31. Bölüm

31

Missyazarr
missyazarr

Devran’ın o sert bakışları ve nefesiyle dahi belli ettiği o gerginliği, bize ortamdaki sessizlik ile ulaşmıştı. Sanki biri odadaki bütün oksijeni çekip almış gibiydi. Çünkü kendimi boğuluyormuş gibi hissediyordum.

 

Devran kapının eşiğinde dikilmeye devam etti. Bakışları önce uzunca bende durdu. Az önce duyduğu şeye inanamıyormuş gibi kalakalmıştı.

 

“Devran enişte, Defne sana taş gibi dedi.”

 

Sahi, ben de hala Melis'in beni pat diye ispiyonlamasına inanamıyordum ya... Devran sonra elimdeki şişeye, oradan da masanın üzerindeki dağınıklığa kaydı.

Bakışları bir anda o kadar sertleşmişti ki, sanki tek bakışla bile kadehlerimizi çatlatacak sandım.

 

“Defne…” dedi. Sesi alçak ama tehditkârdı.

 

Cümlesini kurarken gözleri elimdeki şişede takılı kaldı. Elimdeki şişeyi hala parmaklarımın arasında ne kadar sıkı sıkıya tuttuğumu görünce çenesini sıktı.

O sessizlikte sadece dişlerini birbirine bastırırken çıkan o minik kıtlama sesi duyuluyordu.

 

Melis hemen toparlanıp bir şey demeye çalıştı. Ama sesi çatladı.

 

“Şey… biz sadece biraz-”

 

Devran başını ona çevirdiğinde, Melis’in sesi boğazına düğümlendi. Elif de bir anda dik oturdu, ellerini eteğine koydu. Sarhoş değilmiş gibi görünmeye çalışıyordu sanırım. Sonra gözlerini yere indirdi.

 

Ben mi? Ben utanmam gereken o anlarda bile dilim durmayan biriydim.

Bir elimde şişe, öbür elimle masaya yaslanmış halde ona baktım. Aklım bulanıktı. O kadar çok şarap içince insanın utanma eşiği de kalmıyordu.

 

“Ne olmuş yani, Devrancığım?” dedim, sesim alaycıydı ama içinde tuhaf bir titreklik vardı. “Kızlarla içiyoruz işte. Cinayet mi işledik?”

 

Kaşları çatıldı. Bu o kadar tanıdık bir hareketti ki… Bu kadar kızgınken o kasların nasıl kasıldığını biliyordum. Hedefine odaklanmış bir avcı gibi kilitlenir, çatık kaşlarının ardından avını korkuturdu.

 

“Sizin bu kadar içmeniz normal mi?” dedi, beni mantığa davet etmek ister gibi. “Bak hâline Defne, şu an neye benziyorsun? Aklı başında birine mi, yoksa gözlerini bile açıkta tutamayacak kadar aciz birine mi?”

 

Gözlerimi kısıp ona meydan okudum.

 

“Belki de senin yüzünden böyle oldum?Belki de şu saçma hayatın içinde bir günlüğüne nefes aldığım şey bu masadaki şarap!”

 

Elif bana “Defne…” diye fısıldadı, Melis de “Tamam yeter.” diye dudaklarını ısırdı ama ben çoktan kontrolü kaybetmiştim.

 

Devran sessizdi. O sessizlik vardı ya… kelimelerden daha gürültülüydü. Sonra yaklaştı. Oturduğum sandalyeye doğru eğildi. Artık aramızda sadece bir karış kalmıştı. Gözleri gözlerimdeydi. O kadar yakın, o kadar yakıcıydı ki... Zaten gözlerimi açıkta tutmak zor iken, artık daha da zordu.

 

“Biraz fazla konuşuyorsun sanki, ha Defne?” dedi.

 

Sesi sakindi. Ama içinde öyle bir tını vardı ki, adeta bastırılmış bir fırtına gibi.

 

“Sen fazla susuyorsun, Devran.” dedim.

“İnsanlar konuşarak anlaşılır. Sen ise hep duvar gibisin.”

 

Gözlerim doldu. Ama içki mi, öfke mi, yoksa onun bana böyle bakışı mıydı bilmiyorum. Alkol kanıma karıştığı andan itibaren duygularımı kontrol edemez olmuştum. Geçen her saniye duygu nehrime bir damla su oluyor, biriken sular nehri taşırmaya ramak kalıyordu.

 

Devran’ın bakışlarının ardından her zaman olduğu gibi bir donukluk hakimdi. Bu donukluk, tüm duygu ve düşüncelerini dondurduğu için vardı. Sakladığı bir şeyler vardı, biliyordum. Ama onlara çoğu zaman erişemiyordum.

 

“Yarın konuşacağız. Şimdi değil.”

 

Ama ben, sarhoşluğun içinde bile, onun o cümlesinin ardındaki yalanı duydum. Yine de o gidişine diklenmeden edemedim.

 

“Yarın konuşmaya gerek yok Devran.” dedim, sesi titrek. “Çünkü ikimiz de yarının hiçbir zaman gelmeyeceğini biliyoruz.”

 

Devran’ın bakışları, iki gözüm arasında mekik dokudu bir süre. Sanki şu birkaç saniyede bile olsa, sarhoş dahi olsam bir kez daha anlamıştım. Bakışlarından sızan çatlak sayesinde Devran’ın duygu ve düşüncelerini hissetmiştim. Ama hislerimi istesem de hiçbir zaman tanımlayamazdım.

 

Devran’ın kolu bir anda belime dolandığında, içimde hem sıcak hem dikenli bir his yayıldı. Devran’ın eli o kadar sıkıydı ki, onun baskısı sanki tüm sarhoşluğumu bastırmaya çalışıyordu.

 

“Odana gidelim artık.”

 

Ses tonu yumuşak görünse de içinde o alışık olduğum otoriter sertlik vardı.

 

“Yok… Gitmicem.” dedim, dudaklarım kelimeleri toparlamakta zorlanıyordu.

 

“Defne...” dedi, uyarır bir tonda.

 

Ama benim umurumda değildi. Kızlara doğru bakınıp söylenmeye devam ettim.

 

“Şey… Kızlar bir şişe daha açalım mı? Bu sefer Melis’in zevkine uyarız.”

 

Masada hâlâ boş şarap kadehleri, birkaç tabak meze kalıntısı vardı. Gözüm o dağınıklığa takıldı, sonra Melis’e döndüm.

 

“Ha Melis?”

 

Melis, alnını eline yasladı. O sıra Devran daha kimseye fırsat vermeden hemen tersledi.

 

“Hiçbir yere açılmıyor o şişe.”

 

Sonra arkasını dönüp yüksek sesle, “Ayşe!” diye seslendi.

 

“Efendim Devran bey?” diye içeriden bir kadın sesi geldi. Topuklu seslerinin ardından kadın geldi.

 

“Hanımlara üç tane sert Türk kahvesi yap.”

 

Kadın “Tabi efendim.” deyip gittikten sonra ortamda bir sessizlik oldu.

 

Benim gözlerim, belki direnmeye devam ederiz diye hâlâ kızlardaydı ama Devran beni yürütmeye başladı. Ama ben direnmeye çalıştım.

 

“Defne, hadi.”

 

“Yaa… ne acele ediyorsun Devran?” diye sızlandım, kolumu kurtarmaya çalıştım.

Kurtardım da.

 

Ama bedenim dengesini kaybedip masaya yaslandı. Masa sallandığı için şişe devrildi ve ardından zemine düşerek odada büyük bir gürültü çıkardı. Neyse ki Devran, beni hızla kendine doğru çekmiş ve cam kırıklarından uzaklaştırmıştı. Her şey bir anda olduğu için ne olduğunu gerçekleştikten çok sonra anlamıştım. O zamana kadar ise Devran’ın göğsüne yaslanıp kalmıştım.

 

Tepki vermeye yelteneceğim tam o sırada, içeriye iki kişi girdi. Nejat etrafı öylece inceliyordu. Kemal’ın yüzü ise karanlıkta bile belli olacak kadar şaşkındı.

 

“Ne oluyor burada?” dedi.

 

Devran, o soğuk alaycılığıyla cevap verdi:

 

“Ne oluyor olabilir sence, Kemal?”

 

Tonunda “Bunu bana gerçekten soruyor musun?” havası vardı.

 

Ben başımı kaldırmaya çalıştım ama boynum taş gibiydi. Tembel hayvan gibi sarıldığım yerden bir milim bile kıpırdayasım yoktu. Kokusu burnuma doldu. Bir mafyaya göre oldukça güzel kokuyordu. Üzerinde sigara kokusu bile yoktu. İçime dolan garip bir huzurla, kendimi tebessüm ederken buldum.

 

Tam o anda, arkadan bir kahkaha sesi geldi. Melis’ti.

 

“Gıt gıt!” dedi kahkahalar arasında.

 

Bir anda gözlerimi kısarak ona baktım, neye güldüğünü anlayamadan ben de gülmeye başladım. Devran’ın göğsüne yaslanmış hâlde, gülmekten nefes alamadım. Elif’in sesi de karıştı o an.

 

Kemal şaşkınlıkla bakıyordu. “Ne? Ne gıt gıt'ı?”

 

Elif bir anda ayağa kalktı, yalpalayarak Kemal’e yürüdü.

 

“Gıt gıt Kemal!” dedi kıkırdayarak. Sonra ellerini Kemal’in yüzüne koydu ve hiç çekinmeden yanağına sulu bir öpücük kondurdu.

 

Kemal dondu kaldı.

“Elif…” dedi ama sesi neredeyse fısıltıydı. Onu duyabildiğime bile şaşkındım.

 

Elif umursamadı, elleriyle Kemal’in yanaklarını sıkmaya başladı. Fakat çok geçmeden morali bozulur gibi oldu ve ellerini geri çekti.

 

“Senin yanakların hiç yumuşak değilmiş.”

 

Sonra burun kıvırıp koltuğa geri döndü. Bir çocuk gibi pat diye oturdu. Ben de o ara ne yapacağımı bilmediğim için Devran’a doğru bakındım. Devran ise o an başını ağırca iki yana sallıyordu.

 

“Kemal, Nejat. Kızları alın, yukarı çıkarın.”

 

Zaten gitmeye mecalim yoktu. Devran beni sıkıca tuttu, ben de ses çıkarmadan başımı tekrar göğsüne koydum.

 

Kemal öne çıktı, Elif’in yanına eğildi.

 

“Elif, hadi. Kalk, gidiyoruz.”

 

Elif bir süre boş boş baktı, sonra mırıldandı: “Yanakların sert.”

 

Nejat da Melis’in yanına geldi.

Yüz ifadesi “İstemiyorum ama buna mecburum” der gibiydi.

 

“Hadi.”

 

Melis şaşırtıcı bir şekilde usluydu, hafifçe gülümsedi.

 

“Tabii, gidelim Nejatcığım.” dedi.

Sonra Nejat’ın koluna girdi.

 

Aralarındaki şeyi çözmek istemiştim ama düşünmeye fırsat kalmadı.

Çünkü Devran beni çekip odadan çıkarmıştı bile.

 

Kafamın içi duman dumandı. Sanki evin içi dönüyor, ama bir tek ben farkındaydım. Devran tutmasa, şu lanet merdivenleri nasıl çıkarım bilmiyordum. Her adımda ayağım kayacak gibi oldu ama Devran hep oradaydı. Soğuk ama güvenli elleri… Ne kadar sinir olsam da, o ellerin beni hep tutacağına dair garip bir his var içimde.

 

Odaya vardığımızda Devran arkamızdan kapıyı kapattı. Loş ışıkta yüzünü zar zor seçiyordum. Ama sonra ışığın bir anda açılmasıyla gözlerim iyice hassaslaştı.

 

“Tamam, tamam ben yürürüm,” dedim, kısık gözlerimle. Ama sesim yamuldu, cümlem devrildi.

 

Devran hiçbir şey demeden eğildi, ayakkabılarımı çözmeye başladı.

 

“Yapma, ben çıkarırım.” dedim, ama parmaklarım ayağımı bile bulacak hâlde değildi.

 

O yüzden o devam etti. Ayağımdan ayakkabılarımı çıkardı, sonra bir anlık tereddütle ceketimi çözmeye kalktı.

 

“Elini çek.” dedim kısık sesle.

 

Devran sesimdeki netliği duydu ve durdu, başını eğdi. “Tamam.” dedi. Sesinde ne alay vardı, ne öfke. Sadece anlayış.

 

Bir süre sessizlik oldu. Ben yatağın ucuna oturmuş, saçlarımı parmaklarımla karıştırıyordum. Saç tellerim alnıma, yanağıma yapışmıştı. Aynadan kendime baksam, tanımazdım herhalde. Devran hâlâ ayaktaydı, gömleğinin kol düğmelerini çözmüş, ama gözlerini benden ayırmıyordu.

 

Yatağın ucuna oturdum, derin bir nefes aldım.

 

“Sen bana kızgın değil misin?” dedim sessizce.

 

Devran bana doğru baktı. Gözleri daraldı. Ama içinde öfke yoktu.

 

“Hangisi için?”

 

Bir an dona kaldım. O kadar net, o kadar doğrudan sordu ki bir an ne demek istediğini anlamadım. Ama sonra…

Aklıma geldi her şey. Bugün yaptıklarım… Abartılı alışverişim, kızlarla içtiğim şarap… Hepsi bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden. Hepsi beynimde çarpıştı.

 

Ona baktım. Bir şey diyemedim. Sadece baktım. O da bana baktı. Ve sessizlik uzadıkça uzadı.

 

Sonra… Birden olan her şey bana çok komik geldi. Ne kadar saçma şeyler yaptığım, ne kadar sarhoş olduğum. Kendimi tutamadım ve kahkahaya boğuldum. Öyle bir gülmeye başladım ki, gözümden yaşlar geldi.

 

Devran’ın yüzündeki ifade ilk önce şaşkınlıktı. Sonra hafif bir tebessüm belirdi.

 

“Delirdin mi Defne?” dedi kısık sesle.

 

“Belki,” dedim arada nefes alamayarak.

 

O anda, Devran’ın gözlerinde belli belirsiz bir sıcaklık gördüm. Kızgınlığın, koruma içgüdüsünün birbirine karıştığı bir sıcaklıktı. Ama sonra başını eğdi, dudaklarının kenarındaki gülümsemeyi saklamaya çalıştı.

 

O an içimden şu geçti:

Belki de Devran bana hiç kızamadı.

 

Kalbim göğsümün içinde dengesizce atıyordu. Devran hâlâ ayakta, bana bakıyordu. O bakışı soğukkanlı, ama bir o kadar da yakıcıydı.

 

“Bugün çok şey yaptım, değil mi?”

 

Kısa bir sessizlik oldu. Sonra o derin sesiyle sadece, “Evet.” dedi.

 

Ayağa kalktım. Yatağın kenarına tutunmam gerekmişti, dengem gitmişti biraz. Ama aklım… ah aklım hâlâ ayaktaydı. Devran’a bakarken içimde tanıdık bir kıpırtı belirdi. Belki meydan okuma, belki sadece tehlikenin çekiciliği.

 

Adımlarım yavaş, sarsak ama kararlıydı.

Tam karşısına geldiğimde başımı hafifçe kaldırdım, gözlerimi gözlerine diktim.

 

“Kızdın mı?” dedim.

 

Bir süre bana baktı, sonra dudaklarının kenarı belli belirsiz oynadı. Sonra, sakin ama buz gibi bir sesle konuştu:

 

“Bugün milyonlarca lira harcadın. Akşam, alkol koleksiyonumdaki en nadide şarabı açtın. Ve o şişeyi…”

 

Kelimeleri bilerek uzattı.

 

“...Bitirdiniz.”

 

O an içimde bir kahkaha kabardı.

Sinsice gülümsedim.

 

“Özellikle hepsini ben içtim.” dedim, başımı yana eğip alaycı bir tavırla. “Hepsi bitsin istedim.”

 

Bir anlık sessizlik oldu. Devran’ın kaşları hafifçe çatıldı. Sonra dudaklarının kenarından, o tanıdık sabırsız tonda bir cümle döküldü:

 

“Farkındayım. Kızların arasından kafası en uçuk olan sensin.”

 

Nefesimi vererek gülümsedim. Ellerimi birleştirip önümde tuttum. Sonra başımı hafifçe yana eğdim.

 

“Ee, ne yapayım yani Devran?” dedim, sesim bir alayla karıştı. “Artık senin benim mi var? Müstakbel eşin değil miyim ben?”

 

O an her şey sustu. Sanki odaya düşen ışık bile hareketsiz kaldı. Devran bana baktı. Uzun, ağır bir bakıştı bu. Yüzü ciddileşti.

 

Bir adım attı. Bu adımla birlikte ben nefesimi tuttum. Gözlerimiz birbirine çakıldı kaldı. Aramızda birkaç santim ya var, ya yoktu artık. O an Devran’ın nefesini hissettim.

 

İçimden geçen şeyin adı yoktu. Arzu mu, güç savaşı mı? Bilmiyorum. Ama tek bildiğim, o anda dünyanın bütün sesi dışarıda kalmıştı. Sadece o ve ben vardık. Ve aramızda yanmaya başlayan o tanıdık, kontrolsüz ateş.

 

Devran, gözlerini üzerimden bir an bile çekmeden konuştu:

“Bazen seninle konuşmak, sadece kendimle kavga etmek gibi.”

 

Ne demek istediğini anladım. Ama anlamazdan geldim. “Nedenmiş o?” dedim, sesim neredeyse fısıltıya karıştı.

 

“Çünkü sana kızmam gerekiyor olsa bile kızamıyorum.”

 

Bir anlık refleksle gülümsemeye çalıştım ama beceremedim. Gözlerim dolduğunu hissettim. Bu kadar güçlü bir şey hissetmeyeli çok olmuştu. Belki de hiç hissetmemiştim. O an içimdeki savunma duvarları çatırdamaya başladı.

 

“Ben sana kızıyorum bazen.” dedim.

 

“Biliyorum.” diye karşılık verdi.

 

Bir an duraksadım. Sessizce yutkundum ve hislerimi anlatmaya devam ettim.

 

“Beni kırdın. Çünkü bana verdiğin sözü tutmadın. Benim özgürlüğümü almak yerine Bülent’in canını almalıydın. Mafyasın sen, öldürmek senin için zor bir şey değil ki.”

 

“Onu da biliyorum.” dedi nefesini verdikten sonra.

 

Bir an sustuk. Ama o sessizlik içinde her şey konuşuyordu. Ellerimiz birbirine değmemişti, ama aramızdaki hava kıvılcımlarla doluydu. Devran’ın sesi yumuşadı, neredeyse bir itiraf gibi:

 

“O kadar şey yaşandı ki... Anlatmak zor.” dedi. Fakat anlayamadım.

 

“Ne gibi?” diye sordum, kaşlarım hafif çatık.

 

Başını belli belirsiz olumsuz anlamda salladı.

 

“Boşver... Sen sadece şunu bil ki ne yaparsam yapayım, seni düşünmeden yapamıyorum.”

 

Bu sefer ben sustum. Gözlerimi kaçırmak istedim, ama beceremedim. Onun gözlerinin içindeki o şey - o tutkulu, karanlık ifade - beni mıknatıs gibi çekti.

 

“Yani…” dedim, kelimeleri toparlayamadan. “Bugün yaptıklarıma rağmen mi?” diye sordum sonra masumca.

 

Belki de hayatımda ilk kez, Devran’ın bu kadar içten bir şekilde gülümsediğine şahit olmuştum. Bu yüzdendir ki onun bu haline bakakaldım. Küçülen gözleri, güldüğü için hareket eden adem elması...

 

“Evet, bugün yaptıklarına rağmen seni düşünmeden yapamıyorum.”

 

Bu itiraf, bizim aramızda çok şey demekti. Bu Devran ve Defne’nin dilinde "senden hoşlanıyorum" un eş anlamlı ifadesiydi. Bu yüzden paniklemiştim. Tabi, başka bir sebep de kanımda dolaşan alkoldü.

 

“Ama bugün-”

 

“Defne...” dedi uyarırcasına. Yüz ifadesi artık daha ciddiydi. “Bugün yaptığın şeyler inan umrumda değil.”

 

“Hiç mi?”

 

“Hiç.”

 

Gözlerimi kırpıştırarak yüzüne baktım bir süre. Hatta bu süre haddinden fazla uzadı. Çünkü normale göre daha fazla cesaretim vardı.

 

Sonra Devranın bir eli, önüme gelen saç tutamımı tuttu. Onunla bir süre ilgilendikten sonra omzumun ardına bıraktı. Bakışlarımız ise bu esnada sadece birbiriyle ilgileniyordu.

 

O dokunuşla birlikte içimden geçen fırtınayı saklamak artık mümkün değildi. Sanki sırtımda taşıdığım bütün o taşlar, birer birer düşmeye başlamıştı. Devran’ın parmak uçlarının omzumdan kayıp gidişini hissederken kalbim, sanki orada değilmiş gibi atıyordu.

 

“Devran…” dedim. Ama sesim neredeyse kendi içimde yankılandı.

 

Boğazımda bir düğüm vardı. Sanki bir şey söylersem her şey değişecekti. Belki güzelleşecekti, belki de tamamen bitecekti.

 

“Defne.” diye karşılık verdi. Ses tonu yumuşaktı. Ama içinde bir tedirginlik gizliydi.

 

O an gözlerinin içine baktım. Ve düşündüm: Bu kadar karanlık bir adam nasıl bu kadar renkli gözükebilirdi gözüme? Nasıl kalbime baharları yaşatabilirdi?

 

“Ben de seninle konuşurken hep kendimle kavga ediyorum.” dedim.

 

Kaşları hafifçe kalktı. Bir anlığına duraksadı.

 

“Ne demek istiyorsun?”

 

Bir nefes aldım. Belki de ilk defa korkmadan konuşacaktım.

 

“Seninleyken bir yanım seni delicesine anlamak istiyor. Diğer yanım ise senden kaçmak istiyor.”

 

Gülümsedi ama bu sefer o gülümsemede eğlence değil, acı vardı.

 

“Benden kaçmakta haklısın.”

 

“Bilmiyorum.” dedim, başımı eğerek. “Ne zaman gözlerine baksam, sanki bütün kötü kararlarım meşru hale geliyor. Seninle olmamam gerektiğini, sadece zorunda olduğumu biliyorum. Ama... istiyorum.”

 

Devran’ın yüzündeki ifade, ilk kez gardını indirmiş bir adamınki gibiydi. Ne tehdit kalmıştı, ne de gizem... Sadece çıplak bir dürüstlük vardı yüzünde.

 

“Beni istemediğini sanıyordum.” dedi, yavaşça. “Bazen bana baktığında gözlerinde saf bir nefret hissediyorum.”

 

Kafamı iki yana salladım.

 

“O nefret değil- Yani en azından artık değil. O... korku. Çünkü sen benim sınırlarımdan taşan tek insansın. Ben hayatım boyunca hep tek başıma güçlü kalmaya çalıştım. Ama sen varken artık yalnız değilim. Sen benim hayatımı kurtardın. Ve hayatımı kurtarmaya devam ediyorsun.”

 

Kısa bir an daha sessizlik oluştu. Ama içimi dökmeye bu kadar hazırken, bu kadar erken susamazdım.

 

“Seni ilk gördüğüm anda bile, senden uzak durmam gerektiğini anlamıştım.” dedim.

 

“Peki neden artık uzak durmak istemiyorsun?”

 

“Çünkü sen yasak olsan bile, ben ilk kez bir yasağı çiğnerken bu kadar… ilk kez kendimi bu kadar doğru hissettim.”

 

Devran’ın nefesi, burnuma kadar geldiğinde kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Elini usulca yanağıma koydu. Dokunuşu, içimdeki tüm düşünceleri susturdu.

 

“Defne, ben iyi bir adam değilim.”

 

Bir süre birbirimize sadece baktık. O kadar uzun, o kadar yoğun bir sessizlik oldu ki, artık nefes almak bile fazla geliyordu.

 

Sonra istemsizce itiraf çıktı ağzımdan:

“İyi bir adam olmadığını biliyorum. Ama bu kötü adam, hayatım boyunca bana kimsenin yapmadığı şeyi yaptı: beni korudu. Sanırım bana göre sen kötü bir adam değilsin Pantera Nera.”

 

Devran’ın parmakları yanağımda hareket etti, sanki sözlerimi hatırlamak istercesine.

 

“Bu, duyduğum en güzel iltifattı.” dedi.

 

“Hmm...” dedim, gözlerimi kapatırken.

 

Ve o an, sanki dünya yavaşladı. Ne geçmişin ağırlığı, ne yarınların korkusu vardı. Sadece o an, o dokunuş...

 

Devran başını eğdi. Dudakları neredeyse benimkine değdiğinde, fısıldadı:

“Bu kadar dürüst olma, Defne. Seni unutamayacak hale gelirim.”

 

“Belki de artık unutulmamak istiyorum.” dedim, sesim titrerken.

 

“Defne.” dedi, sesinde hem öfke, hem şefkat vardı. “Sen… sen beni delirteceksin”

 

“Sen de beni.”

 

Ve o anda, bütün kelimeler anlamını yitirdi. Birbirimize doğru eğildik. Dünya, zaman… her şey durdu. Sadece kalp atışlarımız kaldı. Ve o kalp atışlarının arasında, birbirimize ait olduğumuzu anladım. Ve birbirimize ait olan dudaklarımız o an yuvasını bulmuş bir anahtar gibi buluştu.

 

O öpücük… bir itiraf gibiydi. Sessiz ama her şeyi anlatan bir itiraf. Sanki günlerdir ertelenen bir gerçeğin ağırlığı üzerimizden kalktı. Kollarını omuzlarıma doladığında, ben de artık direnmedim. İlk defa, gerçekten, kendimi bıraktım.

 

O anda anladım. Ne kadar kaçarsam kaçayım, ne kadar bastırırsam bastırayım, Devran benim için sadece bir “zorunluluk” ya da “ceza” değildi.

O, kalbimin çarpmakta inat ettiği tek kişiydi.

 

Ve ben, nihayet… bunu kabul ettim.

 

 

Bölüm : 24.11.2025 20:01 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...