bunlar.

 

 

Şişeyi çıkardığımda Elif’in bakışları daha da koyulaştı. Elif'in mantığı ikna olduysa, insanın canını yakmadan geri durmazdı. Elif'in radarına Devran’ın hassas noktası girdiyse eğer, Devran'ın canı gerçekten yanacaktı. Melis’inse kaşları hâlâ endişeyle çatıktı. Ama ben kararımı vermişim bir kere.

 

 

Kadehleri ilk doldurduğumuzda gece daha sakindi. Bardakların birbirine çarpma sesi yankılandı salonda, ardından ilk yudumların yakıcı tadı dilime yayıldı. Melis’in yüzü hafif buruştu, Elif ise sanki bu anı yıllardır bekliyormuş gibi dudaklarını kırmızıya bulayıp kadehini keyifle çevirdi.

 

 

Başta sohbetimiz sıradan konularla başladı: okul anılarımız, eski sevgililer, hatta saçma sapan televizyon programlarına kadar… Ama şişenin yarısı bitince kelimeler dilimizden daha kolay, daha hesapsız dökülmeye başladı. Konu erkeklere geldiğinde Melis bir anda ciddileşti, ama gözleri parlıyordu.

 

 

“Biliyor musunuz, ben bazen düşünüyorum… acaba bana gerçekten deli gibi âşık olan biri olacak mı? Böyle… beni bir gün görmese dünyası yıkılacak biri olacak mı harbiden? Acaba kocam böyle biri mi olur?”

 

 

Elif kıkırdadı.

 

 

“Sen çok film izlemişsin.”

 

 

O an kadeh elimde donup kaldım. Aklıma hayatımdaki belki de tek adam olacak Devran geldi. O an içimden bir kahkaha ile sinir arasında garip bir duygu kabardı. Devran ve bana deli gibi aşık olmak? Başımı yana eğip sesimi biraz kalınlaştırarak taklit ettim:

 

 

“Defne… yukarı!”

 

 

Melis ile Elif kahkahadan kırıldılar. Masanın üzerine başlarını koyup gülmekten nefes alamaz hâle geldiler.

 

 

Melis gözlerini yarı kısık bana dikti:

 

“Hayaller Romeo, gerçekler hödük Devran ve robot Nejat."

 

 

Tam bir şey diyecektim ki Melis’in dediği bir ayrıntı ile duraksadım.

 

 

“Nejat ne alaka la?”

 

 

Hafiften çakırkeyif olduğum için gözlerim zaten haddinden kısıktı. Kızlara bakarken durumu anlamak için ekstradan gözlerimi kıstığımda ise gördüğüm tek şey karanlık oldu. Bu yüzden gözlerimi, kendimi zorlayarak zorla açtırdım.

 

 

Ama Melisten ses yoktu. Elini beceriksizce dudaklarına götürdü. Sanki "Eyvah, ağzımdan kaçtı!" Der gibi.

 

 

O sıra Elif alaycı ses tonuyla “Sen bilmiyorsun tabi...” dedi.

 

 

“Neyi?”

 

 

Elif hala alaycı haliyle duruyordu. Melis'e baktığında, Melis yalvarır gibi dudaklarını büzdü.

 

 

“Anlatma anlatma.” dedi çocuk gibi.

 

 

Ama ben sabırsızdım. “Anlat ya! Çatlarım ben!” dedim sarhoşluğun verdiği o çatlak ses ile.

 

 

Elif ısrarlarıma daha fazla dayanamadı. Odağını tamamen bana verdi ve hararetle anlatmaya başladı.

 

 

“Melis Nejata yürüyor. Ama öyle böyle değil, basbayağı üzerine atlayıp bir gün parçalayacak.”

 

 

Hiç düşünmeden “Lan ne ara!” diye bir tepki verdim.

 

 

Elif kıkır kıkır gülerken Melis’in yüzü kıpkırmızı oldu. Ellerini salladı, sanki çocukça bir "sus be!" demek ister gibi. Ama ben çoktan eğilmiş, gözlerimi kısmış, Melis’in suratına odaklanmıştım.

 

 

“Ciddi misin sen? Nejat’a mı?”

 

 

Sesim bir kahkaha ile ciddiyet arasında garip bir yerdeydi.

 

 

Melis ellerini yüzüne kapadı. “Ya Defne, ne olur… ne olur büyütme!”

 

 

Elif yan tarafta kahkahalara boğuldu.

 

 

“Büyütme diyor ya! Resmen Nejat’ın üstüne atlasın diye fırsat kolluyor. Defne, siz yokken gözlerini dikip resmen kemiriyor çocuğu.”

 

 

Ben elimdeki kadehi sehpanın üzerine koyduktan sonra sağlam bir kahkaha attım.

 

 

“Ahahah! Nejat ya! Nejat ve Melis... Allah’ım, şu evde duyduğum en komik şey bu olabilir.”

 

 

Melis’in gözleri kısılmıştı, hem utanıyor hem de bana kızıyor gibiydi.

 

 

“Ya Defne, Allah aşkına yapma böyle! Ben sadece Nejat’ı yakışıklı buluyorum, o kadar. Olamaz mı yani? Nejat’ın da ayrı bir havası var.”

 

 

Elif hemen lafa atladı, gözlerini devirdi.

 

 

“Havası değil, suratı var! Suratında da tek bir mimik yok. Ciddi ciddi adam resmen robot! Ya da ruh gibi, bilemedim yani.”

 

 

Şarap mideme inmiş, beynimde dans ediyordu. Onları şapşal şapşal izledim bir süre. Melis mahcup bir edayla başını önüne eğdi. Elif ise kahkahalarıyla masayı yumrukluyordu. Ben biraz daha toparlanıp kadehi yeniden elime aldım.

 

 

Dudaklarımda yarım bir tebessüm, gözlerim Melis’teydi. O an kadehini tek dikişte içti, cam bardağın dibi boşaldı. Ve sözcükler dudaklarından pat diye döküldü:

 

 

“Elif aslında Kemal’i ilk aşkı Gıt Gıt Kemal’e benzetiyor!”

 

 

Elimdeki kadehi neredeyse düşürüyordum. Başımı hızla Elif’e çevirdim, gözlerim büyümüştü.

 

 

“Ne Kemal ne Kemal?!”

 

 

Elif tam o sırada, Melis gibi şarabını kafasına dikti. Bu yüzden yüzünü ekşitti.

 

 

“Gıt gıt Kemal.”

 

 

Melis kahkahaya boğuldu.

 

“Gıt gıt Kemal!”

 

 

Ben merakla Elif’e bakıyordum. Yüzümde yarı ciddi, yarı sarhoş bir ifade vardı.

 

 

“Anlatsana, hadi.”

 

 

Elif gözlerini kısarak, elini başına yasladı ve anlatmaya başladı.

 

 

“İlk aşkımdı Kemal. İlkokulu birlikte okuduk. Şişman bir çocuktu. Her öğle arası tavuk döner yerdi. Gırt gırt gırt diye ses çıkarıyor diye sınıftakiler dalga geçerdi. Sonra tavuk yediği için de lakabı gıt gıt'a döndü- Aman, neyse ne işte!”

 

 

Melis masaya vurdu, kahkahalarına boğuldu. Ben de kadehimi ağzıma götürüp istemsizce güldüm.

 

 

Elif devam etti:

 

“Ama ben onu çok sevimli bulurdum. Onunla dalga geçilmesine izin vermezdim. Hatta bir gün yine dalga geçtiler. Sonra ben de...”

 

 

Kendi kıkırdamasının arasından sözcükleri güçlükle çıkardı:

 

“Gittim, çocukları dövdüm.”

 

 

Melis nefesini vererek kahkaha attı. Ben de elimle yüzümü kapadım.

 

 

“Ay Elif, sen var ya… Sen çocukken de efsaneymişsin.”

 

 

Gözlerim sulanmıştı. Kadehi masaya bırakıp ağzımı genişçe yayarak sordum:

 

“Ee? Sonra noldu bu Gıt Gıt Kemal’e?”

 

 

Elif dudaklarını büzüp ofladı.

 

“Ya gıt gıt deme Kemal’e!”

 

 

Melis hemen bana döndü, masaya avucunu vurdu.

 

“Bak bak! Aşkosuna laf da söyletmiyor!”

 

 

Birlikte güldük bir süre. Elif utanmış gibi başını eline yasladı.

 

 

“Onu en son ilkokulda gördüm. Ortaokulda başka okuldaydı. Sonra… Annemin Kemal’in annesinden duyduğu kadarıyla Kemal polis olmuş.”

 

 

Melis gözlerini açarak “Ooo!” dedi. “Anlaşılan Kemal artık gıt gıt değil.”

 

 

Ben başımı salladım, dudaklarımda pis bir sırıtışla bir tespitte bulunmaya karar verdim.

 

 

“Hee evet evet. Polisler taş gibi olurlar.”

 

 

Melis kıkırdadı.

 

“Evet, Nejat gibi…”

 

 

O an kadeh elimde havada asılı kaldı. Gözlerim istemsizce uzaklara daldı. Aklımdan geçen tek isim “Devran” oldu. Kadehi masaya bıraktığım an elim titredi. Çünkü dudaklarımın arasından istemsizce çıkan o cümle kulaklarımda yankılanıyordu.

 

 

“Devran gibi…”

 

 

Bir an donakaldım. Allah kahretsin, ben bunu gerçekten yüksek sesle mi söyledim?

 

 

"Yok, sarhoşluktandır, belki de sadece içimden geçirdim." dedim, içimden.

 

 

Ama kızlara baktığımda, ikisinin de gözleri bana dikilmişti. Donmuş heykel gibiydiler. Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra Melis, ardından da Elif bir kahkaha patlattı.

 

 

“Vaoov, Defne!” dedi Melis, gözlerini iyice açarak. Elif de o sıra duyduğu şey karşısında şaşkınlık geçiriyordu.

 

 

Ben ise utancımdan kafamı koluma yasladım. Masanın üzerine kapanıp gözlerimi sıkıca yumdum. Ben ne yapıyordum ya? Resmen mantığım uçmuş gitmişti. Ağzımdan çıkanları toparlamam mümkün değil.

 

 

“Utanma kız! Müstakbel kocan değil mi sonuçta? Tapusu sende! Ahahah!”

 

 

Melis kulağımın dibinde benimle alay etmeye devam ederken, kulaklarımı bir süre gezmeye yollamak istemiştim. Ama işte o sırada, istemediğim ne varsa evren onları bana zincirleme gönderiyormuş gibi oldu.

 

 

O ağır, tok, insanın içini titreten ses odada yankılandı. Kulaklarım daha kötü bir senaryoyu dinlemeye başladı.

 

 

“Ne oluyor burada?”

 

 

Bir an kalbim durdu sandım. Başımı kaldırdım. Gözlerim şaşkınlıkla ona kilitlendi. Devran, kapının orada durmuş, ağır adımlarla içeriye doğru yürüyordu.

 

 

"Allah’ım, hadi ben mantığımı kaybettim ama bari kızlar kaybetmemiş olsun…" dedim içimden. Ama hayır, kader başka türlü yazılmıştı sanki.

 

 

Melis, yüzündeki muzur gülümsemeyi daha da büyüterek bombayı patlattı:

 

 

“Devran enişte, Defne sana taş gibi dedi!”

 

 

O an yeryüzü ayağımın altından kaydı sanki. Utancın sıcaklığı yüzüme yayıldı. Keşke şu anda bir delik açılsa da içine girsem, bir daha da çıkmasam...

 

 

Devran bana baktı. Öylece kalakaldı. İfadesi okunmuyordu, ya da bu kafayla ben okuyamıyordum. Ama üzerime bir ağırlık çöktü.

 

 

Ben ise, tek çıkış yolunu yine içkide buldum. Masadaki şişeye uzandım ve dibinde ne kaldıysa hiç düşünmeden kafaya diktim. Boğazımda yanma oldu ama umurumda değildi.

 

 

Şişeyi sertçe masaya bıraktığımda gözlerim bulanık, aklım darmadağın, sadece şunu düşünebildim: Defne, rezil oldun. Hem de fena halde...

 

 

Bölüm : 18.11.2025 22:45 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...